31 Mayıs 2017 Çarşamba

Dipnotlardan, Milli Bakış Açısına: Kök-Türk Tarihi - Prof. Dr. Sadettin Gömeç

"Geçmiş inkâr edilemez; geçmişine taş atanın, geleceğine gülle atarlar"
Bahtiyar Vahabzâde




Tarih maratonunda okumalarım eskisi kadar hızlı gitmiyor ne yazık ki. Eh bunun en önemli sebeplerinden birisi de blog dışında yürütmekte olduğum yazı faaliyetleri oldu. Dergiye yazı yazabilmek için, elbette farklı alanlarda kitap okumam ve günlük mecburi mesaimin dışında, bu kısım için de ciddi bir zaman ve emek sarf etmem kaçınılmazdı. Ancak düşündüğümde, Kara Kütüphanenin varlık sebebi olan tarih okuma maratonumu ihmal ettiğimin de farkındayım. Hakeza bu zamana kadar yapılmış okumalarım neticesinde, değişen görüşlerim doğrultusunda maratondaki bölümlemeyi değiştirdim. Sebeplerini "Türk Tarihi Maratonu" başlığında ayrıntılı olarak yazdım. Oradan da okuyabilirsiniz. Şimdi ise yeni adıyla Türk Orta Çağı bölümünün ilk uygarlığı haline gelen Gök-Türkler ile ilgili son bitirdiğim kitapla devam ediyorum. Bundan sonraki hedefim, tarih maratonu kapsamında her ay en az iki kitabın tanıtımını sizlerle paylaşmış olmak. Çünkü bu hızla devam edersem, maratonu hiç bitiremeyebileceğimi fark etmiş durumdayım. Bu yüzden girizgahın ardından hemen sıradaki kitabın künyesiyle maratonumuza devam edelim. Size tanıtacağım kitap Berikan Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 318 sayfalık bir eser. Yeni değişiklikle, Türk İlk Çağının son uygarlığı olarak ele almış olduğum Hunlar faslında da Prof. Dr. Sadettin Gömeç'in Türk-Hun Tarihi başlıklı kitabı için söylediklerimin pek çoğunu aslında bu kitapta da tekraren yansıtabilirim. Sadettin Hoca, tıpkı önceki kitapta olduğu gibi, bu kitapta da bazı isimlendirmeleri değiştirerek, kendi akademik görüşüne göre kitap genelinde bu isimleri kullanarak ilerliyor. Hatırlarsanız Sadettin Hoca, Mo'tun yerine Börü Tonga isimlendirmesini kullanıyordu. Burada da benzeri bir durum söz konusu. Örneklemem gerekirse, Mukan yerine Börü Kan olarak değiştiriyor ismi. Ancak Gök-Türk tarihi hususunda, Hun tarihinde olduğu kadar açık kapı bulunmadığı için belirli isimleri değiştirmek yerine ya aynen korumuş, ya da kendi isimlendirmesini parantez içerisinde belirtmiş durumda. Kitabın dipnotları bazı yerlerde ana metnin yer aldığı sayfadan daha fazla yer kaplıyor ve hatta bazı dipnotlar bir sonraki sayfaya kayabiliyor. Açıkçası bu okumayı zorlaştıran bir husus. Dipnot meselesi kitap açısından bence epey önemli. Çünkü çoğu akademik kitapta sadece atıf için bulunan dipnotların aksine, bu kitabın dipnotlarında ayrı ve çok önemli hususlar ele alınıyor. Dolayısıyla dipnotları da takip etmek istiyorsunuz. Yazının başında kitabın 318 sayfa olduğunu belirttim, ama kaynakçayı ve dipnotları çıkarsanız, okunacak olan ana metin 170-180 sayfa civarında bir metin oluyor. Elbette bu aşamada da dipnotların önemli olduğunu ve okunması gerektiğini ayrıca belirttiğim için okunacak bölüm 250 sayfayı geçer nitelikte. 

Kitabın Kök-Türk tarihi ile ilgili olarak, bütün kaynakları birlikte ele alması ve hatta bu zamana kadar okuduğum kitaplardan farklı olarak, doğrudan bu uygarlıkla ilişkilendirilmesi mümkün olmayan başka kaynakları da dahil ederek belirli sonuçlara ulaşması okuyucu açısından bilgilendirici bir okumayı tesis ediyor. Elbette sonraki kaynakları okumamış olduğum için henüz net bir kıyas yapamıyorum ancak şu ana kadar okumuş olduğum, Gök-Türk tarihi hususundaki en kapsamlı kitaplardan. Maratonun ilerleyişi gereği, bundan sonra okuyacaklarım bu konuda en sık tavsiye edilen kaynaklar olduğundan bu kıyaslamayı belki en sonda yapabilirim diye düşünüyorum. Bununla birlikte, Türk tarihinin bu bölümüne ilişkin, maratona başlamadan önceki tarihlerde okuduğum eserler göz önüne alındığında faydalı bir eser olduğunun altını çizmeliyim. Akademik anlamda Gömeç Hocamızın el emeği, göz nuru olan bu çalışma sağlam bir kaynakçaya, isabetli tespitlere ve tekrar belirteceğim üzere çok sık kurulmayan harici bağlantılara sahip. Kitap ile ilgili gözüme takılan şey ise Türk-Hun Tarihi kitabında sunduğum bazı tespitlerin bu kitap için de birebir geçerli olması. İşin ilginci, dipnotların uzunluğu, akademik anlatımı zaman zaman gölgeleyen milli ve zaman zaman hamasi ifadelerin kitapta yer alması hususunda değişiklik yok. Gerçekten de tanıtımı bu noktada bırakıp size daha önceki "Türk-Hun Tarihi" kitabının tanıtım linkini versem ve orada kitap isimleri ve belli başlı bazı kısımları değiştirmek kaydıyla okumanızı istesem, aynı ifadeleri yazarak kendimi tekrar etmiş olmam diye düşünüyorum. Önceki incelememi okurken de, Türk tarihi maratonundaki sistemsel değişikliğin tohumlarının Gömeç Hocanın ilk tanıttığım kitabıyla atılmış olduğunu fark ettiğimi söylemeliyim. Bu noktada kesinlikle yanlış anlaşılmak ve bu kitaba verilmiş muazzam emeği küçümsemek niyetinde değilim. Eğer hayata bakış açınız, dünyayı algılamaktaki referanslarınız milli-Türkçü-milliyetçi referanslar etrafında şekilleniyorsa, tanıtmakta olduğum kitap sizin için biçilmiş kaftandan öte. Dürüstçe bunu söylemeliyim. Ancak "Türk Tarihi Maratonu" başlığı altında da yazdığım üzere, Türk tarihini ve tarih hakkında yazılmış pek çok kitabı okudukça daha da net anladım ki tarihimizin sürekli övülmeye değil, anlaşılmaya ihtiyacı var. Vahşi barbarlar olarak algılanmaktan korkulduğu için, tarihimizde düşmanının kafatasından şarap içen, keçi kılından yapılmış konar-göçer çadırlarda yaşayan milletimizin ilk izlerini reddetmek, o tarihlerde aslında Atlantis seviyesinde bir uygarlıkmışız gibi tarihimizi resmetmek benim algıma göre yanlış. Burada düşünülmesi gereken şey, bizim ilk atalarımızın düşmanının kafatasından şarap içtiği çağlarda, başka medeniyetlerin mağaralardaki hayatı terk edememiş olmasını, aynı anda başka medeniyetlerin ise uygarlığın şafağında tüm insanlığa yeni icatlar sunması veya sunulanları geliştirmiş olmasının birlikte değerlendirilmesi gerekliliğidir. 

Savaşçılığından utanarak; "çağın en gelişmiş medeniyeti bizdik" demenin tarih nezdinde hiçbir ehemmiyeti yok. Zira gelişmiş olduğunu düşünen uygarlıklar, savaş teknolojisi ve taktiklerinde hiç karşılaşmadıkları usuller doğrultusunda daha az sayıdaki atalarımızın orduları karşısında hiçbir varlık gösterememişlerdir. Belki de uygarlığı kendi gerçek "milli" kıstaslarımızla değerlendirmemiz kendi tarihimizle ve geçmişimizle hesaplaşmaya çalışmamız, geleceğimiz için daha faydalı olacaktır. Belirttiğim üzere bu cümlelerden çıkarılması gereken sonuç, bizim savaşçı, geri kalmış ve vahşi bir uygarlık olmamız değildir. Biz savaşçı ve gelişmiş bir uygarlık olabiliriz; ancak savaşçılığımızı, kültürümüzün günümüz kıstasları ile ele alındığında gözümüze batan yerlerini törpüleyerek, bütün bir tarihi, büyük bir kahramanlık destanı gibi yorumlayarak doğrulara ulaşamayacağımız kanaatindeyim. Geçmişimizde kötülükler var demiyorum özetlersem. Aksine geçmişimizde var olduğunu düşündüğümüz ve bugünün değerlendirmelerine Diğer kitaptan farklı olarak, Kök-Türk tarihi kaynak sıkıntısının nispeten az olması ve verilerin değerlendirilmesi aşamasında çok daha başarılı bir noktada. Hayatı milli zaviyelerden değerlendiren okuyucu için de çok rahatlıkla okunabilecek bir kitap. Gök-Türk uygarlığı hususunda okuyana çok fazla bilgi katacağı da kati bir şekilde ortada. Nitekim bu konuda kaynak bolluğuna karşın henüz karşılaşmamış olduğum dipnotlar ve yerinde değerlendirmeler mevcut. Bu noktada geçen yazıdaki bir cümlemi de aynen alıntılayarak bitirmek istiyorum: "Türk tarihi çok geniş bir alana hakim. Buna rağmen her saftan, her okuyucuya hitap edebilecek nitelikte bir akademik eser çıkartmak, bizim akademisyenlerimize pek sık kısmet olmuyor." Oysa üstüne özellikle bastıra bastıra söylediğim gibi bizim tarihimizin ululanmaya, övülmeye, göklere çıkartılmaya ihtiyacı yok. Sadece geçmişimizi, atalarımızı, kültürümüzü anlamaya ihtiyacımız var. İşte bu sebeple çok verimli ve donanımlı olmasına karşın, milli ve hamasi bakış açısına sahip kitaplar, ondan faydalanabilecek çok daha büyük bir kitlenin değerlendirmesinin dışında kalıyor. Türk'ü, tarihini ve kültürünü anlamaya ihtiyacı olan çok büyük bir kitlenin hem de. 

Kitaplarla ve tarihle kalın. 







30 Mayıs 2017 Salı

Mülteci Düşüncelerin Mizahı: Eski Karım Uzaya Gidiyor - Bahadır Cüneyt Yalçın

"Çadırımın üstü gümüş vitray. Züğürdüm, bir hırka bir kaykay
Çadırımın üstü krom karamel. Öpmeden giderim, sen düşüme gel"
Romandan



Bildiğiniz üzere, korku edebiyatı ile ilgili bir kaç kitabı inceleyerek dergiye bir yazı hazırlamış ve bu kitaplardan birisini tanıtırken, çağdaş Türk edebiyatında açık ara ilk üç listem olduğundan bahsetmiştim. Bahadır Cüneyt Yalçın da bu listemde yer alan ikinci yazardır. Kendisiyle tanışma onuruna erişmem ile tetkik edebildiğim kadarıyla başarısının altında yatan en önemli nedenlerden birisi de kalemine yansıtmayı başardığına inandığım samimiyetinin sahiciliği. Memleketimizin, acılı arabesk ve hatta zaman zaman grotesk bir üslupla sarmalanmış anormal havasını biraz olsun dağıtmak için kalemini ve zekasını konuşturmaktan geri durmadığı birbirinden farklı üç romanı var ki, diğer ikisini yine bu blog içerisinde tanıttım. Yalçın'ın son romanı "Eski Karım Uzaya Gidiyor" yine April Yayıncılık tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 264 sayfalık bir roman. Okurken bir yandan hafızanızı, öbür yandan zekanızı kamçılayan esprili bir üslupla yazılmış olan kitap, yazarın üslubunun perçinlendiği roman olmuş. Yazarlar hangi konuda veya türde yazıyor olurlarsa olsunlar, okuyucularının o yazarda bulup sahiplendikleri asıl şeyin üslupları olduğunu düşünüyorum. Yalçın'ın bu konuda geliştirdiği, insana bir yandan beyin fırtınası yaptırırken, diğer yandan onun düşünmesine fırsat vermeden hızla okumaya devam etmesine sebep olan üslubu size tanıtmakta olduğum romanıyla tavan yapmış durumda. Okurken zaman zaman ana makineniz yani beyninizin bir tarafının ısındığını hissettiğiniz olmuş mudur? İşte ben bu kitabı okurken durum tam da böyle oldu. Hikayenin anlatılış ve aktarılış şekli diğer iki romandaki usullere tabi durumda. Yani birbirinden farklı karakterlerin gözünden romanın sonuna kadar uzanan ilk etaplarda karmaşa izlenimi veren planlı bir kaos yaratılıyor yine. Bir önceki romanından farklı olarak, bu romanında ana karakter epey eğlenceli. Zaten karmakarışık espriler yapan görece başarısız bir komedyen olan Şener başlı başına mizah malzemesi. Romanın konusunu kısaca özetlemem gerekirse, Tirineş isimli kurmaca bir gezegenden dünyamıza iltica etmiş uzaylılardan biri ile aynı evi paylaşan başarısız komedyen Şener'in boşanma, artıya geçme çabaları içerisinde geçen hayatından bir kesit diyebiliriz. Daha fazlası olarak anlatılacak her şey "macera" kelimesi ile açıklanabilir. Yalçın'ın üslubu ve yazım tekniği değişmemekle birlikte, bu kitabında kurgu ve kitaplarını meydana getiren unsurların ağırlık dereceleri biraz yer değiştirmiş.

