15 Mayıs 2015 Cuma

Gökten Düşmek İstemeyen Elma: Dördüncü Dilek (La Disparition) - Emre Ergin

"Ezel zaman içinde, kalbur saman içinde, tam on milyar insan, 
orjinal bir fikir söyleyebilmek için saçmalar dururmuş"
(Kitaptan)



Bazı zamanlar elinize çok ilginç şekilde bir kitap geçer ve size çok fazla karmaşık duyguyu bir arada yaşatır. Bu duygu karışıklığı bir kitap için iyi bir referans noktası mı bilemiyorum; ancak size bu kitapla tanışma şeklimi ve neden tanıttığımı anlatacağım. Hep dile getirdiğim bir şeydir; bu blogu ve kitap tanıtma fikrini kendi içimde yaşadığım monoton bir duyguyu dışavurmak, monologlarımı kendi içimde yaşamamak için kurmuştum. Hiçbir zaman da şu anki noktaya dahi erişeceğimi düşünmemiştim. Ancak şu an üç haneli rakamlarla ifade edilen takipçiler ve beş haneli rakamlarla gözüme gözüme giren site izleme oranları ile karşılaşmaktayım. O kadar ki, ilk kurulduğu iki ayda günde 4 görüntüleme içeren ve bunlardan birisinin ben olduğu durumdan bu noktaya gelmiş haldeyim. İşte sosyal medyanın getirdiği bu mucizevi ivme sonrasında size tanıttığım kitabın yazarı bana ulaşarak adresimi istedi ve hiç beklemediğim bir anda, kitabından beş adet ellerimdeydi. Bu güzel jestine karşılık kitabını ona değer vereceğini düşündüğüm dört insana hediye edip, bir tanesini de kendime sakladım. Bana yaşattığı duygulara geçmeden evvel bir kısa künye ile size Dördüncü Dilek'i tanıtmaya başlayayım. Dedalus Yayınları tarafından yayınlanmış kitap, karton kapaklı 343 sayfalık bir eser. Özenli ve güzel bir baskısı var. Kitabın arka yüzünde yazanlar aslında bir nevi kitabın eleştirisi gibi. O yüzden okumaya başlamadan önce muhakkak gözünüze değsin. Aslında en sonunda söylemem gereken şeyi en başında söyleyerek başlayayım; genel kültür seviyesi, mürekkep yalamışlığı, hayat algısı, tarih, din, felsefe ve tasavvuf merakı olmayan, "ah ne güzel yetişkinlere masallar" diyerek bu kitabın kapağını açacak olan arkadaşlara tavsiye edilebilir bir kitap değil. Hem bir övgü, hem de eleştiri olarak söyleyebileceğim en önemli şey; yazarın muazzam birikim sahibi olduğu. Bunun övgü kısmını açıklamama gerek olmadığını sanıyorum, ancak eleştiri kısmını açıklamam gerekecektir. Emre Ergin bu birikimini romana yansıtırken, karşısındaki okuyucunun da en az kendisi kadar birikim sahibi olduğunu düşünerek pek çok ifadeyi alıp, ironik mesajlar, mübalağalar, mecazlar, harflerin arkasına saklanmış derin anlamlar altına yerleştirmiş. Aslında bir romanın en tatlı unsurlarından birisi olabilecek bu unsur, bazen cümlelerin uzun ve kesintisiz olmasına sebebiyet vermiş. Ortalamanın biraz üzerinde bir okuyucu olduğuma inanarak, bazı yerlerde anlamakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bu şekilde anlayamadığım noktalarda derin altyapılar içeren noktalara temas edildiğini fark ettiğim andan itibaren, bu sefer düz cümleleri okurken dahi kafam karışmaya başladı. Gerçekten "zor" bir roman ve aslında bu benim açımdan ederi yüksek bir iltifat. Roman sizi bariz bir şekilde daha bilgili ve kültürlü olmaya zorluyor. Hatta daha güzel ifade etmek gerekirse, ben iyi bir okuyucuyum diyen her okuyucuya tam bir meydan okuma aslında. 

