31 Ağustos 2014 Pazar

Targaryen'lerin Vaadi, Stark'ların İntikamı, Lannister'ların Çöküşü: Ejderhaların Dansı - George R.R. Martin

"Bir kitap, eğer doğru ellerdeyse, bir kılıç kadar tehlikeli olabilir"
Haldon (Kitabın içinden)




Duvarın arkasında Ak-Gezenler bütün Westeros'un felaketi olmaya hazırlanırken, bir diğer kıtada Ateş ve Kan ile hareket eden, Ejderhaların annesinin zaten yeterince kavurucu bir coğrafyayı, olduğundan daha fazla yakıp kavurduğu bir evren hayal etmek konusunda kendinizi zorlamayın. Zira George Martin çok uzun süredir bu hayali, ciltler dolusu kitaba sığdırmaya çalışıyor. Son gelen haberlerde gösteriyor ki, Buz ve Ateşin Şarkısı evreni, Tolkien'in Orta Dünyası gibi kapsamlı bir evren olma yolunda ilerliyor. George Martin, bu senenin sonuna doğru, Westeros kıtasının tarihini anlatacak olan "Aegon'un Fethi" isimli kitabı çıkarmayı planladıklarını duyurdu. Gerçi bu zamana kadar ki kitap çıkarma, planlama ve yazar ile yayıncının verdikleri tarihlerin tutarsızlığı düşünülürse en kötü ihtimalle altıncı kitap ile birlikte bu kitabı da okumak kısmet olur diye düşünüyorum. Şimdilik Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin son kitabı olan Ejderhaların Dansı'nda, bir önceki kitaptan devralınan muammanın devam edip etmediği, Martin'in biraz olsun seriyi toparlayıp, toparlayamayacağına dair fikir sahibi olmak için kitabı incelemeye geçelim. Kitap elbette yine Epsilon Yayınları tarafından yayınlanmış, her iki kitap toplam 1232 sayfaya tekabül ediyor. Kargaların Kapışmasından hatırlayacağınız üzere seride son durum, kurguya pek çok yeni karakter dahil olmuş, kurgunun ana karakterlerinden pek çoğu, Martin'in usta katliam senaryolarına kurban gitmiş halde idi. Ejderhaların Dansında öncelikle bir kitap boyunca hikayelerinden uzak kaldığımız Tyrion, Jon ve Daenerys gibi karakterler ile tekrar buluşuyoruz. Son kitapta arz-ı endam eden Leydi Taşyürek'in kim olduğu konusunda az çok herkes aynı tahmini yapıyor, lakin yine de kitabı okumayanları fazla rahatsız etmemek adına, Martin'in karakterlerini öldürme ve diriltme konusunda, kendi evreninin Tanrılığı konusunda geliştirdiği saplantının meyvelerini topluyoruz bu kitapta. Doğrudur, romanı, kurguyu, karakterleri yaratan yazarın kendi eseri üzerindeki yaratıcı gücünü tartışmak lüzumsuzdur. Lakin, Drizzt Efsanesi serisinde sıkça görülen; "iki kitap önce ölüydü, sonra büyücüler, hekimler, vs. vs. ler onu diriltti" bu unsur, gerçekçiliği ve fantastik ögeleri sanki gerçekten var olmuş gibi hissettirebilen bir yazarın kitabında fazla dozlarda kullanıldığında okuyucuyu eserin inandırıcılığı konusunda bezdirebiliyor. Hele ki, kurgunun en esaslı karakterlerinin ölüp, dirilmesi böylesi bir fenomende biraz sakil duruyor. Elbette Martin'in bu konudaki artısı -artı olup olmayacağı da okuyucuya göre değişir- dirilen karakterler tahmin edilen karakterler ise onların eski halleriyle pırıl pırıl yeniden ortaya çıkmıyor oluşu olabilir. Romanın etkileyiciliğini yitirdiği anlamına gelmemekle birlikte, Martin'in istikrara karşı ciddi bir nefreti olduğunu düşünüyorum. Zira iyi veya kötü beş kitap boyunca istikrarlı bir hikaye sürdürebilen, basit bir yan karakter bile mevcut değil. Westeros evreninde, sürekli bir değişim, kaos, ölüm ve istikrarsızlık var. Bunun yanı sıra yaşama dair ögelerin sadece yemek ve cinsel dürtüler söz konusu olduğunda mevzu bahis olması, Martin'in ya çok ciddi bir varoluş eleştirisi yaptığının, ya da en çok önemsediği unsurların bu ikisi olduğunun işareti olabilir. Serinin geneli ile ilgili söylenebilecek en önemli hususlardan birisi de, Martin'in her an bir şeyler olacakmış gibi okuyucuya verdiği gerilimin, okuyucu tam kitaptan kopmak üzereyken patlayıvermesi hususu. Buna rağmen, belirli konular hakkında sır perdesinin o kadar gergin tutuyor ki, haklarında daha çok bilgi alınmak istenen, Ak-Gezen, Ejderha, Ejderhacamı, Ormanın Çocukları, gibi şeyler hakkında bir takım tatmin edici bilgiyle karşılaşmak umudu zamanla sönüp, okuyucuyu kitaptan soğutabilecek bir noktada gezdirebiliyor.

Serinin bu kısmında da, hikaye çok yavaş ilerliyor. Hatta biraz dürüstçe bakacak olursak, George Martin, olayları ve hikayeyi ilerletmek yerine, gittikçe daha da çetrefilli hale getirecek yeni ilişkiler kuruyor romanda. Beş kitap boyunca hiçbir karakterine karşı sevgi beslemeyen, onlara acımayan, fantastik kurgu türünün genel niteliklerine aykırı tarzı ile kendisine farklı bir hayranlık besleten yazarın sanki bir bu kadar daha kitap yazıp, sonuca gelemeyeceği gibi bir korkuya kapılıyor insan okurken. Anlaşıldığı kadarıyla Martin'in aldığı övgülerin büyük çoğunluğu negatif yazımının sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bununla birlikte, bu negatif yazımın zaman ilerledikçe okuyucuyu bunaltmakta olan bir havası da var. Zira ilk kitapta baş kahramanın ölmesi ile birlikte hüzünlere gark olurken, "bu da fantastik kurgu ama daha gerçekçi" diyebilirken, devam eden kitaplarda, iyi veya kötü cenahta yer alması fark etmeksizin romanın esas unsurunu teşkil eden karakterlerin ölmesi, Martin açısından artık bir bilinmez olmaktan çıkmış olup, malumun ilanına dönüşmüş durumda. Örneğin bir sonraki kitapta kimlerine yaşayacağına değil, kimlerin öleceğine dair fikirler tartışılıyor forumlarda. İnsanın aklına yazarın kendi yarattığı dünyanın büyüsüne kapılıp, kurguyu unutarak bu dünyanın içinde kaybolduğu izlenimini vermesi de cabası. Bununla birlikte ortalama fantastik kurgu okurunun en önemli eğilimi olan, bir tarafa sempati duyup, öbür tarafı lanetleme güdülerini ortadan kaldıran anlatımı sebebiyle hala ilgi çekici bir seri olmayı sürdürüyor. Zira Martin ne kadar aksini iddia etse de, serinin mutlu sonla biteceğine inanan çok sayıda romantik fantastik kurgu okuru var. Hatta Martin'in yarattığı algı çerçevesinde, bütün Westeros yanıp kül olsa dahi, Daenerys Targaryen'in tahta çıkması veya Jon Kar'ın Azor Ahai olması okuru tatmin edecekmiş gibi görünüyor. Yine de Martin'in hem kitapların isimleri ile hem de kurgu içerisinde geçen vaatleri ile ciddi şekilde çelişmeye başlıyor olması pek çok okuru yavaş yavaş seriden uzaklaştırıyor. Örneğin adı Ejderhaların Dansı olan bir kitapta, ejderhaların pek az bahsedildiği gibi, aile sembolü Ejderha olan Targaryen'lerin hikayelerinin romanda ağırlığı taşımıyor olması, daha sonra serinin başlangıcında gelmekte olan "Kış"ın ancak kitabın son bölümlerine doğru gelmiş olması, Ak-Gezenler ile açılan bir kitapta, başka karakterlerin hikayelerinde elde edilebilecek çok az miktarda damıtılmış bilgi verilmeye çalışılması bir miktar sorun doğuruyor. Aslında bu sorunu doğuran en önemli şeylerden birisi de, kurgunun esasına ilişkin ögelere neredeyse cımbızla ayıklanacak kadar yer verilirken, neredeyse bir buçuk sayfa süren karakterlerin giysileri ve yedikleri yemeklerin ayrıntıları okuyucu da dalga geçiliyormuş gibi bir histe uyandırmıyor değil. Şahsen kitabı okurken George Martin'e kaynatılmış deriden bir zırh giydirip, kendisinin bir paragraf tarif ettiği şaraba yatırılıp, envai çeşit sosla bezenmiş domuzu bir hamlede boğazından aşağıya tıkmak istedim. Bütün bu ifadelerim yanıltmasın elbette sizleri. Öncelikle Kargaların Ziyafetine göre çok çok daha güzel bir kitap. Durağan başlamasına karşın, gittikçe heyecanlandıran ve aksiyonu had safhaya çıkaran anlatım yine tam gaz devam ediyor. Ancak beş kitap boyunca kurgunun ilerleyişine dair pek fazla yol kat edilmemiş olması, olayların bir çözüme doğru bağlanmaya başladığına dair bir hissiyat oluşmuyor olması ve serinin bir hayranı olarak serinin gittikçe sarpa sardığına dair okuyucu da bir fikir uyandırması sebebiyle bir miktar tatminsizlik yarattığını belirtiyorum sadece.

