15 Nisan 2014 Salı

Efsaneyi Gerçekle Kucaklayanlar: Troyalılar (Bölüm - 2) (M.Ö. 3.000 - M.Ö. 700)


Troya'dan bahsedildiğinde insanların zihninde ilk sırada yer alan şeyin, Troya Savaşı olduğunu birinci bölümdeki kitaplarla az çok anlattığıma inanıyorum. Oysa ki, bu bölgede yapılan arkeolojik kazılar Hititler'den daha önce bu bölgede üstün bir uygarlığın temellerinin kurulduğunu gösteriyor. M.Ö. 3.000'de Troya topraklarına ilk yerleşenler her ne kadar, kitlesel çapta dikkat çekebilecek bir uygarlık oluşturmamış olsalar da, Troya I olarak adlandırılan bu katmanın üzerinde her yeni şehir kurulduğunda daha azametli ve daha ulaşılmaz zenginlikte bir uygarlık olarak yeniden doğmuş Troya. Kökenleri konusu çok karışık, çünkü hem edebi anlamda, hem de tarihi anlamda erdem, zenginlik, uygarlık kelimelerinin eşleştiği bir şehir Troya. Bu sebeple dünya üzerindeki birçok ülke ve medeniyet Troya mirası üzerinden kendine pay çıkarmış durumda. 1988 yılında Prof. Dr. Manfred Korfmann (Türkiye'de ki insanların kendine hitap ettiği şekli ile Osman Bey) başkanlığında yürütülen kazılar sonucunda bulunan bilgiler, Troya ile ilgili 125 yıllık ezberlerin bozulduğunu gösteriyor. Bu konudaki en önemli buluşlardan birisi de Troya kalıntılarında yazı içeren bir mührün bulunması. Bu denli kudretli sur duvarları yapan, inanılmaz bir şehircilik anlayışları olan, boğaz ticaretini kontrol eden zengin bir uygarlığın, çağdaşları yazıyla tanışmış olmasına karşın, yazıyı kullanmıyor olduğunu düşünmek haliyle epey abesle iştigal etmek anlamına geliyordu. Günümüze kadar hiçbir yazılı Troya belgesinin bulunamamış olmasının sebebi; eski çağ tarihçilerince, kentin Helen ve Romalılar tarafından büyük yıkımlara uğratılmış olması ve şehirlerinin üzerine eski kalıntıları yok etmek istercesine yeniden şehir inşa edilmesine bağlanıyordu. Yazılı bir örnek bulunamadığı için eski arkeologlarca bir Helen uygarlığı olduğu ilan edilen Troyalıların, son kazılarda ortaya çıkan, mühür ve tapınak kalıntıları incelendiğinde bir Anadolu uygarlığı olduğuna neredeyse kesin gözüyle bakılıyor.

Troyalıların bir Anadolu uygarlığı olması, antik çağ tarihi açısından birçok gerçeği alt üst etmiş durumda. Öncelikle batılı eski çağ tarihçilerinin hayranlık duyduğu "Helen uygarlığının yüksek kültürü" olgusu, Sümer, Hitit ve Troya kazıları ile tamamen tarihin tozlu sayfalarına gömülmektedir. Bununla birlikte, Anadolulu Troyalılar ile Helen murisi Miken Uygarlığı arasında bir savaş gerçekleşmiş olması, dünyada ilk medeniyetler çatışmasının bizim topraklarımızda gerçekleşmiş olduğu anlamına geliyor. Bulunmuş olan yazılı mühür incelendiğinde, Troyalıların Hint-Avrupa dil ailesinden sayılan Luvi dilinde yazılmış olduğu görülmekle birlikte, özellikle M.Ö. 3.000'lerde Anadolu'nun büyük bölümünde konuşulan bu dil ve Luvilere ayrıca büyük dikkat gösterilmesi gerekiyor. Hititçe, Luvice, Anadolu dilleri arasında yer aldığından, Troya'nın köklerinin Helen olduğu iddiası da çürümüş durumdadır. Bu noktada hem Hititler, hem Troyalılar açısından baktığımız zaman, bulunduğumuz toprakların varisi olmamız sebebiyle de, bu uygarlıklar üzerinde hem en çok hak sahibi olan, hem de bu kültür mirasını korumak adına üzerine en çok görev düşen taraf olduğumuz açık şekilde ortadadır. Hititler ile ilgili incelemeler yaparken tetkik ettiğim üzere, yazışmalarda Hititçe kullanılmasına karşın, mühürlerde Luvice hiyerogliflerin kullanıldığını öğrenmiştim. Bu noktada devam eden kazılar ve arkeoloji çalışmaları doğrultusunda bulunabilecek yazıtlar ve dilleri önem arz etmektedir. Bu konuda ve Troya uygarlığı ile ilgili görüşlerimi daha geniş bir şekilde düşüncelerimi aktaracağım yazıda paylaşacağım için, şimdilik ikinci bölümdeki kitaplara geçelim. 

