1 Ekim 2019 Salı

Tabu ve Tamu: Parmak Hesabıyla İki Kişi - Ahmet Balcı


"Gerçekten de yaşayarak intihar ettiğimizi söyleyebilirim."
Kitaptan



Türk edebiyatının son zamanlardaki gündemi pek hareketli. Hangi yazarların gerçekte yazar olup olmadığı, sunulan eserlerin edebi içerikleri, edebiyata ne kadar dahil oldukları, ne kadar olmadıkları, yetkinlikleri, ahbap-çavuş ilişkileri ile edebiyatımızın ne kadar kotarılabileceği gibi pek çok tartışmanın tam ortasında olduğumuz zamanlardayız. Bununla birlikte üzerinden geçen onca zamana karşın, hayata dair hususların ne kadarının edebiyata dahil olup, olmaması gerektiği konusunda da bir fikir birliği yok. Bir yanda cinayetin, tecavüzün, cinselliğin, küfürlerin de edebiyata dahil olması gerektiği savunulurken, öte yanda edebi mahfillerin de dışına taşan "böyle şeyler düşünüp yazabilenler sapıktır" görüşünü savunan okur dahi olmayan kitlelerin baskısı altında eziliyor yazın hayatı. Oysa edebiyatın belki de en önemli vasfı; insana kendisinin, düşüncelerinin, yaşadığı hayatın "ne olduğunu, olacağını" göstermek, anlatmaktan ibaret olmasıdır. Toplumların içinde bulunduğu, bulunacağı, bulunması gerektiği yaşam koşullarını anlatan bir yazınımız olmadıktan sonra edebiyata ne hacet? İşte bütün bu girizgahta işaret edilmiş her konuyla doğrudan ilişkili olmasa da sizinle tanıştıracağım kitap ve o kitapta geçen öyküler üzerinden bazı şeylere tekrar temas edeceğim o ana geldik. Misal, ahbap-çavuş ilişkisi ile başlayalım. Ahmet Balcı çok sevdiğim bir dostum. Ancak bu hâl sadece dostum olması sebebiyle, kitabını övüp, göklere çıkartacağım anlamına gelmiyor. Bugün onun öykülerini bir araya getiren Parmak Hesabıyla İki Kişi'nin burada anlatılmasının yegane sebebi, hakkında bahsedilmeye, övülmeye ve tavsiye edilmeye değer bir kitap olmasından başka bir şey değildir. Üstelik şerh düşeceğim eleştirilerim de var. Çolpan Kitap tarafından yayınlanan kitaba geçmeden önce, yayınevinin son dönemde ardı ardına çıkardığı güzel kitaplarla dikkat çektiğini söylemem şart. Bunun yanı sıra, kitaptaki öyküleri bitirdikten sonra, bu kitap için seçilebilecek en uygun kapak tasarımını seçtiklerini sizler de takdir edebilirsiniz. Burada tek tek öykülerin çözümlemesini yapmayacağım. "Edebiyatta yenilik" çığlıklarının ortasında, on hikayeden oluşan bu kitap özellikle üç-dört hadi bilemediniz beş hikaye bu çığlıkları bastırabilecek nitelikte. Ahmet Balcı'nın öykülerinde, özellikle öykü karakterlerinin bir kısmında ciddi bir sirk havası hakim. En gotik, karanlık gözüken karakterlerin birden palyaçovari bir diyalogla öykünün bağlamındaki ciddiyeti paramparça ettiğine şahit olabiliyorsunuz. Yazının başlığından anlayabileceğiniz üzere yazarın tabulara karşı bir hassasiyeti var. Üstelik bu tabuları hassasiyeti olanları kızdırma ihtimaline karşın epey eğlenceli bir şekilde parçalama istidadına da sahip. Kainatın simülatörü