14 Ocak 2019 Pazartesi

Hakikati Gizleyen Hakikat: Simülakrlar ve Simülasyon - Jean Baudrillard

"Hakikati gizleyen şey simülakr değildir. 
Çünkü hakikat, hakikat olmadığını söylemektedir. 
Simülakr hakikatin kendisidir." 
Kitaptan



Nedir simülakr? Özetle gerçeklik olarak algılamak istediğimiz görünüm diyor Baudrillard. Açıkçası daha basite indirgeyebileceğim bir tanıma ulaşamadım zihnimde. Bununla birlikte tanımlandığı kadar da basit bir kavramdan bahsetmiyoruz. Baudrillard'ın simülasyon teorisi hakkında, kulağına bir kaç kelam sıkışmış okur açısından "aman tanrım bütün hayatımız bir bilgisayar oyunu mu" nidasıyla hem teoriyi hem de içeriğini değersizleştirebilecek bir olgudan bahsediyoruz. Kitabın içeriğiyle ilgili ayrıntılı bir değerlendirmeye girişecek cesaretim pek yok. Daha önce de dile getirdiğim gibi, şahsen ağır kitap kavramına inanmıyorum. Her insanın bir kitapla karşılaşma, onu okuma, idrak etme zamanı vardır. Bu zamanın öncesinde zamanı bükerek o kitabı okumayı tercih ettiğinizde, kitap ister istemez size ağır gelebilir. Örneğin bu kitabı ilk elime almış olduğum on dört sene öncesine baktığımda, kitapta yazılanlardan hiçbir şey anlayamamış olduğumu ve/veya anladıklarımı yanlış olduğumu bugün tekrar okuduğumda fark edebiliyorum. Bundan on yıl sonra kitabı tekrar okuduğumda, bugünkü okuyuşuma bakıp aynı yorumu yapmam da muhtemelen kaçınılmaz. Kitapta Baudrillard'ın simülasyon teorisinin temelini oluşturan Simülakrlar ve Simülasyon başlıklı yazısıyla birlikte aynı kapsam ve değerlendirme kümesi altında; reklam, haber, medya, klonlama, bilim-kurgu ve bağdaşık pek çok kavram üzerinden şu an gerçek olmayan, simüle edilmiş bir dünyada yaşadığımız sonucuna varıyor. Ancak hemen bu ifadeyi buraya bırakıp kolaya kaçmış olmayalım. Bahsedilen simülasyon, matrix vari bir şey olmaktan ziyade, gerçek ve ona dair algımızın günümüz değişkenleri ile bükülüp bozulduğu, hipergerçeklik denilen noktada yaşadığımız anlamına geliyor. Baudrillard'a göre geçmiş zaman diliminde "gerçek" diye bir şey varmış. Ancak onu tüketmiş durumdaymışız. Ürkütücü olduğu kadar ufuk açan yaklaşımları insanı gerçekten ümitsiz bir kabullenmeye itiyor. Kafamda ise tamamlanması gereken temel bir sorun var. Yazarın sürekli "yok ettik", "büktük", "değiştirdik" dediği gerçeği nasıl tanımladığını bilemiyoruz. Elbette bir tanımı var ama bu tanım muğlak olduğu gibi felsefi anlamda kapsamı açılarak ele alınıp alınmadığı da müphem. Hakikat ya da gerçek her ne ise, o açık bir şekilde tanımlanmadan onu yok ettiğimizi söylemek makul bir şüphe doğuruyor içimde. Evet farklı makalelerinde gerçeğin ne olabileceğine dair parça parça yapılmış çıkarımlar var ama teorinin temeline oturan bir hakikat/gerçeklik tanımı, veya bu tanımın sınırları, kapsamı, yorumu olsaydı daha kolay olabilirdi. Kolay olmak zorunda mı o da ayrı bir soru pek tabii. Doğu Batı Yayınları tarafından yayınlanan kitabın, giriş kısmında da okura rehberlik yapabilecek faydalı bir girizgah mevcut.  