En çok dikkatimi çeken şey, yazarın diğer romanlarında olağan bir kurgunun içerisine yerleştirdiği, harflerin toplamında oluşan kelimelerden daha derin anlamlar taşıyan tasarlanmış cümlelerinin bu romanda tasarlanmış paragraflara dönüşmüş olması. Belirttiğim cümle öbekleri bu romanda daha fazla ağırlık kazanmış. Elbette bu insanların okuma zevkine göre ya hoşa giden ya da nefret edilen bir hale bürünebiliyor. Çünkü henüz başta belirttiğim gibi, üzerinde düşünülmesi, hazmedilmesi ve hatta zihninizin içerisinde geviş getirir misali, yaya yaya tadına bakılması gereken cümleleri tam anlamıyla idrak edemeden, yazarın üslubunun da süratiyle bir sonraki sayfaya geçmiş buluyorsunuz kendinizi. Diğer romanlarında olduğu gibi bu romanda da merak unsurunu inanılmaz baskın kılan şey bu. Bir an önce kurgunun sonuna ulaşma ihtiyacı hissediyor insan. Bu yüzden, kitabı bitirdikten sonra yüzümde yayılan gülümsemenin henüz tadını çıkartamadan kendi kendime "bu romanı baştan bir kez daha okumalıyım" deme ihtiyacı hissettim. Bunu demekteki motivasyonum, her şeyin inanılmaz bir hızda gerçekleşmiş olması akabinde, romanda bir atfı, bir espriyi veya hikayenin kurgusuna ilişkin herhangi başka bir şeyi göz ardı etmiş olup, olmayacağım endişesiydi. Yoksa kitap genel itibariyle bir okur olarak benim beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Mesaj kaygısı olmadan toplumsal yaşantımızın sorunlarına değinebilmesi ve bunu üç romandır başarıyla yürütüyor olması takdir edilesi bir özellik. Aslında bir şeyler anlatmak, bir şeyleri vurgulamak, dikkati bir yerlere çekmek gibi bir gayesi olduğuna dair hiçbir izlenim olmamasına karşın, okura metinden çıkarım yapma şansı tanıyan bir kalemi var yazarın. Salt bu sebeple Tirineşlilerin durumunu okurken gözünüzün önüne ülkemizde son zamanda yaşamaya çalışan Suriyeli, Iraklı, Afgan mülteciler gelebiliyor. Üç kitabında da rastladığım kurgusal ilerleyişler sebebiyle yazarın bu konuda bir mesaj iletme kaygısı olmadığı hususunda neredeyse eminim. Eğer böyle bir iletim kaygısı varsa da, bir okuyucu olarak bana hiç hissettirmedi. Bu hususu önüne gelen her metinden ders çıkarmaya meyilli bir okuyucu olduğum için aktarıyor da olabilirim tabii. Kitapla ilgili bizim kuşaktan pek çok kişinin hoşuna gidebilecek bir jestten de ayrıca bahsetmem lazım. Şener'in hayalinde yarattığı figürler olarak vücut bulsalar da, rahmetli Nejat Uygur'un ve Atilla Arcan'ın bu romanda yeniden bir karakter bulmuş olmaları, tiyatro ve televizyon programlarını izleyerek büyümüş bir çocuk olarak beni epey mutlu etti.

Yukarıda belki de dağınık bir şekilde anlattığım üzere, yazarın kurguda ağırlık verdiği bir nevi "kelime cambazlıkları" diğer eserleriyle kıyaslandığında kurguyu az bir miktar zayıflatmış. Elbette bu romanda da şaşırtıcı olaylar ağı, beklenmedik geçişler okuyucuyu yine sarıyor. Kurgudaki bu ufacık eksiklik kendisini romanın sonunda göstermiş biraz. Romanın yan karakterlerinden birisi olan Micus adlı bir yapay zeka var ki, romanın sonucuna bir şekilde eklemlenmesi, sonucunu etkilemesi yönünde, okuma sırasında ben de beklenti oluşturan bir yan karakterdi. Onunla ilgili olan pasajları, romanın bütününden ayırmaya sebep olan bağlantısızlık da okur olarak beni ufak da olsa bir hayal kırıklığına uğrattı. Nihayetinde Yalçın'ın romanını başka bir şekilde idrak etmem gerektiği kanaatine vardım. Ki kendisiyle yüz yüze karşılaştığımızda aslında benim zihnimde oluşan bu tespiti kendisi de yüzüme karşı söyledi. Bu kitap bir "Hep Lunapark" veya "Mütevazı Bir İntikam" değil. Aynı olmak zorunda olmadıkları gibi okurun, beklentilerini, kurgusal benzerliğe dayanarak değil de yazarın üslubuna göre belirlemeleri gerektiği gerçeğini hatırlatıyor bu kitap. Dolayısıyla Bahadır Cüneyt Yalçın tarafından yazılmış bir romanın hangi kurgusal unsurlara dayanıyor olursa olsun beni güldürmeyi başarabilmesi ve hatta zaman zaman bunu sesli olarak yaptırabilmesi benim için önemli. Bir kitap okurken yüksek sesle kahkaha atabilmek, çok sık karşılaşılmayan ve genelde normal olmayan bir durum benim için. En esprili kitapları okurken bile yüzüne yayılan tebessümden ötesi olmayan bir adamın, kitap okurken kahkaha atması elbette onun için en önemli değerlendirme kıstası olacaktır. Sonuç olarak Eski Karım Uzaya Gidiyor, eğlenceli, okuruna kahkaha attırabilen, kafasında hızlıca geçen düşüncelerin arasında çözülmekten uzaklaşıyor gibi gözükürken, çözümün ta kendisi olan tasarlanmış kelimelerin bir araya geldiği güzel bir roman. Bu arada romanın etrafında gezinirken söylemeyi unuttuğum bir şey olduğunu fark ettim. Bahadır Cüneyt Yalçın'ın üslubunu seviyor olmamın en önemli sebeplerinden birisi de, onun mutlu sonları arzulayan okuyucular için en kalifiye sığınak olması. Yalçın, okuyucusuna, bu coğrafyada sürekli acıklı, hüzünlü, insanı geren, paramparça eden şeylerle hastalıklı bir mutluluğa sığınmak yerine, alıkonuldukları samimi mutluluklarla dolu bir kurgu vaat eden az sayıda yazardan birisi. İşte tam da bu yüzden, yazmaya ve bizleri mutlu etmeye devam etmesi gerekiyor. Çünkü bu ülkenin insanları mutlu olmayı bir türlü öğrenemedikleri için başkalarını mutsuz etmekte beis görmüyor. Çünkü bu ülkenin insanları, ağız dolusu kahkaha atmayı bilmediği için hep ince ince gözyaşı döküyor.

Sosyal medyada hep tekrar ettiği bir cümleyle bitirmek istiyorum yazımı.

"Sonra da efendim "neden mizah edebiyatı"?"







21 Mayıs 2017 Pazar

Kültür ve Edebiyatın Dehlizlerinde Bir Gezinti: Korku Kitabı - Emine Gürsoy Naskali (editör)

"Köleniz, hükümdarının ayağını hizmetkârının başı üstüne koyarak 
onu şereflendireceğini ümit etmek cesaretini göstermektedir."
II. Keykavus, Hülagü Han'ın huzurunda



Ayarsız derginin mayıs sayısında bahsettiğim kitaplardan sonuncusu ve sofranın belki de en ağır abisi, Emine Gürsoy Naskali'nin editörlüğünü yaptığı ve korku dediğimiz olgunun etrafında şekillenmiş olan pek çok mühim makalenin yer aldığı kitaptı elbette. Kitap hakkında söyleyeceğim çok fazla şey olduğu için, kısa künye kısmına normalde beklenenden daha hızlıca geçmek istiyorum. Kitap Kitabevi Yayınları tarafından yayınlanmış, 500 sayfalık, karton kapaklı bir eser. Konu itibariyle pek doğal olarak kitap içeriğinde, korkunun edebiyattaki yerine ağırlık verilmiş olduğunu belirterek başlamalıyım. Bununla birlikte öncelikle Türk kültüründe korku ve örtmece kavramlarının kullanılış şekliyle ilgili olan ağır akademik nitelikli makalelerle başlıyor okumanız. Daha sonra edebiyat metinlerinden örneklerle devam ediliyor korku macerası. Bu bölümdeki makaleler ilgi çekici bilgiler edinebileceğiniz ve hatta korku dışında belirli konularda zihninizi netleştirebilecek, okuyucuya yeni yeni bilgiler öğretebilecek nitelikte makaleler. Metin Eren'in Türk Masal Geleneğinde Korku başlıklı makalesinde farklı farklı masal türlerinde, gelecek korkusu, hayvanlardan korkma, ölüm korkusu, ilişkilerden doğan korkular gibi çeşit çeşit korku tipi açısından Türk masal geleneği mercek altına alınıyor. Bu bölümden sonra benim için en ilgi çeken bölümlerden birisi olan Nagehan Eke tarafından kaleme alınmış "Muhibbi Dilinden Kanuni Sultan Süleyman'ın Korkuları" başlıklı makaleye geçiyorsunuz. Açıkçası tüm dünya tarafından bilinen, saygı duyulan ve korkulan bir cihan padişahının, mahlasıyla yazmış olduğu şiirler içerisinden ayıklanmış korkularına tanık olmak, onun kâh aşk uğruna tahtından vazgeçmeyi göze alan, kâh Tanrı korkusuyla kendisini suçlamaktan geri durmayan korkularına şahit olmak inanılmaz bir deneyim. Elbette Muhibbi'nin mısraları Osmanlı Türkçesi ile yazılmış olduğundan Nagehan Eke'nin konuyla ilgili aralarda yapmış olduğu açıklamalarına fazlasıyla ihtiyaç duyuyorsunuz. Bu metnin arkasından aynı çizgiyi takip eden ancak farklı konuları ele alan iki makaleyle devam ediliyor. Bunlardan ilki Savaşkan Cem Bahadır'ın "Klasik Türk Şiirinde Sarhoşların Korkulu Rüyası: Ases" başlıklı makalesi. Bilebileceğiniz üzere, asesler Osmanlı döneminde asayişi sağlamakla yükümlü görevliler. Sarhoşların aseslere dair duydukları korkunun, Divan edebiyatı örneklerinde yer alan bölümleri incelemeye alınarak, farklı bir tip korku ele alınıyor.

Divan şiiri üzerinden devam ettiğimiz bir diğer makale ise Günay Çelikelden'in "Divan Şiirinin Estetik Söyleminde Korku İzleri İçin Bir Betimleme Denemesi" başlıklı, Pierre Mannoni'nin "Kutsal olan ve olmayan korkular" ayrımı kullanılarak divan şiirinde yer alan korku unsurlarının incelendiği bir makale. Eğer divan şiiri ile ilgileniyorsanız, bilgilendirici makaleler olduğunu söyleyebilirim. Buna karşın, kitap sürükleyiciliği içerisinde ilgi alanınızda olmaması halinde, zor okunan pasajlar içermesi sebebiyle, okumanız bir miktar yavaşlayabilir. Ancak takip eden Macit Balık'ın "Korku Edebiyatı ve 1002. Gece Masalları'nda Tekinsiz Mekanlar" başlıklı makalesi, özellikle Türk korku edebiyatı ve hatta Gotik edebiyat anlamında çok sürükleyici ve faydalanılabilecek bir makale olarak kitaba olan ilginizi tekrar pekiştirebilir. En azından bu satırların yazarı açısından öyle olduğunu söyleyebilirim. 1002. Gece Masallarında yer alan Türk edebiyatının önemli isimlerinin hikayelerinin yer aldığı seçki niteliğindeki kitap üzerinden önce Türk edebiyatında korkunun, Gotik edebiyat ile karşılaştırması, daha sonra da üzerinden inceleme yapılan hikayeler vasıtasıyla Türk korku edebiyatında tekinsiz mekanların nasıl inşa edildiğine ilişkin ayrıntılı ve uzun bir makale ile karşılaşıyoruz. Bu makalenin ardından ise takip edecek şekilde Ebru Özgün'ün "İhsan Oktay Anar'ın Romanlarında İktidarın İnşası ve Muhafazası Aşamasında Korkunun İşlevleri" başlıklı makale geliyor. Birbirlerini tamamlayıcı nitelikte olmaları, bir önceki makalede en son incelenmekte olan hikayenin yine İhsan Oktay Anar'ın kaleminden çıkmış olması sebebiyle bir döngü yaratıyor gibi gözükmesi. Aslında arka arkaya okunduğunda da, Anar'ın yazım ve anlatımı sırasında kullanmakta olduğu korku ögelerine ilişkin geniş kapsamda bilgi sahibi oluyor ve kalemine tekrar hayran kalıyorsunuz. Bu son makale aynı zamanda Edebiyattan Örnekler üst başlığı altındaki son makale. Buradan "Tarihten Örnekler" üst başlıklı diğer bir bölüme geçiyoruz. Bu üst başlıkta tek makale olmasına karşın, tarih okumayı seven birisi olduğumdan olsa gerek, kitap genelinde en etkileyici bulduğum makale oldu. Makalenin başlığı "Çingiz Han'ın Yetiştiği Kültürde Korku Ve Korku Salma Taktikleri". Neslihan Durak'ın kaleminden çıkan makalede, öncelikle Çingiz (Cengiz) Han'ın yetiştiği Moğol kültüründe nelerin korkuya sebebiyet verdiği, bu kapsamda geliştirmiş oldukları davranış ve yaşam şekillerini mercek altına alarak okumaya başlıyorsunuz. Buradan sonrası, Cengiz Han'ın meşhur fetihlerinde, üzerine saldırmakta olduğu topluluklara karşı uygulamış olduğu korkutma taktikleri hakkında verilen malumatlar ile geçiyor. Moğol ordularının kendilerinden güçlü ordulara karşı, Moğol casusları vasıtasıyla kendi orduları hakkında aktardıkları korkutucu hikaye ve efsaneler yoluyla nasıl ilerledikleri, büyük ve güçlü şehirleri nasıl terörize ettiklerini kaynaklar vasıtasıyla biraz da şaşırarak okuyorsunuz. Özellikle Harezmşahlar nezdinde ve Anadolu'da tek bir Moğol askerini gördüklerinde dahi korkudan kaçışan insanların psikolojisine ilişkin derin tahlilleri biraz da üzülerek okuyorsunuz. Zira Moğol istilasının, daha Buhara'ya girmeden durdurulabilecek olması ihtimaline rağmen, salt korkuyla hareket eden yönetici ve askerlerin bütün bir dünyanın kaderini değiştirmiş olduğunu fark ediyorsunuz.