Yukarıda zikrettiğim bahisler sonucunda, beylik eleştirilerime geçmeden şunu da söylemeliyim. Öyle bir kitap okudum ki; önce tebessüm ettim, sonra sıkıldım, bir ara yoruldum, bir ara içimden bırakmak geldi; ama sonra bağlandım, sayfaların nasıl geçtiğini anlamadım, böyle sevmek falan gibi dar kalıplı cümlelerle ifade edemeyeceğim bir duygu takıntısıyla kitaba bağlandım. Zaten kitabı beğendiğim için bu denli eleştiriyi kendime hak görüyor olmamın yarattığı küstahlıktan yazıyorum bunları. Aktarılış kısmındaki yoruculuk, uzun cümleler arasında boğuşma noktasını geçersek, bu kadar profesyonel bir kurguya en son İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'nda rastladığımı söylersem hiçbir şekilde abartı olmaz. Zaman yolculuğu çok sıradan bir konsept olmasına karşın, Ali'nin bunu nasıl gerçekleştirdiğinin veya gerçekleştirmediğinin gizeminin korunuyor olması, hikayeler arası boşlukları doldurması için okuyucuya düşünce aralıkları oluşturması gerçekten muazzam. Ayrıca bu romanda örneğine daha önce rastlamadığım bir "çift sütunlu aşk masalı" var ki, edebi teknik, ıvır zıvır kaideleri geçtim, hikayelerin paralelliği dahi inanılmaz. Aslında romanın genel yapısı müsaade etse, bütün romanı çift sütunlu yapsa, muhteşem deneyimi bütün kitap boyu yaşayabilirdiniz. Ancak kurgunun gittiği yer itibariyle, iki sütunun yetmeyeceği bir algı dağınıklığına yol açabileceği için, belki de tadımlık sunulması daha hoş olmuş. Kitap okurlarının kendilerine has kıstasları vardır. Örneğin benim en önemli kıstaslarımdan birisi 40 sayfa kıstasıdır. Bir kitap kırk sayfa geçmesine rağmen beni içindeki hikayede bir köşeye saklayamazsa, o kitabı bırakırım, okumam. Biraz daha süre tanımış olduklarım vardır; ama asla bitirmemişimdir o kitapları. Bugüne kadar bu durumun hatırladığım kadarıyla hiç istisnası olmamıştı. Biraz önce dedim ya, sıkıldım yoruldum diye sayfasını tam hatırlamıyorum, ancak mekanik yarasalar mevzuundan hemen sonraydı, oradan sonra geçen zamanı hatırlamadım, bir bakmışım 180. sayfaya kadar gelmişim. Peki beni bu kurala istisna yapmaya iten neydi? Emre Bey'in bana kitabı hediye etmesi diye düşünüyorsanız, en azından şu ana kadar yazdıklarımla, böyle şeyleri dert etmediğimi fark etmişsinizdir. Kitabın başlangıcında beni bitirmelisin, sabretmelisin diyen bir itici güç buna sebep oldu. Çok lütufkar bir davet gibi değil, bir gereklilik gibi kendini gösterdi. Yazar, ilk kırk sayfada tam da tanıtımında belirttiği gibi kafamı o kadar karıştırmıştı ki, bu karışıklığı çözmek bir görev haline gelmişti. Bir de kitabının içinde yaşayan yazar tekniği çok hoşuma gitmekle birlikte, ne yalan söyleyeyim izleniyormuşum gibi hissettirdi. Kitabın başından itibaren, yazar planlı bir şekilde sizi bu kitabı yazmaktaki kendi sevabı ya da günahına çaktırmadan ortak ediyor. Sizi Ali'nin kaderini birlikte çizdiğinize inandırıyor. Karakterler bakmıyorken hikayenin ileride işimize yarayacak ipuçlarını paylaşıyor. İşte tam da bu yüzden, kendi yazdıklarımızı okuyor gibi hissediyoruz. Bu teklifsizlik ve içtenlik, yazarın ben mükemmel bir şey yapıyorum iddiasında olmamasının aksine, "ben kendi kendime bir şeyler yapıyorum, ortak olsana" iddiasında olduğunu hissettirmesi çok çekici geliyor. 

Dördüncü Dilek, bir okuyucu olarak her zaman rastlayabileceğiniz romanlardan değil. Yazarın yarattığı karakterle mücadelesini birebir yaşadığınız, kendi karakterini canlandıran bir havası var. Ana fikir olarak bana Lütfen Beni Öldürme (Stranger Than Fiction) filmindeki fikre uyum sağlamakla birlikte, burada geçen ortak adıyla Ali'nin durumu, mayasında bizim nesilce pek özenilmeyen Doğu'nun tüm harmanını taşıyor. Ancak buradaki Doğu ülkenin doğusuyla değil, dünyanın algıladığı ayrımıyla ifade edilmeli. Bunun yanı sıra, zamanlar ya da haller arasında yolculuk yapıp yapmadığına sizin karar vereceğiniz esas oğlanımızın; günü geçmişte, geçmişi gelecekte şekillendirip, ifade ettikleri cümleler, duyumsamak için tekrar tekrar okunmalı. Size kitabın hikayesini anlatmayı gerçekten istiyorum, ancak son dilek dilendiği anda öyle bir tuhaf hüzün kapladı ki içimi, istiyorum ki ben anlatmayayım, siz kendiniz okuyun. Ayrıca bu kadar girift bir hikayeyi nasıl kelimeye dökeceğimi bilemiyorum ve bunu dökebilecek bir kalemim olmadığı ve klavye ise bu iş için çok sakil kaldığından yapamıyorum. Hayreddin ile bir gemide yüzer iken, dünyanın yaratılışına, Çin'e, Şehrazad ile Şehriyar'ın diyarına, lisede bir tarih dersine hunharca yapılan geçişleri anlatmaya ne dilim, ne elim, ne görgüm yeter. Kitapla ilgili duygu karmaşası yaşadığıma ilişkin cümlemi hatırlarsanız, kitabın sonuna geldiğimde yazarın bütün bunları bilinçli olarak yapıp, yapmadığına dair bir kuşku peyda oldu bende. Acaba okuyucunun kafasının karışacağını, sıkılacağını, yorulacağını ve sonra bağlanacağını biliyor ya da hissediyor muydu? Acaba Ali'nin masalını birlikte mi yazdık? Ya da o yazdı da, bana ben yazmışım gibi hissettirmek miydi amacı? Her bölümü kendine özgü ayrı bir masal olup da, bütün bir kitabın sonunda aslında tek ve büyük bir masalı okuduğunuzu -başında da bilmenize rağmen- hissettiren bir kitap okudunuz mu daha önce? Okuma deneyimi sırasında karşılaşabileceğiniz her tür olumsuzluğu silip atabilecek bir nihayete ereceğinizi söylesem, sabırla ve inatla okumaya devam eder misiniz bilmem; ama ben devam ettim. Devam ettim ve yaşadığım hiçbir ana dahi pişman olmadım. İçimden belki şu kısımları biraz daha hızlı geçse veya kendisinin de kitapta kabul ettiği gibi bu kısımda saçmalamasaydı dediğim muhakkak olmuştur. Ancak yazdığı her harfi, bilinçli bir tercihle romanın içinde tutan ve şu an dahi yazdığım onca kelime ile size orjinal bir kitap tanıtmak için saçmalayıp durduğumu fark etmeme sebep olan bir kitaptan bahsediyorum. Okumaya başlayıp, bırakan pek çok kişi, bu kitapla ilgili yazdığım çoğu şeyi anlamayıp abarttığımı düşünebilir. İddiamda ısrarcıyım, size tanıttığım kitabı okumak her okuyucunun harcı değil. Bunu da "ancak benim gibiler okuyabilir" demek için söylemiyorum. Bu kitap okuyucusuna bir meydan okuma; ancak olabildiği kadar yazıldığı çağa ayna tutacak, erkek iseniz neden sakal-bıyık bırakamadığınızı sorgulatacak, otobüslere farklı gözle bakmanıza sebep olacak ve tarihin aslında bir masaldan hiçbir farkı olmadığını fark etmenize sebebiyet verecek bir kitap. Kitabı hediye ettiğim, iyi bir okur dostumun -benim kastettiğim anlamıyla kullanıp kullanmadığından emin olmamakla birlikte- söylediği şekliyle;

"Bu kitap anamız ağladığında, bizi kurtaracak kitaplardan"!


