31 Mayıs 2017 Çarşamba

Dipnotlardan, Milli Bakış Açısına: Kök-Türk Tarihi - Prof. Dr. Sadettin Gömeç

"Geçmiş inkâr edilemez; geçmişine taş atanın, geleceğine gülle atarlar"
Bahtiyar Vahabzâde




Tarih maratonunda okumalarım eskisi kadar hızlı gitmiyor ne yazık ki. Eh bunun en önemli sebeplerinden birisi de blog dışında yürütmekte olduğum yazı faaliyetleri oldu. Dergiye yazı yazabilmek için, elbette farklı alanlarda kitap okumam ve günlük mecburi mesaimin dışında, bu kısım için de ciddi bir zaman ve emek sarf etmem kaçınılmazdı. Ancak düşündüğümde, Kara Kütüphanenin varlık sebebi olan tarih okuma maratonumu ihmal ettiğimin de farkındayım. Hakeza bu zamana kadar yapılmış okumalarım neticesinde, değişen görüşlerim doğrultusunda maratondaki bölümlemeyi değiştirdim. Sebeplerini "Türk Tarihi Maratonu" başlığında ayrıntılı olarak yazdım. Oradan da okuyabilirsiniz. Şimdi ise yeni adıyla Türk Orta Çağı bölümünün ilk uygarlığı haline gelen Gök-Türkler ile ilgili son bitirdiğim kitapla devam ediyorum. Bundan sonraki hedefim, tarih maratonu kapsamında her ay en az iki kitabın tanıtımını sizlerle paylaşmış olmak. Çünkü bu hızla devam edersem, maratonu hiç bitiremeyebileceğimi fark etmiş durumdayım. Bu yüzden girizgahın ardından hemen sıradaki kitabın künyesiyle maratonumuza devam edelim. Size tanıtacağım kitap Berikan Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 318 sayfalık bir eser. Yeni değişiklikle, Türk İlk Çağının son uygarlığı olarak ele almış olduğum Hunlar faslında da Prof. Dr. Sadettin Gömeç'in Türk-Hun Tarihi başlıklı kitabı için söylediklerimin pek çoğunu aslında bu kitapta da tekraren yansıtabilirim. Sadettin Hoca, tıpkı önceki kitapta olduğu gibi, bu kitapta da bazı isimlendirmeleri değiştirerek, kendi akademik görüşüne göre kitap genelinde bu isimleri kullanarak ilerliyor. Hatırlarsanız Sadettin Hoca, Mo'tun yerine Börü Tonga isimlendirmesini kullanıyordu. Burada da benzeri bir durum söz konusu. Örneklemem gerekirse, Mukan yerine Börü Kan olarak değiştiriyor ismi. Ancak Gök-Türk tarihi hususunda, Hun tarihinde olduğu kadar açık kapı bulunmadığı için belirli isimleri değiştirmek yerine ya aynen korumuş, ya da kendi isimlendirmesini parantez içerisinde belirtmiş durumda. Kitabın dipnotları bazı yerlerde ana metnin yer aldığı sayfadan daha fazla yer kaplıyor ve hatta bazı dipnotlar bir sonraki sayfaya kayabiliyor. Açıkçası bu okumayı zorlaştıran bir husus. Dipnot meselesi kitap açısından bence epey önemli. Çünkü çoğu akademik kitapta sadece atıf için bulunan dipnotların aksine, bu kitabın dipnotlarında ayrı ve çok önemli hususlar ele alınıyor. Dolayısıyla dipnotları da takip etmek istiyorsunuz. Yazının başında kitabın 318 sayfa olduğunu belirttim, ama kaynakçayı ve dipnotları çıkarsanız, okunacak olan ana metin 170-180 sayfa civarında bir metin oluyor. Elbette bu aşamada da dipnotların önemli olduğunu ve okunması gerektiğini ayrıca belirttiğim için okunacak bölüm 250 sayfayı geçer nitelikte. 