Bu tek makale ile geçilen bölümün ardından "Halk Kültüründe Korku" üst başlığı altında, Anadolu kültüründe korkuyu, elemanları ile ele alan makalelerle karşılaşıyorsunuz. Necat Çetin'in İzmir Torbalı yöresindeki saha araştırmaları neticesinde korku ve tehdit ile ilgili anlatımları irdelediği makalesinin arkasından, Ertuğrul Sağlamer'in Alkarısı kavramını ele alan iki sayfalık yazısıyla bu bölümleri hızlıca geçebiliyorsunuz. Seçkin Sarpkaya'nın "Türkiye Sahası Efsanelerinde Özel Adlı Kötü Ruhlar" adlı makalesi ile geniş bir coğrafya nezdinde Türk kültürünün Anadolu'ya kadar taşımayı ve hatta İslamiyet içerisine dahi sokmayı başardığı kötü ruhların, hangi bölgelerde, hangi adlarla anıldığını öğreniyorsunuz. Bu makalede kültür derinliğimizin ve aslında farklılık sandığımız şeylerin, aynı kültüre ait farklı unsurlar oluşumuzdan kaynaklandığının bilincine varabiliyorsunuz. Bu makalenin ardından ise Müjgan Üçer'in "Sivas'ta Korku Üzerine Notlar: Kork Korkmazdan" başlıklı makalesi ile dilimize yerleşmiş, korkuyu içeren cümleler, kelimeler üzerinden daha farklı bir korku analiziyle karşılaşıyoruz. Fatma Pekşen'in "İmanım Korku" başlıklı makalesi ile Divriği özelinde başlayan korku turunu, Asya'nın derinlerinden Anadolu'ya geçiş yapan ve burada yerleşen korku unsurları geneline taşıyor ve hayret edeceğiniz benzerlikleri gözünüzün önüne seriyor. Sona doğru yaklaşırken, aslında Ertuğrul Sağlamer'in yazısı ile de birlikte ele alınabilecek Mesut Sönmez ve Nimet Sönmez'in "Doğum Sonrası Korku ve Kayseri Bölgesinde Albasması İnanmaları" başlıklı makalesini okuyorsunuz. Albasması dediğimiz şey daha çok kadınların özelinde gelişen bir korku olduğu için özellikle doğum öncesinde kadınların okumasında fayda olabileceğini düşünüyorum. Bu kısmın son makalesi Azerbaycan Türkçesi ile yazılmış Röya Tagıyeva'nın Azerbaycan Halk kültürü özelinde kullanılan koruyucu sembollere ilişkin makalesi. Aslında okuması ilk başlarda zor gelse de bir iki sayfa sonra hızlıca alışabiliyorsunuz. O kadar ki, Türkçe'nin farklı bir formu ve ayrı bir dil olarak algılanmasına karşın, aslında lehçe farklılıkları olduğunu da tatbik etmek için size iyi bir fırsat veriyor. Bu aşamadan sonra, Korku Sineması ile ilgili Gürhan Topçu'nun donanımlı ve son dönem Türk sinemasına irdeleyici bir gözle bakacağınız makalesi karşınıza çıkıyor. Genel anlamda Türk korku sineması denildiğinde zaten geri duran bir insan olarak, sinemadaki örneklere ilişkin yapılan değerlendirmeler sonucunda bakış açımın daha da uzaklaşmak yönünde olduğunu belirtmeliyim. Kitabın son bölümü, aslında kitabın en fazla hacme sahip olan bölümü. Kitabın aynı zamanda editörü olan Emine Gürsoy Naskali'nin aktardığı korku hikayeleri epey ilgi çekici. İnternetin geçmişini iyi bilenlerin hatırlayacağı "itiraf.com" tadında hikayelerle birlikte, insanların korkularını analiz etmek, bir yandan gözetleme güdülerini tatmin ediyor, diğer bir yandan ise sizi şaşırtıyor. Toplam 749 hikaye var ki, sayfa sayısı kitabın yarısından fazlasına, yani bu noktaya kadar okuduğunuz bütün makalelere tekabül ediyor. Hikayeler ağırlıklı olarak 15-16 yaşındaki insanların hikayeleri olduğu için, bir anlamda kendi gençlik ve çocukluğunuzu da gözden geçirmiş oluyorsunuz.

Korku kitabı, korku kavramına dair inanılmaz bir külliyat niteliği de taşıyor. Aynı zamanda zengin kaynakçası size yeni okuma fırsatları yarattığı için özellikle korku, korku edebiyatı ve korkunun nedenleri hakkında okuma yapmaktan, araştırma yapmaktan hoşlanan insanlar için muazzam bir nimet. Aynı zamanda, okurken bir demir leblebi olmayacak kadar da okura okuma kolaylığı sağladığını belirtebilirim. İlgililerinin muhakkak temin etmesi gereken bir eser. Hatta saklayıp nesilden nesile aktarmalık desem, çok da abartmış olmayacağımı düşünüyorum. Keşke bu baskının şömizli ve ciltli bir sürümü olsa diye insan biraz da hayıflanmıyor değil. Kitabı elde ediyor olmak bile bu aşamada büyük şans. Bu şansı iyi bir şekilde kullanmanızı tavsiye ederim.

Kitaplarla kalın.





4 Mayıs 2017 Perşembe

Garbın Ufkundaki Şark Balyozu: Demir Dövme Hikayeleri - Murat Başekim

"Korkunun kaynağı gelecekte yatar. 
Kim gelecekten kurtulmuşsa, 
korkacak bir şeyi yoktur"
Milan Kundera



Evet fark etmiş olacağınız üzere, bu ay arka arkaya korku eserleri tanıtıyor durumdayım. Ayarsız derginin Mayıs sayısı için korku teması üzerinden bir şeyler çiziktirdiğim yazımda, yazıya rehberlik eden üç kitaptan birisi de benim kitaplarını büyük bir iştahla okuduğum Murat Başekim'e ait. Bu yazıya başlamadan önce Murat Başekim kitapları ile nasıl tanıştığımı tekrar hatırladım birden. Kendimi tarih kitapları okumaya adamış olduğum bir dönemde, İskitlerle ilgili kaynak kitap ararken, yazarın İskit romanı ile karşılaşmış, daha sonra acaba başka ne tip kitaplar yazmıştır diye ararken İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış olan "DG" isimli kitabı ve İskit'i hemen sipariş etmiştim. Belki hacminden dolayı, belki de İskit'i okumaya henüz yeterli alt yapım olmadığından, ilk olarak ince bir kitap olan ve Deli Gücük hikayelerini barındıran kitabını okuyunca da üslubuna hayran kalmıştım. İskit'i okuduktan sonrası ise daha üçüncü kitabında yazara bir külliyat oluşturmaya yeltenmiştim. Bu satırları kendisinin de okumakta olduğunu tahmin ettiğimden, acaba buradan başka bir yerde, onun külliyatını tutan birisi olup olmadığını merak ettiğimi de sormuş olayım. Son dönem edebiyatımızda şahsi listemde açık ara ilk üçte yer alan yazarlardan birisi Murat Başekim. Bugüne kadar okuduğum dört kitabında da kapağı hep memnuniyetle kapattım. Demir Dövme Öykülerini ise normalde Karanlık Çağ isimli romanından çok önce temin etmiş olmama karşın, ancak elime alabildiğim bir kitap oldu. Hayat görüşü itibariyle insanın okuduğu şeylerin zamanını, hissikablelvuku ile seçtiği düşüncesindeyim. Demir Dövme Öyküleri de tam böyle bir hissiyatın arkasından, Ayarsız dergisinde kaleme alacağım yazı için biçilmiş bir kaftan olarak kitaplığımdan göz kırptı bana. Size tanıtacağım kitap İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 200 sayfalık bir eser. Demir Yavuz karakteri, tanıtımını bu blog içerisinde de bulabileceğiniz yazarın "Hayal Et Hikayeleri" adlı kitabında ilk defa arz-ı endam eden post modern cadı avcısı karakterinin ismi. O kitapta parça parça bazı hikayelerde boy göstermekte iken, bu defa bütün bir kitap ve tüm hikayeler karakterin ayaklarının altına serilmiş. İyi ki de öyle olmuş. Hayal Et Hikayeleri, yapı itibariyle ben dahil korku-fantastik türünü sevenleri tatmin etmesine karşın, Başekim'in kaleminin romanlar ve devamlılık içeren hikayelerde çok daha başarılı olduğunun ispatlarından birisi gibi. Burada yanlış anlaşılmak istemem elbette. Yazarın şark gotiği diye tanımlamış olduğu türün, Hayal Et Hikayelerinde çok muazzam ürünleri olduğu inkar edilemez. Bununla birlikte bir karakter üzerinde ardı sıra gelen ve kronolojik bir yapı izleyen hikayelerinde yazar normalde olduğundan daha çok, inanılmaz derecede sürükleyici.

Deli Gücük hikayeleri de, tıpkı tanıttığım kitaptaki gibi sürükleyiciydi. Demir Dövme Öykülerinde hikayelerin ardı sıra izlediği sıralamada, hikayeler arası boşluklara tutarlı geçiş süreçleri koysanız, birinci sınıf bir fantastik korku romanı olması da muhtemel. Kaldı ki hikaye türünde olmasına rağmen, alt kümeleri kapsayan büyük hikaye aslında Demir Yavuz'un hikayesi. Bu hikayeler arasındaki süreklilik ise okuyucuya sayfaları iştahla çevirtiyor. Esas karakter, aynı zamanda üzerinden sosyolojik tespitlerde bulunulabilecek bir karakter. Toplumsal yapımızın içerisinde bulunan pek çok karakterin tahlil edilesi uyumsuzluklarını ve tavır bozukluklarını üzerinde taşımakla birlikte aynı zamanda bizzat toplumun ta kendisi gibi. Yani hadım. İçinde belki de bir metafor olarak kullanılan cinsel dürtülerinin yeniden uyanmasını dileyen yanı ve hiçbir zaman bu dileğini gerçekleştiremeyecek fiziksel ahrazı tıpkı günümüz Türkiye'sinde kendisini arada kalmış hisseden insanların haline benziyor. Başekim'in hikayelerindeki fantastik korku karakterlerinin çeşitleri de bu öykülerde gittikçe genişlemiş. Öyle ki Göbeklitepe'nin bereketinden, Bodrum'un insan açlığına, Sırbistan'da mağdur ile saldırganın hep yanlış algılandığı coğrafyalara kadar uzuyor hikayeler. İstatistiği bozan iki hikaye dışında, bu fantastik korkutucu karakterler, aynı zamanda bölüm sonu canavarı gibi ortaya çıkıyor. Başekim, bu öykülerde ana karaktere eşlik edebilecek çok eğlenceli yan karakterler yaratmayı da başarmış. Demir'in sevmekle sövmek arasında kaldığınız dayısı buna çok iyi bir örnek. Korku dozu iyi ayarlanmakla birlikte Demir'in bazı sahnelerdeki hayıflanışları, karşısında yükselen korkutucu karakterlere karşı takındığı iplemez ruh hali, zaman zaman okuyucuya da geçebiliyor. Elbette bu noktalarda sizler de Demir ile özdeşleşip burnunuzun ucuna kadar gelmeyi başarmış heyulayı iplemezseniz, yazarın sürprizlerine hazırlıksız yakalanabilirsiniz. Demir eksildikçe güçlenen bir kahraman. Her macerasında bir şeyler kaybediyor, ama her kaybında daha büyük bir zafer kazanıyor. Başekim, Demir'in öykülerinde birinci şahıs ağzından hikayeleri anlatmayı tercih ettiği için, etrafında olanları mecburen onun bakış açısından izliyorsunuz. Bazı zamanlar sanki kitabın kapağında Demir'in karşısında oturan ölüm değil de, sizmişsiniz ve tavla oynarken size kendi hikayelerini anlatıyormuş gibi hissetmeniz bu sebeple normal. Bu anlamda da kapak seçimi de çok etkileyici olmuş. Demir aynı zamanda kendisinden çok şeyler öğrenilebilecek ve dersler çıkartılabilecek bir karakter haline gelmiş. Öykülerin hem dinamosu, hem de felsefi durgunluğu karakterin kimliğinde toplanmış durumda. İlk ortaya çıktığında da bir derinliği vardı, ancak bu kitapta Demir çok daha fazla olgunlaşmış.

Öyküler kaleme alınırken, özellikle birinci şahıs perspektifinden sunulan anlatıma ve Demir gibi hafif laubali bir kahramana rağmen öykünün geçtiği yerlere, tarihi geçmişlerine, mitolojik hikayelerine yapılan dönüşler kitabın altyapısına özenildiğini gösteriyor. Kaldı ki, bu Murat Başekim kitaplarında bu zamana kadar hiç es geçilmediğini gördüğüm bir özenli çalışmanın yansıması. Hem romanlarında, hem de hikayelerinde tarihi ve mitolojik altyapı aslına çok yakın bir şekilde düzenlendiği gibi, kurgulanan kısımları da hikayeyi olağanın üzerinde renklendirdiği için ayrı bir tat veriyor. Bu kadar şeyden bahsetmişken, korku unsurunun hikayelerdeki dozajından bahsetmediğimi fark ettim. Hikayeler, barındırdıkları fantastik korkutucu yaratıkların yarattığı aurayı yansıtması sebebiyle ürkütücü. Yukarıda da bahsettiğim şekilde Demir'in envai çeşit yaratığa yaklaşım tarzı bir miktar laubaliliği ve iplemezliği de içerdiğinden, ondaki lüzumsuz cesaret okuyucuya da geçiyor. Buna rağmen özellikle "av" bölümlerine geldiğinizde aniden kara bulutlar arkasına giren güneşle birlikte kararan hava misali, ortam inanılmaz puslu bir hâl alıyor. Zaten okuyucu olarak, ortam değişikliğini hissettiğiniz anda tüyleriniz diken diken oluyor ve "işte başlıyor" diyorsunuz. Özellikle Göbeklitepe kazı alanında ve Sırbistan'da geçen hikayede bu ürperti yerini derin bir korkuya doğru hiç sezdirmeden usul usul bırakıyor. Bir korku hikayesinin sizi etkilediğini en iyi nasıl anlarsınız diye bir soru sorsam ne cevap verirdiniz? Benim için bu sorunun cevabı, okuduğumda çok da etkilenmedim dediğim sahnelerin, yaratıkların gece rüyamda zuhur etmesidir. İşte Başekim'in kalemi, özellikle uygun ve sessiz bir ortamda kitabı okuduysanız gece rüyalarınızda canlanabiliyor. İşin garibi gerçek hayatınızda Demir Yavuz kadar cadı avı tecrübeniz ve meziyetiniz olmadığı takdirde boş yere karşınızdaki yaratığın kafasına vurabilmek için bir balyoz arıyor oluyorsunuz. Bu arada fırsatınız olursa önce Hayal Et Hikayeleri adlı kitabı okumanızı tavsiye ederim. Zira Demir Yavuz karakterinin ilk görünüşü ve bu kitaptaki hikayelerde yaşadıkları, sık sık bir geçmişe dönüş bölümü olmaksızın vurgulanıyor. Bu sebeple Demir'in geçmişinden bîhaberseniz, nelerden bahsettiğini tam olarak idrak edemeyebilirsiniz.