Efsane, Gerçek, Arkeoloji Üçgeninde Bir Yolculuk: Troya Bir Kent ve Mitleri Yeni Keşifler - Birgit Brandau

Kitabı tanıtmaya başlamadan önce, Hititler ile ilgili yazımdan kaynaklanan bir anlaşmazlığı düzeltmem lazım. Hititler ile Birgit Brandau'nun kitabına kendi görüşlerim doğrultusunda eleştiri getirirken kendisinin görüşlerini "batılı tarihçi bakış açısı" altında değerlendirmekte idim. Birgit Brandau arkeolojiye ve eski çağa merak salmış bir gazetecidir. Bu noktada sunduğu görüşler, kitaplarının kaynakçasında yer alan batılı eski çağ tarihçileri ve arkeologlarının görüşleri olduğundan, eleştirilerimi bu kapsamda kendisine değil, görüşlerini sunduğu tarihçilere karşı yaptığımı belirtmek isterim. Gelelim kitaba. Tıpkı Hititler ile ilgili kitabı gibi, bu kitapta Arkadaş Yayınları tarafından basılmış. Karton kapaklı 414 sayfa, içinde renkli kuşe kağıda birçok resim barındırmakta. 414 sayfa dediğime de bakmayın, son 30-40 sayfası kaynakça içeriyor. Troya ile ilgili her konuda bilgi sahibi olmam gerekiyor diyorsanız, bu açıdan inanılmaz doyurucu, bilmediğiniz bir çok yeni şey öğreten ve Troya hakkında "Troya Savaşı" duvarları arasına sıkışan diğer kitapların sınırlarını yıkıp size daha geniş bir perspektif sunan inanılmaz bir popüler tarih eseri. Kitap Prof. Dr. Manfred Korfmann'ın yazısı ile başlıyor. 1988'den öldüğü zamana kadar, Troya kazılarının başkanlığını yapan, Troya'nın önemsenmesi, kültür mirasının korunması için elinden gelen her şeyi yapan ve Troyalıların bir Anadolu uygarlığı olduğunu ispatladığı için, batılı eski çağ tarihçilerinin hakaretlerine uğrayan bir bilim insanı olarak, kendisinin Troya'ya olan aşkını bu yazıdan gayet net bir şekilde anlayabiliyorsunuz. Belirttiğim gibi, Troya ile ilgili çok kapsamlı bilgilere ulaşabileceğiniz tipte bir kitap. Modern arkeolojinin kullandığı teknikler hakkında verdiği ayrıntılı bilgilerden tutun da, kronolojik olarak Troya kazılarında ortaya çıkan buluntuların ne olduğuna kadar her çeşit bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Teknolojinin nimetlerinden yararlanılarak, toprak altında nerelerde şehir kalıntıları bulunabileceği de bu bilgilere dahil. İlerleyen kısımlarda M.Ö. 3.000'den Troya I katmanından başlayarak, buralara kimlerin yerleştiği, nasıl zengin ve müreffeh bir uygarlığa dönüştükleri, konumlarının avantajını kullanarak dünya ticaretinin merkezine nasıl oturduklarını öğrenebiliyorsunuz.