Kitabın Kök-Türk tarihi ile ilgili olarak, bütün kaynakları birlikte ele alması ve hatta bu zamana kadar okuduğum kitaplardan farklı olarak, doğrudan bu uygarlıkla ilişkilendirilmesi mümkün olmayan başka kaynakları da dahil ederek belirli sonuçlara ulaşması okuyucu açısından bilgilendirici bir okumayı tesis ediyor. Elbette sonraki kaynakları okumamış olduğum için henüz net bir kıyas yapamıyorum ancak şu ana kadar okumuş olduğum, Gök-Türk tarihi hususundaki en kapsamlı kitaplardan. Maratonun ilerleyişi gereği, bundan sonra okuyacaklarım bu konuda en sık tavsiye edilen kaynaklar olduğundan bu kıyaslamayı belki en sonda yapabilirim diye düşünüyorum. Bununla birlikte, Türk tarihinin bu bölümüne ilişkin, maratona başlamadan önceki tarihlerde okuduğum eserler göz önüne alındığında faydalı bir eser olduğunun altını çizmeliyim. Akademik anlamda Gömeç Hocamızın el emeği, göz nuru olan bu çalışma sağlam bir kaynakçaya, isabetli tespitlere ve tekrar belirteceğim üzere çok sık kurulmayan harici bağlantılara sahip. Kitap ile ilgili gözüme takılan şey ise Türk-Hun Tarihi kitabında sunduğum bazı tespitlerin bu kitap için de birebir geçerli olması. İşin ilginci, dipnotların uzunluğu, akademik anlatımı zaman zaman gölgeleyen milli ve zaman zaman hamasi ifadelerin kitapta yer alması hususunda değişiklik yok. Gerçekten de tanıtımı bu noktada bırakıp size daha önceki "Türk-Hun Tarihi" kitabının tanıtım linkini versem ve orada kitap isimleri ve belli başlı bazı kısımları değiştirmek kaydıyla okumanızı istesem, aynı ifadeleri yazarak kendimi tekrar etmiş olmam diye düşünüyorum. Önceki incelememi okurken de, Türk tarihi maratonundaki sistemsel değişikliğin tohumlarının Gömeç Hocanın ilk tanıttığım kitabıyla atılmış olduğunu fark ettiğimi söylemeliyim. Bu noktada kesinlikle yanlış anlaşılmak ve bu kitaba verilmiş muazzam emeği küçümsemek niyetinde değilim. Eğer hayata bakış açınız, dünyayı algılamaktaki referanslarınız milli-Türkçü-milliyetçi referanslar etrafında şekilleniyorsa, tanıtmakta olduğum kitap sizin için biçilmiş kaftandan öte. Dürüstçe bunu söylemeliyim. Ancak "Türk Tarihi Maratonu" başlığı altında da yazdığım üzere, Türk tarihini ve tarih hakkında yazılmış pek çok kitabı okudukça daha da net anladım ki tarihimizin sürekli övülmeye değil, anlaşılmaya ihtiyacı var. Vahşi barbarlar olarak algılanmaktan korkulduğu için, tarihimizde düşmanının kafatasından şarap içen, keçi kılından yapılmış konar-göçer çadırlarda yaşayan milletimizin ilk izlerini reddetmek, o tarihlerde aslında Atlantis seviyesinde bir uygarlıkmışız gibi tarihimizi resmetmek benim algıma göre yanlış. Burada düşünülmesi gereken şey, bizim ilk atalarımızın düşmanının kafatasından şarap içtiği çağlarda, başka medeniyetlerin mağaralardaki hayatı terk edememiş olmasını, aynı anda başka medeniyetlerin ise uygarlığın şafağında tüm insanlığa yeni icatlar sunması veya sunulanları geliştirmiş olmasının birlikte değerlendirilmesi gerekliliğidir. 

Savaşçılığından utanarak; "çağın en gelişmiş medeniyeti bizdik" demenin tarih nezdinde hiçbir ehemmiyeti yok. Zira gelişmiş olduğunu düşünen uygarlıklar, savaş teknolojisi ve taktiklerinde hiç karşılaşmadıkları usuller doğrultusunda daha az sayıdaki atalarımızın orduları karşısında hiçbir varlık gösterememişlerdir. Belki de uygarlığı kendi gerçek "milli" kıstaslarımızla değerlendirmemiz kendi tarihimizle ve geçmişimizle hesaplaşmaya çalışmamız, geleceğimiz için daha faydalı olacaktır. Belirttiğim üzere bu cümlelerden çıkarılması gereken sonuç, bizim savaşçı, geri kalmış ve vahşi bir uygarlık olmamız değildir. Biz savaşçı ve gelişmiş bir uygarlık olabiliriz; ancak savaşçılığımızı, kültürümüzün günümüz kıstasları ile ele alındığında gözümüze batan yerlerini törpüleyerek, bütün bir tarihi, büyük bir kahramanlık destanı gibi yorumlayarak doğrulara ulaşamayacağımız kanaatindeyim. Geçmişimizde kötülükler var demiyorum özetlersem. Aksine geçmişimizde var olduğunu düşündüğümüz ve bugünün değerlendirmelerine Diğer kitaptan farklı olarak, Kök-Türk tarihi kaynak sıkıntısının nispeten az olması ve verilerin değerlendirilmesi aşamasında çok daha başarılı bir noktada. Hayatı milli zaviyelerden değerlendiren okuyucu için de çok rahatlıkla okunabilecek bir kitap. Gök-Türk uygarlığı hususunda okuyana çok fazla bilgi katacağı da kati bir şekilde ortada. Nitekim bu konuda kaynak bolluğuna karşın henüz karşılaşmamış olduğum dipnotlar ve yerinde değerlendirmeler mevcut. Bu noktada geçen yazıdaki bir cümlemi de aynen alıntılayarak bitirmek istiyorum: "Türk tarihi çok geniş bir alana hakim. Buna rağmen her saftan, her okuyucuya hitap edebilecek nitelikte bir akademik eser çıkartmak, bizim akademisyenlerimize pek sık kısmet olmuyor." Oysa üstüne özellikle bastıra bastıra söylediğim gibi bizim tarihimizin ululanmaya, övülmeye, göklere çıkartılmaya ihtiyacı yok. Sadece geçmişimizi, atalarımızı, kültürümüzü anlamaya ihtiyacımız var. İşte bu sebeple çok verimli ve donanımlı olmasına karşın, milli ve hamasi bakış açısına sahip kitaplar, ondan faydalanabilecek çok daha büyük bir kitlenin değerlendirmesinin dışında kalıyor. Türk'ü, tarihini ve kültürünü anlamaya ihtiyacı olan çok büyük bir kitlenin hem de. 

Kitaplarla ve tarihle kalın. 