ile yılışarak muhabbet edebilecek, müridanlık kurumunun motivasyon sebeplerini bazı harflerin eksikliğiyle eğip bükebilecek öykülere hayat vermiş olması ilgi çekici. İkili ilişkilerin boğucu detaylarını, okuru boğmadan aktarabilen öyküler de var. Yazarın postmodernizmin tabularını yıkmak gibi bir amacı ve mesaisi olup olmadığını hiç konuşmadık. Fakat favorim olan bir öykü var kitabın içinde. Adını zikretmeyeceğim ama yazar postmodernizmin sınırlarını da biraz zorlayayım demiş. Yazarın güldüren, eğlendiren insan olmanın kişiye saygınlık kaybettirmesi ve toplumumuzda aşağılık sayılmasına karşı itirazlarını çok iyi bildiğim için öykülerindeki neşeli üslubun yadırganacağına dair bir endişem var. Oysa üslubu, belki de biteviye aranmakta olan "edebiyata yeni bir soluk getirme" işlevini fazlasıyla yerine getiriyor. İlişkilerin cehennemî çıkmazlarını naif öpüşme ve el ele tutuşma saflığıyla gizlemeye çalışması ise eleştiriye tabi bir husus. Yazının başında söylediğim gibi hayata dair her şey edebiyatın konusu olmalı diye düşünüyorum. Ve fakat uzmanlar, üstadlar, papyonlu büyük biraderler bu hayata dair şeylerin hangi miktarda, ne oranda hikayelerde yer alacağına dair büyük ahkamlar kesiyorlar. Mesela hiç küfür etmeyen insanlarmışız gibi herhangi bir öyküde küfür eden karakter gördüğümüzde, henüz kaynamış süte daldırılıp çıkartılmış tahta kaşıklar gibi bunu yadırgamamız tuhaf. Bu anlamda yazarın öykülerdeki karakterlerinin küfürbazlığını "yanınakoymak" gibi dilin imkanlarını zorlayarak geçiştirmeye çalışıyor olması ile ilişkilerdeki safiyane anlatım arasında bir uçurum yok değil. Elbette kendisinden tüm detaylarıyla sert bir sevişmeyi veya tecavüzü tasvir etmesini beklemiyorum bir okur olarak. Sadece dengeli anlatımına rağmen sessizce tabuları parçalayan bir kalemin, bu tip sadeleştirmelerle öykülerini tamunun kendisi hâline getirmesi endişesi belki de. Bu küfür sadeleştirmesi kendi tasarrufu mu yoksa bir yayımlama tercihi mi bilemiyorum. Ancak rahatsız olunsa dahi küfürlerin en yumuşak geçişle, minimum sansürle de olsa metinlerde yer alması gerektiği görüşündeyim. Sonuçta Cem Yılmaz'ın askerlik anılarından mülhem "bu kadar imkan olmayıp da, bu kadar koyulan" bir toplum olduğumuz gerçeğinin yüzümüze vurulması şart.  Hatta yazarın koca bir üşengeçlik destanı yazmasından mütevellit bunları yazmaya üşenmemeli ve kabullenebilmeliyiz. Çok da uzatmadan son sözlerime geçeyim. Parmak Hesabıyla İki Kişi, farklı öykülerde size yazma arzusu kazandırabilecek, eğlenceli, düşündürücü, tabulara bakış açınızı değiştiren, yer yer ciddi eleştirileri bünyesinde barındıran kaliteli öykülerle dolu bir kitap. Yazara ve kitaba dair en önemli dileğim ise hak ettiği değeri görmesi. Zira yazdığı öyküler, ahbap-çavuş ilişkileriyle değil, edebi normlarla ele alındığında, habire köşeye sıkışmış olan öykücülüğümüz için yeni kapılar açabilecek nitelikte. 

