16 Temmuz 2017 Pazar

Korkak ve Canavar (Perg Efsaneleri 1. Kitap) - Barış Müstecaplıoğlu


"Kimse sadece iyi değildir. Kimse sadece kötü değildir. 
Bir savaşı bitirmek kahramanlıksa, buna kendinle barışarak başla"

Tho-en Kurme, Atalar-97.Söz




Fantastik kurgu edebiyatının ittifakla en önemli yazarı kabul edilen Tolkien'in bu edebiyata ilişkin çektiği yüksek bir çıta var. Ondan sonra yazılan ve hatta bazıları popüler olan çoğu yazar, uzun seriler tamamlamış olsalar da, bugün sıkı bir Tolkien okuru olarak net bir şekilde söyleyebilirim ki, yazılanlar Tolkien'in derinliği, üslubu ve sıfırdan yarattığı kurgusal evrenin yanına dahi yaklaşabilmiş değiller. Belki de doğru yazım motivasyonu Tolkien'in tarzını yakalamak değil de kendi tarzını oluşturmaktır kim bilir. Bununla birlikte, kültürümüzün taşıdığı geniş geleneksel anlatı havuzu ve efsânelerimizin derinliği düşünüldüğünde, Türk yazarlardan, en azından kendi ülke sınırlarını aşacak bir fantastik kurgu romanı çıkmamış olması düşündürücü. Bu hususta bir elin parmaklarını geçmeyecek örneklerin de ülkemizde kendi okuruna ulaşmakta dahi sıkıntı yaşıyor. Canlı örnek her zaman iyidir. Misal bu satırların yazarı olarak sıkı bir fantastik kurgu edebiyatı okuru olmama ve yukarıda belirttiğim kıstasları çok önceleri sağlamış bir seri olmasına rağmen geçen seneye kadar Barış Müstecaplıoğlu'nun Perg Efsaneleri serisinden bîhaberdi. Postmodern edebiyatı parmaklarında oynatan üstadım Metin Savaş bana kendisinden bahsedene dek hiçbir kitabını okumamıştım. Bu anlamda özellikle pişmanlığım büyük. Perg Efsanelerinin bütün kitapları İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış. Size tanıtacağım ilk kitabı da karton kapaklı ve 309 sayfa. Kitapla ilgili olarak ilk kalemde belirtmem gereken husus, bu eserin bir Türk fantastik edebiyatı eseri olarak algılanmaması gerektiği. Perg Efsaneleri batılı usullere göre kaleme alınmış, sekiz dile çevrilmiş, mevcut üslubu ile yabancı pek çok örneğinden daha dikkat çekici bir fantastik kurgu ürünü. Bu konuyu bir yergi veya eleştiri olarak değil, bir tespit olarak dikkatinize sunuyorum. Karşınızda batı menşeili bir kurguya sahip ancak bir Türk tarafından Türkçe yazılmış bir fantastik kurgu serisi var. Kitabın beni derinden etkilediğini söylemeliyim. Elbette burada kusursuz, mükemmel gibi tanımlamalar kullanmayacağım. Bazı ufak noktalarda eleştirilerim var. Ancak belki de komplekslerimizin esiri olduğumdan, bir Türk yazardan bu kadar güzel bir fantastik kurgu romanı okumayı beklemediğimi söyleyebilirim. Hatta yabancı bir yazarın eserini okuyormuş hissine kapılıyorsunuz. Tasvirler ve hikayenin geçtiği evrenin tanıtılması konusunda bir miktar eksiklik var. Müstecaplıoğlu'nun kalemi sürükleyici olmasına rağmen yarattığı karakterleri ve evreni kafanızda eksiksiz bir şekilde canlandıramıyorsunuz. Bazı boşlukları mecburen sizin hayal gücünüz dolduruyor. Örneğin Instagramda yazarın kendi paylaşımlarında genç arkadaşların Leofold'u resmedişlerini gördüğümde, benim kafamda çok daha farklı bir canavar figürü belirmiş olduğunu fark ettim. Bu biraz da, karakterin tasvirinin ayrıntılandırılmamış olmasıyla alakalı. Sürükleyicilik anlamında ciddi anlamda en üst düzeyde olan ilk kitap, bu sürükleyiciliğine rağmen bazı yerlerde çok hızlı atlamalara sahip. Kitabı okumaya başladığımda, ana hikayenin dört kitap boyunca süreceği fikrine kapılmama rağmen, ilk kitabın sonuna doğru aniden sona gelmiş olmam rahatsız etmese ve kitaptan aldığım zevki engellemese de, biraz eksik kalmış hissettirdi. Karakterlerin tasvirinde detay olmamasına karşın karakterlerin; diyalogları, kişiliklerini yansıtan alt yapıları ve Müstecaplıoğlu'nun okuruna çok net bir şekilde yansıtmayı başardığı duyguları konusunda da gerçekten türünün en iyi iki üç örneğinden biri olduğunu belirtmeliyim. Üstelik, içi boş bir fantastik kurgu yerine, ahlâki ve felsefi bir altyapısı olan hikayesiyle de bu eserin neden pek çok yabancı dile çevrilerek dünyaya açıldığını rahatlıkla anlıyorsunuz. Barış Müstecaplıoğlu bu romanıyla yakından takip ettiğim yazarlar arasında yerini aldı bile. Şimdi sırada Perg Efsanelerinin ikinci kitabı olan Merderan'ın Sırrı var. Ön yorum olarak, ilkinden çok daha sürükleyici ve iyi başladığını belirteyim. Daha ayrıntılı yorumları da yakın zamanda sunuyor olacağım.