30 Mayıs 2017 Salı

Mülteci Düşüncelerin Mizahı: Eski Karım Uzaya Gidiyor - Bahadır Cüneyt Yalçın

"Çadırımın üstü gümüş vitray. Züğürdüm, bir hırka bir kaykay
Çadırımın üstü krom karamel. Öpmeden giderim, sen düşüme gel"
Romandan



Bildiğiniz üzere, korku edebiyatı ile ilgili bir kaç kitabı inceleyerek dergiye bir yazı hazırlamış ve bu kitaplardan birisini tanıtırken, çağdaş Türk edebiyatında açık ara ilk üç listem olduğundan bahsetmiştim. Bahadır Cüneyt Yalçın da bu listemde yer alan ikinci yazardır. Kendisiyle tanışma onuruna erişmem ile tetkik edebildiğim kadarıyla başarısının altında yatan en önemli nedenlerden birisi de kalemine yansıtmayı başardığına inandığım samimiyetinin sahiciliği. Memleketimizin, acılı arabesk ve hatta zaman zaman grotesk bir üslupla sarmalanmış anormal havasını biraz olsun dağıtmak için kalemini ve zekasını konuşturmaktan geri durmadığı birbirinden farklı üç romanı var ki, diğer ikisini yine bu blog içerisinde tanıttım. Yalçın'ın son romanı "Eski Karım Uzaya Gidiyor" yine April Yayıncılık tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 264 sayfalık bir roman. Okurken bir yandan hafızanızı, öbür yandan zekanızı kamçılayan esprili bir üslupla yazılmış olan kitap, yazarın üslubunun perçinlendiği roman olmuş. Yazarlar hangi konuda veya türde yazıyor olurlarsa olsunlar, okuyucularının o yazarda bulup sahiplendikleri asıl şeyin üslupları olduğunu düşünüyorum. Yalçın'ın bu konuda geliştirdiği, insana bir yandan beyin fırtınası yaptırırken, diğer yandan onun düşünmesine fırsat vermeden hızla okumaya devam etmesine sebep olan üslubu size tanıtmakta olduğum romanıyla tavan yapmış durumda. Okurken zaman zaman ana makineniz yani beyninizin bir tarafının ısındığını hissettiğiniz olmuş mudur? İşte ben bu kitabı okurken durum tam da böyle oldu. Hikayenin anlatılış ve aktarılış şekli diğer iki romandaki usullere tabi durumda. Yani birbirinden farklı karakterlerin gözünden romanın sonuna kadar uzanan ilk etaplarda karmaşa izlenimi veren planlı bir kaos yaratılıyor yine. Bir önceki romanından farklı olarak, bu romanında ana karakter epey eğlenceli. Zaten karmakarışık espriler yapan görece başarısız bir komedyen olan Şener başlı başına mizah malzemesi. Romanın konusunu kısaca özetlemem gerekirse, Tirineş isimli kurmaca bir gezegenden dünyamıza iltica etmiş uzaylılardan biri ile aynı evi paylaşan başarısız komedyen Şener'in boşanma, artıya geçme çabaları içerisinde geçen hayatından bir kesit diyebiliriz. Daha fazlası olarak anlatılacak her şey "macera" kelimesi ile açıklanabilir. Yalçın'ın üslubu ve yazım tekniği değişmemekle birlikte, bu kitabında kurgu ve kitaplarını meydana getiren unsurların ağırlık dereceleri biraz yer değiştirmiş.

En çok dikkatimi çeken şey, yazarın diğer romanlarında olağan bir kurgunun içerisine yerleştirdiği, harflerin toplamında oluşan kelimelerden daha derin anlamlar taşıyan tasarlanmış cümlelerinin bu romanda tasarlanmış paragraflara dönüşmüş olması. Belirttiğim cümle öbekleri bu romanda daha fazla ağırlık kazanmış. Elbette bu insanların okuma zevkine göre ya hoşa giden ya da nefret edilen bir hale bürünebiliyor. Çünkü henüz başta belirttiğim gibi, üzerinde düşünülmesi, hazmedilmesi ve hatta zihninizin içerisinde geviş getirir misali, yaya yaya tadına bakılması gereken cümleleri tam anlamıyla idrak edemeden, yazarın üslubunun da süratiyle bir sonraki sayfaya geçmiş buluyorsunuz kendinizi. Diğer romanlarında olduğu gibi bu romanda da merak unsurunu inanılmaz baskın kılan şey bu. Bir an önce kurgunun sonuna ulaşma ihtiyacı hissediyor insan. Bu yüzden, kitabı bitirdikten sonra yüzümde yayılan gülümsemenin henüz tadını çıkartamadan kendi kendime "bu romanı baştan bir kez daha okumalıyım" deme ihtiyacı hissettim. Bunu demekteki motivasyonum, her şeyin inanılmaz bir hızda gerçekleşmiş olması akabinde, romanda bir atfı, bir espriyi veya hikayenin kurgusuna ilişkin herhangi başka bir şeyi göz ardı etmiş olup, olmayacağım endişesiydi. Yoksa kitap genel itibariyle bir okur olarak benim beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Mesaj kaygısı olmadan toplumsal yaşantımızın sorunlarına değinebilmesi ve bunu üç romandır başarıyla yürütüyor olması takdir edilesi bir özellik. Aslında bir şeyler anlatmak, bir şeyleri vurgulamak, dikkati bir yerlere çekmek gibi bir gayesi olduğuna dair hiçbir izlenim olmamasına karşın, okura metinden çıkarım yapma şansı tanıyan bir kalemi var yazarın. Salt bu sebeple Tirineşlilerin durumunu okurken gözünüzün önüne ülkemizde son zamanda yaşamaya çalışan Suriyeli, Iraklı, Afgan mülteciler gelebiliyor. Üç kitabında da rastladığım kurgusal ilerleyişler sebebiyle yazarın bu konuda bir mesaj iletme kaygısı olmadığı hususunda neredeyse eminim. Eğer böyle bir iletim kaygısı varsa da, bir okuyucu olarak bana hiç hissettirmedi. Bu hususu önüne gelen her metinden ders çıkarmaya meyilli bir okuyucu olduğum için aktarıyor da olabilirim tabii. Kitapla ilgili bizim kuşaktan pek çok kişinin hoşuna gidebilecek bir jestten de ayrıca bahsetmem lazım. Şener'in hayalinde yarattığı figürler olarak vücut bulsalar da, rahmetli Nejat Uygur'un ve Atilla Arcan'ın bu romanda yeniden bir karakter bulmuş olmaları, tiyatro ve televizyon programlarını izleyerek büyümüş bir çocuk olarak beni epey mutlu etti.