Bu kitabın son sayfaları ile birlikte, nihayet okuyucunun beş kitaptır gerim gerim gerildiği, acaba kış olunca ne olacak ki diye kendisine sorup durduğu o meşhur kış gelmiş oldu. Sanırım Martin bundan sonraki kitaplarda sonunda gül cemalini gösteren "Kış"ın hatrına daha fazla Ak-Gezenler'in olduğu, gelecek kitabın içerisinde yer alması muhtemel, ancak dizide daha önce gösterilmiş olan sahnelerin benzerlerine daha sık rastlayacağız. Yazarın ve yayınevinin verdiği takvim doğrultusunda bundan sonra iki kitap mı yoksa üç kitap mı geleceği konusunda yaşanan muamma dilerim serinin kendisine de yansımaz. Zira seride kitaplar ilerledikçe olaylar daha çetrefilli, daha içinden çıkılmaz, daha kafa karıştırıcı ve kalabalık bir hal alıyor. Öyle ki, Martin'in röportajlarından birinde bahsettiği, çok kafasının atması halinde, Westeros'a bir göktaşı düşürüp bütün karakterleri öldüreceğine ilişkin alternatif finalin kitabın tek kurtuluşu olabileceği bir noktaya doğru emin adımlarla gidildiğine dair bir korku oluştu bende. Kara Kütüphane'de seriyi anlatmaya başladığımdan bu yana Martin'in ifade yeteneği, betimlemeleri, kurgudaki ustaca hamlelerinin bir kısmı bu kitapta da mevcut, lakin tafsilatlı şekilde anlattığım üzere, sonuçsuzluk, eylemsizlik ve konuların bağlanamıyor oluşu bu ögelere dikkat edebilmenize engel oluyor. Rheager Targaryen mevzusu ile başlayan pek çok kehanetin, Azor Ahai'nin, Ak-Gezenlerin, Targaryenlerin, Starkların, Greyjoy'ların ve peşi sıra gelen bir dünya karakterin akıbetlerinin ne olacağı; Sur'da, Meereen'de neler yaşanacağı ciddi bir merak konusu ve kitabı delice bir arzuyla beklemek içi yeterli. Altıncı kitapla ilgili bilinenler, Martin'in kendi sitesinden yayınlamış olduğu bazı karakterlerin gözünden birkaç bölüm ve bu kitapta iki büyük savaşın yaşanacağı bunların birisinin Buz, diğerinin Ateş ile ilgili olacağı, yani tahmin edebileceğimiz üzere, Sur ve Meereen'de büyük savaşların olacağına dair bilgi sahibiyiz. Ancak bu bilgiler bile kitabın nasıl toparlanacağına dair ümit vermiyor. Çünkü Martin'in okuyucuyu ters köşeye yatırmaktan aldığı zevk ve fantastik kurgunun genel kalıplarını delip geçmekte gösterdiği kararlılık okuyucuya sadece "Acaba bir sonraki kitapta kim ölecek?" sorusundan başka net bir soru sordurmuyor. Serinin bir sonraki kitabının çıkış tarihi iki ertelemeden sonra 2015 ortalarına kadar ilerledi. Bu hususa çeviri süresi ve edisyonunu eklerseniz sanırım 2016'dan önce kitabı okuyabilirsek şanslı olacağız.

Ak karganın getirdiği haber ile yavaş yavaş içimizin soğuktan titremeye başladığı bu evrende, altıncı kitap ile tekrar buluşmak dileğiyle, kitaplarla kalın.

   



25 Ağustos 2014 Pazartesi

Tarihin En Derinlerinden Gelen Ses: Atatürk'ün Özlediği Bilgin Kazım Mirşan'ı Okurken - Necdet Sumer

"Tarih, kainatın vicdanıdır"
Ömer Hayyam


Türk tarihinin yabancı ve yerli Türkolog ve tarihçiler için farklı farklı başlangıç noktaları mevcuttur. Örneğin Gumilev ve onun teorisini destekleyen batı tandanslı Türkologlar, kadim Türk tarihini 500'lü yıllardan, Gök-Türk İmparatorluğu zamanından başlatır. Bu imparatorluk ile Hunlar ve adetleri arasında bazı bağlar kuran diğer bir kısım batılı tarihçi ve Türkologlar içinse bu tarihin başlangıcı M.Ö. 300 yılıdır. Batı tarihçiliğinde Türkler için kabul edilebilecek en uzak tarihin M.Ö. 300 olduğu konusunda, bilimsel olmayan hatta bilimsel taassubun sınırlarını zorlayan bir zorunlu kabul mevcuttur. Onlara göre, Türklerin medeniyet tarihinde oynayacakları rol, sonradan ortaya çıkan göçebe ve savaşçı barbar olmalarıdır. Günümüzde ortaya çıkan pek çok tarihi ve arkeolojik kanıt, Hunların dahi göçebe barbarlar olmadığını, belirli bölgelerde şehirler kurduklarını, Kağan saraylarının buluntularına rastlandığını açıkça göstermesine rağmen, bu batı taassubunu yıkmak, kendi ülkemizde bile mümkün olmamaktadır. O kadar ki, halen okullarımızda, Türk tarihinin başlangıç tarihi olarak Hunlar, toplumun karakteristik özelliği olarak da, çadırda yaşayan göçebe ve savaşçı barbarlar nitelemeleri kullanılmaktadır. Son yüz yılın ortaya çıkardığı bilgiler doğrultusunda özellikle Türk soylu Türkolog ve tarihçiler, Sakaların da bir Türk topluluğu olduğu benimsenmiş, ancak onlar da bu noktadan geriye gitmeyi hem kendilerinin bilimselliğini Demokles'in Kılıcı misali tehdit eden, batı standartlarında oluşturulmuş taraflı tarafsızlığın tesiri, hem de akademik bilgi sundukları ülkede, deli ve ırkçı olarak nitelendirilmenin verdiği korku ile kabul etmemişlerdir. Oysa bugünkü incelemeler ışığında, Mezopotamya'da M.Ö. 4.000 yıllarında, Çatalhöyük, Hakkari, Kütahya ve Erzincan yörelerinde bulunan mağara resimleri ve şehir kalıntıları ile de Anadolu'da M.Ö. 8.000 yıllarında görülen medeni unsurların, Türk kültürü ile ve Erken Türkler (Pre-Turks) ve Ön Türkler (Proto-Turks) ile çok ciddi bağlantılarının olduğu su götürmez bir gerçek haline gelmiştir. Bütün bu tezlerin daha da ilerisine giden, ülkemizde çoğunlukla bir deli veya hayalci olarak görülmesine rağmen, yabancı üniversitelerin pek çoğunun tezlerinin kabul edilebilirliği noktasında akademik anlamda destek verdiği aslen tarihçi olmamasına rağmen, ömrünü vakfederek dünyanın pek çok farklı yerinde bulunmuş yazıtları okuyabilmesi ile ortaya çıkmış olan bir Kazım Mirşan gerçeği vardır. İşte bu uzun girizgah ile size tanıtmak istediğim kitaba sonunda geçebilirim. Kitap Detay Yayıncılık tarafından basılmış, karton kapaklı, geniş ebatlarda 734 sayfa. Kazım Mirşan'ın kendi eserlerini sadece kendisinden temin edebilme durumunun söz konusu olduğu günümüzde, onun eserlerini tabiri caizse şerh düşerek inceleyen bu vasıta ile de ulaşılması pek zor olan eserlerin özlerine ilişkin pek çok derin bilgiye vakıf olabileceğiniz bir eser. Necdet Sumer hem akademik titri, hem de konuya eğiliş tarzıyla gerçekten büyük bir takdiri hak ediyor. Kitabın alt başlığı Erken-Türklerin İnsan, Doğa, Evren ve Uygarlık Anlayışları. Bu bağlamda Kazım Mirşan'ın pek çok kitabından alıntılar yaparak, bu anlatımlardan çıkabilecek yorumlara ve sonuçlara ulaşmayı başarmış yazar. İlk bölümde Erken-Türklerin Bilim anlayışı irdelenirken, Mirşan'ın "Prototürk Bilginlerine Göre Astrofizik" isimli kitabından pek çok alıntı yapılıyor. Bu kısımda Erken-Türklerin yazarın eşinin çok doğru tespit etmiş olduğu bir ifadeyle "Kozmosu yani evreni nasıl ehlilleştirdiğini" öğreniyoruz.