Kitaplarla kalın.


      

14 Mayıs 2015 Perşembe

Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar “Biz Mektup Yazardık” Sergisi’nde!

İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki “Biz Mektup Yazardık” Sergisi geçmişi günümüze taşıyor.

Bursa’nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım burda  yatıyor

İşte mürekkep bu dizelerdeki gibi damlar Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kaleminden… Sanatçı, 64 yıllık hayatına sığdırdığı sanat tutkusunu, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, dostluklarını çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Anadolu’nun naifliğiyle yakın dostu Nâzım Hikmet’e yazdığı bu dizelerdeki gibi aktarır kâğıda ve tuvallere… Onun şiirlerindeki ve tablolarındaki narlar, dutlar, ayvalar kimi zaman sevdiği kadına duyduğu özlemi kimi zamansa amansız bir kara sevdayı anlatır. Babasından Batı Edebiyatı’nı, annesinden Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı öğrenen sanatçı Anadolu’nun toprak damlı evlerinden, İstanbul’un martılarından, köpüren denizinden, Âşık Veysel’in sazından dem vurur…

Bedri Rahmi Eyüboğlu iç dünyasını tuvallere ve şiirlere aktarırken sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirdiği, yaşadığı döneme ışık tutacak mektuplaşmaları da tarih yolculuğundaki yerlerini alıyor.  Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayıp Paris’te süren eğitim hayatından, resim tutkusunun peşinden gittiği Anadolu’daki yurt gezilerine kadar sanatçının yaşamından birçok kesiti yansıtan mektuplar, “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile İş Sanat Kibele Galerisi’nde ilk kez gün yüzüne çıkıyor. 

Sergi, hem sanatçının kaleme aldığı hem de kendisine gelen yüzlerce mektubun Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma ile kitaplaştırılmasına paralel olarak hayata geçiriliyor. Sanatçının gelini Hughette Eyüboğlu’nun hazırladığı, editörlüğünü Rûken Kızıler’in üstlendiği kitabın ve serginin tasarımı Emre Senan tarafından gerçekleştirildi.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Avrupa’da öğrenci olduğu günlerden Akademi’de öğretmen olduğu günlere pek çok anıyı barındıran mektuplar, orijinal olarak sahiplerinin kendi ifadeleriyle ve kendi imzalarıyla ziyaretçilere ulaşıyor. Sadece ressam ve şair olarak değil mozaik, seramik, vitray ve yazma sanatçısı, heykeltıraş, öğretmen ve yazar kimlikleriyle de sanatımıza kalıcı eserler bırakan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun pek çok isimle sürdürdüğü yazışmaları aynı zamanda sanatçılar arasındaki kuvvetli bağı da gözler önüne seriyor. Her biri tarihi belge niteliğindeki mektuplar; sanatçıların o dönemde yaşadığı ekonomik sıkıntılara dair fikir verirken, yaşanan zorlu koşullara rağmen gerçekleştirdikleri idealleri ile tarihe not düşürebilmeyi başarmış bu insanların umutlarını yitirmediklerini de en iyi şekilde ortaya koyuyor.

Sanatçının Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Çallı, Andre Lhoté, Fahrünisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Arif Kaptan ile mektuplaşmalarının her biri ziyaretçilerde ayrı bir tat bırakmayı vaat ediyor. İş dünyasının önde gelen isimleri Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı’nın mektupları da Eyüboğlu arşivinin önemli parçaları arasında yer alıyor.  

Serginin bölümlerinden biri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşamını şekillendiren iki kadın, eşi ressam Eren Eyüboğlu ve büyük aşk yaşadığı, “Karadutum” dediği Mari Gerekmezyan ile mektuplaşmalarından oluşuyor. Eren Eyüboğlu, büyük aşk yaşadığı Karadut’u sonsuzluğa uğurladıktan sonra eşinin elini bırakmayarak o zor günleri atlatmasına ve resme odaklanmasına yardımcı olacak kadar güçlü iken, diğer taraftan Mari Gerekmezyan ise ölümünün ardından bile gözlerini yaşartacak kadar sevdalı olduğu bir isim. 

64 yıllık yaşamına çok şey sığdıran Bedri Rahmi… 

İş Sanat Kibele Galerisi’nde çağdaşlarıyla yazışmalarının ilk kez gün yüzüne çıktığı “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile anılan sanatçının hayat hikâyesi Trabzon’da başlar. Takvimler 1911 yılını gösterdiğinde Görele Kaymakamı Mehmet Rahmi Bey ve Lütfiye Hanım’ın ikinci çocuğu olarak hayata merhaba der. Asıl adı olan Ali Bedrettin, zaman içinde önce Bedir’e sonra Bedri’ye dönüşür.  Babasının görevi dolayısıyla yerleştikleri Trabzon’daki lise resim öğretmeni ünlü ressam Zeki Kocamemi tarafından keşfedilir. Sanatçı yine bu dönemde edebiyata da merak salar ve ilk şiirlerini yazmaya başlar.