Bugüne kadar Perg Efsaneleri serisi ile tanışmadıysanız ve fantastik kurgu edebiyatı okuruysanız, Barış Müstecaplıoğlu'nu muhakkak okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitaplarla kalın.



Hayyam'ın Mirası: Semerkant - Amin Maalouf

"Ve şimdi gezdir gözlerini Semerkant'ın üzerinde! 
Değil mi ki o yeryüzünün ecesi? Alıp tüm diğer

kentlerin yazgı iplerini ellerine, çıkmamış mı 
hepsinin üstüne o mağrur?"
Edgar Allan Poe





Bu kadar meşhur bir kitabı 80. baskısında okumanın (-ki bu aldığım baskısı, şimdi kaçıncı baskıda bilmiyorum), ayıplanacak bir tarafı olmadığını sanıyorum. Buna rağmen kitap seçkinciliğinin bir üst noktası olarak "aaa sen bu kitabı yeni mi okuyorsun?" diyen insanların ayıplanacak çok tarafı var. Her kitabı okumak gibi ütopik bir isteğim olsa da, her kitabı okuyamayacağımı iyi biliyorum. Bu sebeple bazı kitaplar zamanı geldiğinde, bazıları ise hiç okunmayacak şekliyle kütüphanemizde beklerler. Bugün size beklemekten sıkılmış meşhur bir kitabı tanıtacağım -ki meşhur kitapları üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra tanıtmak epey anlamsız ve zordur. Okuduysanız bile belki benim gözümden kitaba tekrar bakmak isteyebilirsiniz. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmış olan kitap, karton kapaklı 318 sayfa. Gençliğimin çok satanlarından olan bu kitap yerine o dönem yine aynı yazarın "Yüzüncü Ad" isimli romanını okuyup çok beğenmiştim. Bu kitabı ise biraz da sizlere aktaramayacağım hususi sebeplerden dolayı okumayı hep erteledim. Semerkant çok ilginç bir roman. Sizi bir anda hop diye yutuveriyor. Maalouf'un üslubu, çevrenize ördüğü kelimeleri bir anda kurgunun geçtiği şehirlere, geçmiş tarihe götürebiliyor. Romanı okuma sebebim, içerisinde Selçuklulara dair geçen atıflardan ziyade, Hayyam'a olan ilgimden kaynaklanıyor. Bu anlamda Selçuklular genelinde Türklerin olumsuz motiflerle işlenmesine dair kelam etmeye dahi gerek görmüyorum. Hatta o dönem tarihi içerisinde, bir edebi kurguda tarihin tahrifinin mümkün olabileceği ve hatta zaman zaman tarihi kurgu yazarlarının buna teşvik edildiği de düşünülürse, karşı pencereden bakan bir çift gözün kendimizi anlama çabamızda faydası dahi olacağına inananlardanım. Kurgusal açıdan ilerleyişe baktığımda ise romanın Hayyam'ın yaşadığı dönemden yakın tarihe geçene kadar inanılmaz seri olduğunu söyleyebilirim. Ancak romanın yakın tarihi imleyen bölümüne geldiğimde hem okuma iştahım, hem de hızım bir miktar azaldı. Anlatılan hikaye ve kurulan bağlantılar, yakın tarihin İran'ı, kitabın güzel havasına kondurulmak istenen zorlama bir aşk hikayesi ve orada yaşanmakta olanlarla ilgili fikir edinme açısından okumaya devam edebiliyorsunuz. En azından insanı ister istemez, o dönem olanlarla ilgili araştırma yapmaya teşvik ediyor. Tarihi romanlardan öğrenmeye tamamen karşı olmakla birlikte, kurguda köpürtülen olayların tarihi altyapıyı araştırmak ve öğrenmek noktasında inanılmaz motive edici olduğu fikrindeyim. Elbette tarihi altyapıyı araştırmaya başladığınızda Maalouf'un kurguyu tesis edebilmek için kaydedilen tarihi bilgileri bir miktar tahrif ettiğini görebilirsiniz. Sonuç olarak Semerkant, başarılı bir roman algısının ödülünü fazlasıyla almış, uzun yıllar en çok satan kitaplar arasında kendisine yer edinmiş bir roman. Eric Baldassarre'ın yolculuğu bende hep ayrı bir yerde kalmakla birlikte, Maalouf'un kaleminin gücünü hissetmek ve kelimelerini zihninize nakşetmek için okumanızı tavsiye ederim.

Kitaplarla kalın.


15 Temmuz 2017 Cumartesi

Hayal Gücünün Derinliklerinde: Orta Asya Türk İmparatorluğu - Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu


"Tarih bilimi kayıtlı belgelerle 'hayal gücü' üzerine oturur. 
Ancak, belgeler arttıkça hayal gücüne olan ihtiyaç azalır, 
azaldıkça artar."
Kitaptan