Kitapla ilgili en önemli noktalardan biri de, tıpkı önceki Birgit Brandau kitabı gibi, çok sayıda kuşe kağıda basılmış renkli resim barındırması. Eğer gelişmiş bir hayal gücünüz varsa, net bir şekilde Troya şehrini gözlerinizin önüne getirebilirsiniz. Getiremiyorsanız, bir sonraki yazı içeriğinde başkalarının hayal gücü ve tahminleri doğrultusunda yapılmış çizimleri de zaten paylaşacağım. Kitapta, Troya uygarlığının İlyada destanında belirtilen noktaya gelene kadar geçirdiği evreler çok ayrıntılı bir şekilde anlatılmış. Bununla da kalmayarak, Troyalıların çağdaşı olan diğer uygarlıklardan da ayrı ayrı bahsedilen bölümler mevcut. Hatta Vergilius'un Aeneas Destanı vasıtasıyla, Roma'nın Troya'yı nasıl bir Antik Çağ sirkine çevirdiğini dahi okuyabilirsiniz. Kitabın son kısımlarında Brandau, Korfmann'ın son kazılarla keşfettiği hususları gün yüzüne çıkartıyor. Bunların içerisinde Troyalıların Hititler gibi Anadolu kökenli bir uygarlık olmasıyla beraber, Troya Savaşı benzeri bir savaşın gerçekleştiğine dair arkeolojik kayıtların M.Ö. 1250 yıllarından ziyade M.Ö. 1190 ve civarı olabileceğine ilişkin tespitler mevcut. Genel itibariyle Troya ile ilgili tek bir kitap okumak istiyorum diye düşünüyorsanız, bu kitap sizi yeterince bilgilendirmek konusunda elinden gelenin en iyisini yapıyor. Arkeolojiye ilişkin bazı ayrıntılı tanımlar okurken insanı yorsa da, yazarın gazetecilikten kazanmış olduğu üslup bu açığı rahatlıkla kapatıyor. Bir de kişisel tavsiyem, sessiz ve konsantre olabileceğiniz bir ortamda okumanız. Zira benim gibi havalimanında uçak beklerken okursanız, bazı yerleri tekrar okumak zorunda kalabiliyorsunuz. Kitapta, özellikle Troya katmanları ile ilgili sayfa içi renksiz çizim ve resimler olduğunu unutmadan belirteyim. Bu şekliyle hem şehrin büyüme oranını, hem de ihtiyaçlar doğrultusunda gösterilen gelişimin boyutlarını idrak edebiliyorsunuz. Bu kitap ile kazanılan bakış açısı doğrultusunda Troya'nın bir ülke değil, Wiluşa Krallığının başkenti olduğu yönündeki kanıtları görebiliyorsunuz. Kaldı ki yazılarda bir kaç yerde belirttiğim gibi Wiluşa ve Wilios(Troyayı kapsayan ülkenin adı) arasında ki benzerlik ile Troya ve Taruisa arasındaki benzerlik bize bu uygarlık ve krallıkların aynı algılanmasının tesadüfi olmadığını göstermekte. Bu konuyu düşünceler kısmında daha da derinleştirmeden önce, kitap hakkında son sözümü ekleyeyim. Eğer düşlerinizi gerçekleştirmek için çabalayan insanlardansanız, bu kitap tam da size göre.

Köşe Yazılarından, Hisarlık'a Uzanan Köprü: Troyalılar Türk Müydü? Bir Mitosun Dünü Bugünü Yarını - Haluk Şahin

İşin doğrusu bu kitabı satın alırken, köşe yazılarından derleme bir kitap ile karşılaşacağımı ummuyordum. Hatta öyle olunca ilk başta küçük çaplı bir hayal kırıklığına uğradığımı dahi itiraf etmeliyim. Buna rağmen hayal kırıklığına uğratmayan, aksine bu konu ile ilgili daha önce tanıttığım hiçbir kitapta yer almayan bilgiler içeren bir kitap. Troya Yayıncılık tarafından basılmış, 135 sayfalık bir kitabı tanıtacağım sizlere. Haluk Şahin çağdaşlarımın bileceği üzere ünlü bir gazeteci. Kendisinin de tıpkı Schliemann gibi Troya ve Homeros'a karşı büyük bir bağlılığı var. Kitap içerisinde yer alanlar, Haluk Şahin'in Troya ile ilgili olarak daha önce farklı basın-yayın organlarında yayınlanmış, köşe yazılarından derlenmiş yazılar. Okurken takip ettiğim üzere, yazıların yoğunluk kazandığı dönem, Brad Pitt, Eric Bana ve Orlando Bloom gibi aktörlerin başrollerini paylaştığı Troya filminin sinemada görücüye çıkmasından hemen önceki ve sonraki dönemleri kapsıyor. Tabii yazarın Troya'ya olan ilgisi çok önce başlamış. Kitapta 2002 yılında yazmış olduğu bağımsız yazılar da var. Troya'nın kültür mirası üzerine sahiplenici ve yön gösterici yazılar var. O dönem iktidarlarının, bu muazzam Anadolu uygarlığının mirasına çıkmakta yavaş davranmasının eleştirildiği yazılar da var. Ancak hem kitaba ismini veren, hem de kitap içerisinde ki en vurucu bilgileri veren yazılar Troyalıların Türk olup olamayacağı hususundaki yazılar. Haluk Şahin bu konuya ırkçı veya aşırı milliyetçi bir bakış açısıyla yaklaşmıyor. O sebeple bu kitabı okumadan önce bu tip önyargılarınız varsa, peşinen onları bir kenara bırakın. Bu yazılarda Troya hakkında yazılmış hiçbir kitapta bulamadığım türden bilgiler edindim. Örneğin yazarın M.S.6. Yüzyıldan başlayan kaynaklara dayanarak orta çağ Avrupası'nda Troyalıların Türk olarak kabul edilmiş olduğunu; Vatikan başpiskoposunun Fatih Sultan Mehmet'ten "Troyalıların Prensi" olarak bahsettiğini, Sultan Mehmet'in Troya hakkında ciddi şekilde bilgi sahibi olduğu ve İstanbul'un fethi ile Troya'nın öcünü aldığına inandığını öğrendim. Tabii bu yukarıda belirttiğim hususlar köşe yazılarında kaynakları belirtilmiş olmasına karşın, kitap sonunda bir kaynakça bulunamadığı için, çağımızın en hızlı ansiklopedisi olan internet aracılığıyla yazıda geçen hususların doğruluğu konusunda birçok makale ve çalışmaya ulaşabildim. Net olarak şunu söyleyebilirim ki, yazılarda belirtilen hususlar Haluk Şahin'in uydurmaları değil, akademik çevrelerde özellikle Avrupa'da uzunca bir dönem tartışılagelmiş unsurlar. Troyalıların Türk olup olmadığı hususu dışında ise daha önce tanıttığım kitaplardan en az birini okuduysanız, size çok yeni bir bilgi kazandırmayacağını da belirtmem gerek.