Kitapta daha sonra Erken-Türklerde din olgusu işleniyor. Burada da Mirşan'ın "Dinlerin Gelişimi" isimli kitabından yararlanılıyor. Maraton kapsamındaki yazıları takip ediyorsanız, hem Erken-Türklerin, hem de Eski Türklerin din konusunda çok ciddi hassasiyete sahip olduğunu hatırlıyorsunuzdur. Özellikle bir önce tanıtmış olduğum Kadim Felsefe kitabında bahsedilen bağlamda, çok eski çağlarda Erken Türklerin ölümle karşılaşmak, ötesine geçmek ve Tengri ile bütünleşmek hususundaki farklı bilinçleri ve Mirşan'ın bütün dinlerden önce Türklerin bir tektanrı inancına sahip olduğuna dair tartışılabilir ifadelerini okuyorsunuz. Tartışma bahsini yapacağım kısımları yazının sonuna bırakıp devam edersek, üçüncü bölümde yazarın Mirşan'ın "Akınış Mekaniği Altı Yarıq Tigin" isimli kitabını okurken edinmiş olduğu fikirlerle karşılaşıyorsunuz. Altı Yarıq Tigin yazara ve Mirşan'a göre; varlığımızın sırrını ortaya çıkarabilecek, Türk Budizmi, Taoizm, Tibet Çarkı gibi felsefelerle aynı paralelde giden bin yıllık bir felsefenin yazılı aslında kopya edilmiş hali. Ayrıca günümüzde geçerli Kuantum Mekaniği yerine, Erken Türklerin Mirşan tarafından Akınış Mekaniği olarak algıladığı belirli fizik ilkelerinin geçerli olması gerektiği vurgulanıyor. Altı Yarıq Tigin bölümünde, insanın evrimine, atom fiziğine ilişkin ilginç bilgiler bulabileceğiniz gibi, okuduğunuz tespitler ve yazarın bu tespitlere yaptığı yorumlar sayesinde ciddi bir aydınlanma yaşıyor olduğunuzu da belirtmeliyim. Buradan Mirşan'ın Etrüskler kitabını okuyan yazarın, bu eser doğrultusunda aktardıklarına geçiş yapıyorsunuz. Etrüskler ile ilgili maraton yazılarımı hatırlayacağınız üzere, Etrüsk yazıtlarını eksiksiz deşifre ile okuduğunu iddia eden sayılı bilim insanlarından birinin de Kazım Mirşan olduğunu belirtmeliyim. Onun bu konuda yaptığı okumalar belirli Etrüskologlar tarafından kabul edilebilir bulunmakla birlikte, diğer kısım Etrüskolog ve özellikle bir kısım Türk tarihçi ve Türkolog tarafından kabul edilmemekte. Buraya bu konu ile ilgili geniş bir başlık açabilirim, ancak kitabı size tanıtma isteğimin ötesine geçeceği için düşüncelerimi eski çağ Türk tarihi ile ilgili yazacağım sonuç yazısına saklıyor ve devam ediyorum. Yazar bu kısımda kendi hayatından da örnekler vererek, Atatürk döneminden bu yana Türk tarihinin tetkiki ve özellikle Etrüsk meselesine ilişkin bazı somut yansımaları aktarıyor. Kazım Mirşan ile tanışması ve kendisini bu zamana kadar neden tanıyamamış olduğuna ilişkin bir bölümle devam edip, Mirşan'ın Etrüsk yazıtlarında keşfettiği bir takım bilgileri sunuyor. Mirşan'ın Etrüskçeyi çözme konusunda kullandığı yöntemi kendi ağzından aktarıyor. Belirli arkeolojik buluntular ile Mirşan'ın tespitlerinin uyuştuğu noktalarda hayret verici bilgiler ediniyorsunuz. Buradan geçtiğimiz bölüm Erken Türk Tarihine Genel Bakış başlığını taşıyor ve burada Mirşan'ın "Proto-Türkçe Yazıtlar" "Erken-Türk Devletleri ve Türük Bil" "Alfabetik Yazı Başlangıcı" gibi kitaplarından ulaşılan bilgilerin aktarıldığı bir bölüme geçiyoruz. Özellikle Alfabetik Yazı Başlangıcı adlı kitaptan yapılan alıntıyı okumanızı tavsiye ediyorum. Zira maraton kapsamında edindiğim bilgiler doğrultusunda benim de acizane kırmaya çalıştığım kabullerin bir listesi sunulmuş. Burada benim de tarihi bahislerde üzerinde durmaya gayret ettiğim, Türkler, Ön-Türkler, Erken-Türkler gibi kavramların nerede başlayıp, nerede ayrıldığına ilişkin Mirşan'ın açıklaması da gayet dikkat çekici. Gerçekten de, geçmiş çağlardaki uygarlıkların Türk kültürü ile bağını vurgularken, tarihi malumatı belirli sınırlar dahilinde ve at gözlükleri ile sınırlandırılmış entelektüellerimizin, "Dünya Türk mü?" "Herkes Türk'müymüş?" tipi bilgiyi ve gerçeği doğrultusundan saptırma maksatlı beyanlarının hiçbir gerçeklik ifade etmediğini gösteren bir sınıflandırmadır bu. Bugün Türk kültürü diye kastettiğimiz şeyin, Türk adının ortaya çıkmasından da öncesi olduğu, bu ad ile ayrılan belirli özelliklere sahip bir kavimden ziyade, din, mitoloji, örf, adet, anane gibi pek çok unsuru bin yıllarla ifade edilecek bir süreçte gelecek nesillere aktarmayı başarmış bir kültür olduğunu anlamamak için gösterilen ısrar ilginçtir. Burada modern anlamda putperestliğe varan bir hizipçilik veya milliyetçilik kastı olmadığı gibi, anlatılmaya çalışılan; medeniyet denilen olgunun temellerinin, Türk kültürü tarafından ortaya atılmış olduğu hususudur.