Tarih maratonunda da tıpkı diğer kitap tanıtımlarında olduğu gibi uzun metinlerden kaçınma yolunu tercih edeceğim. O yüzden yeni usulümüze uygun olacak şekilde hızla konuya girelim. Gök-Türkler bahsinde bitirmiş olduğumuz bir diğer kitap da İmge Kitabevi tarafından yayınlanmış olan Sencer Divitçioğlu'nun eski baskısında adı Kök-Türkler olmasına rağmen, yeni baskısında ismi güncellenmiş olan size tanıtmakta olduğum eseri. Karton kapaklı 287 sayfa. Başta ufak bir eleştiri getireyim, kitabın kapağı pek narin. Kitaplara hassasiyet göstererek okuyan bir adam olduğum konusunda iddialıyımdır. Ancak daha kitabın kapağını esnetir esnetmez, kapak tam yarısından ayrılıyormuş gibi oldu. Bu benim gibi bibliyofiller için bir sorun. Sencer Divitçioğlu'nun giriş yazısı aslında ileride okuyacaklarımıza dair işaretler veriyor. Türk orta çağında veri eksikliğinden dolayı zaman zaman hayal gücünün devreye girebileceği yönündeki tespiti haklı olmakla birlikte, kendisinin işbu eserinde bu hayal gücünü yanlış konularda tespit yaparken ve zaman zaman gereğinden fazla yaptığı izlenimini edindim. Bu sebeple de içeriğinde çok kıymetli bilgiler taşıyor olsa da, kitabı öveceğime dair tüm hislerim akim kaldı. Tarihin belgelendirilemeyen bölümleri için hayal gücünün kullanılması yenilikçi bir bakış açısı getirmesi açısından gerçekten etkileyici. Ancak bunu Türklerin aslında Hint-Avrupa kökenli olabileceğine dair, delilsiz çıkarımlara dayandırmak veya bunun ima edilmesi bu bakış açısının dışına çıkılması anlamına geliyor. Bir noktadan sonra Divitçioğlu'nun işbu eseri hazırlamaktaki maksadının Türklerin ne yazık ki Hint-Avrupalı olamadığı ama çoğu gelenek, görenek, sosyal yaşam kuralı, efsane gibi unsurları bu kültürden aparmış olabileceğini ispat etmeye çalışmak olduğunu görüyorsunuz. İskitler-Hunlar gibi bozkır atlı kavimler medeniyetinin en önemli temsilcilerinin, Gök-Türkler'in kurucu aileleri ile bağlarına ilişkin "kontrol edilmiş ve akademik çevreler tarafından aksi bir delille net bir şekilde reddedilmemiş" bağlantıları söz konusuyken, Türklerin köken başlangıcını ısrarla miladın sonrasındaymış gibi aktarmaya çalışmak, farklı disiplinde uzmanlaşmış olsa dahi bir akademisyenin hârcıalem görüşleri seslendirmesi ne yazık ki insanı soğutuyor. Tarih maratonu kapsamında bir önceki kitapta, Gömeç hocanın, duyguları ön plana alan tarih aktarımı ne kadar Türk tarihine zarar veriyorsa, Divitçioğlu'nun bu tip görüşleri, özgünlük ve farklılık perdesi arkasında aktarması da bir o kadar Türk tarihine zarar verir. Elbette kesin yargılardan azade kitap. Ancak her nedense söz konusu olan Türk tarihinin kendine özgülüğüne hâlel getirecek bir iddia ise bu kesin yargıladan azadelik ciddi bir oranda azalıyor. Bu sebeple sıfırdan Gök-Türk tarihi hakkında bilgi sahibi olmak için ilk seçilecek kitaplardan olmamakla birlikte, farklı bir görüş edinilmesi amacıyla okunabilir.

Okuyacak olanın kanaatine göre; delil boşluğunu gidermek için hayal gücünü kullanmak, tarihle münazara etme gayreti değil de tarihle münakaşa etme amacı taşıyorsa ve bu gücü kullanmak, var olan delilleri bile yok saymayı gerektiriyorsa, o vakit tarihi aktarmak yerine, yeni bir tarih yazılıyor demektir. Ortalama tarihi malumata sahip olmayanların, çok dikkat ederek tetkik etmesi gereken bir eser olduğunun altını da çizmek mecburiyeti hissediyorum. 

Kitaplarla kalın.