1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne giren Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı gibi Türk resminin mihenk taşlarının öğrencisi olma şansına erişir. Edebiyata olan ilgisinin üzerine düşer ve Ahmet Haşim’den estetik ve mitoloji dersleri alır. 1930’larda hayat onu bu kez Fransa’ya götürür. Dijon ve Lyon’da bir yandan çalışarak Fransızcasını geliştirmeye çalışırken, bir yandan da Gauguin, El Greco, Cezanne gibi beğendiği ressamların eserlerini kopya eder. Sanatçı, ileride hayatını birleştireceği Ernestine Letoni (Eren Eyüboğlu) ile de Fransa’da tanışır. 1940’lı yıllara gelindiğinde kalbine “kara saplı bir bıçak” gibi saplanan Mari Gerekmezyan girer. Asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapar, sanatçı bu büste duyduğu minneti Mari’nin çeşit çeşit portrelerini yaparak ve ona şiirler yazarak yanıtlar. Artık bütün İstanbul ve elbette Eren Eyüboğlu bu tutkulu aşktan haberdardır. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975 yılındaki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı aşkla, resimle, edebiyatla, dostlarıyla, dönemin önde gelen kültür ve düşünce insanlarıyla bir arada geçirir. 

Meraklıları için 5 Mayıs - 20 Haziran arasında İş Sanat Kibele Galerisi’nde ziyaret edilebilecek “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi, sanat ve kültür tarihimizde eşine az rastlanır bir iz bırakmayı vaat ediyor. Sergide orijinal el yazılı mektuplar ve sanatçının çizimleriyle süslediği desenli zarfların yanı sıra mektuplaşılan isimlerin Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılmış portreleri de yer alıyor. Serginin ziyaretçilerini güzel bir sürpriz de bekliyor. İsteyen katılımcılara, sanatçının desenleriyle hazırlanmış mektup ve zarflarla sevdiklerine yazma imkânı sunuluyor. Şimdi özlemle andığımız eski günlerdeki gibi mektup yazma zamanı!

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

12 Mayıs 2015 Salı

Çin Kaynakları Işığında Yapılan Yolculuk: Asya Hun İmparatorluğu - Tilla Deniz Baykuzu

"Hun okunun çevrildiği kişioğlu, acunun en talihsizidir."
Hun Atasözü




Epey bir zaman geçtikten sonra, maratonun ikinci bölümünün ilk kitabı ile yolculuğa devam edebiliyorum. İtiraf etmeliyim ki, bundan altı ay öncesine kadar, yazacak daha çok boş zaman buluyordum. Bir yandan okumak, bir yandan okuduklarımdan aklımda kalanları derleyerek, tanıtacağım eserin hangi yönünü ön plana çıkaracağımı düşünmek aslında epey zamanımı alıyormuş. Türk tarihi ekseninde bir okuma maratonunu planlayıp hayata geçirmek kadar, bunu devam ettirebilmek de gerçekten zahmetli bir iş. Örneğin size ancak şimdi tanıtabildiğim bu kitabı okumamın üzerinden neredeyse iki buçuk ay geçti bile. Ancak yazı ile dönüşü yeni yapabiliyorum. Eski Çağ Türk Tarihi olarak adlandırdığım bölümde, tahlil ettiğim uygarlıklar ve dönemler biraz bulanık, pek çok konunun netleşmediği, kesin yargılara varılamayacak unsurlar içeriyordu. Bu anlamda İslamiyet Öncesi Türk Tarihi'nin Hunlar ile başlayan dönemi de kültür, köken tartışmalarının halen sürdüğü, ancak akademik tarih anlamında artık pek çok hususun netleştiğinin kabul edildiği bir alan. Hun ismi Türk tarihi denilince ilk akla gelen isim olmuştur. Bunun sebebi, tarih müfredatımızın kesinliğe en yakın yerden Türk tarihini başlatma arzusu olduğu gibi, Türk ana vatanının Orta Asya toprakları sayılması haklı ön yargısının getirisi olarak da gösterilebilir. Maratonun ikinci bölümüne başlamadan önce geçen bir senelik süre içerisinde, okuduğum kitaplar ve karşılaştığım tezler doğrultusunda en azından kendi kafamda "Türklerin türediği yer Orta Asya" argümanının farklı ele alınması ve bunun ilk kalemde doğru bir tespit olamayacağı yönünde genel bir kanıya sahip oldum. Bununla birlikte, Türklerin ilk türenek noktalarından olduğu yolunda tezler geliştirilen Hazar Denizi kuzeyinde uygarlıkların var olduğu tarihte Orta Asya'da neler olup bittiğini bilebilmemiz eldeki veriler ışığında pek mümkün görünmüyor. Çin İmparatorluk Yıllıklarında ki ufak bilgiler sonucu ulaşılan varsayımlar ile Hunların atalarının M.Ö. 3.000'li yıllarda aynı bölgede mukim oldukları çıkarımına ulaşılabiliyor. Hakeza İskit/Saka toplumlarının Karadeniz'in kuzeyine göçlerini incelerken, M.Ö. 2.000'li yıllarda kendilerini batıya iten zorunlu bir Hiung-Nu(Hun) göçüne dair de bilgileri İskit/Saka bahsinde aktarmıştım. Bu anlamda, daha geniş bir perspektif ile bakmak koşuluyla Hunların Türklerin ilk ataları olabileceği tezini güncellemek gerekebilir. Hun araştırmalarında Türk tarihçi ve araştırmacılar, Hunlarla ilgili birinci kaynaklar Çin İmparatorluk yıllıkları olduğu için çoğunluğu Çince'den doğrudan çeviri yapmak yerine, Çince'den başka dillere yapılan çeviriler üzerinden tekrar Türkçe'ye çeviri yaparak konuyu araştırmaktadır. Bu yüzden de bazı konuların tahlillerinde için epey geride kalabiliyor ve farklı yorumlar ortaya çıkartabiliyorlar. Prof. Dr. Bahaeddin Ögel'in Çin arşivlerine inerek yapmış olduğu çalışmalar bir yol açmasa belki de bu alanda çeviri eserler üzerinden Sami, Hint-Avrupa veya başka bir kültürün bir unsuru sayılmaya veya Sümerliler ya da bir önceki bölümde anlattığım diğer uygarlıklar gibi yoktan var olup, ortadan birden kaybolmuş bir uygarlık olarak Hunları okuyor olabilirdik. Elbette bu anlamda yabancı akademisyenlerin objektif çalışmalarının da hakkını teslim etmek ve durumun aslında tarif ettiğim kadar vahim olmadığını da belirtmek gerekir. 