Tavsiye ediyor muyum? Dediğim gibi ağır kitap lafzına inanmıyorum; ama demir leblebiye inancım sonsuz. Bu kitap da tam bir demir leblebi. Yutmadan önce, fikir boğazınızın buna uygun olup olmadığını tartmak da fayda var. Fakat, günümüzde içinde bulunduğumuz sosyal yapılar ve kültürü adlandırmak, anlamlandırmak gayretinde olan bilinçli okurların muhakkak tetkik etmeleri gereken bir eser olduğunun da altını çizmek isterim. 

Kitaplarla kalın. 




8 Ocak 2019 Salı

Ruhu Sahura Kaldıran Ses: Davulun Kıyısındaki Köy - Tayfun Çelik


"Unutma ki en iyi muhabbet, bitince, kişiyi korku ile ümit
arasında bırakan muhabettir. Sen sustuktan sonra insanların içine
korku ve ümit aynı anda düşmeli"
(Kitaptan)



Türk edebiyatının son zamanlarda içine sıkışmış olduğu kısır döngüden çıkış bileti olabilecek kısa bir roman tanıtacağım size. Konuya tam bir giriş yapmadan önce sorabilirsiniz; "Türk edebiyatı bir kısır döngünün içerisinde mi?" diye. Açıkçası burada ikili bir ayrıma gitmek gerekebilir. Edebiyat sanılanlar ve gerçekten bu dalın kapsamında olan kitapları ikiye ayırmalıyız. Memlekette kitap okumaya dair teşviki bırakın, insanları bundan alıkoymaya çalışan ekonomik tedbirlerin yanı sıra, yazınımızda sosyal medya tesiriyle güdükleşmiş, iletiler kapsamında sınırlanmış pek çok safsatanın olumsuz etkisi bir yana, kaliteli eserler sunan Türk yazarlarının da belirli kalıplar ve duvarlar ardına sıkışmış olduğunu yadsıyamayız. Farklı katmanlardan yoksun, dümdüz hikayeciliğin veya kurguların esir aldığı edebiyatımızın yeni soluklara ihtiyacı var. Davulun Kıyısındaki Köy de bu soluklardan birisi. Bunu bu kadar iddialı şekilde söyleyebilmemin bir kaç farklı sebebi var. Öncelikle postmodern yazın içerisinde değerlendirilebilecek olmakla birlikte, her okurun kendi birikimi dairesinde fayda sağlayabileceği birden fazla katmanın iç içe geçmiş olduğu derin bir anlatım mevcut. Karakterlerin zuhurunda çok ilginç bir durum var. Esasında haklarında aldığınız bilgiler derinlemesine karakter tahlili yapmaya elverişli değilse de, sanki bütün karakterlerin ruhuna nüfuz etmişcesine onları görüyor gibi hissediyorsunuz. Sıradan ve eğlendirici bir hikâye arayan okurun durağı olmayabilir ama "kitap" okumuş olduğunu hissetmek isteyecek bir okur için kesinlikle es geçilmemesi gereken bir eser olduğunun altını çizmeliyim. Eş zamanlı olarak hem rüya, hem gerçek hem de ikisinin arasında gezinilebilecek ve bu yapılırken hangisinin hangisi olduğundan bir türlü emin olunamayacak bir kurguyla karşı karşıyayız. Üstelik bunca katman ve derinliğin, ilk bakışta pek mümkün görülemeyecek ufak bir köyde ve bir davulcunun hikâyesi etrafında şekilleniyor olması kitabın yazarını takdir etmek için ayrı bir sebep. İçinizdeki muhtara, davulcuya ve hatta davulcunun çocuğuna seslenmeye çalışıyor. Kitap modern çağ aforizması olabilecek pek çok tespit ve cümleyle örülmüş. Kitabı okurken, yazarını ve verdiği emeği net bir şekilde hissedebiliyorsunuz. Postmodern bir anlatı hüviyetinde, garip ve dikkat çekici bir kurgusu olduğu için bazı okurların geri durmasına sebep olsa da, kafada soru işaretleri oluşturmak şartıyla yüzünden de okuyabilecek okurun merakını kamçılaması da olasıdır.

Ezcümle, her eserin birbirinin çok az farklılıklarla birbirinin kopyası gibi zuhur ettiği günümüzde, Tün Kitap tarafından yayınlanan Davulun Kıyısındaki Köy, farklı bir okuma deneyimi bekleyen okurlar için kesinlikle tavsiye edilir.