En başta da söylediğim gibi, Murat Başekim, özellikle fantastik korku türünde ne kitap çıkarırsa çıkarsın okuyacağım bir yazar olarak listemde yer alıyor. Bir edebiyat eleştirmeni değilim, ancak Başekim'in kıymeti sonradan bilinen yazarlar arasında olmasını da gönlüm hiç istemiyor. O yüzden belki de biraz partizanca bir şekilde sürekli kendisinin üslubuna olan hayranlığımdan bahsediyor olmam canınızı sıkıyor olabilir. Ancak bana güvenin. Bir okur olarak, hiçbir yönlendirme olmaksızın keşfettiğim üç yazar da bence işlerinin ehli ve edebiyatımızın geleceği konumundalar. Diyebilirsiniz ki, "tamam birisi Murat Başekim. Peki diğer iki yazar kim?" Onu da bu sayfaları takip ederek öğrenebilirsiniz. Zira bir aksaklık olmazsa ikisinin de kitaplarını bu ay içerisinde bu sayfalarda tanıtıyor olacağım.

Korkutan ve korkulan kitaplarla kalın. 


2 Mayıs 2017 Salı

Kabadayılar, Gulyabaniler ve Galatalı Bir Dilber: Yedikuleli Mansur - Mehmet Berk Yaltırık

"İnsanlar korkulacak şeylerden korkmazlarsa,
daha korkunç şeylerle karşılaşırlar"
Lao Tzu



Korku edebiyatı denildiğinde, son dönemde edebiyatımız adına şaha kalkmış bir şekilde gelen çok başarılı yazarlar, hikayeler ve romanlar görmekteyiz. Özellikle belirli yayınevleri, bu doğrultuda bir külliyat gelişmesi için çok ciddi emek sarf ediyorlar. İthaki Yayınları da kendimi bildim bileli bu çizgide gitmekte. Zira kütüphanemin ilk korku eserlerinden birisi olan "Karanlıkta 33 Yazar" yayınevlerinden çıktığı gibi son dönemde "14 Şubat için 14 Korku Hikayesi" adlı kitap ile de bu konudaki takdire şayan tutumlarını devam ettiriyorlar. Ancak hepsinden önemlisi, özellikle twitter da yer alan mesaj zincirleri(flood) üzerinden çok ürkütücü hikayeler anlatan ve bu konuda ciddi bir fenomen haline gelen Mehmet Berk Yaltırık'ın son kitabıyla da tekrar karşımıza çıkmış durumdalar. Evet size tanıtacağım kitap İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış karton kapaklı 296 sayfalık bir eser. İnsanın kendi kültürünü tanıyabilmesi için pek çok fırsat çıkıyor karşısına. Bizler kültür denildiğinde pek dar algılayabiliyoruz konuyu, ama bu kavramın içerisinde bir toplumun nelere güldüğü, nelere üzüldüğü, nelerden korktuğu da giriyor. Mehmet Berk Yaltırık, tanıtmakta olduğum romanıyla size bu fırsatı korku penceresinden bakmanızı sağlayacak bir isim. Geçmişinde inanılmaz derinlikte malzeme olmasına karşın, Türk edebiyatında pek işlenmeyen, zaten sınırlı olan ve korku-fantastik olarak adlandırılan edebiyat türü adına, Başekim'den sonra, yazdığı eserleri takip edeceğim ikinci isim olarak da çoktan kendi hususi listeme girdi ismi. Yedikuleli Mansur sürükleyici bir kitap. Yazarının da pek çok defa üzerini çizerek belirtmiş olduğu "gece okunması" hususundaki telkinlere uyduğunuz takdirde, kitap tam bir uyku katili. Elbette bu pek çok okur için arzulanılan bir durum. Hangimiz gece uykularımızı kaçıracak kadar sürükleyici bir kitap okumak istemediğini iddia edebilir ki? Kitap bu sürükleyicilik ihtiyacını karşılama konusunda kesinlikle birinci sınıf. Bu sürükleyiciliği sağlayan en önemli unsurlardan birisi, kitabın özellikle erkek okuyucularının genetik kodlarına hitap edebilecek kabadayılık, lokal mafya hikayeleri ile gerilimli bir damarı yakalamış olması. Bunun yanı sıra karakterler, yazarın üslubundaki en ufak ayrıntılarla, zihninizde işlenmiş bir görsel olarak arz-ı endam edebiliyorlar. Romanda geçen karakterlerin, mensubiyetleri, giyimleri, hareket tarzları, konuşma şekilleri ve modellemeleri çok başarılı. Hele ki Mansur'un aşık olduğu Galatalı dilberin kokusu, gecenin bir yarısı burnuma kadar geldi. Bu başarılı modellemenin bir neticesi olarak daha romanın başında tanıdığınız bir karaktere anında kapılıp, kurgudan çıktığı son ana üzülürken bulabiliyorsunuz kendinizi.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı İstanbul'unda, Bizans bakiyesi olan, yazarın zorbas olarak tanımladığı bitirimlik, kabadayılık kültürü kurgulanmış. Yazar, kitabın giriş kısmında, önsöz mahiyetinde aslında her şeyin nasıl kurgulandığı, araştırmalarının uzandığı dönemlerle romanın geçtiği dönemlerin arasında uzun bir mesafe bulunduğu, hakikatte izleri tam olarak tespit edilemeyen bir kabadayılık kültürünü kurguladığını açıklıyor. Aslında keşke bu açıklamalarına romanda kullanılan türkülerin de tamamen kurgu ürünü olduğuna dair bir açıklamayı ekleseymiş diye içimden geçiriyorum. Zira romanda ki en yoğun dipnotları aynı cümleyi içeren "müziklerin tarihin o döneminde var olup olmadığının bilinmediği, roman için kurgulandığını belirten" bir ifade kaplıyor ve roman içerisindeki bütün türküler için aynı ifade kullanılmış. Dolayısıyla bir kerede yapılmış bir açıklama ile farklı bir bilgi içeren dipnot olması ihtimali yüzünden aynı satırlar tekrar tekrar okunmak zorunda kalınıyor. Hatta altta geçen ifadenin ne olduğu artık ezberlenmesine rağmen, dipnot işaretinden dolayı "acaba farklı bir şey mi var?" beklentisi ile defalarca o dipnotu okuduğunuz için dikkatiniz dağılabiliyor. Bu bahsettiğim husus, romanda gözüme çarpan tek olumsuzluk. Bunu bir olumsuzluk olarak belirtmemin sebebi de, okuma akışını kesen dipnotların, aynı içerikle olmaları halinde, okuyucunun metine odaklanmasını engelliyor olması hususu. Romanın başat unsuru, o dönemde gerçekten var olup olmadıkları kati delillerle belirlenmemiş olmasına rağmen, yazarın giriş kısmında peşinen bilgi verdiği, aslında var olmayan kurgu kaynaklar. Zaten kurgu olan romanı, gerçek kılma adına ilgi çekici bir yöntem olarak okuyucuya ayrı bir keyif veriyor. Elbette romanın sürükleyiciliği sırasında, bölüm girişlerinde verilen uydurma tarihi vesikaların gerçekliğini sorgulamaz hale gelebiliyorsunuz. Her ne kadar aklınızın bir ucunda bu kaynakların, aslında var olmayan, yazarın muhayyilesinin ürünü kaynaklar olduğunu bilseniz de, kurgunun heyecanı, olayların birden bire ve hızlı şekilde gelişmesi karşısında, sanki gerçekten romanın geçtiği Osmanlı dönemindeki kabadayılık müessesini araştıran kaynaklar varmış gibi fehmedilebiliyor. Romandaki hareket, heyecan, gerilim unsurları tadını aşmayacak kararda. Ancak aynı şeyi korku için söyleyemiyorsunuz. Yazarın sosyal medyadaki açıklamalarından korku dozunun bilerek düşük tutulduğu söyleniyor. Buna rağmen, az bir doz da olsa kitabı gece yatarken okuduğunuzda rüyalarınıza girebilecek ürkütücü bölümler var. İnsan ister istemez, korku dozu yükseldiğinde ortaya nasıl bir kitap çıkacağını merak etmiyor değil. Zira mevcut romanda, az olduğu derinden hissedilmekle birlikte, romanın en uygun yerlerine yedirilmiş "korku" sekansları bile okuyucuyu yeterince ürpertmeye ve rahatsız etmeye yetiyor. Elbette bu duyguyu derinden hissetmek için yine yazarın ve bazı okurlarının tavsiyesine uyarak kitabı, gece yatmadan önce, karanlıkta bir masa lambası veya kitap ışığı altında okuyarak deneyimlemeniz mümkün. Yine de bir miktar daha fazla korku romanı olduğundan daha ileriye itebilirdi diye düşünüyorum.

Aslında burada daha geniş bahsedilmeyi hak eden bir unsur daha var ki, o da son dönem Türk edebiyatında yüzünü daha sık göstermeye başlayan, korku ve fantastik edebiyatın iç içe geçmiş olması konusu. Yedikuleli Mansur da aslında türü itibariyle korku-fantastik denilebilecek bir roman. Bunu bu kadar net söyleyebiliyor olmamızın sebebi, fantastik kurgularda boy gösterebilecek, yaratıklar, hayaletler, cadılar, cinler, periler, kurt adamlar ve hatta vampirler gibi ögelerin aynı zamanda karakter yapıları sebebiyle korku türüne ait varlıklar olmasından kaynaklanıyor. Belki yukarıda yazdıklarımla çelişeceğini düşünebilirsiniz, ancak romanda korku unsuru az olmakla birlikte, bahsettiğim korkutucu fantastik figürler, romanı gerçekçi plandan çıkarmayacak gayet muteber bir dozda kullanılmış. Romanın içerisinde normalde evrensel fantastik kurgunun sahasına giren cadılar ve kurt adamlar gibi yaratıkların, menşei nereye ait olursa olsun Osmanlılaşmış versiyonlar olduklarını belirtmekte abartı olmayacaktır. Yazar bu unsurları, kurguda sırıtmayacak ve kendi fantastik kültürümüzün bir parçası olarak algılanacak şekilde ayarlamış ve üstüne üstlük bunu da tarihi bir temele oturtmayı başarmış. Bence bu husus, roman adına en dikkat çeken yönlerden bir tanesi. Roman ilk okunuşta gerçekten bir ilk roman için kaliteli bir iş çıkartıldığını gösteriyor. Üstelik devamı olacağına dair beklenti uyandıran bir finalle ve yazarının Mansur'un hikayelerinin daha korkutucu bir dozda ilerleyeceği yönündeki açıklamalarına dayanarak bunu söyleyebiliyoruz. Buna karşın, kurguda bazı olayların çok hızlı sonuçlanması, okuyucunun bir anlamda bazı ufak oldu bittilerle karşı karşıya kalması gibi sebeplerle peşinen bu eserin bir "magnum opus" olabileceğini söylemek için erken olduğu gibi, böyle bir betimlemenin benzeri eserlere de haksızlık olacağına inanıyorum. Ancak Mehmet Berk Yaltırık'ın korku-fantastik edebiyatı türüne uzun yıllara sari bir damga vurmak üzere olduğunun en önemli işareti olduğu da su götürmez bir gerçek. Türk masalları ve efsanelerinin etkisinde tatmin edici bir korku-fantastik kurgu romanı okumak istiyorsanız, Yedikuleli Mansur kalbur üstü bir roman olarak gecelerinizi ve korkularınızı süslemek için ön plana çıkıyor.

Bu zamana kadar, kitaplarla farklı duygular yaşayıp, korku ve gerilimi kitap vasıtasıyla tatmadıysanız, kesinlikle edinmeniz gereken bir roman olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Kitaplarla kalın. 