Buna karşın Türk düşmanlığı eksenli akademik dünyada, Hunlar halen tek kalemde Türk kültürünün unsuru olarak sayılmamakta en iyimser yorumlarda, "içinde Türk unsurların da(!) bulunduğu bir konfederasyon olarak anılmaktadır. Yazık ki bu tezi savunan insanların bütün bir Roma İmparatorluğu vatandaşlarının Romalı ilan edilmiş olmasını kabullenmeleri veya bu büyük imparatorluğun içinde bulunan yabancı unsurların zikredilmekten kaçınılmasının izahı mümkün değildir. Yine de genel görüş itibariyle Hunların Türklüğünün, Sakaların Türklüğü kadar tartışmalı bir unsur olmadığını söyleyebiliriz. Size tanıtacağım kitaba gelirsek, Prof. Dr. Tilla Deniz Baykuzu'yu ve kitabını ayrıcalıklı kılan unsuru tanımlayarak başlamak gerekir. Asya Hun İmparatorluğu kitabı doğrudan Çince kaynaklardan çevrilerek oluşturulmuş bir eser. Ögel'in Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi eserinin bulunmazlığını da ele alırsak, alanında çok kıymetli ve birinci elden bilgiler içeren bir kitap. Kitap Kömen Yayınları tarafından basılmış, ciltli ve kuşe kağıda 327 sayfa. Cildi, sayfaların kalitesi itibariyle üst düzey bir kalitede olmasına ve kitaplarına nazik davranan bir okur olmama karşın, bir kaç sayfanın kendini ciltten ayırdığına şahit olmam beni biraz üzdü açıkçası. Buna karşın sayfa ve basım kalitesi muazzam. Çok ufak bir iki hata dışında, baskı ve dizgi hatası mevcut değil. Kömen Yayınlarının kütüphanemdeki diğer kitapları ile ele alarak söyleyebilirim ki çok kaliteli işler çıkarıyorlar. Baykuzu Türk tarihinin spekülasyona açık bir alanında birinci el kaynaklardan yola çıkarak bir Hun profili çizerken, kitaba eklenen resimlerden tahmin edebildiğim kadarıyla Hun coğrafyasını da bizzat yerinde tetkik etmiş bir akademisyen. Kitap içerisinde bölge coğrafyasına ilişkin sunulan görseller, tarihi gözünüzün önünde canlandırabilmek adına mükemmel bir hizmet sunuyor. Doğrudan Çin yıllıklarında geçen olayların olduğu yerlere ilişkin kısıtlı görsel olsa da, Orta Asya coğrafyası adına pek çok kez kitaplarda geçip, akıllarımızda sadece birer tamlamadan ibaret olan, göller, dağlar, çöller, ovalarla ilgili canlı ve renkli resimler barındırması bence kitabın kendi tarzında mühim bir ayrıntı ile sıyrılıp, benzerlerinden öne çıkmasına sebebiyet vermiş. Bölge coğrafyasına, haritalarla olsa dahi vakıf iseniz savaşların gerçekleştiği bölgelerin küçük haritaları, savaşta orduların pozisyonları vs detaylarla dönem tarihine hızlıca alışabiliyorsunuz. Elbette Hunlar denildiği zaman, özellikle eski çağ tarihi bilgilerini baz alarak 2000 seneden fazla hüküm sürmüş ve zamanla pek çok kola ayrılmış, Dünya siyasi haritasını defalarca değiştirecek olaylarda baş aktör olmuş bir kavimden bahsediliyor. Baykuzu ise bu büyük kavmin en köklü şubesi ve belki de köklerinin yattığı Asya Hunlarını incelemiş. 