Yukarıda belki de dağınık bir şekilde anlattığım üzere, yazarın kurguda ağırlık verdiği bir nevi "kelime cambazlıkları" diğer eserleriyle kıyaslandığında kurguyu az bir miktar zayıflatmış. Elbette bu romanda da şaşırtıcı olaylar ağı, beklenmedik geçişler okuyucuyu yine sarıyor. Kurgudaki bu ufacık eksiklik kendisini romanın sonunda göstermiş biraz. Romanın yan karakterlerinden birisi olan Micus adlı bir yapay zeka var ki, romanın sonucuna bir şekilde eklemlenmesi, sonucunu etkilemesi yönünde, okuma sırasında ben de beklenti oluşturan bir yan karakterdi. Onunla ilgili olan pasajları, romanın bütününden ayırmaya sebep olan bağlantısızlık da okur olarak beni ufak da olsa bir hayal kırıklığına uğrattı. Nihayetinde Yalçın'ın romanını başka bir şekilde idrak etmem gerektiği kanaatine vardım. Ki kendisiyle yüz yüze karşılaştığımızda aslında benim zihnimde oluşan bu tespiti kendisi de yüzüme karşı söyledi. Bu kitap bir "Hep Lunapark" veya "Mütevazı Bir İntikam" değil. Aynı olmak zorunda olmadıkları gibi okurun, beklentilerini, kurgusal benzerliğe dayanarak değil de yazarın üslubuna göre belirlemeleri gerektiği gerçeğini hatırlatıyor bu kitap. Dolayısıyla Bahadır Cüneyt Yalçın tarafından yazılmış bir romanın hangi kurgusal unsurlara dayanıyor olursa olsun beni güldürmeyi başarabilmesi ve hatta zaman zaman bunu sesli olarak yaptırabilmesi benim için önemli. Bir kitap okurken yüksek sesle kahkaha atabilmek, çok sık karşılaşılmayan ve genelde normal olmayan bir durum benim için. En esprili kitapları okurken bile yüzüne yayılan tebessümden ötesi olmayan bir adamın, kitap okurken kahkaha atması elbette onun için en önemli değerlendirme kıstası olacaktır. Sonuç olarak Eski Karım Uzaya Gidiyor, eğlenceli, okuruna kahkaha attırabilen, kafasında hızlıca geçen düşüncelerin arasında çözülmekten uzaklaşıyor gibi gözükürken, çözümün ta kendisi olan tasarlanmış kelimelerin bir araya geldiği güzel bir roman. Bu arada romanın etrafında gezinirken söylemeyi unuttuğum bir şey olduğunu fark ettim. Bahadır Cüneyt Yalçın'ın üslubunu seviyor olmamın en önemli sebeplerinden birisi de, onun mutlu sonları arzulayan okuyucular için en kalifiye sığınak olması. Yalçın, okuyucusuna, bu coğrafyada sürekli acıklı, hüzünlü, insanı geren, paramparça eden şeylerle hastalıklı bir mutluluğa sığınmak yerine, alıkonuldukları samimi mutluluklarla dolu bir kurgu vaat eden az sayıda yazardan birisi. İşte tam da bu yüzden, yazmaya ve bizleri mutlu etmeye devam etmesi gerekiyor. Çünkü bu ülkenin insanları mutlu olmayı bir türlü öğrenemedikleri için başkalarını mutsuz etmekte beis görmüyor. Çünkü bu ülkenin insanları, ağız dolusu kahkaha atmayı bilmediği için hep ince ince gözyaşı döküyor.

Sosyal medyada hep tekrar ettiği bir cümleyle bitirmek istiyorum yazımı.

"Sonra da efendim "neden mizah edebiyatı"?"







21 Mayıs 2017 Pazar

Kültür ve Edebiyatın Dehlizlerinde Bir Gezinti: Korku Kitabı - Emine Gürsoy Naskali (editör)

"Köleniz, hükümdarının ayağını hizmetkârının başı üstüne koyarak 
onu şereflendireceğini ümit etmek cesaretini göstermektedir."
II. Keykavus, Hülagü Han'ın huzurunda