Bilinçaltının da Altında: Tuhaf Kütüphane - Haruki Murakami


"Neden bunlar benim başıma gelmek zorundaydı ki?"
Kitaptan


İlk okuduğum Murakami kitabının kısacık bir hikaye olmasını hayal etmemiştim. Ancak hem kütüphanede okuma dürtülerimi sürekli kamçılayan birden fazla kitap olduğu, hem de bu zamana kadar bir Haruki Murakami kitabı edinmemiş olduğum için kısmet Tuhaf Kütüphaneye oldu. Epey kısa bir hikaye ile Murakami'nin zihin akışına merhaba demek şaşırtıcı oldu. Ancak baskısı ve cildiyle birlikte değerlendirdiğinizde bir romanmış gibi davranabiliyorsunuz. Bugün size Doğan Kitap tarafından yayınlanan ciltli, kuşe kağıda basılmış 72 sayfalık bir kitapla merhaba diyorum. Elbette 72 sayfa denildiği zaman, okuyacağınız metnin bu kadar olmayacağını belirtmeliyim. Çünkü kitabın her sayfasında hikayeyi destekleyen illüstrasyonlar olduğu gibi, kitabın içeriğini, puntosunu, genişliğini düşünmeksizin, ham haliyle ne kadarlık bir şeyle karşı karşıyayız derseniz, normal basımda taş çatlasa 20-25 sayfa tutabilecek bir kitaptan bahsediyor olduğumu söyleyeyim. Bu yüzden kitabı okumak için ayırmanız gereken zaman bir saat ve belki de daha azı.  Murakami okumaya başka bir kitabı ile başlamalı mıydım bilmiyorum? Bu konuda tavsiyelerinize açığım. Murakami sadece bu hikayesiyle yargılamak yetersiz olacaksa da, çok farklı bir zihin akışına sahip. Yazılan cümleleri ilk okuduğunuzda sıradan bir şekilde akıp gidiyormuş gibi hissediyorsunuz. Bununla birlikte kitabın kapağını kapattığınızda anlam veremediğiniz bir beyin fırtınası başlıyor. Bunun sebebinin de okuduğunuz kitap ve Murakami'nin üslubu olduğunu hemen kavrayamıyorsunuz. Bu kısa romanın kurgusu, ilgi çekici, karanlık ve insan bilincindeki çukurların oluşturduğu kuyuların dibindeki su gibi. Bir yandan rahatsız edici bir kokusu var; ancak bu tip kısa ama merak uyandırıcı hikayelere karşı duyduğunuz susuzluktan dolayı o kokuya aldırmadan bir çırpıda içiveriyorsunuz suyu. Sonuç olarak hayatınızı kurtarmayacak ve fakat boş zamanınızı rahatlıkla kaplayacak bir kitap istiyorsanız, kalın romanlara da yanaşmaya hiç niyetiniz yoksa, okumanız için tavsiye edilir.

Kitaplarla kalın. 

Üç Tehlikenin Ortasında: Karanlık Çağ - Murat Başekim

"Ve Dünya Kurallarından ilki de her zaman, 
her zaman, her zaman, Fanilik idi" 
Kitaptan