Bu ayrıntılı incelemede, eğitim müfredatımızda yer alan basmakalıp basit bilgilerin aslında ne denli genişlik arz ettiğini, Çin kültürünün Hunlardan ne denli yoğun şekilde etkilendiğini, yine Çin İmparatorluk kayıtlarına dayanarak okuyor ve görüyoruz. Bu anlamda, bu kayıtlardan süzülen ufak tefek bilgilerin tarihe bakış açımızı değiştirmesi de muhakkak. Hun Chan-yüsünün (Kağan, Hakan, Şanyü, Tanhu) Çin İmparatoriçesine mektup yazması, Hunların okuma yazma bilmeyen barbar bir kavim olduğu iddiasını çürütebilecek bir bilgi kırıntısıdır. Bu, her iki anlamda düşünülecek olursak da; yani mektubun Çince veya Hunların kendi dilinde yazma ihtimalleri dahilinde düşünülecek olursa da, her iki anlamda Hunların alelade barbarlar olmadığını, bir devlet örgütlenmesine sahip olduğu, bir yazı dili kullandığı ve diplomasiye yabancı olmadıklarını gösteren alametlerden birisidir. Şimdi konumuz olmamakla birlikte, Hunların kendi yazı dilleri olduğuna inanmak için Romalı Priskus'un yazdıkları ayrıca esaslı bir dayanak teşkil etmektedir. Ayrıca Chou Hanedanı dönemindeki kitabeler ve Chou-Türk ilişkisi de buna bir delil sağlamaktadır. Bunun yanı sıra, konar-göçerlik ile göçebelik arasındaki kavramsal farkı netleştirmek açısından, Çin kaynaklarında bir kaç yerde bahsedilen Hun saraylarının ve Hun yaşantısına ilişkin anekdotların vurguladığı unsurların da es geçilmemesi gerekir. Elde ettiğimiz bilgilerin, Hunların yerleşik hayattan daha gelişmiş bir göçer hayatına sahip olduğunu, buna karşın yerleşik yaşama da yabancı olmadıklarını, bu yaşam stilini güncel bir forma soktukları yorumlarına ulaşabiliriz. Kitap içerisinde Çin kaynaklarında geçen ifadelerin sorgusuz da kabullenilmemesi gerektiği belirtilmiş. Bunun en önemli sebeplerinden birisi her toplulukta bir miktar rastlanılan, tarihi kendi kudreti lehine tahrif etme dürtüsü ve Çince okumanın getirdiği zorluklar. Çinlilerin, Hun İmparatorluğunu Orta Asya'ya bütün hatlarıyla hakim olduğu dönemde bile, Hunları aşağılamak maksadı güden kayıtlar tuttuklarını görebiliyorsunuz. İşin ilginç yönü giyim, kuşam, savaşma, yemek gibi pek çok unsurda Hun kültürü etkisinde kalan Çin İmparatorluğunu uzunca bir dönem Sinolog Wolfram Eberhard'a göre Türk kökenli sayılan ve de Çin kaynaklarının kendi ifadelerine göre Tik'lerin(Çin kaynaklarındaki bu sözcük daha sonra Türkleri yani Tukyuları ifade etmek için de kullanılacaktır) bir bölümü olan Chou Hanedanının yönetmiş olması. Chouların, Saka Türkleri olabileceğine ilişkin eski çağ araştırmacılarının yorumları ile birlikte ele alınırsa, bu kısım Sakalar ile Hiung-Nu arasındaki çarpışmaların, ilerleyen dönemde Hun-Chou mücadelesine dönüşmüş olabileceğini, tarihte pek çok kez kendini tekrar ettiği üzere, aynı kökten gelen Türk boylarının mücadele etmesinin en eski örneği olabileceğini işaret edebilir. Orta Asya tarihi açısından en büyük handikaplardan birisi, Mezopotamya veya Anadolu gibi nispeten küçük çaplı bölgelerde ulaşılan arkeolojik kazı sayılarına ulaşılamaması, dolayısıyla bu bölgede uygarlığın hangi yıllarda başladığına dair elle tutulur veya süreklilik taşıyabilecek arkeolojik kanıtlara ulaşılamamasıdır.   

Kitap ile ilgili en büyük zorluklardan birisi; bu konuda hiç araştırma yapmadan bilgi sahibi olmak isteyen bir insanın, Çin kaynaklarında geçen ibarelerin günümüz Türkçesine çevrilememesi ve ekli halde yazılması sebebiyle(H-oh'an-Yeh vd), Çin kökenli sözcüklerin arasında kaybolması ihtimali. Örneğin, Mo'dun, Mao'dun, Baga-tur gibi isimlerin Mete Han'ı ifade ettiğini bilmek, Hun tarihine genel olarak vakıf olan bir okuyucu için mümkün iken, Hunların bölünmesini takiben karşılaşılan isimler ve Çin Generalleri, Hanedanları, topraklarının isimleri ile karışınca, okunması zor bir hal alabiliyor. Ne yazık ki, Hunların yaşadığı dönemde bu toprakların isimlendirilmesine ilişkin sözlü edebiyat dışında yeni bir yazıt veya arkeolojik keşif olmadığı müddetçe bu sıkıntı uzun bir dönem daha aşılamayacak gibi görülüyor. Asya Hun İmparatorluğu kitabında Hunların en eski çağlardan, bölünüp yok olmasına kadar geçen süreç Çin kaynaklarından birinci elden çevirilerek ve çeviri sırasında Çin dili ve grameri hakkında bilgiler verilerek, bazı kelimelerin nasıl yorumlanması veya okunması gerektiğine dair bilgi verilerek okumaya bir ivme kazandırılıyor. Bunun yanı sıra, arkeolojik delillerin incelenmesi noktasında Baykuzu'ya göre, İskit/Sakalara atfedilen Pazırık Halısı ve Pazırık Kurganından çıkanlar, Hunlara ve Hun kültür sanatına ait. Açıkçası İskitleri de kapsamlı bir şekilde inceleme fırsatı bulduğum için, özellikle iki uygarlığın kültür-sanat ve bunu ifade edişlerinde çok ayrıntı olabilecek hususlar dışında ayrım yapılamayacağı kanaatindeyim. Ancak Baykuzu'nun Kazaklara ilişkin tespit ve eleştirilerinin, bundan 90 yıl önceki genç Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihçilerine yöneltildiğini de hatırlatmak gerek. Orta Asya tarihini araştırırken, İsikt/Saka araştırmalarını nakıs bırakan Türkologlarımızın, Rus ve Kazak tarihçilerinin İskit araştırmalarını da bu coğrafyanın tarihini anlamaya çalışırken ayrı tutması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda sadece Pazırık Kurganı açısından değil, İskit ve Hun buluntularının tamamı üzerinden bir değerlendirme yapmak ve bu iki kültürün ortak atası var ise onu keşfetmeye çalışabileceğimiz anahtara ulaşmak belki de daha doğru bir motivasyon olacaktır. Asya Hun İmparatorluğu, Orta Asya'daki Hun varlığına ilişkin kıymetli bilgiler içeren, kaliteli görseller barındıran, özenli bir baskı. Orta Asya Hun tarihine ışık tutması açısından da, günümüzde mevcut en değerli kaynaklardan biri olma özelliğini taşıyor. Dolayısıyla Hunlar hakkında araştırma yapanların, kütüphanesinde muhakkak bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.