13 Nisan 2017 Perşembe

Orhun Yazıtlarını İncelerken: Gök-Türk İmparatorluğu (İlteriş, Kapgan ve Bilge'nin Hükümdarlıkları) - Rene Giraud

"Yeryüzünde hüküm süren kuvvet, hayat kuvveti değil ölüm kuvvetidir."
Bernard Shaw



Türk tarihini belirli bir okuma sırasıyla tetkik ettiğim maratonda, bir buçuk ay öncesinde elimdeki kitapların kalınlık durumlarına bakarak çok kesin konuştum ve tam gaz maratona devam edebileceğime inandım. Elbette bu durum şimdi size tanıtmakta olduğum Rene Giraud'nun kitabını okurken epey değişti. Kısa künyesini verecek olursak, Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmış karton kapaklı 312 sayfalık bir kitap. Görebildiğim kadarıyla şu anda baskısı yok. Ya önceden kütüphanenizde bulunacak ya da bulmak için sahaf kapılarını aşındırmanız gerekecek bir kitap. Kitapla ilgili ise en sonda söyleyeceğimi, en başta söyleyeyim. Okuması ve anlaması zor, demir leblebi olmasa da bir yutulma zorluğu var. Zaten kitabı çeviren İsmail Mangaltepe'de henüz kitabın takdiminde bu zorluğa sebep olan çeviri sıkıntılarından bahsediyor. Belki çeviri konusunda yaşanılan zorluğun yansıması, belki de konunun sadece filolojik tabanda ilerlemesi sebebiyle, kitap size tahmin ettiğinizden daha fazla zaman harcatıyor. Bunun yanı sıra, Rene Giraud, bizim Tonyukuk yazıtı olarak bildiğimiz Bain Tsokto yazıtları ile Bilge Kağan'ın kardeşi Kül Tigin ve kendisi için diktirmiş olduğu yazıtlarla karşılaştırmalı bir profil ortaya koymaya çalışıyor. Hatta buradaki amaç tarihi bir bilgilendirmeden ziyade, dilbilim anlamında bir inceleme ortaya koymak. Haliyle Giraud bunu yaparken, hem kendi alanının dışına çıkan tespitler yapıyor, hem de kendi tespitleri ile çelişmeyi başarabiliyor. Biraz açacağım elbette bu tespitlerini ancak daha öncesinde genel olarak kitaptan bahsetmeye devam edeyim. Yukarıda da değindiğim gibi, aslında kitap bizim II. Gök-Türk İmparatorluğu olarak adlandırdığımız dönemin kuruluşundan Bilge Kağan'ın ölümüne kadar geçen dönemi irdeliyor. Bunu yaparken de çok gerekmedikçe Çin kaynaklarına başvurmadığı gibi, sadece Orhun anıtları üzerinden bir tarih modeli çıkartmaya çalışıyor. Hatta karşılaştırma ölçütlerine binaen tamamen Tonyukuk üzerinden yürüyen bir Gök-Türk tarihi söz konusu. Dolayısıyla bu kitabın içerisinde Gök-Türklerin nasıl ortaya çıktığı, Bumin-İstemi, Mukan vb. konulara dair bilgi edinmeniz mümkün değil. Hatta sadece yazıtlar üzerinden ilerlemesi sebebiyle, kronolojik bir tarih sunmadığı da aklınızın bir köşesinde yer etsin. Çünkü Bilge Kağan'ın ölümünden sonra, onun yerine geçen oğlu hakkında ufak tefek bazı atıflar dışında  imparatorluğun kaderinin ne olduğuna ilişkin hiçbir bilgi yok. Bu anlamıyla da tek başına bir Gök-Türk tarihi anlatısı olmaktan uzak, konuya özgülenmiş bir kitap olduğunu belirteyim.

Gelelim Giraud'nun dikkat çekici olduğu kadar, kanaatimce kendisiyle çelişmeyi başaran tespitine. Giraud, Bilge Kağan yazıtlarında geçen bir ifadeye dayanarak, Türkler ve Oğuzların iki ayrı bodun (budun-ulus) olduğunu iddia ediyor. Bu konuda Barthold gibi isimlerin yanıldığını, Oğuzların farklı bir ulus olduğunu, Türkler tarafından kurulmuş olan Gök-Türk konfederasyonuna baskıyla alındığını belirtiyor. Bahsettiği ifade yan taraftaki resimde de geçen "Türük Bilge Kağan, Türük sir bodunıg Oguz bodunıg egidü oturur" yani "Bilge bir kağan, batıdaki Türk ulusu ile Oğuz ulusuna göz kulak olmaktadır." diyerek çevirdiği ifade. Burada bodun kelimesinin tekrarlanmasının, Türük ve Oğuzların iki ayrı ulus olarak değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelen bir açıklaması var. Devamında da bu açıklamasını ayrıntılandırıyor ve inandırıcı olabilecek deliller sunuyor. Ne var ki, kitabın ilerleyen bölümlerinde bu ifadeleriyle çelişmeyi başarabiliyor. Bu arada, bu noktada dikkat çeken bir husus var ki, Giraud kitabın sonuna doğru bu hususa da değiniyor. Bildiğiniz üzere, ülkemizde milliyetçilik, ulusçuluk vs. adı her ne ise, bu konuda tartışmalar başladığında, "1789 Fransız İhtilalinden önce, millet diye bir kavram mı vardı?" "Henüz 250 senelik ömrü bile olmayan bir kavrama dayanmak nasıl bir saçmalıktır" kabilinden cümleler işitilir. Oysa Giraud'nun da üzerinde dikkatle durduğu üzere, bu yazıtlarda geçen ifadeler, milliyetçiliğin ve millet kavramının o tarihlerde de var olduğunu gösteren en önemli delillerden. Hunlar faslında, 24 budunu tek bir budun haline getirdiğini belirten Mao'tun'un ifadeleri doğrultusunda da, Oğuz ve Türklerin ayrı birer ulus olduğu konusunun konuşulması gerekiyor. İşin daha ilginci, Giraud'nun kitabın ilerleyen bölümlerinde bu konulardan bağımsız şekilde boy, bodun gibi kavramların tanımlarını verirken ortaya çıkıyor. Burada sunmuş olduğu kavramda net bir şekilde ulus tanımı yapmaktan kaçınması ve bir tarafta iki unsuru ayrı ulus olarak nitelendirirken, diğer tarafta bodun kavramı ile ulus kavramını net bir şekilde üst üste oturtamaması söz konusu. Elbette maratonda baştan sonra bir Gök-Türk incelemesini henüz okumamış olduğum için, tarihi bazda bu konulara ilişkin görüşlerime henüz bir netlik kazandırabilmiş değilim. Ancak bu hususta kitabın kendi içerisindeki çelişkilerden dem vurarak ilerleyebiliyorum. Buna karşın, Gök-Türkler faslının sonuna geldiğim zaman muhtemelen burada yazdıklarımı hatırlayarak, Giraud'nun iddialarına karşı bir kez daha düşüncelerimi sunacak olduğuma kanaat getiriyorum.

Yukarıda da değindiğim gibi bir diğer çelişki yine kitabın ilerleyen bölümlerinde mevcut. Giraud burada da, yine resimde görebileceğiniz üzere,  "Oğuzlar, Türkler ile birlikte, sadece bir tek ulusu, 716-717 yıllarına kadar teşkil edeceklerdir." diyor. Şimdi burada tutarsız olan nedir diye sorabilirsiniz? Kitabın ilerleyiş mantığına göre, Giraud'ya göre, ilk başta Oğuz ve Türk ulusu iki ayrı ulusmuş, sonra 717 yılına kadar kaynaşıp, tek ulus olmuşlar diyebilirsiniz. Ancak bunu siz diyor olursunuz. Zira çeviride bir eksiklik yoksa, Giraud bu meyanda hiçbir şey söylemediği gibi, konuyu ucu açık bir şekilde bırakıp köşeye çekiliyor. Hatta devam eden ifadelerinde 717 yılından sonra, yine ayrı bir Oğuz ulusunu ima ederek ilerlediği rahatlıkla söylenebilir. Burada Giraud'nun kanaatimce hatalı yorumunun bir diğer sebebi, ikincisinden çok daha geniş bir coğrafyaya hükmetmiş olan I. Gök-Türk İmparatorluğu hakkında yeterli bilgi sahibi olmamış olmasıdır. Zira Oğuzlar, İlteriş Kağan'ın isyanından önce, birdenbire ortaya çıkan bir kavim, bodun, ulus değil. Bu konuda fikir beyan ederken, sadece yazıtlarda geçen ifadeleri esas almak, Bumin ve İstemi Kağan dönemlerini, Hunların tek bir bodun gibi hareket etmekteki fiili ve siyasi iradesini de ele almak gerekir. Aksi takdirde, sadece yazıtlar üzerinden yapılacak, uzmanlık sahası olan filoloji dışındaki diğer disiplinler hakkında yanlış yorumlanabilecek veriler doğurmaktan öteye geçmeyecektir. Aslına bakarsanız, kitabın da odaklanmış olduğu ve dil bilim anlamından çıkıp, tarihi konularda okuyucusuna fikir verdiği biri çok geniş olmak üzere topu topu iki saha var. Bunlardan birincisi Türk-Oğuz ulus yapısı, diğeri ise Tonyukuk ve Bilge Kağan arasındaki her türlü uyuşmazlıkların irdelenmesi. Her üç yazıtta geçen ifadeleri baz alarak, bu iki tarihi figürün, dini inanışları, hayat görüşleri, devleti idare şekilleri, genel siyasetleri ve hatta karakterleri arasındaki zıtlık sıklıkla vurgulanıyor. Bu iki saha dışında kalan konular, yazıtlarda yer alan kelimelerin dil bilim sahası içerisinde incelemelerini içeriyor ki, kitabı çok uzun sürede bitirmemin sebebi de, yüzeysel olarak hakim olduğum bir alan olmasına karşın, içerikte geçen tanımlamalar ve dil bilim esaslarının her geçen saniye okumamı zorlaştırıyor olmasıydı.

İlginç bir şekilde maratonda Gök-Türklerin bu bölümüne gelene kadar, bir türlü tam kapsamlı, kronolojik bir Gök-Türkler okuması yapamamış olmam. Okuduklarımdan birisi meşhur Kür-Şad isyanı ile ilgili, II. Gök-Türk imparatorluğu öncesindeki hususi bir konuya, diğeri tamamen Batı Gök-Türkleri ile Bizans arasındaki ilişkilere, size tanıtmakta olduğum ise II. İmparatorluk döneminin en şaşalı zamanlarına denk gelen dönemsel eserler oldu. Okuma sırama baktığımda, bundan sonraki kitaplarda da yine böyle dönem ve bölge sınırlamalarına tabi eserler olacağa benziyor. Yine de Gök-Türkler ile ilgili okumalarda, sona doğru yaklaştıkça bu uygarlığa ilişkin, pek çok kişinin üzerinde ittifak ettiği muazzam eserlere doğru yol alıyorum. Peki, Giraud'nun kitabı bu anlamda size önerebileceğim muazzam eserler arasında mı diye sorarsanız, cevabım ne yazık ki olumsuz olacaktır. Kitabın bulunmazlığı dışında faydası ise II. Gök-Türkler dönemine ilişkin ayrıntılandırılmış bilgiler içermesi. Yine de bütün okuma serüvenim bitmediği için, burada Giraud'nun sunduğu iddialara cevap verilip verilmediği, iddialarının tenkidi gibi konularda ahkâm kesebilmem için giriş kısmında da belirttiğim üzere, uygarlık ile ilgili okumaları bitirmiş olmam gerekecek. Yine de Orta Asya Türk tarihinin yüzeysel olarak hakim olabildiğim kısmına dayanarak size, ancak ayrıntılı bir araştırma veya yazıtların tetkiki ile ilgili özel olarak ilgilenmenizi gerektirecek bir sebep varsa tavsiye edebileceğim bir eser. Maratonda sonraki eserimiz Sadettin Gömeç hocanın Kök-Türk tarihi olacak. En azından orada kronolojik okuma yapabileceğimi inanıyorum.

Tarih maratonunu takip etmeyi ihmal etmeyin. Beni sizlerin bu konudaki beğenisi ve takibinin de hızlandırmakta olduğunu aklınızdan çıkarmayın. O yüzden okuduğunuz yazıları ne kadar çok paylaşırsanız, o kadar çok kişiyle birlikte maratonu tamamlayıp, daha fazla kişi birlikte bilinçlenebiliriz. Ha umrumda mı olur diyorsanız, ben zaten tek başıma yeterince bilinçleniyorum.

Bilinçli kalın, kitaplarla kalın.






31 Mart 2017 Cuma

Boyların Altında Yatan Dünya: Mitten Yazıya veya Gizli Dede Korkut - Kamal Abdulla

"Ol zamanda beglerin alkışı alkış, kargışı kargış idi"
Dede Korkut Hikayeleri



Türk mitolojisi denildiğinde aklımıza gelebilecek ilk isimlerden birisi Dede Korkut. Peki, Türk-Oğuz coğrafyasının geneli tarafından bilinen Korkut Ata, Dede Korkut karakterinin boyladığı hikayeler sadece çocuklara anlatılan birer masaldan mı ibaret? Oğuz toplumunun hikayeleri gibi gözüken metinler, hem Türk davranış biçimlerinin arketiplerine dair fikir sahibi olmamızı sağlamakta, hem de sözlü edebiyattan, yazılı edebiyata geçişin sembolik ve fiili anlamda taşıdığı mânâ ile ufkumuzu gökkuşağı gibi rengarenk boyamaktadır. İnsanlığın kollektif bilinciyle, varoluşundan bu yana sözlü ve yazılı edebiyatıyla, mitleri ile geleceğe, yeni nesillere taşıdıkları pek çok şey var. Dede Korkut Hikayeleri de Türk destan edebiyatının en önemli ve bilinen eserlerinden. Önümüzdeki dönemde Dede Korkut hakkında yayınlanmış pek çok eseri bir yazı içerisinde tanıtmayı planlamakla birlikte, bu yazıyı tamamlamadan önce, bu konuyla ilgili, alt metinlere ve mitolojinin bize getirmiş olduğu mesajı, mit ve yazı arasındaki savaşı daha iyi anlayabilmek adına, Kamal Abdulla'nın bu ilginç eserini sizlere tanıtmamın artık zamanı geldiğini anlamış oldum. Konuyu daha fazla detaylandırmadan önce, size kısa bir künye geçeyim. Kitap Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 359 sayfalık bir eser. Kitap Kamal Abdulla'nın 1999 yılından 2009 yılına kadar süren ve bu süreç içerisinde sürekli tamamlanan ve genişleyen kitabının 2009 yılındaki son halinin baskısı. En azından benim daha önce okuyup bitirmiş olduğum baskısı bu. Yazarın geniş ufkunu birazdan ayrıntısıyla aktarıyor olacağım, ancak öncesinde, kitabı okuyucu için okunur kılan Ali Duymaz'ın da hakkının teslim edilmesi gerekiyor. Elimde orijinal metin olmadığı ve esasında bir çevirmen olmadığım için çevirisinin hakkını birinci elden teslim edemem, ancak kitabı okuyucu için daha da anlamlı kılan dipnotları ve kitaba başlamadan önce, altyapısı olmadan kitaba başlayacak okuyucuya uyarı mahiyetindeki ifadeleri için teşekkürü hak ediyor. Kaldı ki çeviri konusunda, sunuş yazısında geçen açıklamalar dahi, bu kitaba ne kadar çok emek verildiğini gösterir nitelikte. Özellikle Türk okuyucusunun dikkatinden uzak bir Türk coğrafyasında var olan böylesi kitapları çevirmenin, hele o coğrafyaya yabancılaştığımız çağlarda, tahmin edilenden büyük hizmet olduğunu takdir etmeniz açısından konuyu bu kadar uzattığımı belirtip, devam ediyorum.  Dede Korkut hikayeleri Türk-Oğuz yapısının sözlü edebiyattan, yazılı edebiyata yansımış genetik kodu gibi. Bu hikayelerin yazılı olarak kayda alınmış olabileceğine dair emareler olduğu gibi, hikayede geçen motiflerin, ortak atalara ve kültürlere sirayet etmiş olduğunu da gösterecek nitelikte bir çalışmayla karşı karşıya kalıyoruz bu kitapta. Abdulla, Mitten Yazıya başlığının ne anlama geldiğini gösterebilmek adına, önce miti örnekleri ile tanımlıyor, sonra yazıdan ne kastettiğini açıklıyor. Elbette burada açıklıyor dediğim anda, kitabı eline alıp okuyan her okuyucuya anında Dede Korkut'un sırlarını dökeceğini düşünmeyin. Benim önerim, bu tip mitoloji okumalarından önce, özellikle kavramsal noktada akim kalmamak için Carl Jung'un kitaplarından bir kaçını muhakkak okumuş olmanız. Özellikle "Dört Arketip" bu konuda çok mantıklı bir seçim olacaktır. Zira Abdulla'nın psiko-analitik bakış açısında Jung ve onun öğretilerinin etkisi mevcut.