Aslında Murat Başekim'in bu kitabını Ayarsız dergide nispeten daha kısa olacak bir şekilde tanıtmıştım. Yine de orada bir kaç kelâm eksik etmiş olabileceğimi düşündüğümden tekrar bir inceleme yazısı kaleme almak zorunluluğu hissettim. Olasılık Yayınları tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 330 sayfa. Dergideki en önemli eleştirim, kitabın kapağına yönelikti. Bu konuda fikrim çok fazla değişmese de, kitaba çok uzun süre bakınca kapağa alışır gibi oluyorsunuz. En azından çizimin, kitabın esas oğlanını gözünüzde canlandırmak adına, çok faydalı olduğunu söylemeliyim. Tabii ufak bir itirazla. Çungar Alp olduğunu tahmin ettiğim Avar savaşçısı, Orta Asya'dan bu bölgeye geçmiş, pek çok Asyalı topluluk mensubundan farklı olarak, pantolon giymemiş. Takıla takıla buna mı takıldın diyebilirsiniz, ancak bence bu önemli bir detay. Zira at üzerinde savaşan Avar savaşçılarının bu kadar ölümcül olabilme ve atla tek vücutmuş gibi hareket edebiliyor olmalarının en önemli sebeplerinden birisi pantolon giyiyor olmaları. Burada Çungar Alp daha çok bir Frenk savaşçısı gibi resmedilmiş olabilir diye düşünüyorum. Neyse bu kadar, gereksiz goygoydan sonra, romanı muazzam kılan ayrıntılara geçebilirim. Bu sitedeki pek çok tanıtımında belirttiğim gibi Murat Başekim en sevdiğim ve kitaplarını beklediğim sayılı Türk yazarlarından bir tanesi. Kitabı onun yazdığını gördüğüm an, kitaba ilişkin maddi diğer hiçbir detaya takılmadan rahatlıkla kitabını satın alabiliyorum. Bu seferde beni şaşırtmadığı ve bu ilkede değişikliğe gitmek zorunda bırakmadığı için kendisine ve kalemine minnettarım. Tarihi kurgunun artık kıymete değer bir yanının kalmadığı, neredeyse eline kalem alıp bu uğurda yola çıkmış pek çok yazarın, doğru olsun, olmasın araştırma zahmeti görmeden romanlar kaleme alıp birbirlerini tekrar ettiği bir dönemde; hem tarihi, hem de fantastik kurgu okuyucusunu memnun eden bu tip romanlar nedense ya az biliniyor ya da hiç bilinmiyor. Açıkçası arkadaşlık ettiğim kitapseverlere dahi sorduğumda adını pek az işittiğim bir yazar Murat Başekim. Onun hem iki romanında, hem de hikayelerinin altında yatan felsefenin, anlam arayışının ve üslubunun çok tehlikeli bir üçlü olduğuna inanıyorum. Bu konuyla ilgili eleştirileri son