Uzun aralıklarla kitaplardan bahsediyor olsak da Kara Kütüphane ve Kitaplarla kalın.






23 Eylül 2019 Pazartesi

Paşa'yla Yeniçeri Arasında Varoluş: Dolaptan Temaşa - Ahmet Mithat Efendi


"Her asrın bir hâli vardır ki, iyi ise sonraki asırlarda 
o hallere gıpta edilir, fena ise sonraki asırların 
o hallerden kurtulmuş olmasına şükrolunur."
(Kitaptan)

Dünya Edebiyatını, klasikleri okurken diğer bir yandan okumayı ihmal ettiğimiz, hatta çoğu okurun varlığından bile bîhaber olduğu eski edebiyatımızın klasikleriyle ilgili bir süredir epey güzel bir seri yayınlıyor İş Kültür Yayınları. Modern Türk okurunun eski dilde yazılmış metinleri okuma konusundaki büyük endişesinin de Türk Edebiyatının bu dönemini reddetmesinde payı olabilir elbette. Sonuç olarak hâlen Osmanlıca'nın bir yazı dili olduğu ve Türkçe olduğunu toplumun büyük bir bölümüne anlatmayı başarabilmiş durumda değiliz. Bunda siyasi faktörler ve sakil bir şekilde peyda olan ecdatçılığın payı da olmakla birlikte, az kelimeyle konuşma tembelliği edinmiş insanımızın ve entelektüelliği ağdalı konuşmaya indirgemiş olan münevverlerimizin de büyük katkısı var. Dolayısıyla kendi dilimizde yazılmış metinleri sadeleştirilmeden okuyamayacağımız yanılgısını da bertaraf etmek için İş Kültür Yayınlarının Türk Edebiyatı Klasikleri serisi bir ilaç niteliğinde. Günümüz Türkçesiyle alt başlığı ile yeniden yayınlanan Osmanlı İmparatorluğunun son dönem edebiyatı ve Cumhuriyetimizin ilk dönem edebiyatını karşılaştırma şansı sunması da bir diğer artısı. Çapkının dolaba saklanması fikrinin, sosyal yaşam ve kültürel hafızamıza girişi Ahmet Mithat Efendi'nin Dolaptan Temaşa adlı eseriyle olmalı diye düşünüyorum. Konu itibariyle gelenekten günümüze yaslanan bir klişe olsa da, yazarın romancılık sanatında sahip olduğu tüm kudreti yansıtmak için bundan daha ideal bir saha olmadığı yönündeki sözü hakikati yansıtıyor. Toplumun; felaketinin sembolik açıdan Yeniçeri mi yoksa Paşa elinden mi olacağını düşünen dolaptaki Behram Ağa gibi hissetmesi mümkün mü? Her yazar gelenek veya geçmişte yazılanları farklı bir şekilde taklit ederek ilerliyor. Bu konuda Ahmet Mithat açısından da bir farklılık yok. Elbette bir şerh koyulmalı. Taklidin "taklitçilik" kelimesi alt bağlamında dilimizde olumsuz bir anlam doğurmasından münezzeh bir şeyden bahsediyorum. Erken çocukluğumuzdan itibaren her şeyi taklit ederek öğrenip, hayatımıza uyguluyoruz. Sonuç olarak bilişsel öğrenme biçimleri arasında hatrı sayılır bir yere sahip olduğunu da göz ardı etmemek gerek. Elbette buradaki taklitle, dolapta bekleyen çapkın motifinin geleneğe girişinden bahsetmiyorum farkındaysanız. Sosyal hayata trajikomik şekilde aktarılması ve yansımalarından bahsediyorum. Çapkının dolaba saklanması fenomeninin, geleneğe girişi çok daha eskilere dayanmakla birlikte bir edebiyat yapıtında kullanılması da 1600'lü yılların sonuna doğru İngiliz oyun yazarı George Etherege'in yazdığı bir oyunda kendisini göstermektedir. Ancak bunun bir temaşa unsuru olarak kültürel hafızamızda geniş yer etmesini Ahmet Mithat Efendi'ye borçlu olduğumuz açık. Tanpınar'ın romancılığı üzerinden gelişmiş bir sohbette, Türk edebiyatında postmodernizmin ilk kıvılcımlarının da Ahmet Mithat'a atfedildiği savıyla düşünmemiz de gerek. Bu durumda, geleneğin içerisinde ve daha önce yazılmış başka bir edebi eserde irdelenmiş bir kavramın üslup ve kültürümüze uyarlanarak yazılmış olduğu söyleminin arkası çok da boş kalmayacaktır. Ancak bununla birlikte dolabın içerisine saklanan çapkın üzerinden, Ahmet Mithat'ın yaşamamış da olsa etkilerini kendi çağına taşıdığı bir devrin siyasi ve toplumsal durumuna dair tespit ve söylemlerde bulunduğunu iddia edebiliriz. Dolaptan Temaşa adlı eserde Behram Ağa üzerinden dönemin vatandaşının durumu da hicvedilmektedir. Sürekli bir felaket beklentisi içerisinde olan vatandaşın, bu felakete sebep olacağın Yeniçeri mi yoksa Paşa mı olduğu konusundaki gerilimli ama nüktedan iç muhasebesi devir siyasetindeki en büyük iki sorunu da bizlere anlatmaya çalışıyor olabilir. Hakeza Ahmet Mithat'ın Yeniçeri ve Paşa'yı okura tanıtırken seçtiği cümleler bile bu konuda yol gösterici bir kılavuz hâlini alıyor. Aslında hikâyenin içerisine iliştirilmiş pek çok ufak bağlantılar yüzünden, özellikle dönem tarihine meraklıysanız ister istemez bu düşüncenin içine saplanabiliyorsunuz. Yine de bu metni metinlerarasılık derdini bir kenara bırakıp, keyifle okuma şansınız var. Üslubu sebebiyle kendinizi sadece basılmak üzere olan bir çapkın gibi hissetmeniz mukadder. Edebiyatımızın, Cumhuriyet öncesinde atılmış bu küçük gözüken dev adımlar, özgün olmak adına bugün hâlen aşamadığımız belli başlı tabuları, daha o tarihlerde aşmış gibi gözüküyor. Daha da önemlisi, neredeyse iki yüz yıl kadar önce anlatıda yakalamakta olduğumuz ritmi ne olup da kaybettiğimizi sorgulamak adına güzel bir başlangıç olduğu kesin.