Ayarsız derginin mayıs sayısında bahsettiğim kitaplardan sonuncusu ve sofranın belki de en ağır abisi, Emine Gürsoy Naskali'nin editörlüğünü yaptığı ve korku dediğimiz olgunun etrafında şekillenmiş olan pek çok mühim makalenin yer aldığı kitaptı elbette. Kitap hakkında söyleyeceğim çok fazla şey olduğu için, kısa künye kısmına normalde beklenenden daha hızlıca geçmek istiyorum. Kitap Kitabevi Yayınları tarafından yayınlanmış, 500 sayfalık, karton kapaklı bir eser. Konu itibariyle pek doğal olarak kitap içeriğinde, korkunun edebiyattaki yerine ağırlık verilmiş olduğunu belirterek başlamalıyım. Bununla birlikte öncelikle Türk kültüründe korku ve örtmece kavramlarının kullanılış şekliyle ilgili olan ağır akademik nitelikli makalelerle başlıyor okumanız. Daha sonra edebiyat metinlerinden örneklerle devam ediliyor korku macerası. Bu bölümdeki makaleler ilgi çekici bilgiler edinebileceğiniz ve hatta korku dışında belirli konularda zihninizi netleştirebilecek, okuyucuya yeni yeni bilgiler öğretebilecek nitelikte makaleler. Metin Eren'in Türk Masal Geleneğinde Korku başlıklı makalesinde farklı farklı masal türlerinde, gelecek korkusu, hayvanlardan korkma, ölüm korkusu, ilişkilerden doğan korkular gibi çeşit çeşit korku tipi açısından Türk masal geleneği mercek altına alınıyor. Bu bölümden sonra benim için en ilgi çeken bölümlerden birisi olan Nagehan Eke tarafından kaleme alınmış "Muhibbi Dilinden Kanuni Sultan Süleyman'ın Korkuları" başlıklı makaleye geçiyorsunuz. Açıkçası tüm dünya tarafından bilinen, saygı duyulan ve korkulan bir cihan padişahının, mahlasıyla yazmış olduğu şiirler içerisinden ayıklanmış korkularına tanık olmak, onun kâh aşk uğruna tahtından vazgeçmeyi göze alan, kâh Tanrı korkusuyla kendisini suçlamaktan geri durmayan korkularına şahit olmak inanılmaz bir deneyim. Elbette Muhibbi'nin mısraları Osmanlı Türkçesi ile yazılmış olduğundan Nagehan Eke'nin konuyla ilgili aralarda yapmış olduğu açıklamalarına fazlasıyla ihtiyaç duyuyorsunuz. Bu metnin arkasından aynı çizgiyi takip eden ancak farklı konuları ele alan iki makaleyle devam ediliyor. Bunlardan ilki Savaşkan Cem Bahadır'ın "Klasik Türk Şiirinde Sarhoşların Korkulu Rüyası: Ases" başlıklı makalesi. Bilebileceğiniz üzere, asesler Osmanlı döneminde asayişi sağlamakla yükümlü görevliler. Sarhoşların aseslere dair duydukları korkunun, Divan edebiyatı örneklerinde yer alan bölümleri incelemeye alınarak, farklı bir tip korku ele alınıyor.

Divan şiiri üzerinden devam ettiğimiz bir diğer makale ise Günay Çelikelden'in "Divan Şiirinin Estetik Söyleminde Korku İzleri İçin Bir Betimleme Denemesi" başlıklı, Pierre Mannoni'nin "Kutsal olan ve olmayan korkular" ayrımı kullanılarak divan şiirinde yer alan korku unsurlarının incelendiği bir makale. Eğer divan şiiri ile ilgileniyorsanız, bilgilendirici makaleler olduğunu söyleyebilirim. Buna karşın, kitap sürükleyiciliği içerisinde ilgi alanınızda olmaması halinde, zor okunan pasajlar içermesi sebebiyle, okumanız bir miktar yavaşlayabilir. Ancak takip eden Macit Balık'ın "Korku Edebiyatı ve 1002. Gece Masalları'nda Tekinsiz Mekanlar" başlıklı makalesi, özellikle Türk korku edebiyatı ve hatta Gotik edebiyat anlamında çok sürükleyici ve faydalanılabilecek bir makale olarak kitaba olan ilginizi tekrar pekiştirebilir. En azından bu satırların yazarı açısından öyle olduğunu söyleyebilirim. 1002. Gece Masallarında yer alan Türk edebiyatının önemli isimlerinin hikayelerinin yer aldığı seçki niteliğindeki kitap üzerinden önce Türk edebiyatında korkunun, Gotik edebiyat ile karşılaştırması, daha sonra da üzerinden inceleme yapılan hikayeler vasıtasıyla Türk korku edebiyatında tekinsiz mekanların nasıl inşa edildiğine ilişkin ayrıntılı ve uzun bir makale ile karşılaşıyoruz. Bu makalenin ardından ise takip edecek şekilde Ebru Özgün'ün "İhsan Oktay Anar'ın Romanlarında İktidarın İnşası ve Muhafazası Aşamasında Korkunun İşlevleri" başlıklı makale geliyor. Birbirlerini tamamlayıcı nitelikte olmaları, bir önceki makalede en son incelenmekte olan hikayenin yine İhsan Oktay Anar'ın kaleminden çıkmış olması sebebiyle bir döngü yaratıyor gibi gözükmesi. Aslında arka arkaya okunduğunda da, Anar'ın yazım ve anlatımı sırasında kullanmakta olduğu korku ögelerine ilişkin geniş kapsamda bilgi sahibi oluyor ve kalemine tekrar hayran kalıyorsunuz. Bu son makale aynı zamanda Edebiyattan Örnekler üst başlığı altındaki son makale. Buradan "Tarihten Örnekler" üst başlıklı diğer bir bölüme geçiyoruz. Bu üst başlıkta tek makale olmasına karşın, tarih okumayı seven birisi olduğumdan olsa gerek, kitap genelinde en etkileyici bulduğum makale oldu. Makalenin başlığı "Çingiz Han'ın Yetiştiği Kültürde Korku Ve Korku Salma Taktikleri". Neslihan Durak'ın kaleminden çıkan makalede, öncelikle Çingiz (Cengiz) Han'ın yetiştiği Moğol kültüründe nelerin korkuya sebebiyet verdiği, bu kapsamda geliştirmiş oldukları davranış ve yaşam şekillerini mercek altına alarak okumaya başlıyorsunuz. Buradan sonrası, Cengiz Han'ın meşhur fetihlerinde, üzerine saldırmakta olduğu topluluklara karşı uygulamış olduğu korkutma taktikleri hakkında verilen malumatlar ile geçiyor. Moğol ordularının kendilerinden güçlü ordulara karşı, Moğol casusları vasıtasıyla kendi orduları hakkında aktardıkları korkutucu hikaye ve efsaneler yoluyla nasıl ilerledikleri, büyük ve güçlü şehirleri nasıl terörize ettiklerini kaynaklar vasıtasıyla biraz da şaşırarak okuyorsunuz. Özellikle Harezmşahlar nezdinde ve Anadolu'da tek bir Moğol askerini gördüklerinde dahi korkudan kaçışan insanların psikolojisine ilişkin derin tahlilleri biraz da üzülerek okuyorsunuz. Zira Moğol istilasının, daha Buhara'ya girmeden durdurulabilecek olması ihtimaline rağmen, salt korkuyla hareket eden yönetici ve askerlerin bütün bir dünyanın kaderini değiştirmiş olduğunu fark ediyorsunuz.