bölüme saklamak kaydıyla size biraz da kitaptan bahsedeyim. Efendim, Orta Asya'dan at üzerinde savaşa savaşa gelerek, en sonunda Alp dağlarının yakınlarında bir bölgede kısılmayı başaran bozkırlı Avarların ve bu savaşçıların komutanı olan yaşlı Çungar Alp'in hikayesini okuyoruz. Başekim, yine genel roman karakterleri ele alınarak değerlendirildiğinde anti-kahraman olarak değerlendirilebilecek, kusurlu ve zaman zaman okuyucunun sinirlerini oynatabilecek bir baş karakter yaratmış. Çungar Alp, zaman zaman geçirdiği sinir krizleri sonucu yol açtığı şeyler, ikircikli kişiliği, yaşadığı zamana dek, çoktan savaşarak ölmüş olmayı dilemesine karşın, hâlen ölmeyi başaramamış olması sebebiyle roman boyunca pek çok sürprize gebe bir karakter aslında. Daha önceki romanında fantastik kurgu ögeleri, daha çok yan hikayeye ait duran Başekim, bu kitapta da, önce okuyucuya bir tarihi kurgu romanı okuduğu hissini yaratacak bir giriş yapmakla birlikte, fantastik kurgu ve korku ögeleri bu romanda çok daha baskın ve romanı farklı kılıyor. Üstelik, Çungar Alp karakteri ve Roland karakteri üzerinden felsefi anlamda çok sağlam bir eleştirinin ve farkındalığın izlerini görebiliyorsunuz. Yıllar yılı, özellikle ülkemiz hakkında üretilen en önemli argüman olan iki kültürün tam arasında kalmak bu hikayede çok derinlikli bir zeminde karşılık buluyor. Pek çok konuda birey olarak kendi içimize seslediğimiz sorunlarımızı, karakterleri aracılığıyla dışa vuruyor yazar.

Sonuç olarak, kendimize yönelttiğimiz en beylik eleştirilerimizden birisi "ne batılı, ne de doğulu olmayı" başaramadığımız yönünde. Yazarın böyle bir anlam yaratma kastı olup olmadığını bilmemekle birlikte, Çungar Alp bir anlamıyla tam Türkiye'yi hatırlatıyor bana. Batıyla işini bitirip, doğuya dönmeye çabalayan ve bu çabası sırasında gittikçe daha da batıya saplanan bir imge canlandı kafamda. Ne diyelim, belki de doğru anlamışımdır kendisini.

İnsanın henüz öte aleme göçmeden A'raf'ın ne olduğunu anlayabilmesi açısından Murat Başekim'in romanı kaçırılmaması gereken bir fırsat. Bu zamana kadar bir romanı ve hikayesini okumadıysanız, en azından kendisine bir öncelik tanımanız gerektiğine inanıyorum.

Kitaplarla kalın.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...