Bunun yanı sıra, mit olarak adlandırılan kavramın sözlü edebiyatın katı geleneklerle sımsıkı bağlı olduğunu, yazının ise bu geleneklere saldırı halinde olmaktan hoşlanan yenilik olduğunu anlamak gerek. Yazmaya muktedir kalem sahibinin gerekirse bütün geçmişi değiştirecek kudrete sahip olduğuna inanıyorum. Sözün sahibine veya bizzat söze göstermeye cüret edebileceği bu gücü göz önünde bulunduracak kadar, mitoloji ve edebiyata da hakim olmak gerektiğini zihninize not edin istiyorum. Kamal Abdulla, okuyucuyu mit ve yazı arasındaki farka hazırlamadan önce okuyucunun fikir dünyasında kolaylıklar sağlayacak sağlıklı bir altyapı oluşturuyor. Asıl karşılaştırmalara geçmeden önce, Mit ve Yazı arasındaki bağlantıyı anlamlandırabileceğimiz kaos-kozmos, geçmiş-hal, tecrübesizlik-tecrübe karşıtlıklarına dair fikir sahibi olmanızı temin ediyor. Bu bölümde destan metni içerisinde kendisine yer bulan varyant olarak adlandırdığı farklı mitleri, yine destan içerisindeki örnekler ile tanımlayarak ilmek ilmek bir düşünce yapısı örüyor. Oğuz hikayelerini(boylarını) barındıran Dede Korkut Hikayeleri yani destanın bile temeli itibariyle sembolize ettiği bir bütünlük olduğunu, destanın sadece çocuklara okunan masal mahiyetinde bir güzellemeden ziyade, Türk-Oğuz düşünce yapısının gizli anlamlar barındıran sembolik bir anahtarı niteliğinde bulunduğunu kavratacak fikri altyapıyı size kazandırma konusunda bütün gayretini sergilemiş yazar. Bazen aşırı anlamlılıktan beyninizin loblarının ısındığını, zaman zaman yanıyormuş gibi olduğunu hissedebiliyorsunuz. Altyapı oluşana kadar, kitaptaki kavramlarla, anlatılanlarla yoğun ve derinlikle bir miktar boğuşuyorsunuz. Hatta şu satırların yazarı olarak itiraf etmeliyim ki, bazı konuları ikinci kez okuduktan sonra netleştirmekle birlikte, bazı kısımlarda aktarılanları ise yeni yeni idrak edebiliyorum. Her geçen gün Mit denen şeyin aslında başka neleri kapsadığını, yazı denen şeyin başka nelerle özdeşleşebileceğini fark ediyorum. Yüzyıllardır bir destan metni olarak ele alınmış Dede Korkut Hikayelerinin, aslında bütün insanlığa ait bir geçmişin kodlarını taşıyor olması fikri sizce de korkutucu olduğu kadar, olağanüstü bir durum değil mi? İnsanlığın sırlarına ait kadim sözcüklerin, farklı bir varyantı olup olmayacağına kafa yoruşumuz kendi içimizde kalsın da, devam edeyim bu güzel kitaptan bahsetmeye. En son fikri altyapıyı örmüş olduğundan bahsediyordum. Bundan sonrasında mit ve yazı kavramlarını ayrıntılarıyla irdeliyor. Özellikle "Mitin Gücü, Yazının Güçsüzlüğü" ve "Mitin Güçsüzlüğü ya da Yazının Gücü" başlığı altında okuyacaklarınız, size yukarıda bahsettiğim mit ve yazıyı bambaşka kavramlarla özdeşleştirme konusunda ki düşünsel özgürlüğü ortaya çıkarıyor. En azından ben de bu şekilde gerçekleştiğini söylüyorum. Siz de daha farklı bir yol izleyebilir.

Kitabın, yukarıda bahsettiğim bölümleri tam anlamıyla anlatılmak istenen konuya bir yandan sizi çekmekte iken, diğer yandan hazırlayıcı metinler olması dolayısıyla okuması daha zor olan kısmıydı. Bu kısımdan sonra gizli anlamları ifşaya başlarken, Beyrek'in destan genelinde temsil ettiği değerler uğrundaki kaderine tanıklık ediyorsunuz ve kitabın bu kısımdan sonrası inanılmaz hızlı akmaya başlıyor. Öyle ki, bazı yerleri okuduktan sonra, okumadığımı, atladığımı düşünüp, tekrar başa dönerek aynı yeri okuduğum hatıramda kalmış. Evet metin çok hızlı akıyor çünkü Türk insanının çok sevdiği bir usule yaslanıyor roman: "karşılaştırma". Elbette burada okuyacağınız karşılaştırmalar, bir magazin programının şık-rüküş menşeili sığ kıyılarda geçenlerinden değil. Ancak belirli bir entelektüel seviyeyi aşmış okurun dahi karşılaştırmaya karşı koyamayacağını düşünüyorum. Sebebi genetik olabilir bilmiyorum. Kamal Abdulla yukarıda bahsettiğim gibi ana varyanta ulaşmak için bazı boylarla(hikayelerle) Yunan mitolojisindeki benzerleri arasında bir karşılaştırma yapıyor. Bütün bu karşılaştırmalardan ortak ata sonucuna varmak en kolay olanı.  Bu basit sonuca aldırış etmezsek, yazarın yaptığına tam olarak "karşılaştırma" da diyemeyiz. Daha açık anlatmak gerekirse, yazar burada hangi sürümün daha erken çağda belirdiği, hangisinin hangisinden doğduğu, kaynaklandığı gibi sorulara cevap vermeye çalışmıyor. Sadece bu iki farklı mitoloji malzemesini karşılaştırıp, benzerlik ve farklarını ortaya koyuyor. Nihai değerlendirmesini kitabın sonuna bırakıyor. Ana varyantlara doğru ilerlerken öyle benzerliklerle karşılaşıyorsunuz ki, şaşırmamak elde değil. Kendi adıma, karşılaştırılan metinleri, yani hem Dede Korkut'u, hem de Yunan mitlerinin kahramanlarının hikayelerini size tanıttığım kitabı okuduğum zamana kadar çok düz ve sığ okuduğum algısına kapıldığımı belirtmeliyim. Çünkü Abdulla'nın bulduğu benzerlikler hayret verici olduğu gibi, arada yapmış olduğu tespitler de, sizi bundan sonrası için yeni okuma alışkanlıkları kazanmaya itiyor. Bu arada yazının başından beri belirtmemişim; bu kitabı ilk okuyuşumun üzerinden üç, ikinci okuyuşumun üzerinden bir sene geçmiş. Buna rağmen kitapla ilgili şu anda okuduğunuz yazıyı yazarken, tek oturuşta ve solukta yazabiliyor olmam sizi şaşırtmasın. Çünkü okuduklarımı özümsemek için epey üzerinde düşündüğümden, halen canlı canlı yazıp aktarabiliyorum görüşlerimi. Gizli Dede Korkut üstüne tekrar basa basa belirteceğim üzere sadece Dede Korkut Hikayelerine değil, bütün mitolojik edebiyata bakış açınızı köklü olarak değiştiriyor. Kaldı ki, metnin semantik (anlambilimsel) boşlukları başlıklı son bölümde yazarın ulaşmamızı istediği sonuçlar, sadece kabullenilecek yazılı metalar olarak değil, ucu açık bir düşünce alemine bilet olarak kabul edilebilir.

Geçmişten geleceğe doğru ilerleyen ortak hafızanın, ortak anlatının kat ettiği yolu idrak noktasında, fikri anlamda doğuştan topal olan insana, sunulmuş bir koltuk değneği gibi alınıp kabul edilmeli ve okunmalı diye düşünüyorum. İlkel, antik, eski çağ diye adlandırdığımız günden bu zamana kadar gelmeyi başaran metinler, sadelikleri oranında derin, süslülüğü oranında sığ olabilirken, anlamları üst üste koyup sırtlarında taşıyabiliyorlar. Aslında bu hususun sebeplerinden birisine de yazar Mit ile Yazıyı kıyaslarken ucundan da olsa dokunuyor. Yazı her aşamada, destanın her adımında miti devre dışı bırakmaya ve gücü ele almaya çalışıyor. Düşünün ki, bu Dede Korkut Hikayelerinin yazılı edebiyata geçmiş olduğu bir zaman diliminden yüzyıllar sonra ne hale gelmiş olsun. Bugün miti yok olmuş, biçare bırakan, güçlü ve tüketici "yazının" hakimiyetiyle karşı karşıya olduğumuzu da aynı anda görmemizi temin etmek için yine kitabı okumuş olmanız önerilir. Bütün bu sırlar, gizlilik, metnin altında yatan genişlik, derinliği gözünüzü korkutmasın. Derinlik sarhoşluğu sadece derin denizlerde değil, derin kitaplarda da vardır. Vurgun yememeye dikkat ederken, diğer yandan da tadını çıkarmak için mücadele edilmesi gereken kitaplardan birini size tanıtmaya çalıştım. Kitap okura, bir destanı birden fazla katmanda, birden fazla boyutta nasıl algılayabileceğini anlatmayı hedefliyor. Ancak ifadelerinin ağırlığı ve anlam derinliği bu boyutları ve katmanları hakkıyla idrak edebilmek için, standart okuyucudan fazlası olmanızı gerektiriyor. Uzak Yunan, yakın Oğuz, sırlarla yüklü bir metin. Sadece mitten yazıya, uzaktan yakına veya yakından uzağa geçiş yapan, bir takım milli kodları taşıyan, mitolojik bir matruşka gibi. Öyle ki, kitabın sonuna gelip kendinizi halen, üzerinde düşünürken bulabiliyorsunuz. Dediğim gibi Abdulla'nın bu muazzam incelemesi, size sonrasında okuyacağınız kitapları farklı bir şekilde ele alma konusunda bir disiplin kazandırıyor. Bu disiplini kazanabilmek adına dahi okunması gerekir. Yoksa Tanrıdan, insana bir yolculuk yapmak yerine, hepi topu mitten yazıya doğru yol almakla yetinebilirsiniz.

Boyların boylandığı, soyların soylandığı, kahramanlara edilen duaların arzı çınlattığı çağlara ulaşmak ve hem hususi, hem milli Atlantisimize kavuşmak için güzel kitaplar okumayı ihmal etmeyin.






















22 Mart 2017 Çarşamba

Kutsal Metinlerin'in Doruklarından, Ezoterizmin Eteklerine: Peygamber Enok'un Kitabı

"Gözcülere (meleklere) de ki; 'Evet bir zamanlar göklerdeydiniz 
ama tüm sırlar size açıklanmamıştı. 
Sizin öğrendikleriniz sadece kıymetsiz şeylerdi"
Enok Kitabı 16/3



Tek tanrılı dinlerin tespit edilen, bilinen ve inanılan tarihi arkeolojik bulgular baz alındığında en eski dönem olarak M.Ö. 1300'lü yıllara tesadüf etmektedir. Oysa din ve tanrı kavramı, bu tarihten 8.000 sene öncesine kadar rahatlıkla tarihlenebilmektedir. Özellikle de Göbeklitepe kazıları neticesinde, bu bölgenin bir inanç merkezi olduğu konusundaki tespitlerin ardından, özellikle tek tanrılı dinlere ilişkin pek çok konu, araştıran, şüphe eden insanların zihinlerinde soru işaretleri oluşturmaya yetmiştir. Kutsal kitapların, büyük tek tanrılı dinlerin dinamosu konumunda olduğu, o dinin mensuplarının hem inanç temellerini, hem de toplumsal, sosyal ve hukuki yaşayış şekillerini düzenledikleri açık. Ancak kutsal metinlerin tahrif edildiği, insan elinin değdiği pek çok şeyi yok etmekte mahir olduğu gerçeği doğrultusunda, kutsal kitapları da tahrif ettiği bilinmekte. Elbette manevi iklimimiz dolayısıyla Kuran-ı Kerim'i bu tanımlamanın dışında tutma ihtiyacı hissediyoruz. Bununla birlikte bir ilk kutsal metine ilişkin elde avuçta pek fazla bir şey olmadığını da ayrıca belirtmek gerek. Bu konuya neden giriyorum diye merak ediyorsunuz elbette. Özellikle "Ölü Deniz Parşömenleri" olarak da ele alınan "Kumran Metinleri" ortaya çıktığından beri teolojik konular ve tek tanrılı dinlere ilişkin elde bulunan veriler didik didik edilerek dinler tarihini değiştirebilecek pek çok tespit yapılmakta. Esseniler olarak adlandırılan Yahudi topluluğun korumayı başardığı iddia edilen yazmaların deşifre edilmesi neticesinde eski ahit ile büyük oranda benzerlik taşıyan metinlerin varlığından bahsedilmekteydi. Elbette bu metinler yeni bir dinin doğmasına sebep olmadığı gibi mevcut tek tanrılı dinleri güçlendirmek için uydurulmuş metinler de olabilirdi. Evet bu uzun girizgahın da, her şeyin olduğu gibi bir sebebi var. Kur'an-ı Kerim'de veya İslam'ı aktaran diğer vasıtalarda (hadis, kutsi hadis, vb.) geçen kıssalar olarak da adlandırabileceğimiz İslam mitolojisi kapsamında aktarılanlar doğrultusunda, kendilerine kitap gönderilen peygamberler dışında, bir de kendilerine suhuf (sayfa) gönderilen peygamberler vardır. Hz. Adem, Hz. Şit, Hz. İdris ve Hz İbrahim bu sayfa sahibi peygamberlerden olmakla birlikte, bizim bu yazıdaki konumuz tanıtacağım kitap sebebiyle "acaba bu kitap o sayfalar mıdır?"sorusunu sorduran, Hz. İdris'e gönderilen sayfalardır.