Türk tarih maratonunun ilk ayağında kitapların sayısının fazla olmasını kendime bahane ederek, bir yayın içerisinde üç-dört kitabı birden tanıtıyordum. Ancak bunun hem kitapların içeriğini anlatmakta, hem de tanıttığım kitap çevresinde tarafımda oluşmakta olan görüşü aktarmakta biraz kısırlığa yol açtığını fark ettim. Bu sebeple, ikinci aşamadan itibaren, aynı yazara ve yayınevine ait seri yayınlar olmadığı takdirde, kitapları tek tek tanıtmaya karar verdim. Elbette, eski çağ tarihinde olduğu gibi, hakkında yazılmış kitapları tanıttığım uygarlığa ilişkin son bir düşünce yazısı yazmaktan vazgeçmiş değilim. Okuduğunuz yazıyla Türk tarih maratonunun ikinci bölümü resmen başlamış durumda. Bakalım, ikinci bölümde yer alan kitapları okumak ve bu döneme ilişkin incelemeleri bitirmek ne kadar zamanımı alacak?

Takipte kalarak, hep birlikte ne kadar süreceğini öğrenmek dileğiyle.




       




9 Mayıs 2015 Cumartesi

Geçmişe Sorulan Soru: Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken - Cemal Kafadar

"Karac'oğlan der ki bakın olana
Ömrümün yarısı gitti talana
Sual eylen bizden evvel gelene
Kim var imiş biz burada yoğ iken"


Tarihe saplantılı olduğum kabul ediyorum. Bu saplantımın olası nedenlerini düşünürken pek çok şey aklımdan geçti. Geçmişe, sizden önce yaşamış olan insanların hangi şartlarda, hangi araçlarla, nasıl bir yaşam sürdürdüklerini merak ediyor olmanın tuhaf bir tarafını görmüyorum. Küçük yaşlardan beri -çok basmakalıp bir ifade. Net olarak 9 yaşımdan beri diyelim- tarihe, eski çağlarda yaşamış Türk devletlerine ve bu devletlerde insanların sürdürdüğü yaşama karşı inanılmaz bir ilgim olmuştur. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, daha önce de bir yazımda bahsettiğim gibi, babamın bana hediye etmiş olduğu o dönemin Kültür Bakanlığı yayınları tarafından yayınlanmış, tarihi kurgu çizgi romanlardır. Herkesin Süpermen, Batman veya Örümcek Adam tanıdığı yaşlarda ben Bumin Kağan, Bilge Tonyukuk, Bilge Kağan, Alparslan, Evliya Çelebi çizgi romanları okuyordum. Elbette Kaptan Swing ve Teks çizgi romanlarımda vardı, ancak Kültür Bakanlığı'nın o zamanki kaliteli baskılarını halen unutabilmiş değilim. Hatta belirttiğim çizgi romanların yeniden basılmış hallerindeki özensizliği görünce (yayıncının adını zikretmeyeceğim) eski baskılarımı özler hale gelmiştim. İşte o güzide çizgi romanlar sayesinde büyük bir ilgi ve tutkuyla tarih okumaya başladım. İnsanların eski çağlardan bu yana, hangi yaşam koşulları altında, ne yedikleri, ne içtikleri, ne yaşadıkları, ne konuştukları, ne düşündükleri, neye inandıkları, ne için mücadele verdikleri hep ilgimi çekti. Ancak bu zamana değin hep devletler ve siyasi tarihe yönelmiş olan ilgim, bilgi sahibi oldukça daha özel ve dar alanlara yönelmeye başladı. Cemal Kafadar'ın kitabı işte bu noktada tam bir hazine gibi karşıma çıkıverdi. Metis Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 191 sayfalık bu kitap ile daha derin bir tarihi inceleme düzlemine inmiş oldum. Kafadar, tarihin daha çok toplumsal boyutuyla ilgilenen, yanı başlarında dünya ters düz olurken günlük yaşamını sürdüren dört şahıs üzerinden inanılmaz bir deneyim sunuyor okuyucusuna. 

Dört farklı kişiye ait farklı nitelikte belge ve buluntular üzerinden ilerleyerek dönem tarihini inceleyen bir eser bu kitap. Karacaoğlan'ın kitaba adını veren şiirinden başlığını alması ve kitaba bu şiir ile başlaması güzel bir enstantane. İnsanın sesli olarak çok fazla sormasa da, özellikle tarih bilinci olan insanların kendi düşünce aleminde pek sık tekrar ettiği bir soru olsa gerek "Kim var imiş, biz burada yoğ iken". Farklı dönemlerde yaşayan bir yeniçeri, bir derviş, bir tüccar ve şeyhine mektuplar yazan bir hatunun hayatları çerçevesinde farklı bir mecra ve maceraya uzanıyorsunuz. Son dönemde okuduğum en iyi giriş yazılarından biri ile başlıyoruz kitaba. Daha sonra, babadan kalma bir arazi için Divan-ı Hümayuna başvuran bir Yeniçeri'nin işbu belgesi üzerinden Yeniçerilerin çok önceden ticaretle iştigal ettiği, buradan yola çıkarak, Yeniçeri nizamının bozulması üzerine beylik tanımlar üzerinden sürdürülen yargıların alaşağı edildiği; toplumu, dönemi ve Osmanlı nizamını anlamaya çalışan bir yazıyla devam ediyor yolculuk. Kafadar'ın tarihi algılama ve anlatma tarzı ve de tespiteri ilgi çekici ve genel tarihi anlayışın ve yorumlamanın yanında epey farklılık içeriyor. Yeniçeri'mizin akıbetinin ne olduğuna dair geniş bir merakla birlikte, Sohbetnâme'nin sahibi Seyyid Hasan adlı dervişin güncesi üzerinde Osmanlı Edebiyat tarihi ve günce tutmak hasletinin Osmanlı toplumunda çok eski tarihlerde var oluşu üzerine belirli sosyolojik tespitler ve yine ufkun ötesinde saptamaların, isabetli tartışmaların ve açıklamaların ortasında buluyoruz kendimizi. Kitap içerisindeki yazıların akademik içeriği sıradan okuyucu için okumayı bir miktar ağırlaştırabilir. Hakeza bir "günce" okuyacağınız merakı ile ikinci bölüme geçip, sadece Kafadar'ın tespitleri ile ilerleyen bir makale ile karşılaşınca hayal kırıklığına da uğrayabilirsiniz. Zira burada günceden parçalar yerine Osmanlı'da günce tutma geleneği, bilinen örnekler ve bu örnekler üzerinden karşılaştırmalı bir tahlilden fazlasını bulamayacaksınız.  