Sadeleştirilmiş bir metin olduğu için keyifle okuyacağınızı düşünüyorum. Elbette dilin o zamanki varlığı ve kelimelerin anlamına vakıf olup, daha fazla keyif almak da mümkün olabilir. Belki de hem dilimizi, hem edebiyatımızı, hem de özgünlüğümüzü yeniden kazanmak için çok geç kalmamışızdır.

Kitaplarla dolu bir hafta dileğiyle.




11 Haziran 2019 Salı

Fikir ve Oyun: Tanrı'ya ve İnsana Dair - Zygmunt Bauman &Stanislaw Obirek




Belirli ön kabullerle insanlığın çoğunluğunun, spesifik bir değerlendirme yapmak istersek Maslow Piramidindeki önemli bir kesimin dahi bilincinde bir derinliğe saplanmış yegane konulardan biri Tanrıyla olan ilişkisi olabilir. Bunu salt teolojik manasıyla değil, aynı zamanda yaşamsal bir ihtiyaç olarak da kodlamak gerekebilir. Tanrı veya Tanrı fikrinin onu dillendirecek insanlara duyduğu ihtiyaç ile insanın fiillerini anlamlandırmak, adlandırmak veya en önemlisi duygusal/bilişsel belirsizliğini giderebilmek için bir Tanrı, yaratıcı fikrine ihtiyaç duyduğu görüşündeyim. Bu noktada kişisel okuma serüvenimin en önemli kısımlarından birini bu hususa ilişkin kitaplar kaplıyor. Ön yargılarımı kitapların kapağının gerisinde bıraktığımda sosyolojik, felsefi, teolojik, ezoterik ayırt etmeksizin okuyabildiğim her kitabın bu ihtiyacıma bir nebze cevap verdiğini düşünüyorum çünkü. Ayrıntı Yayınları tarafından basılmış olan Tanrı'ya ve İnsana Dair adlı kitapta bu konuda ufuk açıcı bir deneyimdi. Kitap Zygmunt Bauman ve Stanislaw Obirek arasında sohbet havasında geçen uzun pasajlardan oluşuyor. Aslında kitabın orijinal adında tanrıyla alakalı bir vurgu yok. Yine de ikilinin konuşmalarında kendine sürekli yer bulan dünya ve tanrı ögeleri neredeyse özdeşleşmiş durumda. Bu pasajların içerisinde fikir okyanusunun uçsuz kıyılarının birinden diğerine savrulurken buluyorsunuz kendinizi. Henüz erken bölümlerde başlayan agnostisizm vurgusuna takılarak, saplantıya çevirmemek lazım. Zira her iki isim de başka yazarların Tanrı konusundaki düşüncelerinden yola çıkarak ateizm dahil her türden inancı farklı hakikatlere ulaştırabileceği bağlamıyla bir araya getirme gayretindeler. Ve evet, ateizmi de bir inanç türü olarak kodluyorlar -ki uzun tartışmalara bahis vermeksizin, şahsen aynı kanaatte olduğumu belirtmeliyim. Zaman zaman biraz da Obirek'in katolik geçmiş yaşamı sebebiyle Hıristiyanlığa dair teolojik malumatın içinde boğulma riski de var. Ancak Bauman'ın sözü aldığı bölümler o kadar ufuk açıcı ki, bu boğulmayı su altında ne kadar süre nefesini tutabileceğimiz yönünde iddiaya girdiğimiz o dalış anlarına benzetebiliyoruz. Özellikle din, inanç ve tanrı konularında aşırı hassasiyet gösterebilecek ve ne anlatıldığını anlamak yerine düşmanca bir tavırla kitaba yaklaşabilecek okuyucuya pek bir şey kazandırabileceğini zannetmiyorum. Velâkin sorgulamaya, inançların kaynağı olan Tanrı idesinden, inançları oyuncak hâline getiren insan oyununa uzanan yolculukta pek çok kavrama dair en ilgi çekici tespitleri okuyabileceğinizi iddia ediyorum. Açıkçası okuyalı üzerinden epey zaman geçmesine rağmen bazı diyalogları hâlâ hatırlıyor olmam tuhaf geliyor. Bunun da sanırım kitapla tanışma hikâyemle doğrudan bağlantısı olduğunu düşünüyorum. Yazmakta olduğum romanın konusunu anlattığım zaman, pek sevdiğim yazar arkadaşım Veysel Gökberk Manga'nın, anlattıklarımı dinlemesi üzerine, muhakkak Bauman okuman lazım demesi üzerine kitaplarıyla tanışmıştım. Açıkçası insanın ona böyle güzel kitaplar tavsiye eden arkadaşları olması çok önemli. Zira bu hayatı sadece kitapları değil, insanları da okuyabilen arkadaşlar değerli kılıyor. Kitabı beğenme seviyemi nasıl ifade edeceğime gelirsek, bu kitabı okuduktan sonra Zygmunt Bauman'ın bütün külliyatını satın alma çılgınlığına kadar gittiğimi söylemem yeterli bir veri olacaktır sanırım. 