Kitabın en kapsamlı olan bu bölüme dair anlatılacaklar pek kifayetsiz kalır, gerçekten okumanızı tavsiye ediyorum. Kişiliğinin ve ilminin sorgulandığı bir çağda, Kazım Mirşan'ın en azından batılı tarihçi ve bilim adamlarının kesin kabullerine karşı duruşunun dahi önemle altının çizilmesi gerektiği tespitine de aynen katılıyorum. Tarihi çağları, hangi uygarlığın ne kadar medeni, hangi uygarlığın ne kadar barbar olduğu, tarihi tahrifleri gibi pek çok olgunun kesin kabulünü talep eden Hint-Avrupa medeniyeti tarihçilerinin, hem bu konudaki çelişkili tespitlerinin, hem de siyasi kast ile yürüttükleri akademik çalışmaların tarafsızlığının her ihtimalde şaibeli olduğunun her türlü tartışmanın dışında olduğunu düşünüyorum. Bu bölümün ardından Anadolu Proto-Türkleri adlı diğer bir Kazım Mirşan kitabı eşliğinde Türklerin Anadolu'daki varlığı tartışılıyor. Tıpkı başka kitaplarda rastladığım gibi, Pelasg, Frig, Troya gibi unsurların Proto-Türk uygarlığı olarak algılanması gerektiği yönünde tespitler mevcut. Yazarın yorumlama sırasında burada yaptığı ufak bir hata var. O da incelenen yazıtların Proto-Türkçe sayılmasına karşılık, yazarın Pyhrgleri(Frigleri) Erken-Türk kavimlerinden sayması. Bu husustaki doğru ifadenin Friglerin Proto-Türk yani Ön-Türk kavimlerinden olduğu yönünde kurulmalı. Elbette bu üzerinde çok durulacak bir durum değil, ancak tıpkı Mirşan'ın üzerinde dikkatle durduğu Erken-Türkler kavramı gibi, Ön-Türkler kavramının da dikkatli kullanılması gerekiyor diye düşünüyorum. Bu bölümü tetkik ederken, Mirşan'ın sadece yabancı tarihçilere değil, Orhun gibi Türk yazıtlarının okunması hususunda yanlış yaptığı Türk tarihçilere karşı da düzeltmeleri yer alıyor. Bilge Kağan, Tonyukuk gibi belirli kelimelerin yanlış okunduğu konusundaki tespitlerini okumanız lazım. Gerçi tam tersi bir reaksiyonla Türk tarihi ile ilgilenen bir takım sitelerde de Mirşanist Tarih başlığı altında Kazım Mirşan'a cevap verilmekte. Bu konuda itham edilen, itham olunan duygusallığının işe karıştığı noktalar olduğunu görmek mümkün. Bu bölümü takiben "İskitliler, Sümerler ve Yemenliler" isimli bir diğer Kazım Mirşan kitabı okumalarına dayanılarak yapılan yorumlarla karşılaşıyoruz. İskitler ve Sümerliler ile ilgili pek çok bilgiyi bu bölümü okurken yeniden hatırlamış oldum. Burada pek çok eski çağ tarihine ilişkin kitabın tekrarladığı önemli bir hususu tekrarlıyor Mirşan. O da Yunanların Türklere tarihin en eski çağlarından bu yana "İskit" diyor olmaları. Gerçekten de, Bizans İmparatorluğu döneminde hem Gök-Türkler, hem de Timurlular'a İskit denildiğine dair kaynakların mevcutluğu doğrultusunda bu beyanın doğruluğu su götürmez bir şekilde ortaya çıkıyor. Akabinde Oryantalistlerin Sümerlileri nerede görmek istediği ve neden yoğun kültür bağları olmasına rağmen bu uygarlığın kökenlerinin bir muammaymış gibi gösterildiğine ilişkin ilginç tespit ve yorumlar sunuyor. Yemen'de ortaya çıkan ve Mirşan'ın Türkçe olarak deşifre ettiği yazılar sonucunda, bu bölgedeki topluluk ile bir bağlantı kurulmasına ilişkin tezi ile bu bölümü sonuçlandırarak, Erken-Türklerin uygarlık anlayışına geçiliyor. Burada uygarlık kavramının temelleri üzerinden yapılan değerlendirmeler ve Türk kültürü ile oluşmuş uygarlıklara değiniliyor ve bunun devamında sonuç kısmı ile kitabı bitiriyoruz.

Öncelikli olarak, Kazım Mirşan'ın kitaplarını bizzat kendisinden temin etmek yolu dışında bir yol bulunmadığı için, eserlerine genel anlamda hakim olmak adına muhakkak bulundurulması gereken, kaynak eser niteliğinde bir kitap. Diğer bir husus olarak Necdet Sumer'in bu çalışmayı kaleme alarak hedeflediği şeyin, zihnimizdeki batı temelli tarih anlayışının yıkılması ve bu temele dayanan kesin kabullerin paramparça edilmesi. Kazım Mirşan çalışmaları pek çok farklı yabancı bilim adamı tarafından takdirle karşılanmış, birçok olgunun onun izlediği yöntemle gizemli olmaktan çıkıp, malumun ilanına dönüştüğü düşünülen; kimilerine göre ise hayalci, ırkçı ve Türk tarihini abartan bir şahıs. Bunun altında yatan temel neden Türk tarihini günümüzden 15.000 yıl öncesine tarihliyor olması. Tarihi araştırmayı hamaset sayan pek çok farklı ideolojiden okumuş kimseler için, bugüne kadar bildikleri gerçekleri değiştirmek zorunda kalmalarından kaynaklanacak bir korkunun verdiği dürtüyle, gerçek olabilecek veya gerçeğe götürebilecek bu tip tespitleri katiyetle reddetmek, aşağılamak ve yaftalamak kaçınılmaz sonuçtur. Yine de belirli deliller doğrultusunda ortaya sunulmuş bu tezlerin, en azından ön yargısız olarak dinlenerek ortak bir çözüme ulaşılacağı günleri beklemek gibi bir umudumuz olmalı. Necdet Sumer çok emek isteyen ve önemli bilgiler içeren bir çalışmayı kitap haline getirerek, özellikle Türk kültürünün varoluşuna ve bu kültürün çevresini anlamlandırma yolunda ortaya koyduklarını yansıtmak adına muazzam bir iş yapmış. Eski çağ tarihi ve daha da öncesi ile ilgilenen herkesin muhakkak kütüphanesinde bulundurması gereken bir eser olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Maratona eski çağ tarihine ilişkin genel kaynak arz eden kitapları tanıtarak devam ediyorum. Bir sonraki incelemeye kadar, kitaplarla ve tarihle kalın.





    

22 Ağustos 2014 Cuma

Vahdet-i Vücuttan, Taocu Felsefeye Varlık ve Tanrı: Kadim Felsefe - Aldous Huxley

"Aslında, insanı kurtaran hakikat Buddha tarafından hiçbir zaman vaaz edilmedi. 
O, kişinin bunu kendi içinde idrak etmesi gerektiğini görmüştü"
Sutralamkara