Bu tek makale ile geçilen bölümün ardından "Halk Kültüründe Korku" üst başlığı altında, Anadolu kültüründe korkuyu, elemanları ile ele alan makalelerle karşılaşıyorsunuz. Necat Çetin'in İzmir Torbalı yöresindeki saha araştırmaları neticesinde korku ve tehdit ile ilgili anlatımları irdelediği makalesinin arkasından, Ertuğrul Sağlamer'in Alkarısı kavramını ele alan iki sayfalık yazısıyla bu bölümleri hızlıca geçebiliyorsunuz. Seçkin Sarpkaya'nın "Türkiye Sahası Efsanelerinde Özel Adlı Kötü Ruhlar" adlı makalesi ile geniş bir coğrafya nezdinde Türk kültürünün Anadolu'ya kadar taşımayı ve hatta İslamiyet içerisine dahi sokmayı başardığı kötü ruhların, hangi bölgelerde, hangi adlarla anıldığını öğreniyorsunuz. Bu makalede kültür derinliğimizin ve aslında farklılık sandığımız şeylerin, aynı kültüre ait farklı unsurlar oluşumuzdan kaynaklandığının bilincine varabiliyorsunuz. Bu makalenin ardından ise Müjgan Üçer'in "Sivas'ta Korku Üzerine Notlar: Kork Korkmazdan" başlıklı makalesi ile dilimize yerleşmiş, korkuyu içeren cümleler, kelimeler üzerinden daha farklı bir korku analiziyle karşılaşıyoruz. Fatma Pekşen'in "İmanım Korku" başlıklı makalesi ile Divriği özelinde başlayan korku turunu, Asya'nın derinlerinden Anadolu'ya geçiş yapan ve burada yerleşen korku unsurları geneline taşıyor ve hayret edeceğiniz benzerlikleri gözünüzün önüne seriyor. Sona doğru yaklaşırken, aslında Ertuğrul Sağlamer'in yazısı ile de birlikte ele alınabilecek Mesut Sönmez ve Nimet Sönmez'in "Doğum Sonrası Korku ve Kayseri Bölgesinde Albasması İnanmaları" başlıklı makalesini okuyorsunuz. Albasması dediğimiz şey daha çok kadınların özelinde gelişen bir korku olduğu için özellikle doğum öncesinde kadınların okumasında fayda olabileceğini düşünüyorum. Bu kısmın son makalesi Azerbaycan Türkçesi ile yazılmış Röya Tagıyeva'nın Azerbaycan Halk kültürü özelinde kullanılan koruyucu sembollere ilişkin makalesi. Aslında okuması ilk başlarda zor gelse de bir iki sayfa sonra hızlıca alışabiliyorsunuz. O kadar ki, Türkçe'nin farklı bir formu ve ayrı bir dil olarak algılanmasına karşın, aslında lehçe farklılıkları olduğunu da tatbik etmek için size iyi bir fırsat veriyor. Bu aşamadan sonra, Korku Sineması ile ilgili Gürhan Topçu'nun donanımlı ve son dönem Türk sinemasına irdeleyici bir gözle bakacağınız makalesi karşınıza çıkıyor. Genel anlamda Türk korku sineması denildiğinde zaten geri duran bir insan olarak, sinemadaki örneklere ilişkin yapılan değerlendirmeler sonucunda bakış açımın daha da uzaklaşmak yönünde olduğunu belirtmeliyim. Kitabın son bölümü, aslında kitabın en fazla hacme sahip olan bölümü. Kitabın aynı zamanda editörü olan Emine Gürsoy Naskali'nin aktardığı korku hikayeleri epey ilgi çekici. İnternetin geçmişini iyi bilenlerin hatırlayacağı "itiraf.com" tadında hikayelerle birlikte, insanların korkularını analiz etmek, bir yandan gözetleme güdülerini tatmin ediyor, diğer bir yandan ise sizi şaşırtıyor. Toplam 749 hikaye var ki, sayfa sayısı kitabın yarısından fazlasına, yani bu noktaya kadar okuduğunuz bütün makalelere tekabül ediyor. Hikayeler ağırlıklı olarak 15-16 yaşındaki insanların hikayeleri olduğu için, bir anlamda kendi gençlik ve çocukluğunuzu da gözden geçirmiş oluyorsunuz.

Korku kitabı, korku kavramına dair inanılmaz bir külliyat niteliği de taşıyor. Aynı zamanda zengin kaynakçası size yeni okuma fırsatları yarattığı için özellikle korku, korku edebiyatı ve korkunun nedenleri hakkında okuma yapmaktan, araştırma yapmaktan hoşlanan insanlar için muazzam bir nimet. Aynı zamanda, okurken bir demir leblebi olmayacak kadar da okura okuma kolaylığı sağladığını belirtebilirim. İlgililerinin muhakkak temin etmesi gereken bir eser. Hatta saklayıp nesilden nesile aktarmalık desem, çok da abartmış olmayacağımı düşünüyorum. Keşke bu baskının şömizli ve ciltli bir sürümü olsa diye insan biraz da hayıflanmıyor değil. Kitabı elde ediyor olmak bile bu aşamada büyük şans. Bu şansı iyi bir şekilde kullanmanızı tavsiye ederim.

Kitaplarla kalın.