Biz her ne kadar İdris olarak adlandırıyor olsak da, Kitab-ı Mukaddes'te, İdris Peygamberi karşılayan isim Hanok'tur. İslam mitolojisinde İdris peygambere sayfalar(30 Sayfa) verilmiş olması hususunun karşısında, Kitab-ı Mukaddes'te sürekli olarak bir "Hanok Kitabı"ndan bahsedilmiştir. İşte size bu ay tanıtmayı düşündüğüm kitap, Hanok kitabı olduğu ve kutsal bir metin olduğu iddia edilen Hermes Kitap tarafından yayınlanmış karton kapaklı 184 sayfalık bu gizemli metin. Tesadüfi olmadığını düşündüğüm şekilde, İdris yani Hanok'un Yunan mitolojisindeki karşılığı olan "Hermes" adının aynı zamanda kitabın yayıncısının da adı olması aslında pek güzel ve tumturaklı olmuş. Hazır değinmişken, İdris figürünün pek çok kültür ve mitolojide karşılığının bulunduğunu da belirtmem lazım. Hermes, Thot, Merkür, Enok, (Hanok), İdris ve hatta bazı araştırmacılara göre Hızır ve Zülkarneyn ve şahsi araştırmalarım neticesinde ortaya atabileceğim bir iddia olarak Enki ve Mergen isimlerinin hepsi aynı özellik ve prototipi ifade ediyor. Enok ile Hanok aynı kişiler bu arada tekrar söylememe gerek olup olmadığı konusunda bir anlığına irkildim. Hassas bir konunun üzerinde geziniyor olmakla birlikte, kitabın bir kutsal kitabın çevirisi olduğu yönündeki iddiasını vurgulamam lazım. Kutsal olduğu iddia edilen metinlere geçmeden önce de, dinlerin kökeniyle ve yayınlanan metinde geçen ifadelerle ilgili olarak Erhan Altunay'ın kaleme aldığı metin gayet iyi bir ön hazırlık yaptırıyor okuyucuya. Dolayısıyla kitaba başlamadan önce bir altyapı kurabiliyorsunuz. Bununla birlikte, bu tip bir kitabı okumaya başlamadan önce, muhakkak dinler tarihi konusunda iki üç tane de olsa kitap karıştırmış olmanızı tavsiye ederim. Zira kutsal olduğu iddia edilen metinlerin ciddi bir çekiciliği var. Kitabın devam eden kısmında öğrendiğimiz üzere, M.S. 2. yüzyılda kaybolmuş olan bu kitap 1773 tarihinde Habeşistan'da bulunuyor ve hem Hristiyanlar, hem de Museviler tarafından ortadan kaldırılmak isteniyor. Kitabı okumuş bir olarak söyleyebilirim ki, bu ifadeler biraz dikkat çekmek için tasarlanmış. Zira standart ve katı bir Müslümana bu kitabı okutmanız neticesinde, bir Hristiyan ve Musevinin kendi dinine küfür saydığı şeylerin, onun için de küfür niteliğinde algılanacağı konusunda şüphe yok. Buna karşın, apokrif bir metin olarak dikkat çekici olduğunun da altını çizmeliyim. Bu arada yeri gelmişken dip notluk bir bilgi olarak işbu kitabın Etiyopya Ortodoks Kilisesi tarafından kutsal kitaplar külliyatı içerisine alınmış olduğunu, dolayısıyla bir takım insanlar için kutsal kitaplar sınıfına girdiğini belirtmekte de fayda var. Kitapta İdris yani (Hanok) Enok'un gördüğü vizyonlar doğrultusunda, Elohim yani Tanrı ve (oğulları)melekleri ile konuşmaları ve ondan tebliğ edilmesi istenen şeyler yer almakta. Metnin bir kutsal kitap olarak değerlendirilmesi söz konusu ise kitapta yer alan bölünme şeklinin, ayet ve sure bölünmesine benzerliğinden bahsedilebilir. Bununla birlikte metni daha farklı bir kutsal metin haline getiren şey, Enok'un meleklere tebliğde bulunması ve hatta düşmüş bazı meleklerin, ondan kendileri adına Yüce Olan'a talepçi(şefaatçi) olmalarının istenmesi. Bu haliyle kitabın bir bölümü Yüce Olan'ın lafzı ise bir bölümü de vizyonlar ve ilhama dayanan Enok'un kendi lafzını içeriyor.

Enok, Nuh tufanı öncesinde insanlar ve meleklerden, insan-melek melezi devlerden, sadee bir yerde de olsa nefilim denilen varlıklardan bahsedip, dünyada insanların var olmaya başlaması ile ortaya çıkan olayları aktarıyor. Bu haliyle bakıldığında ve kutsallık vurgusu çıkartıldığında, kurgusu güzel bir fantastik kurgu romanı olarak ele alınabileceği gibi esasında bu metinlerin üzerinde çok ciddi çalışmalar yapılmış ve metafiziksel, dinsel, ilkesel çıkarımlarda bulunulmuştur. Enok'un Nuh ile olan ilişkisini Sümer kurnazlık ve bilgelik tanrısı Enki'nin Ziusudura (Utanapiştim) ile olan ilişkisi gibi okumanın yanı sıra, devler ve düşmüş meleklerle ilgili anlatılanların, onların başına gelen olayların ve bu sırada insana vazedilenlerin sonucu olarak metnin kutsal bir metin olup olmadığına ilişkin şüpheniz hep baki kalıyor. Bununla birlikte yeryüzünde büyük bir çoğunluk için apokrif kutsal metinler arasında sayılmayan Enok Kitabı, sadece insanlara değil, aynı zamanda meleklere de (hassaten insanlarla ilişkiye girdikleri için kovulmuş meleklere) indirilmiş gibi. Zira En Yüce Olan, bazı bölümlerde meleklere -özellikle düşmüş olanlara- sesleniyor ve onları doğru yola çağırıyor. Gizemci düşünüş; tanıtmakta olduğum eserin, toplum nezdinde özellikle küçük düşürüldüğü, zira ezoterik, herkesin anlamasının mümkün olmayacağı, belirli bir inisiyasyondan geçmemiş bireylerin okusa dahi algılayamayacağı apokrif bir metin olduğunu alttan alta vurguluyor. Kaldı ki kitabın tanıtım yazısında da belirttiği gibi Enok Kitabında geçen ifadeler, yaradılış fenomeni ile ilgili olarak pek çok farklı tanımlama ile yorumlanabilecek ucu açık bir üslup içeriyor. Örneğin, Enok'un vizyonlarını, uzaylılar ile temasa geçmesi olarak yorumlayanlar olduğu gibi, Enok'un Hanif dinin temsilcisi olduğu ve aslında Nuh Tufanı ile birlikte silinmiş olan bilgilerin açığa çıktığına iman edenler olduğu da rahatlıkla iddia edilebilir. Kaldı ki, bu kitabı bitirdikten sonra internet üzerinde gezinirken Harranlı Sabilere kadar uzanan pek çok iddiaya şahit oldu gözlerim. Göbeklitepe'yi Enok'un inşa ettiğini iddia edenler bile var ki, Nuh tufanını bilimsel pencereye oturtmaya çalışan akademik çalışmalar ile taban tabana zıt iddialar olduğunu ve kitabın asıl konusunun bu olmadığını söylemiş olayım.

Günümüzde yaygın pek çok ilim ve sanatın dünyaya inen düşmüş melekler tarafından öğretilmiş olduğu savının ise Nuh tufanı ile çökmesi gerekirken, tufandan sonra bu ilim ve sanatların nasıl devam edebilmiş olduğu elbette muamma. Gerçi kitabın bazı bölümleri geneli itibariyle muamma; ancak üslup ne kadar ucu açık olursa olsun, bazı konular da o kadar ucu kapalı şekilde aktarılmış kutsal olduğu iddia edilen metinlerde. Bu yarı kutsal metnin izlediği mantık örgüsünü izleyecek olursanız, tufandan sonra da ve hatta şimdi bile aramızda düşmüş meleklerin var olduğundan bahsedebiliriz ki, kitabın basım tarihi itibariyle Enok Kitabının yaygınlaşmasının, fantastik kurgu edebiyatında vampirlerin yerlerini "gökten düşmüş meleklere" bıraktığı döneme denk getirmiş olmasıyla bu hususun örtüştüğünden de dem vurmak gerekebilir. Bununla birlikte kitap düzenlenirken, kitabın bazı bölümlerinin kutsal kitaplarda yer alan ayetler baz alınarak değerlendirilmesi de bu kitaba bir kutsaliyet atfedilmeye çalışıldığını gösterir nitelikte. Kitab-ı Mukaddes'te bahsedilen Enok (Hanok) Kitabı ve İslam mitolojisinin suhuf mevzu birlikte değerlendirildiğinde insan içinden "neden olmasın? belki de gerçekten Hz. İdris'e ait kutsal bir metindir" diye geçirebildiğini belirtmiştim. Kaldı ki içerikte yer alan ve tevhidi doğrulayan pek çok husus kafanızdaki bu düşünceyi daha da kuvvetlendiriyor. Kısmet olursa, Enok Kitabına bu açıdan yaklaşan bambaşka bir kitabı daha sizlere tanıtmayı düşünüyorum. Okuduktan sonra edineceğiniz bilgi veya duygu her ne olursa olsun, kitabın zihninize aktığı andan sonrasında çok fazla soru işaretiyle dolup taşacağınızı söyleyebilirim. Üstüne bir de bu konularla öteden beri ilgilenen ve ezoterik terminolojiye hakim biriyseniz, beyniniz durduğu yerde pek çok "kanıtlanmamış" varsayım üretip durabiliyor. Bu anlamda, en azından düşünce ufkunuza farklı bir renk getirmesi açısından okunması gereken eserler sınıfında olduğuna inanıyorum. Özellikle, ezoterizm, dinler tarihi, metafizik gibi konularla ilgilenen okuyucu için biçilmiş kaftan.

Farklı düzlemlere terk-i diyar eden düşüncelerimizi, sayfaların arasından tutup çekip, geri yerine koyabilmek umuduyla. Kitaplarla kalın.






21 Mart 2017 Salı

Bireyin Tasavvurunun Ötesinde: Yasalar Üzerine - Cicero

"O halde adalet de ne ödül ne de ödeme vadeder, o sadece kendisi için arzulanır,
zira bütün erdemlerin nedeni ve anlamıdır."
Cicero (Kitaptan)



Yasa dendiği zaman, hem mesleğin getirmiş olduğu gereksiz ukalalığım, hem de ilgi alanımda yer aldığı için yasa kavramının oluşumunu izlediğim eski çağ hukuku notlarım gözümün önüne gelir hep. İnsan sosyal hayatını düzenlemek için hep yasalara gerek duymuş mudur? Yoksa bir şeyleri düzenleme ihtiyacı ilk olarak nereden çıkmıştır gibi soruların cevabını bu araştırmalarda aradım. Hatta bu yazılara, sitenin sağ yanında bulunan yazılarla ilgili başlıklardan da ulaşabilirsiniz diyerek devam edeyim. Hukuk ve yasa fikrinin, doğal olarak din ile bir bağlantısı olduğunu kabul ederek başlamalıyız. Zira yazılı hukukun ilk örneklerinden Cicero'ya kadar gelen süreç içerisinde ve hatta Cicero'nun size tanıtacağım kitabında da, dinlerin, yasa denilen şeyle ve dolayısıyla hukukla tamamlayıcı(simbiyotik) bir ilişkisi olduğunu söyleyerek kitabı tanıtmaya başlayayım. Kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanmış, hem ciltli, hem de karton kapaklı olarak basılmış 133 sayfalık bir eser. Kitaplığıma verdiğim değer, eserin saklanması gereken bir eser olduğuna dair çaba gerektirmeyen bir öngörü ve yayınevinin cilt kalitelerini daha önce test etmiş olmam sebepleriyle ciltli baskısını tercih ettim. Yasalar Üzerine, Cicero'nun Devlet Üzerine ve Yükümlülükler Üzerine kitaplarından sonra gelen, yine bu kitaplar gibi diyalog tarzına sahip olarak, Atticus, Quintus ve Marcus'un kendi aralarında hukuk, adalet ve yasalara ilişkin kavramları tartışmaları ve Atticus ile Quintus'un Marcus yani Cicero'dan bu kavramları tanımlayarak kendilerini aydınlatmasını istemeleri gibi bir senaryo üzerine kurulmuş. Daha önce diğer örneklerini tanıtmamış olduğum için, diyalog tarzının, bir tiyatro oyunu okuyormuş gibi hissettirdiğini söyleyerek sizler için daha açıklayıcı olmaya çalışacağım. Bununla birlikte, bir tiyatro oyununda yer aldığı üzere duygu aktarımı yok. Tirat kabul edilebilecek uzun monologlarla da karşılaşabiliyorsunuz. Bununla birlikte Marcus tanımlamaları ve görüşlerini aktarmayı sürdürürken Quintus ve Atticus kâh sorularla yönlendirerek, kâh konuya ilişkin karşı tezleri vurgulayarak Cicero'nun gerçekte anlatmak istediği şeyi söylemesine uygun zemini hazırlamaktalar.   