İnsanların çoğu, bazen gizliden gizliye, bazen ise aleni bir şekilde varlıklarının sebebini, bu yaşamda doldurdukları boşluğun ne anlam taşıdığını öğrenmeye çalışarak geçirir ömrünü. İşte felsefenin en önemli var olma sebeplerinden birisi de budur. Cevaplamaya çalıştığı en önemli sorular arasında, Tanrının varlığı ve yokluğu yer alan felsefe pek çok akım ve alt dalları, temel bir varlık sorununun çözümlenmesi için düşünceler üretmekte ve ciddi beyin fırtınaları yaratmaktadır. Tanrının varlığına ilişkin felsefeler konusunda her zaman olduğu gibi ışık Doğudan yükselmektedir. Budizm, Tasavvuf gibi derin ve girift yapıya sahip, yoğun felsefi aktarımlar içeren inanç ve düşünce sistemlerinin yanı sıra, Batı dünyasında bu soruların Platon'dan başlayan bir gelenekle süregelen Tanrının ve dünyanın varoluşuna ilişkin tartışmalarla, felsefi akımlarla ortaya pek çok yeni düşünce çıkarmakta, bütün bu düşünceler sarmalı, tek bir gerçeklikte buluşma eğilimi sergilemektedir. Bu eğilimi en net şekilde gösteren bir kitaptan ve etrafında kurulduğu felsefeden bahsedeceğim bugün sizlere. Aldous Huxley'nin 1944 yılında yazılan ancak altında bin yılların birikimi ve bilgisinin yattığı Perenyal Felsefe, Ezeli Hikmet ya da kitaba verilen adıyla Kadim Felsefe'yi tanıtacağım sizlere. Kitap İthaki Yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı 474 sayfa. Kitabın arka yüzünde yer alan Aldous Huxley'nin ifadeleri bu düşünce patlamasına nasıl yol aldığını açıklar nitelikte. Özet olarak "dünyanın hiçbir anlamı olmadığını kabul etmenin, dünyada hiçbir anlam keşfedemeyenlerin işine geldiğini" söylüyor. Peki Kadim Felsefe neyi anlatıyor, neyi kapsıyor? Tanrının birliği ve varlığını Eckhart, William Law, Buddha, Tao, Mevlana, Gazali ve pek çok farklı referansla açıklamaya çalışıyor. Bir anlamıyla anlattıkları tasavvufla ilgilenenler tarafından Vahdet-i Vücut felsefesinin Avrupai bir yorumu gibi algılanabilir. Ancak elbette bu kadar basit ve sığ bir tanımla açıklanabilecek bir durumda değil. Huxley'nin Budizm'den yoğun şekilde etkilendiği ortada ve belki de sadece Budizm'e değil, kadim gerçekliğe işaret ettiği için onun sadece Budizm'de yoğun olarak gördüğü Tanrının insan ile bir olduğu gerçeğine yer yer, Mevlana'nın Mesnevi'sinden beyitler, Gazali'den paragraflar eşlik ediyor. Bu konuyla ilgili görüşlerimi sona saklamakla birlikte, Bayezid-i Bestami'nin kıssalarını bir Huxley kitabında görmenin beni epey şaşırttığını söylemeliyim. Kadim Felsefenin temelinde Tanrının var ve yok olduğu, bu şekilde ikiliği ortadan kaldırarak birliği sağladığına ilişkin gerçekten mühim beyin fırtınaları yapılmış. Bunun dışında Hıristiyan teolojisinin mutasavvıfı olarak yorumlayabileceğimiz, Eckhart'ın Kadim Felsefenin prensiplerinde oldukça etkili olduğunu görebiliyoruz.

İnsanın Tanrının bir parçası değil, bizzat onun varlığının tecellisi olduğunu anlatarak başlayan kitap, dinlerin doğru anlamıyla kullanılan hakikate erişmekte birer yol gösterici olmakla birlikte, hakikate en büyük zararı yine onların verdiğini çok ikna edici bir dille anlatıyor. Bunun dışında, Tanrının hakikatine ulaşabilmek için izlenmesi gereken yolu, nefsin körlenmesi, dua, çile gibi süreçleri, din ve karakterin, iyi ve kötünün, ölümsüzlük ve ölümden sonra yaşamın, tefekkürün, putperestliğin, duygusallığın bilgisine dair ilgi çekici çıkarımlarla karşılaşıyorsunuz. Bütün bunları yaparken, kendi metinlerinin arasına girerek, kah Eckhart'tan, Kah Budizm öğretilerinden, Kah Tao'cu felsefeden, Kah tasavvuftan alıntılar sunuyor. Okurken gittikçe genişleyen, sadece varoluşun felsefesinin değil; ahlakın, dinin, kudretin, siyasetin, savaşların, hırsların doğasına ve gelişmesine dair dikkat çekici tespitler yapan dolu dolu ve saygı duyulması gereken bir eserle karşı karşıya kaldığınızı anlıyorsunuz. Bütün varlıkların Tanrının tecellisi olduğunu sadece beynelmilel Platoncu bir bakış açısıyla değil, dönem itibariyle elde edilmiş olan pek çok bilginin, felsefenin, öğretinin harmanlanmasıyla gözleriniz önüne seren bir eser olduğuna da dikkatinizi çekerim. Kadim bilginin yanında dinlerin insanı kötülüğe itme potansiyelinin ne denli büyük olduğuna dair bir bölüm var ki, inançları değil; ancak seçimleri sorgulama aşamasında insan zihnindeki epey bir taşın yerini değiştiriyor. Aslında dünyanın bütün bir Tanrı veya tanrısal ilkenin yansıması olduğu fikri, Platon'un İdealar dünyası fikrinden bu yana, esas özde, yani tanrısal ilkede bir değişiklik yaratmamakla birlikte, peşi sıra gelen öğreti ve felsefelerle daha ikna edici ve daha çürütülemez bir düşünce haline gelmekte. Bununla birlikte Huxley'nin kitabı açısından düşünürsek Hıristiyan teolojisinin tüketici dilinden izler taşıyan Eckhart, Azizlerin sözleri ve diğer tanımlamaların ve Budizm ile Taocu Felsefenin geniş yelpazesine rağmen, bu fikire en büyük atılımları kazandıran tasavvuftan bu kadar az besleniyor olması, en azından felsefenin yapısal tamlığına zarar vermiş. Mesela Muhyiddin İbn Arabi'den, Yesevi'den, Yunus Emre'den, Abdülkadir Geylani'den, Sadrettin Konevi'nden kendisinin "Ezeli Hikmet" dediği hususa ilişkin çok daha derin ve aksini ispatlamanın zor olduğu temeller alabilecekken, yüksek ihtimalle kaynaklara ulaşmadaki sıkıntıdan; düşük bir ihtimalle de, tasavvufu Mevlana'dan, Mevlana'yı İranlı bir şairden ibaret sayan Batı dar görüşlülüğünün dışa vurumundan kaynaklanan bir hal sonucu kadim felsefeyi olabileceğinden biraz daha sarsılan bir temel üzerine inşa ettiği dikkatimi çekiyor. Özellikle bu kitapta bahsedilen hususların İbn Arabi'nin Fusus-ül Hikem adlı eserinde akıl almaz bir yoğunlukta sunulduğu ve günümüzde tanınmış meşhur mutasavvıfların büyük çoğunluğunun İbn Arabi'den feyiz almış olduğu düşünülürse, belki de Kadim Felsefenin ve hatta kapsayıcısı olan bu eserden veya İbn Arabi'den herhangi bir referans alınmamış olması tek başına bu eseri eksik bırakıyor.

Bütün bu söylemlere rağmen, özellikle Doğu mistisizmi ve metafiziğine kıyasla, daha realist, rasyonalist ve materyalist söylemlerle yoğrulmuş Batı felsefesinin, Yunan filozoflarının öğretilerinden bunca uzaklaşmış oldukları bir dönemde böylesine girift bir felsefe ve eser çıkmış olması, kanaatimce takdire şayan. Özellikle Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'da tanımladığı kimilerine göre distopik, kimilerine ve kendisine göre de ütopik dünyaya bakış açısının ardından, "Ezeli Hikmet"in ışığı ile yıkanmış bir dimağ ile okuyucusunun karşısına bu şekilde çıkmış olması hem büyük bir cesaret, hem de korkusuz bir varoluş çığlığı olsa gerek. Kaldı ki okurken, Camus, Kafka, Dostoyevski vb. pek çok varoluşçu yazarın, bilinçli veya bilinç dışı bir şekilde Kadim Felsefenin alt metinlerini oluşturduğunu fark ettirmesi sebebiyle; bu felsefenin, o dönemin sadece edebi bir başkaldırısının değil, ebedi bir varoluşun başlangıcı olduğunu görebilirsiniz. Bir gün size Fusus-ül Hikem'i tanıtır mıyım? Soluğum, bilgim, dimağım, buna yeter mi bilmiyorum. Ancak pek geniş bir tasavvuf divanına sahip olup, onun hakkını veremediğimi Huxley'nin bir kitabıyla anlayacağımı söyleselerdi, buna benliğimi kemiren bencilliğim kesinlikle kahkahalarla gülerdi. Özellikle yıllardır tasavvuf okuyan ve yaşamaya çalışan bir "ben" olarak, benliğimden vazgeçmem için Huxley'nin kitabının daha ikna edici olduğunu söyleselerdi, bu da komik bir hikaye olabilirdi. Ancak komik değil. Belki yaş kemale erdiğinden, belki zamanı geldiğinden, belki de henüz hazır olduğumdan; üst üste gelen kelimeler omzumdan aşağı dökülüp, yazılan her harfin, tek bir hakikati anlatmak için pek çok farklı yolu denediğini ve anlatmaya çalıştığı hakikatin bizzat kendisi olduğunu anlamak yeni kısmet olmuştur. Elbette sizlere buradan ahkam keserek, dünyanın bilgisini, sonsuz ışığı, ezeli hikmeti, kadim felsefeyi kusursuz bir şekilde anladığımı iddia etmeyeceğim. Sadece artık "hakikat" denilen şeyin kapısını tıklatmış olduğumu iddia edebilirim. Umarım kapıyı açabilecek ve bana kendisini gösterecek hakikat ve onun tecellisi olan yeni kelimelerle kucaklaşabilirim.