4 Mayıs 2017 Perşembe

Garbın Ufkundaki Şark Balyozu: Demir Dövme Hikayeleri - Murat Başekim

"Korkunun kaynağı gelecekte yatar. 
Kim gelecekten kurtulmuşsa, 
korkacak bir şeyi yoktur"
Milan Kundera



Evet fark etmiş olacağınız üzere, bu ay arka arkaya korku eserleri tanıtıyor durumdayım. Ayarsız derginin Mayıs sayısı için korku teması üzerinden bir şeyler çiziktirdiğim yazımda, yazıya rehberlik eden üç kitaptan birisi de benim kitaplarını büyük bir iştahla okuduğum Murat Başekim'e ait. Bu yazıya başlamadan önce Murat Başekim kitapları ile nasıl tanıştığımı tekrar hatırladım birden. Kendimi tarih kitapları okumaya adamış olduğum bir dönemde, İskitlerle ilgili kaynak kitap ararken, yazarın İskit romanı ile karşılaşmış, daha sonra acaba başka ne tip kitaplar yazmıştır diye ararken İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış olan "DG" isimli kitabı ve İskit'i hemen sipariş etmiştim. Belki hacminden dolayı, belki de İskit'i okumaya henüz yeterli alt yapım olmadığından, ilk olarak ince bir kitap olan ve Deli Gücük hikayelerini barındıran kitabını okuyunca da üslubuna hayran kalmıştım. İskit'i okuduktan sonrası ise daha üçüncü kitabında yazara bir külliyat oluşturmaya yeltenmiştim. Bu satırları kendisinin de okumakta olduğunu tahmin ettiğimden, acaba buradan başka bir yerde, onun külliyatını tutan birisi olup olmadığını merak ettiğimi de sormuş olayım. Son dönem edebiyatımızda şahsi listemde açık ara ilk üçte yer alan yazarlardan birisi Murat Başekim. Bugüne kadar okuduğum dört kitabında da kapağı hep memnuniyetle kapattım. Demir Dövme Öykülerini ise normalde Karanlık Çağ isimli romanından çok önce temin etmiş olmama karşın, ancak elime alabildiğim bir kitap oldu. Hayat görüşü itibariyle insanın okuduğu şeylerin zamanını, hissikablelvuku ile seçtiği düşüncesindeyim. Demir Dövme Öyküleri de tam böyle bir hissiyatın arkasından, Ayarsız dergisinde kaleme alacağım yazı için biçilmiş bir kaftan olarak kitaplığımdan göz kırptı bana. Size tanıtacağım kitap İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 200 sayfalık bir eser. Demir Yavuz karakteri, tanıtımını bu blog içerisinde de bulabileceğiniz yazarın "Hayal Et Hikayeleri" adlı kitabında ilk defa arz-ı endam eden post modern cadı avcısı karakterinin ismi. O kitapta parça parça bazı hikayelerde boy göstermekte iken, bu defa bütün bir kitap ve tüm hikayeler karakterin ayaklarının altına serilmiş. İyi ki de öyle olmuş. Hayal Et Hikayeleri, yapı itibariyle ben dahil korku-fantastik türünü sevenleri tatmin etmesine karşın, Başekim'in kaleminin romanlar ve devamlılık içeren hikayelerde çok daha başarılı olduğunun ispatlarından birisi gibi. Burada yanlış anlaşılmak istemem elbette. Yazarın şark gotiği diye tanımlamış olduğu türün, Hayal Et Hikayelerinde çok muazzam ürünleri olduğu inkar edilemez. Bununla birlikte bir karakter üzerinde ardı sıra gelen ve kronolojik bir yapı izleyen hikayelerinde yazar normalde olduğundan daha çok, inanılmaz derecede sürükleyici.

Deli Gücük hikayeleri de, tıpkı tanıttığım kitaptaki gibi sürükleyiciydi. Demir Dövme Öykülerinde hikayelerin ardı sıra izlediği sıralamada, hikayeler arası boşluklara tutarlı geçiş süreçleri koysanız, birinci sınıf bir fantastik korku romanı olması da muhtemel. Kaldı ki hikaye türünde olmasına rağmen, alt kümeleri kapsayan büyük hikaye aslında Demir Yavuz'un hikayesi. Bu hikayeler arasındaki süreklilik ise okuyucuya sayfaları iştahla çevirtiyor. Esas karakter, aynı zamanda üzerinden sosyolojik tespitlerde bulunulabilecek bir karakter. Toplumsal yapımızın içerisinde bulunan pek çok karakterin tahlil edilesi uyumsuzluklarını ve tavır bozukluklarını üzerinde taşımakla birlikte aynı zamanda bizzat toplumun ta kendisi gibi. Yani hadım. İçinde belki de bir metafor olarak kullanılan cinsel dürtülerinin yeniden uyanmasını dileyen yanı ve hiçbir zaman bu dileğini gerçekleştiremeyecek fiziksel ahrazı tıpkı günümüz Türkiye'sinde kendisini arada kalmış hisseden insanların haline benziyor. Başekim'in hikayelerindeki fantastik korku karakterlerinin çeşitleri de bu öykülerde gittikçe genişlemiş. Öyle ki Göbeklitepe'nin bereketinden, Bodrum'un insan açlığına, Sırbistan'da mağdur ile saldırganın hep yanlış algılandığı coğrafyalara kadar uzuyor hikayeler. İstatistiği bozan iki hikaye dışında, bu fantastik korkutucu karakterler, aynı zamanda bölüm sonu canavarı gibi ortaya çıkıyor. Başekim, bu öykülerde ana karaktere eşlik edebilecek çok eğlenceli yan karakterler yaratmayı da başarmış. Demir'in sevmekle sövmek arasında kaldığınız dayısı buna çok iyi bir örnek. Korku dozu iyi ayarlanmakla birlikte Demir'in bazı sahnelerdeki hayıflanışları, karşısında yükselen korkutucu karakterlere karşı takındığı iplemez ruh hali, zaman zaman okuyucuya da geçebiliyor. Elbette bu noktalarda sizler de Demir ile özdeşleşip burnunuzun ucuna kadar gelmeyi başarmış heyulayı iplemezseniz, yazarın sürprizlerine hazırlıksız yakalanabilirsiniz. Demir eksildikçe güçlenen bir kahraman. Her macerasında bir şeyler kaybediyor, ama her kaybında daha büyük bir zafer kazanıyor. Başekim, Demir'in öykülerinde birinci şahıs ağzından hikayeleri anlatmayı tercih ettiği için, etrafında olanları mecburen onun bakış açısından izliyorsunuz. Bazı zamanlar sanki kitabın kapağında Demir'in karşısında oturan ölüm değil de, sizmişsiniz ve tavla oynarken size kendi hikayelerini anlatıyormuş gibi hissetmeniz bu sebeple normal. Bu anlamda da kapak seçimi de çok etkileyici olmuş. Demir aynı zamanda kendisinden çok şeyler öğrenilebilecek ve dersler çıkartılabilecek bir karakter haline gelmiş. Öykülerin hem dinamosu, hem de felsefi durgunluğu karakterin kimliğinde toplanmış durumda. İlk ortaya çıktığında da bir derinliği vardı, ancak bu kitapta Demir çok daha fazla olgunlaşmış.