Aslında bu tarz, genel okuma alışkanlığının ötesinde okuyucuyu zorluyor. Özellikle karakterlerin kendileri aralarındaki konuşmalar o döneme ait okuyucunun bilme ihtimalinin çok düşük olduğu karşılıklı olaylara göndermeler yapıyor olduğundan, tanımlamalar ve görüşlere ilişkin Marcellius'un tiratlarına kadar geçen bölümlerde, bakışlarınız bir metne, bir de dipnotlara kayıp duruyor. Eğer dipnotlarda yer alan eski Yunan ve Roma dönemindeki eserlere aşinalığınız varsa daha hızlı ilerleyebiliyorsunuz. Cicero'nun çağının ve hatta çağımızın ilerisinde bir yasa ve hukuk anlayışı olduğunu gösteren pasajlarla karşılaşabileceğiniz gibi aynı zamanda yasa ile Tanrı arasında kurduğu bağdan mütevellit, meşhur Roma'da dahi hukukun dini bir referans olmaksızın var olamayacağı fikrine kapılabilirsiniz. Esasen kapsamlı bir şekilde yaptığım eski çağ hukuku araştırmalarının neticesinde bu kanaate kapılmamak elde değil. Zira dinler ve özellikle dini metinler esas itibariyle aynı zamanda yasal hükümler içermekteler. Dolayısıyla, Tanrıdan, tanrılardan, dinden ve dinlerden bağımsız bir yasa kavramını düşünebilmek hukuk felsefesi içerisinde Tanrı yerine başka bir kavram ikame edilmediği müddetçe mümkün değil. Yasaların ve dinin bu iç içe geçmişliği karşısında, Cicero'nun tespitlerinin yanlışlığından dem vurabilmek de hakeza mümkün değil. Bununla birlikte, dünyayı dinlerden uzak ve ayrıştırılmış bir bakış açısıyla gören insan için Cicero'nun yasanın temeli olarak gördüğü şey ne olarak yorumlanabilir diye de düşünmüyor değilim. Yukarıda da bahsetmiş olduğum gibi hukuk felsefesi içerisinde yasanın göbekten bağlı olduğu Tanrı kavramı, doğaya evrilebilir. Doğanın hukukundan doğan, hukuk genel ilkeleri ve yasalardan da bahsedilebilir. Ki kitapta da, hatip tarafından zaman zaman doğa kavramı bu olağanüstülüğü karşılamak için kullanılmaktan çekinilmemiş. Buna karşın, adına doğa veya tanrı ne denilirse denilsin, Cicero'nun özünde anlatmaya ve yüceltmeye çalıştığı şey yasa kavramının insan zihninin kapsayacağından daha geniş bir tasavvurun ürünü olduğu.

İnsan zihninin dışında bir tasavvur olduğu vurgusunun yanı sıra, Cicero'nun yasanın doğasının, insan doğasıyla aynı şey olduğunu söylerken, biraz daha ileride İnsanın tanrısal aklı paylaşan bir canlı olduğunu vurgulaması tesadüfi değil. Bu aklı paylaşan canlıların, bir araya gelerek bu tanrısal aklın ürünü olan yasaya riayet etme iradesine erişmeleri vurgulanmak istenen. Bu ortak aklın ortaya çıkaracağı hukuk doğa tarafından onaylanmadıkça da asla erdemli olmayacak. Cicero bu tespitlerinin arkasında da hukukun, özellikle de yasama faaliyetinin çoğunluğun buyruk ve rızası doğrultusunda gerçekleştirilmesinin, yasanın ahlaken en doğru halini almış olduğuna delil teşkil etmeyeceğini de güzel cümlelerle zihinlere kazımış zaten. Elbette Cicero'nun bütün bunları yaparken güncel uygulamalara atıfta bulunması ve örneklendirmelerini Roma hukuki sistemi içerisinden karşılık bulacak şekilde yapması gibi fiili bir mecburiyeti var. Bu sebeple hukuk ve özellikle Roma Hukukuna az biraz aşina olmayan okuyucu için, bazı bölümler sıkıntı verici, dikkat dağıtıcı ve hatta yorucu gelebilir, dipnotlar olmaksızın ilerlemek imkansız hale gelebilir. Ancak hukuk fakültesinde okuyan, hukuk tahsili yapmış veya özel ilgi alanı olarak hukuk ve eski çağ ile ilgilenen okuyucunun muhakkak kütüphanesinde bulunması gereken bir eser. Elbette buradan anlaşılması gereken bu kitabın sadece hukukçulara hitap ediyor olduğu değil. Aksine, toplumun katmanlarının birbiriyle nasıl bir armoni içerisinde yaşayabileceği, bu armoniyi sağlamada hukukun ve yasaların rolünün ne olabileceği, yasaların nasıl düzenlenmesi ve yasa denilen nesnenin nasıl algılanması gerektiği yolunda da, konu dışında pek çok okuyucuya hitap ediyor ve etmeli de. Zira günümüzde, sosyal toplum, hukuk devleti gibi kavramların içi gittikçe boşalıyorsa, bu eksikliğin altında, insanların yasaya, hukuka ve hukukçuya bakış açısında kaybettiği veya kabul etmek istemedikleri gerçeklere ilişkin düşüncelerinin rolünün var olduğu bence kaçınılmaz. Milattan önceki tarihlerde yazılmış bir eserin, günümüz hukuk sistemini anlamaya ve anlamlandırmaya nasıl bir katkısı olabilir ki diye düşünüyorsanız, insanlığın binlerce yıldır aynı sorunların etrafında dönüp durmakta olduğunu anlamak için dahi bu kitabı okumanız yeterli olacaktır diyebilirim. Belki de insanoğlu gelişimini sürekli ertelediği için bir türlü "altın çağa" ulaşamıyoruzdur ne dersiniz?

Kitap okumanın sıradan bir olay olacağı altın çağlarda görüşmek dileğiyle.








25 Şubat 2017 Cumartesi

İnsanın Kendisine Yaptığı Yolculuk: Düşüş - Albert Camus

"Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi?"
Kitaptan



Ne zaman, dünyayı hayali bir tepenin üzerinden izlemek istesem, insanın en az dürüst olduğu kişinin yine kendisi olduğuna karar veririm. Kavramlarla oynamaya pek gerek olmasa da, hem bütün insan ırkını kötü eylemlerinden dolayı sorumlu tutarken bazılarını bu gruplamanın dışında tutmak, hem de o kötü grubun içerisinde yer aldığımı kabul etmemek adına insanı tanımlarken "beşer" ve "insan" ayrımına dikkat etmişimdir hep. Bunun dini, felsefi veya manevi bir dayanağı da olabilirdi, lâkin her gördüğünüz yaratığa insan diyemediğiniz için gördüğünüz yaratığa bir sıfat uydurmak zorunda kalışın sonucu oldu bu isimlendirme. Ancak bazen bu sınıflandırmanın dahi gereksiz olduğuna olan inancım pekişiyor. Evet başta da anlatmaya çalıştığım gibi, insan en çok aynaya bakarken yalan söylüyor. Bu yalanların bir kısmını kendinize itiraf edemiyorsanız bile sizin yerinize itiraf eden Jean Baptiste Clamence'in ağzından kelimelere dökülmüş halini size tanıtmakta olduğum kitabı temin ederek okuyabilirsiniz. Tanıtacağım kitap, Can Yayınları tarafından yayınlanmış karton kapaklı 102 sayfa. Albert Camus benim en sevdiğim varoluşçu yazarlardan. Neden bilmiyorum, aramızda kuşaklarca fark olmasına rağmen, sanki tam da okumak istediğim, o an okumaya ihtiyaç duyduğum şeyleri yazmış olduğunu hissediyorum. Düşüş, bir aynaya bakma hikayesi. İnsanın kendisiyle yüzleşirken yaşayabileceği durumları, gerçeğe yolculuğunda attığı adımların yavaşlığını, geçmişi anımsarken kendisi için neyin önemli olup, neyin önemsiz olduğunu tam adlandıramamış olduğunu idrak etmesini anlatan bir kitap. Camus'nün diğer kitaplarında olduğu gibi ana ve aslında tek karaktere kendisinden epey bir şeyler kattığını düşündüren işaretler yok değil. Buna karşın Clamence karakteri pek çok yönüyle kendimi eşleştirebileceğim bir benzerlikte bulunduğundan da kitabı çok benimsemiş olabilirim. Roman veya Türkçe karşılığı kısa romana tekabül eden "novella" diyebileceğimiz kitap boyunca Clamence, kendisine eşlik eden romandaki arkadaşa -ki okuyucunun ta kendisi oluyor- geçmiş hayatında karşılaştıklarını, kendi hikayesini ve hayatını anlatmakta ve sorgulamakta. Aslında gözünüzün önünde gerçekleşen bu iç hesaplaşma, okuyucu olarak sizin de bir yerinden kitabın içine dahil olmanızı sağlamaya çalışan bir monologdan ibaret.

Hayatlarımızdaki tutarsızlıklar, ikiyüzlülüğümüz, kendimize söylediğimiz yalanlar ve hatta sıklıkla söylediğimiz için yalan olduğu halde tek doğru olarak kanıksadığımız ahlaki pozisyonlarımız; bunların hepsiyle ilgili olarak bir şeyler bulma şansınız var kitapta. Amsterdam'da bir bar koltuğunda karşınıza oturup size kendi hikayesini anlatmaya başlayan bir adama karşı, ilk on- on beş dakika (hadi onbeş sayfa olsun) kuşkuyla yaklaşıp, onu dinlemek istemiyor olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ancak hikayesi, eğer içinizde benzeri boşluklar da varsa muhakkak daha hızlı sarıyor okuyucuyu. Clamence'in Issız Adam tarafını da keşfediyorsunuz ki, aslında pek çok erkeğin kendi iç benliğinde, kimseciklere göstermeden yaşattığı bir form olduğuna inanıyorum bu "ıssız adamlık" mefhumunun. Clamence'in kadınlar ve onlarla ilişkilerine dair anlattığı şeyler, pek çok kadının özellikle feministlerin hoşuna gitmeyecek olabilir; lâkin burada sadece Clamence olarak değil, erkek egemen toplumun kadına bakış açısının da, ana karakter üzerinden hicvediliyor olduğunun da düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Sonuç olarak eleştirisini yaptığı toplumun, kadına meta gözüyle bakıyor olması da bu husustaki yorumumu destekler nitelikte. Kaldı ki kitabın tamamı, insanların birbirlerine karşı gösterdikleri duyguların hangi nedenle sahte, yapmacık ve ikiyüzlü olduğunu aktarmak saikiyle yazılmış gibi. Dostlarla olan ilişkiler de, adına aşk denilen karşılıklı menfaate dayalı birliktelikleri özetliyor. Hayatı madde üzerinden yorumlayabilecek insan neslinin ardı sıra düştüğü halde bir türlü fark edemediği, yerlerde sürdürdüğü maceraları da, düştüğünün farkında olan bir adamın sözlerinden dinlemek, önemli ve çok sevdiğiniz bir gösteriye en önden bilet bulmuşsunuz da izliyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Bu örneği verirken biraz duraksadım çünkü benim için içe dönük ve insanın kendi pisliğini kendisine anlatan kitaplar, oyunlar, filmler sevilesi şeyler. Eğer kendi karakterlerinizde var olmadığını düşündüğünüz boşluklarla karşılaşmaktan korkuyor veya kişiliğinizin ona doğrultulabilecek ilk saldırıda yıkılmasından endişe ediyorsanız, kitabı elinize almasanız da olur. Bana sorarsanız, endişe ediyorsanız dahi bu riski almaya değer.

Camus insanlığa -belki de çok haklı olarak- pek iyi gözle bakmıyor. Kitabında bile insanların masum olduklarına ilişkin her teoriyi reddettiğini, insana suçlu gözüyle bakan her pratiğe de olumlu yaklaştığını söyleyen bir ana karakteri var. Aslında yazının başından beri ana karakter diyorum, lâkin Clamence ve onun doğrudan konuştuğu okuyucu dışında romanda başka karakterler yok. Sadece Clamence'in hayatlarında şu veya bu şekilde yer almış, bir iki satırda geçiştirilecek isimler var ki, onları da roman karakteri olarak sınıflandırmak mümkün değil. Toparlayacak olursam, Düşüş, tek tek insanların değil, insanlığın düşüşünü anlatıyor. Bu küçük romanla ilgili olarak burjuvazi eleştirisi vb. kalıp, beylik eleştirileri bir kenara bırakacak olursak, ilerlediğini düşündükçe veya ilerledikçe, insanlık, erdem, vicdan, adalet, ahlak gibi pek çok konuda olduğundan daha da geriye düşen insanlığımızı bize anlatan cezaevi yargıcına kulak vermemiz gerektiğinin altını çizebiliriz. Özellikle insana dair belirli ahlaki yoksunlukların, davranış bozukluklarının, kültür, millet, hayat görüşü ve benzeri kıstaslar doğrultusunda değişmediği, insanın beşer olmak için gösterdiği hevesin binde birini insan olmaya harcamaktan imtina ettiğini görmek adına Camus'nün kitabını okumanız gerektiğine inanıyorum. Yukarıda onca şey söylemiş olmama karşın, özellikle belirtmeliyim ki, kitapta her insanın kendinde bulabileceğinden daha fazlasını bulmuş olabilirim. Bunu ise tıpkı Clamence'in yapmış olduğunu olumlu bir eleştiriye çevirerek, insanın kendisini keşfetmeye dair bir erdem olarak nitelendirmiyorum. Bence insan olmanın en büyük sorunu, insanın kendisini bir türlü kabul edememesinden geçiyor. Anlatılanlar, bu kitapta okuduklarınız, başka kitaplarda okuyacaklarınız veya gezip görerek, konuşarak, ilişki kurarak edineceğiniz her türlü tecrübe kabul etmemiz gereken basit şeyler aslında. İyi bir adam olmak için kötülük yapmamış olmak değil, kötülüğün ne olduğunu bilecek kadar kavramış veya kötülük yapmış olmak gerekiyor. Her şey zıddıyla kaim olduğuna göre, bir elmanın iki yarısından biri olmak yerine, tüm bir elma olabilmek için iyilik de, kötülük de gerekiyor.

Hayat dediğimiz maceranın ilk anlarından, bebeklik, çocukluk çağlarımızda kötülüğün en saf haliyle karşılaşıp, yoğrularak, yontularak, öğrenerek bir hâl aldığımız düşünülürse, yükselişimizi sağlayabilmek için, düşüşümüzü onurla karşılayabilmemiz gerek.

Yükselişimizi kazanmak için okumaya devam etmeniz dileklerimle, kitaplarla dolu bir hafta diliyorum.







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...