Kitaplarla kalın.



5 Ocak 2019 Cumartesi

Merderan'ın Sırrı (Perg Efsaneleri 2. Kitap) - Barış Müstecaplıoğlu



İlk kitabı tanıttığımda Barış Müstecaplıoğlu'nun fantastik kurgu edebiyatı alanında yapmakta olduğu şeyin ne kadar önem arz ettiğini dilim döndüğünce izah etmeye çalıştığıma inanıyorum. Bir yandan da kendi okur perspektifimden ve fantastik kurgu edebiyatı örneklerine olan aşinalığıma dayanarak eksiklik olarak gördüğüm ufak şeyleri de vurgulama ihtiyacı hissetmiştim. Şu an dürüst bir şekilde söyleyebilirim ki, kendi üslubunu, hikayesini, yarattığı evreni bu kadar hızlı bir şekilde kusursuza yaklaştıran başka bir ikinci kitap görmedim. Burada altını ısrarla çizmek istediğim şey eseri kendi içinde değerlendirirken kusursuz tanımını kullanıyor olmam. Tanıtma ritüelimizi bozmadan devam edeyim de söyleyeceklerimi bir an önce paylaşmış olayım. İkinci kitap da İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış karton kapaklı ... sayfa. Kitabın özüne geçmeden önce bütün seriye sahip bir okur olarak belirtilmesinde fayda gördüğüm bir husus da var ki; onlar da kitap kapakları. Roman içerisindeki hikayelerden yapılmış illüstrasyonlar gerçekten de birinci sınıf. Romana geçecek olursak iki husus ön plana çıkıyor. Bunlardan birincisi ve en önemlisi, Perg Efsaneleri serisine bir yanıyla bağlı olmasına rağmen kitabın kendi içerisinde ayrı bağımsız bir fantastik kurgu romanı niteliği taşıyor olması. Yani aslında ana karakterle ilgili kısa bir özet geçilse rahatlıkla bu romanı seriden bağımsız değerlendirebiliyorsunuz. İşbu yazıyı yazarken üçüncü kitabı da bitirmiş olmanın verdiği bilgiçlikle söylüyorum bunu. Kurgu ilk romanla bağlantılı unsurlar içermekle birlikte, karakterlerin serinin geçmişinden gelen bağlantılarına ikinci kitapta da ilk kitabı okumadan nüfuz edebilmek mümkün. Nazarımda bu Müstecaplıoğlu'nun muazzam anlatım başarısıyla açıklanabilecek bir olgu. Öne çıkan ikinci olgu ise yazarın ilk kitaptan ikinci kitaba kendisini inanılmaz güncellemiş ve geliştirmiş olması hususu. İkinci kitapta, ilk kitaptaki dağınıklık, zaman atlamaları, tanımlama eksiklikleri ikinci kitapta neredeyse yok. Karakterler, hikayenin geçtiği hayali coğrafya, kurguda devamlılığı sağlayan farklı sahnelere geçiş ve fantastik kurgu edebiyatının olmazsa olmazı olan "yolculuk" unsuru çok daha sağlam bir şekilde okuyucuya sunulmuş. Romanı ön plana çıkaran ilk husus olarak belirttiğim bağımsızlık unsuruyla ilk etapta zıtlaşacak bir yorum gibi gelebilir ancak, seri süresince ilk kitapta ve ikinci kitapta sizi serinin sonuna hazırlayan ufak ayrıntıları fark edebiliyorsunuz. Bir ikilem gibi gözüken bu özelliği yani romanın seri içinde bir yandan bağımsız bir roman gibi dururken, diğer yandan serinin devamlılığını sürdürebiliyor olması enfes bir anlatım gücüyle mümkün olabiliyor. Yukarıda da söyledim. Bu satırları üçüncü kitabı da bitirmiş bir okur olarak yazıyorum. O yüzden Müstecaplıoğlu'nun favori yazarlarım arasına girdiğini belirtmeliyim. Sadece düz bir fantastik kurgu romanı olarak bile yeterince etkileyici olan Perg Efsaneleri serisi, bir diğer yönüyle, içerdiği alt metinler sebebiyle yazarın anlatmak istediği pek çok şeyi keşfetmenizi bekliyor. Barış Bey bir yazar olmanın sorumluluğu ile gördüğü olumlu-olumsuz tüm hususları Perg ekseninden zihninizin altına imleyecek ustalık işi bir esere imza atmış. Eskilerin dediği gibi şeksiz-şüphesiz alıp okumanız gereken bir fantastik kurgu serisiyle baş başasınız. Hazır ben dördüncü kitabı okumaya başlamış, üçüncünün de tanıtımını bitirmek üzereyken, sizler de bir an önce alıp okuyun.