Okumak insanı mutlu etmekten ziyade, onun kendisini gerçekleştirmesi yolunda onu huzursuz etmekten dahi çekinmeyen bir eylem. Kitaplarla kalın diye temenni ettiğimde pembe kalpli mutlu okuma mesajları vermeye çalıştığımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Sizin de huzursuz olmanızı istiyorum. Çünkü buna, bilginin ve anlamaya çalışmanın huzursuzluğunu yaşamaya toplum olarak çok ihtiyacımız var. 





21 Mayıs 2019 Salı

Gecenin Üçünde, Ankara'nın Ayazında: Kan Ve Gül (Bir Kara Dejavu) - Alper Canıgüz

"Belki de mühim olan geleceği değil, geçmişi görebilme yeteneğiydi."
Kitaptan



Okul sıralarında Türk Dili ve Edebiyatı dersinde pek çok akım ve bu akım dahilinde kalem oynatan yazarlara ilişkin bilgi sahibi olduğunuzu düşünerek başlayayım söze. Esasında müfredat belasına çoğumuzun unutmayı tercih ettiği bu akımları, yazarlarını incelemek, hem edebiyatımızı anlamak, hem de okuyuşumuzu geliştirmek adına önemli bir ayrıntıdır. Aynı saikler veya dünyaya baktıkları pencerenin ortaklığı doğrultusunda bir araya gelmiş yazarların, bu anlayışları çerçevesinde oluşturduğu bir üsluptan bahsetmek mümkünse de, zaman içerisinde hepsinin aynı noktaya farklı yollardan gitmeye çalıştıkları fark edilebilir. Özellikle İmparatorluk dönemi sonundaki edebi bakiyeyi alarak, Cumhuriyet dönemi sonrasına taşınan edebiyatımızda Fecr-i Ati, Servet-i Fünun, Gerçekçiler, İkinci Yeniler, Milli Edebiyat, Edebiyat-ı Cedide gibi akla gelen pek çok akım, günün yazım şartları ve anlatılan hikâyelerin okur nezdinde aldığı karşılık düşünüldüğünde global edebiyat akımlarının arasında eriyip gitmiş durumdalar. Bunca girizgah, çağdaş edebiyatımıza bir ivme kazandırdığını düşündüğüm Afili Filintalardan bahsedebilmek içindi. Afili Filintaların bir edebiyat akımı olduğu iddiasındayım. Zira Çağdaş Türk Edebiyatında okunan, takip edilen, sevilen pek çok yazar, on yılı aşan bir sürede, çağın da ruhuna uygun şekilde kurulmuş bu edebiyat blogunda zuhur etti. Elbette popülerlik veya gençlerin tüketimine hasredilmiş eserler verildiği eleştiri ve iddiasıyla buna karşı çıkacaklar olabilir. Ancak bir yazının popüler olması, onun edebiyat olmadığı anlamına gelmiyor. Hele ki Eagleton'ın perspektifinden bakacak olursak, bal gibi edebiyat diyebiliriz. Zira onun da izah ettiği üzere, okuyanın hayatına kazandırdığı anlam neticesinde bir sokak levhasını veya uyarı yazısını dahi dönemine ve okuyanına göre edebiyat tanımının içine dahil etmek mümkün. Dolayısıyla kanaatimce Afili Filintalar da edebiyat tanımına tüm kapsamıyla dahil. Kitabını tanıtacağım Alper Canıgüz de bu yazarların arasında en önemlilerinden. Kan ve Gül April Yayıncılık tarafından yayımlanmış. Açıkçası yazarın Benjamin Button'ı suya götürüp susuz getirecek beş yaşındaki şöhretli karakteri Alper Kamu'nun maceralarını okumadan önce okudum bu