Öyküler kaleme alınırken, özellikle birinci şahıs perspektifinden sunulan anlatıma ve Demir gibi hafif laubali bir kahramana rağmen öykünün geçtiği yerlere, tarihi geçmişlerine, mitolojik hikayelerine yapılan dönüşler kitabın altyapısına özenildiğini gösteriyor. Kaldı ki, bu Murat Başekim kitaplarında bu zamana kadar hiç es geçilmediğini gördüğüm bir özenli çalışmanın yansıması. Hem romanlarında, hem de hikayelerinde tarihi ve mitolojik altyapı aslına çok yakın bir şekilde düzenlendiği gibi, kurgulanan kısımları da hikayeyi olağanın üzerinde renklendirdiği için ayrı bir tat veriyor. Bu kadar şeyden bahsetmişken, korku unsurunun hikayelerdeki dozajından bahsetmediğimi fark ettim. Hikayeler, barındırdıkları fantastik korkutucu yaratıkların yarattığı aurayı yansıtması sebebiyle ürkütücü. Yukarıda da bahsettiğim şekilde Demir'in envai çeşit yaratığa yaklaşım tarzı bir miktar laubaliliği ve iplemezliği de içerdiğinden, ondaki lüzumsuz cesaret okuyucuya da geçiyor. Buna rağmen özellikle "av" bölümlerine geldiğinizde aniden kara bulutlar arkasına giren güneşle birlikte kararan hava misali, ortam inanılmaz puslu bir hâl alıyor. Zaten okuyucu olarak, ortam değişikliğini hissettiğiniz anda tüyleriniz diken diken oluyor ve "işte başlıyor" diyorsunuz. Özellikle Göbeklitepe kazı alanında ve Sırbistan'da geçen hikayede bu ürperti yerini derin bir korkuya doğru hiç sezdirmeden usul usul bırakıyor. Bir korku hikayesinin sizi etkilediğini en iyi nasıl anlarsınız diye bir soru sorsam ne cevap verirdiniz? Benim için bu sorunun cevabı, okuduğumda çok da etkilenmedim dediğim sahnelerin, yaratıkların gece rüyamda zuhur etmesidir. İşte Başekim'in kalemi, özellikle uygun ve sessiz bir ortamda kitabı okuduysanız gece rüyalarınızda canlanabiliyor. İşin garibi gerçek hayatınızda Demir Yavuz kadar cadı avı tecrübeniz ve meziyetiniz olmadığı takdirde boş yere karşınızdaki yaratığın kafasına vurabilmek için bir balyoz arıyor oluyorsunuz. Bu arada fırsatınız olursa önce Hayal Et Hikayeleri adlı kitabı okumanızı tavsiye ederim. Zira Demir Yavuz karakterinin ilk görünüşü ve bu kitaptaki hikayelerde yaşadıkları, sık sık bir geçmişe dönüş bölümü olmaksızın vurgulanıyor. Bu sebeple Demir'in geçmişinden bîhaberseniz, nelerden bahsettiğini tam olarak idrak edemeyebilirsiniz.

En başta da söylediğim gibi, Murat Başekim, özellikle fantastik korku türünde ne kitap çıkarırsa çıkarsın okuyacağım bir yazar olarak listemde yer alıyor. Bir edebiyat eleştirmeni değilim, ancak Başekim'in kıymeti sonradan bilinen yazarlar arasında olmasını da gönlüm hiç istemiyor. O yüzden belki de biraz partizanca bir şekilde sürekli kendisinin üslubuna olan hayranlığımdan bahsediyor olmam canınızı sıkıyor olabilir. Ancak bana güvenin. Bir okur olarak, hiçbir yönlendirme olmaksızın keşfettiğim üç yazar da bence işlerinin ehli ve edebiyatımızın geleceği konumundalar. Diyebilirsiniz ki, "tamam birisi Murat Başekim. Peki diğer iki yazar kim?" Onu da bu sayfaları takip ederek öğrenebilirsiniz. Zira bir aksaklık olmazsa ikisinin de kitaplarını bu ay içerisinde bu sayfalarda tanıtıyor olacağım.

Korkutan ve korkulan kitaplarla kalın. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...