Sizleri bazen hakikate ulaştıran, bazen hakikatten uzaklaştıran, ama bir şekilde yol almanızı sağlayan, güzel, sarsılmaz, terk etmez dostlarımızla, kitaplarınızla kalın.

Başka bir incelemede görüşmek dileğiyle.


21 Ağustos 2014 Perşembe

İki Yapay Zeka, Siberuzay ve Matrix'ten Geriye Kalanlar: Neuromancer - William Gibson

"Gerçeği nasıl tanımlarsın? Eğer hissedebildiğin şeylerden bahsediyorsan, 
koklayabildiğin, tadabildiğin ve görebildiğin, o zaman gerçek, 
basitçe beynine iletilen elektronik sinyallerdir"
Morpheus/Matrix filminden



1999 yılı pek çok insanı; günümüz teknolojisinin insanları getirdiği noktayı, derin ve rahatsız edici bir felsefeyle süsleyen bir sinema kültü ile tanıştırmıştı. O dönem içerisinde söylediğimde inanmayacağınızı düşündüğüm için defalarca diyerek basit bir şekilde geçiştireceğim sayıda izlediğim Matrix filmi beni o denli etkilemişti ki, ergenliğin son demlerini yaşıyorken kendi ense kökümde bir kablo girişi aramaya başlamış, yaşadığım hayatın tekdüzeliği, mekanikliği ve monotonluğu yüzünden kendimi bir insan tarlasında sabit şekilde yatıyormuş gibi hissedip, makinelerin görmemi istediği imgeleri gördüğüme kendimi inandırmıştım. Filme olan abartılı hayranlığım, halen yaşattığı hayal kırıklığı geçmemiş olan ikinci filme dahi varmadan bir kitap yüzünden bir balon gibi patlayıvermişti ki, devam filmleri ile neredeyse Matrix pişmanlığına dönüşen bu hayal kırıklığı, son filmle yerini ciddi bir hezeyana bırakmıştı. William Gibson'ın 1984 yılında günümüz teknoloji dünyasının sınırsızlığını betimlediği bu muazzam romanın başlattıkları ve Matrix'in nasıl bir film olduğuna dair 2008 yılında çok geniş bir yazı kaleme alarak, Matrix'in buluntu bir film olduğunu yazmış, bu yazıda da ayrıntılı olarak bugün size tanıtacağım kitaptan bahsetmiştim. Ancak o zaman ki amaç kitabı tanıtmaktan ziyade Matrix filmine karşı yaşadığım hayal kırıklığını haykırmak amacı taşıdığından, bu algıdan uzaklaşıp bütün bu örgü ağı içerisinde günümüz internet teknolojisinin Mantrası sayılabilecek bu kitaba ayrı ve geniş bir başlık ayırmam gerektiğini düşündüm. Kitabın tanıtacağım baskısı Altıkırkbeş Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 400 sayfa. Cep boy kitaplardan olduğu için sayfa sayısı gözünüzü korkutmasın. İçeriğe gelecek olursak; Henüz internetin ABD Savunma Bakanlığı bünyesinde askeri haber alma amaçlı olarak kurulmuş Arpanet ile sınırlandığı dönemde; Siberuzay, veri hırsızlığı, sanal gerçeklik, yapay zeka gibi kavramları sanki geleceğin bizzat içinden gelmiş gibi 1984 yılında romanlaştıran Gibson, hiç şüphesiz bugün Bilim-Kurgu ve Cyberpunk denilince akla gelmesi gereken ilk isimlerdendir. Kitapta, Matrix (çok şaşırtıcı) ismi verilen bir bilgisayar ağı mevcuttur. Romanın baş karakteri Case, kazık attığı patronu tarafından sinir sistemi harap edilmiş olan, bu olayın öncesinde ise siberuzayda en iyi veri hırsızı olarak nam salmış, tanınmış bir sanal hırsızdır. Yeni bir iş için, yeni bir işverenle anlaşır ve bunun karşılığında Gibson'ın yarattığı distopik evrenin kurallarını sarsmadan, sinir sistemindeki hasardan kurtulur. Bu kısımlar romanda çok teknik detaylarla anlatılır ve bugün Ghost In The Shell başta olmak üzere, Matrix ve türevi birçok bilim-kurgu yapıtına ilham olacak olan sinir sistemleri vasıtasıyla sanal ağa bağlanma, sinirsel kimlik yansımaları gibi ilk okuyuşta hazmedilmesi biraz zor olan karmaşık bir evrenle okuyucu karşı karşıya kalır. Yeni işvereninin bir anlamda taşeronu olan Armitage, kendisine veri hırsızlığı yaptığı zamanlarda koruma sağlayan Molly, öncesinde bir veri hırsızı olan ve pek çok kez beyin ölümü yaşayıp geri dönmeyi başarmış, en sonunda kendi sinirsel kişiliğini, kişisel bir matrix ağına bir rom kaydı olarak kaydetmeyi başarıp ölen ve Case'a yapay zeka Wintermute'a karşı yürüttüğü mücadelesinde yardımcı olan Dixie Flatline, Anahtarcı Finn, Maelcum, Hideo gibi pek çok inanılmaz karakterlerle tanışacağınız bir kitaptır aynı zamanda.