kitabı. Bir yazarın okuduğunuz ilk kitabı, okunduğu tarih itibariyle son kitabıysa bazı değerlendirmelerde bulunurken eksik kalma endişeniz olabiliyor. Neyse ki bu inceleme yazısını yazmadan önce bu eksiğimi giderdim. Canıgüz şu tarzda yazıyor diyebileceğim nasıl bir cümle kursam, hakkını vermiş olurum diye düşünürken aklıma ilk gelen şey "sıradışı" oldu. Postmodernizmle sınırlarını belirlenemez bir şekilde karıştıran ve özellikle güncel sosyal yaşantımızda etkilerini derinden hissettiğimiz için bu kadar benimsendiğini düşündüğüm absürdizm veya son dönemde var edilmiş absürt edebiyat tanımının içerisinde eserler sunmuş Canıgüz'ün bu romanı daha farklı. Kuş bakışı incelemek istediğinizde sıradan bir polisiye roman olduğunu, hakeza yeni bir olgu olmayan bir çeşit zamanda yolculuk öyküsü olduğunu söyleyebilirsiniz. Canıgüz'ü ve romanı "sıradışı" yapan şey işte bu. Normal addedilebilecek bir kurgunun ehil bir kalem tarafından bu şekilde etkileyici bir hale getirilebiliyor olması bu eseri kıymetli kılıyor. Zaman ve onun gerçekliği, insanın en büyük düşünsel sorunlarından birisi olan neyin gerçek, neyin rüya olduğunu kavrayamayışa dair lezzetli diyalogları kitabı standartların çok üzerinde olan o hak ettiği noktaya çekiyor. Hem polisiyenin, hem de zamanda yolculuğun klişelerini usta manevralarla pas geçebilmiş yazarın, karakter yaratımı da takdire şayan. Aziz'in hikâyesinin sürükleyiciliği ve bir nebze de olsa, yazarın kitapla birlikte sunulan özgeçmişinden izler taşımasını "hangi yazar kendi dışında bir şey anlatmış ki" diye cevaplıyorum şahsen. Belki de burada tek dikkat çekici eleştiri olarak, Aziz ile Alper Canıgüz'ün farklı hikâyeleri olması muhtemel olsa da, karakterle benzerliklerinin çok görünür olması söylenebilir. Bunun dışında Abdül gibi nev'i şahsına münhasır bir karakter ve yazarın dönemin siyasal iklimine getirdiği eleştirileri seslendiren yan karakterler, kurguyu güçlendirdiği kadar yazarın dünyasına nüfuz etme imkanını da sağlıyor. Aslında bütün bu incelemenin dönüp bağlandığı tek bir husus var. Okumanızı tavsiye ettiğim bu kitap, hayatlarımıza dokunuyor mu? Bize neler hissettiriyor? Arkadaşların arasında yazardan bahsederken, "ilginç bir adam, daha da ilginci bu topraklarda yaşıyor olması" veya "böyle yazan insanları kıskanıyorum" dedirten Canıgüz ve kitabıyla ilgili ne hissettiğimi bundan beş ay önce aşağıdaki cümlelerle ifade etmiştim. O yüzden bu cümlelerle de kitaplarla dolu günler dileyerek izninizi istiyorum.

Bazen hadi bir yirmi sayfa okuyayım da yarın devam ederim diye bir kitaba başlarsınız. Sonra, kendinizi gecenin üçünde, pijama üzerine giyilmiş bir paltoyla, Ankara'nın -10 ayazında sigara içip "vay be ne biçim kitaptı" derken bulursunuz. Alper Canıgüz'ün Kan ve Gül'ü öyle bir kitap.

     
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...