Leofold, Guorin ve Nume ile tanışmak için bu satırların sahibi kadar geç kalmış olmayın. 

Kitaplarla kalın. 

24 Aralık 2018 Pazartesi

Geleceğin Gerçekliğine Koşarken: Yaşayan Ölüler Şehri - Fletcher Pratt&Laurence Manning


Kitap okumak konusunda en büyük sıkıntım, pek çok okurun da paylaşacağı zaman sıkıntısı. Okunacak o kadar çok kitap var ki, sahip olduğumuz zaman hiçbir zaman yeterli olmuyor. İnsanın oturup, daha hacimli eserlere yönelecek, onu hazmedecek ve hatmedecek kadar geniş zamanı çoğunlukla olmuyor. Bunları düşündüğüm bir zamanda, ablamın tavsiyesiyle size tanıtmakta olduğum kitapla tanıştım. Altı kırkbeş yayınları tarafından yayınlanan kitabın ana kurgusu toplamda 40 sayfadan ibaret. Kalan kısımlar, yazarlarla ilgili bilgileri ve bu kitabın yazılmış olduğu atmosferi anlatmak için kitaba eklenmiş. Bir çırpıda biten bir kitap olmasına rağmen, okurken insanın hazmetmesi gereken bazı hususları kafasına çivi çakar gibi çakması sebebiyle çerez bir kitap olduğuna inanmıyorum. Yazılanların 1930'lu yıllarda yazıldığı ve aslında, hikayeyi kaleme alanların "belki bilinçli, belki de istem dışı" geniş bir öngörüye sahip olduğu kanaatindeyim. Novella olarak tabir edilen benim kısa roman terimini kullanmayı tercih ettiğim kitap, bir bilim-kurgu kısa romanı. İnsanlık teknolojinin takip edilemeyen tekamülüne ayak uydurmaya çalışadursun, makinelerin, yapay zekaların, kendi yarattıklarının kölesi, işçisi ve hatta beslenme kaynağı olmaya doğru koşar adım gittiğini fark edemeyecek kadar meşgul. Yıllardır sinema sektöründe "Matrix etkisi" ile başlayan makinelere karşı kaybedilen savaşlar, sanal gerçeklik içerisinde yaşadığımız, aslında şu an gerçekte var olmadığımız gibi bir yanıyla varoluşçu felsefeyi meşgul eden film, kitap, dizi ve her türden sanat eserinin ortaya çıkmasından çok önce de, teknolojinin geldiği noktayı izleyerek birer kıyamet senaryosu oluşturabilen yazarlar mevcutmuş. Pratt ve Manning'in kaleme aldığı Yaşayan Ölüler Şehri de bu anlamıyla bir bilim-kurgu distopyası niteliğinde. Evet çok kısa sürede bitiyor ancak, dünyada var olmuş teknolojik gelişmelerden bîhaber insanların fantastik bir yolculuğa çıkıyormuş gibi hareket ederek, yasaklanan şehre girmesi ve burada makinelere bağlı olarak yaşayan ve bir anlamda onların baterisi görevini gören insanlarla karşılaşmasını konu ediyor. Yıllar önce Matrix'in esinlenme ile çalıntının arasında ince bir çizgide yer aldığını belirttiğim bir yazı yazmıştım. Bu kitaptan sonra yazıyı güncelleyerek gönül rahatlığıyla filmin pek çok edebi eserden harmanlanarak çalındığını iddia edebileceğim. Kitabı okuduğunuzda ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.

Kısa ama soluksuz bir haftasonu deneyimi için muhakkak okumanızı tavsiye ederim.

Kitaplarla kalın.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...