Yazar kitabın bir diğer bölümünde yazdığı yazılarla, benim Hititlerle ilgili okumalarımda bahsetmiş olduğum, Anadolu kültür mirası konusuna geçiş yapmış. Bu noktada Troyalıların Türklüğünden, Troyalıların Anadolulu olmasına yapılan geçiş, kitap başlığı konusunda beklentileri olanlarda düşüşe sebebiyet verebilir. Ancak Mavi Anadoluculuk olarak da adlandırılan akımın savunduğu tezlerle, benim kendi acizane Anadoluluk tezim arasında belirli farklılıklar var ki, bunu son yazıya saklamak istiyorum. Sadece, yazarın; Troyalıların özellikle Katolikler başta olmak üzere tüm batı dünyası tarafından Türklerin atası olarak görüldüğü döneme ilişkin bilgi verilmesi, Osmanlıların Katoliklere karşı savaşmaya başlamasının akabinde siyasi sebeplerle bu tezden geri dönülerek, Türklerin Troyalı olamayacağı yönünde geliştirilen tezleri cevapsız bırakmış olması veya bu tezlerin sebeplerinin incelenmeksizin yazıların ucunun açık bırakılması, hem kitabın devamlılığını kaybetmesine, hem de kitaba ismini veren olguyu tamamen es geçmesine sebebiyet vermiş. Daha net açıklamam gerekirse, kitaba verilen başlıkla ilgili seçilen yazılar belirli bir noktaya kadar devamlılık arz etmesine rağmen, birden bıçak gibi kesilerek bambaşka konulara ilişkin açıklamalara geçilmiş olması okuyanın ağzında pek hoş olmayan bir tat bırakıyor. Bu eleştiri elbette öncelikli olarak kitabın editörüne yöneltilmeli; ancak kitabın en sık aldığı eleştirilerden biri olan "Troya filminin rüzgarından faydalanmak amacıyla alelacele derlenmiş bir kitap" tanımlaması çok acımasız olmakla beraber, pek de hatalı bir tespit olmaz kanaatindeyim. İçerdiği birçok kısa ama öz bilgiye karşın, kitaptaki bu dağınıklık ister istemez dikkatinizi çekiyor. Sayfa sayısı, yazıların birer köşe yazısı mahiyetinde olması, Haluk Şahin'in üslubu sebebiyle kitabı çok çabuk bitirebilmeniz kitaba ilişkin en önemli artılardan. Okumaya sabah erkenden başladığınız takdirde, sanırım akşam olmadan bitirmeniz mümkün. Troya ile ilgili bir temeliniz yoksa, olması konusunda çok ısrarcı olmamakla birlikte yine de ufak tefek bilgi sahibi olmak istiyorsanız ideal bir kitap. Ancak bir kaynak kitabı veya konuya ilişkin derinlemesine bilgi içeren bir eser olduğunu söyleyemeyeceğim.

Troyalılara ilişkin ikinci bölümü kitap sayısı sebebiyle biraz daha kısa tutmak zorunda kaldım. Son olarak sizlerle bu konudaki en önemli kitabı ve Troyalılar ile ilgili okuduklarımdan ne öğrendiğimi, bu uygarlık ile ilgili neler düşündüğümü ve neden bu uygarlığı Türk tarih maratonum içerisine aldığımı açıklayan düşüncelerimi paylaşacağım. Bu yazıyı bitirir bitirmez, sizleri Anadolu'nun en batısından, en doğusuna bir başka yolculuğa çıkarmayı planlıyorum.

Troyalılarla ilgili son yazıda görüşmek dileğiyle...
  






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...