Ancak bu kitabı eşsiz kılan iki unsurdan birisi kitaba adını veren yapay zeka Neuromancer ve onun kendi ifadesi ile kardeşi olarak adlandırdığı diğer bir yapay zeka olan ve Case'in bütün bir roman boyu cebelleş olduğu inanılmaz bir dahi olan Wintermute'dur. Kurguda vücut bulduğu haliyle Wintermute Yapay Zeka, YZ (AI yani Artifical Intelligence) iken Neuromancer Duygusal Zeka, DZ (EI yani Emotional Intelligence) olarak kendisini gösterir. Neuromancer'la koca bir kitap boyunca sadece on beş-yirmi sayfalık bir karşılaşma yaşanmasına rağmen, kitabın en güzel bölümlerindendir. Yapısal açıdan bilgisayar programı temelli bir Yapay Zeka olmasına rağmen, duygusal tepkiler verebiliyor olması sebebiyle kurguyu çok girift bir hale sokar. Armitage vasıtasıyla aldığı yeni iş uğruna neredeyse bütün dünyayı gezen ve İstanbul'a dahi gelen Case'in Wintermute ile diyalogları ve etkileşimleri okuyucuyu romanın içine çeken en önemli unsurlardır. Onların sanal savaşı belirli noktalarda çok teknik terimlerle yoğrulup okuyucuyu yorsa da, özellikle günümüz teknolojisine aşina olan ve bu romandan etkilenerek oluşmuş pek çok eseri bilen okuyucu için akıcı bir anlatım yaratacaktır. Yeri gelmişken, İstanbul'u, eski azametini taşımakla beraber, romanda kurgulanan çağın geri kalmış, yaşlanmış, modern dünyanın varoşlarından biri gibi anlatır Gibson. Bununla birlikte, Kapalı Çarşı, Topkapı Sarayı, Beyoğlu gibi tanıdık mekanların yanı sıra, Case'in İstanbul'dan ayrıldığı sahne, bana göre romanın en vurucu sahnelerinden biridir. Size başlangıçta bahsettiğim üzere, Matrix filminin pek çok ögesi bu kitaptan kotarılmıştır. Zion şehri kitapta birebir yer almakta olduğu gibi, karakterin baktığı noktada kodların gözlerinin önünden akıp gitmesi, aynanın sıvılaşması, Wintermute'un mimar, Neuromancer'ın kahinle eşleşmesi, Case-Molly-Armitage üçlüsünün imgesel anlamda neredeyse birebir Neo-Trinity-Morpheus'ta hayat bulması, Anahtarcı Finn ile serinin ikinci filmindeki Keymaker'ın aynı vasıflara sahip olması gibi size burada bir paragraftan uzun yazabileceğim ve eşleştirebileceğim araklamalar mevcuttur. Gerçi Matrix'te sadece Gibson değil, Orwell ve Huxley romanlarının da yoğun etkisi görülmektedir. Ancak Neuromancer ana kurgu açısından uyuşmamakla birlikte, kafanızda rahatlıkla Matrix karakterlerinin imgeleri ile canlandırarak okumanıza fırsat verecek benzerlikler arz eder. Kitapla ilgili en önemli sorun ise Türkçe çevirileridir. Orijinalinde dahi bazı metinlerin karmaşıklığı okuyanın zihnini yorarken, Türkçe çevirilerinde bazı hususlar pek göze batmadan, anlamaya çalışarak okunmalı. Kitabı ilk okuduğum ve bence en iyi baskısı, bugün kapanmış olan Sarmal Yayınları tarafından yayınlanmış olan baskısıydı. Altın Kitaplar'ın aynı kitabı Matrix Avcısı adıyla çıkartmış olduğunu ve çevirisinin pek çok eleştiriye mazhar olduğunu ek bilgi olarak vermeliyim. Bu minvalde ilk okuduğum baskı ile Altıkırkbeş Yayıncılığın çevirisi karşılaştırıldığında, Sarmal Yayınlarının çevirisi; kalite, noktalama işaretlerinin kullanılışı, Türkçe'nin düzgün aktarımı gibi pek çok kriter açısından daha üstün. Üstelik kitabın sonunda okuyucuya sunulan bir Siberuzay sözlüğü bulunması sebebiyle, idrak edemediğiniz kelimelere ilişkin bir başvuru kaynağı olması sebebiyle epey kıymetli.

Çeviri de yapısal anlamda eksiklik olup olmadığı konusunda ahkam kesecek kadar bilgi sahibi değilim. Ancak, cümle ortasına nokta işareti koyarak veya yanlış yerlerde virgül kullanılarak okuyucuya bazı bölümleri dar ettikleri açıkça ortada. Bununla birlikte piyasada satışta bulunabilen tek baskısı, 2012 yılında kitabı yayınlayan size tanıttığım baskısı. Elbette ufak bir çaba göstererek çeviriye ve noktalamalara takılmadan okumak istediğinizde yeterli olduğunu da belirtmeliyim. Yine de titiz okuyucular ve türün hayranları açısından hayal kırıklığı yaratabilecek bir çeviri. Neuromancer, hem Cyberpunk denilen türün, hem de bilim-kurgunun en önemli klasiklerinden. Üstelik yazarı Gibson'a; Hugo, Nebula ve Philip K. Dick gibi büyük bilim kurgu ödüllerini kazandırmış. Aynı zamanda yazarı tarafından Sprawl adı verilen bir üçlemenin ilk kitabı. Diğer iki kitapta Türkçe'ye Sıfırın Altı ve Mona Lisa isimleri ile farklı yayın evleri tarafından yayınlanmış. Bilim-kurgu sevip de bugüne kadar Neuromancer ile tanışmadıysanız, ciddi anlamda eksikliği hissedilebilir bir eser. Siberuzay fikrinin ilk ortaya atıldığı eser olması sebebiyle de sadece bilim-kurgu veya edebiyat açısından değil, tarihi açıdan da önem arz ediyor. Bugünkü sanal dünyanın daha fiziksel bir hali olarak vücut bulmuş olması açısından, aksiyon ve heyecan unsuru da tam dozunda. Ayrıca Gibson'ın yarattığı yeni karamsar ve sanal dünyanın meydana getirdiği distopya da yazarın adının Huxley ve Orwell gibi ustalarla anılmasına sebep oluyor. Kitabı okumadan önce sizlere acizane tavsiyem, Siberuzay ve içerdiği kavramlara aşina olabilmek adına ufak bir araştırma yapmanız olacaktır. Hatta günümüz teknolojisinin nimetlerinden yararlanarak hızlı ve kolay bir şekilde aradığınız bilgiye ulaşacağınızdan da eminim. Zaten ortalama bir teknoloji altyapısına sahipseniz ve bilim kurguya ilgi duyuyorsanız, kaçınılmaz bir şekilde ilginizi ve dikkatinizi cezbedeceğine inandığım karanlık, sağlam temellere oturtulmuş bir roman.

Aynı zamanda teknolojinin dünyayı getirdiği noktaya dair taşıdığı eleştirisi sebebiyle, gittikçe mekanikleşen ve bizlere sunduğu bütün nimetlere karşın, bizden aldıklarının daha fazla olduğunu mevcut yaşamlarımız sırasında hissedemediğimiz bu dünyanın geleceğine ciddi bir tepeden bakış. Gerçekliğin beynimize iletilen elektronik sinyallerden daha fazlası olduğunu umut edebilmenin, özgür iradenin ve hissetmenin bizler için bir anlam ifade edebilmesinin mümkün olduğu bir çağa gözlerimizi açabilmiş olmak ümidiyle.

Kitaplarla kalın.





Tanrı Katından Kovulmuş Melekler, Melekbilimciler ve Bir Garip Evangeline: Asi Melekler - Danielle Trussoni

"Ve meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. 
İblis hariç hepsi secde ettiler. O ise, 
diretti ve kibirlendi, böylece kafirlerden oldu"
Bakara/31