Osmanlı günce geleneği hakkındaki tahlillerin ardından, Ayaşlı Hüseyin Çelebi'nin ticaret yolunu takip ederek Venedik'e yollanıyor, bu vesileyle Venedik devlet arşivlerinde kıt kanaat belirtilen Türk tüccarların izini sürerek, Venedik-Türk ticaretine, buradan Ayaş'tan gelen ve Venedik kayıtlarında çok önemli bir ticari meta olarak kabul edilen sof'un ne olduğuna ilişkin bilgilerle doluyor, Venedik'te canlanmakta olan Osmanlı ticaretinin şifrelerine erişiyoruz. Açıkçası Cemal Kafadar'ı kıymetli kılan unsurun ne olduğunu bu üçüncü bölüme geçtiğimde daha iyi idrak ettim. Zira kendisi ufacık bir kırıntıdan kocaman bir pasta yapıp, bunu eşit dilimler ile zihninize yedirmeyi başarabiliyor. Fikrimce bir bilgi kırıntısından koca ummanlara yolculuk edebilmek için çok derin ve kapsamlı bir entelektüel olmak gerekir. Bu meyanda Cemal Kafadar, saygı duyduğum kişiler listesinde esaslı ve özgün bir yerin sahibi oldu. Bu üç Osmanlı şahsına ilişkin ulaşılan metalardan yola çıkılan tahlillerin ardından, kitabın finaline doğru en ilgi çekici bölüme ulaşıyoruz. Asiye Hatun, Üsküp'te yaşayan ve gördüğü rüyaları yorumlaması için şeyhine yollayan bir Osmanlı kadını. Tahlillerin arasında, yazdıklarından parçalar da sunuluyor bu sefer. Bu değişiklik, aslında kitap genelindeki en ciddi tecrübeyi yaşatıyor okuruna. O dönemin ve Asiye Hatun'un düşünce dünyasının sınırlarını ve hiç görmediği (rüyalarında halvet olup, evlenmelerini saymazsak) bir şeyhin kendisini mektuplar ile irşad etmesini beklemesindeki ince duyguların eşliğinde, Osmanlı toplumunda bir birey olarak kadının yerini ve tıpkı Yeniçeri bahsinde olduğu gibi bu konuda da belli basmakalıp düşünceler üzerinde Osmanlı toplumunu algılayışımız yazar tarafından yüzümüze vuruluyor. Kitap geneli itibariyle Osmanlı tarihine ve toplumsal hayatına ilişkin yeni bilgiler sunmakla birlikte, esas olarak bu konularda pek çok insanın okullarda edindiği bilgileri alaşağı ediyor. Arka kapak yazısının sonunda belirttiği ifadeyle yaklaşırsak gerçekten de Osmanlı tarihine ilişkin ezberimizi bozuyor. 

Daha da önemlisi bu zamana kadar çok sık sormadıysanız eğer, ciddi bir biçimde geçmiş hakkında düşünmenize sebebiyet veriyor. Bugünün imkanları ile yirmi sene önce fiilen yaşadığımız zamanı bile günümüzle karşılaştırarak garip ve yaşanılmaz bulurken, bizi 16. yüzyıl, 17. yüzyıl ve 18. yüzyıl Osmanlı toplumuna götürerek, bireylerin yaşamları üzerinden felsefi ve irdeleyici düşüncelere boğan bir kitapla karşılaştığımızda bizden öncekilerin buralarda, bu topraklarda, başka çağlarda neler yaptığını öğrenmek ve bunu pek fazla eserde bulamayacağımız kıymetli bilgilerle harmanlamak, iyi okuyucuların kendilerini sınaması açısından etkileyici bir deneyim oluyor. Tarih ve araştırma merakının yanı sıra, toplumumuzun en ilginç ve ayyuka çıkmış hasletlerinden olan merak unsuru dahi kitabın kendini okutmasına yeterli bahaneyi sağlıyor. Kitapta irdelenen figürler, mütevazı profiller çizseler de; belki yaşadıkları, belki konumları itibariyle baskın karakteristik özelliklere sahiplermiş gibi hissettiriyor. Nitekim, günümüze kadar kendilerinden bir iz bırakabilmiş olmaları dahi, ölümsüzlük güdüsüyle yanıp tutuşan insanlar için küçük çapta büyük bir başarı olsa gerek. Tarih felsefesine meraklı olanlar için ayrıca çok kıymetli bir kitap. Zira hem belirli konularda yarım kalan akademik çalışmalardan bahsederek, hem de günümüzde eksikliği hissedilen çalışmalar için bir yön çizerek okuyucusunda fark ettirmeden bir bilinç oluşturan eserlerden. Kafadar'ın giriş yazısında belirttiği ve bu belgelerle karşılaştığında yaşadığı şaşkınlığı, okurken paylaşıyorsunuz. Bu kitabı ilgi çekici kılan en önemli ögelerden birisi de bu şaşkın olma hali. Yalıtılmış hayatlarımıza bizden çok uzun seneler önce yaşamış insanların sıradan hayatlarının, sıradan vukuatlarının damga vurması bu şaşkınlığın yegane sebebi olsa gerek. Hayatları üzerinden tahlillere eriştiğiniz insanların değişken ruh durumları ve tarihsel olanın doğallaştırılmaması hususunun gerçekten gerekli veya önemli olup olmadığını kendinize sorabileceğiniz bir dünya ile baş başa kalmak için kendinize bir fırsat yaratın. 

Böylece bir de siz sorun "Kim var imiş sizler burada yoğ iken!" 




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...