Bazı kitaplar, belirli dönemlerin geniş rüzgarını arkasına alarak, okuyucunun hafızasında ve kitaplığında varlığı küçümsenmeyecek bir yer edinebilir. Danielle Trussoni'nin Asi Melekler'i bu kitaplara gösterilebilecek en mühim örneklerden olsa gerek. Bugün size tanıtacağım ilk kitap, Doğan Kitap tarafından yayınlanmış, 432 sayfa, ciltli bir roman. Yayınlandığı dönemde hem yayıncı kuruluşun yoğun reklamı, hem de o dönemin fantastik kurgu edebiyatını belirleyen eserlerin çerezlik vampir hikayeleri olması sebebiyle, bu türe yeni bir soluk getirme iddiasıyla Tanrının krallığından kovulmuş, düşmüş meleklerin hikayesini anlatma iddiasıyla reklamı yapılan ve yayınlanan bir kitap. Yayınlandığı dönemin fantastik kurgu kitabı enflasyonu altında kalmayarak, içeriği itibariyle de düşük kaliteli pek çok örneğini geride bırakan bir eser olduğunu da söyleyebilirim. Bir yayıncılık ve reklam başarısı olarak, kitabın ve yazarın inanılmaz olduğu, daha yayınlanmadan film haklarının satıldığı, kitabın bir üçleme olarak düşünüldüğü gibi pek çok bilinç altıma işlemiş reklamları ve o dönem elime aldığım her gazetenin kitap eki ve kitap dergisinde istisnasız reklamını görüyor olmam sebebiyle, bu yoğun reklam saldırısına daha fazla karşı duramayıp, ilgi çekici bir merakla kitabı satın almış ve kısa bir sürede de bitirmiştim. Sizlere yayınlanmasının üzerinden bu kadar çok zaman geçmiş bu kitabı sizlere tanıtmama sebep olan şeyin, uzun bir aradan sonra ikincisinin, pek sönük, aynı reklamcılık ilkeleri ile okuyucunun gözüne sokulmadan sessiz sedasız çıkartılışı oldu. Büyük bir yayıncılık başarısı olması dışında, sadece dönemi açısından değil, her dönem okunabilecek "fantastik kurguda melek etkisi" ile geçiştirilemeyecek bir altyapıya ve kurguya sahip olduğunu düşündüğüm bir roman. Romanla ilgili acizane bulunabilecek tek kusur orjinal adı "Angelology" olan kitabı "Melekbilim" diye çevirmek yerine, dönemin furyasına kapılıp çıplak melek modelli resimlerle süsleyerek "Asi Melekler" ismini vermek ve kitabı umutsuz bir aşk romanı gibi algılatmaya çalışmak olmuş. İkinci kitabın sessiz sedasız çıkışıyla ilgili ikinci kitabı tanıtırken daha ayrıntılı bir parantez açacağımı taahhüt ederek kitabı tanıtmaya geçeyim. Kitap Rodop dağlarında bulunan bir melek cesedi ve etrafındaki melekbilimcilerle başlar ve oradan esas kızımızı tanımaya geçeriz. Dokuz yaşındayken aynı zamanda bir melekbilimci olan annesini kaybederek öksüz kalan esas kızımız Evangeline, babası tarafından bırakıldığı ve yeminine sadık bir rahibe olarak çalıştığı, Azize Rose Manastırında yaşamaktadır. Bu manastırdaki vazifesi kapsamında, Melekbilim koleksiyonuna ait en kıymetli ve önemli parçaların bulunduğu manastır kütüphanesinden de sorumludur. Bir sanat tarihçisi olan Verlaine'in kendisine yazdığı bir mektup ile aksiyon dolu bir macera başlar. Burada insanları gözlemekle görevli gözcü meleklerin, bir grup insan kızı ile birlikte olmasından doğan daha çok "şeytani" özellikleri baskın olan ve teoloji ile fantastik kurgunun karıştığı noktada "Nefil" olarak adlandırılan bu kırma melekler ile Tanrıya itaat etmeyen düşmüş meleklerin hikayesi işlenmekte. Yazarın anlatım tarzı ve kurgusu, okuyucuyu yazılanların gerçekte yaşanmakta olduğuna inandıracak düzeyde. O kadar ki Rockefeller ailesi, Hıristiyan teolojisi açısından gerçek bir inceleme dalı olan melekbilim ve varlığına ihtimal verilmese de metafizik ile meşgul olanların var olduğuna inandıkları Nefiller gibi pek çok unsuru anlatıyor olması ve yazarın kitaba kattığı gotik hava birleşince, sanki yazılanlar bir kurgu değil de, gerçekten etrafımızda yaşanmakta olan şeylermiş hissi uyandırıyor olması açısından kitap muazzam.

Kurgunun yanı sıra, kitapta kullanılan belirli metaforlar ve alegoriler, kitabın boş bir gençlik romanından veya bir fantastik kurgu furyasından daha fazlası olduğunu gösteriyor. Bunun yanı sıra, vampir ve melek temalı gençlik romanlarında sıklıkla işlenen sulu aşk hikayelerine bu romanda rastlamıyorsunuz. Ortada anlatılan bir aşk var ise de, bu romanın ana fikri değil, sadece yan noktalarından bir tanesi olarak kendisini gösteriyor. Üstelik Millenium Serisine kadar karşılaşmamış olduğum tipte güçlü ve farklı bir bayan karakter portresi çizilen Evangeline, Verlain, Percival gibi Trussoni'nin yayın hakları kapışılan bir kitap titri ile meşhur olmuş bu kitabı üçleme olarak tasarladığını da belirtmek gerek, zira hali hazırda ikincisi çıkmış olan kitaptan haberdar olmadan kitabı okuyacaklar, kitabın bir finali olmadığını veya final diye kendilerine sunulan şeyin tatmin edici olmayacağını düşünebilirler. Oysa kitap bir finalle değil, bir başlangıçla bitiyor. Kitapta yoğun bir aksiyon var. Dünyayı ele geçirmekte olan düşmüş melekler ile onlara karşı epey ciddi ve kanlı bir savaş veren, dünyanın asıl sahibi insanlar arasındaki mücadeleyi seçkin cümleler ve betimlemeler ile aktarıyor. Bunun yanı sıra, pek çok, son dönem yabancı fantastik kurgu dizilerinde ve özellikle Constantine adlı filmi yapılan çizgi romanda işlendiği üzere, teolojik hakikate göre iradesi olmayan meleklerin, Tanrıya karşı epey ciddi direniş ve irade sergilediklerini de belirtmek lazım. Dolayısıyla eserin fantastik kurgu yanını unutarak, varsa dini hassasiyetlerinizi dahil etmeden ve ne kadar gerçekçi gözükse de, yazılanların kurgu olduğu gerçeğini göz ardı etmeden okumanız gereken bir kitap olduğunu da belirtmeliyim. Kanaatimce epik bir fantastik kurgu serisi olması zor olan bu kitap, bir yandan da kendi reklam kampanyasının kurbanı oluyor. Zira o dönem Alacakaranlık serisi, vampirlerin egemenliği karşısında, edebiyatta bir pazarlama duruşu olarak üretilmiş, kanatları yolunmuş aşık melek imgesini yıkması gerekirken, karşısında durması gereken imgeyi benimseyen reklam ve pazarlama stratejisi sebebiyle belki de pek çok okurun okumaktan kaçındığını fark ettiğim bir kitap oldu. Bir çok satan olmasına karşın, hem ikinci romanı ile ilki arasına giren dört senelik uzun zaman, hem de kitabın kendisini bağlamış olduğu imgenin artık ilgi çekici gelmiyor olması sebebiyle, ikinci kitabının da çok fazla dikkat çekmediğini üzülerek fark ettim.

Yayınlanmasının üzerinden dört sene geçmiş bir kitabı neden tanıtıyorum. Çünkü kısa zamanda burada Angelopolis isimli kitabı tanıtmadan önce, kafanızda bir fikir oluşmasını istiyorum. Bu kitaba beylik bir fantastik kurgu kitabı veya ergenlik dürtülerini tatmin eden bir gençlik fantezisi olarak görmemeniz gerektiğini düşünüyorum. Büyük derinlik ihtiva eden pek çok fantastik kurgu eserinin yanında bir miktar daha az derinliğe sahip olsa da, genel itibariyle konuların yüzeysel bir şekilde işlenmediği, kendi oluşturduğu fenomen içerisinde yeterli bir derinliğe ulaştığını düşündüğüm bir kitap olarak sizlere tanıtıyorum. İkinci kitap okunmak için gözlerimin içine bakıyor, çok yakın zamanda onun tanıtımıyla da tekrar görüşürüz umarım.

Kitaplarla kalın.



17 Ağustos 2014 Pazar

Hayat, Beklenti, Yenilgi ve Gerçekliğin Çölü: Tatar Çölü - Dino Buzzati

"...o ise yaşamın kendisine karşı özel bir hoşgörüsü olmalıymışçasına, 
bekleyişini kararlı bir biçimde sürdürmüştü"




Ömrü boyunca varoluş amacını doğrulayacak bir şeyin gerçekleşmesi uğruna, bütün hayatını bir şeyler beklemek uğruna feda edebilenlerin, uğruna feda edilen şey gerçekleştiğinde o hayattan çoktan uzaklaşmış olduklarında yaşadıkları hezimet hissinin tarifi mümkün değil diyorsanız size aslında tüm insanlar olarak aynı durumda olduğumuzu ve halihazırda hezimetimizin yüzümüze vurulduğu bir kitap tanıtmak isterim. Kitap İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 232 sayfa. Çeviri Hülya Tufan tarafından yapılmış. Ülkemizde pek okunmayan, bilinmeyen bir kitap olmasına karşın, üslubu olmasa da, derinliği buram buram Kafka kokan; insana kitabı okuduğu sırada pek hissettirmese de, son sayfalarda ve özellikle kitabın kapağını kapattığında inanılmaz yenilmiş hissettiren bir kitap. Yenilgimizin ve yanılgımızın yüzümüze vurulmasından önce Buzzati'nin bunu nasıl ilginç bir kurgu üzerinden yaptığını sizlere anlatmam gerek. Genç Teğmen Drogo ilk görevi olarak, ülkenin Kuzey sınırında yer alan ve önünde uçsuz bucaksız Tatar Çölü'nün uzandığı, Bastiani Kalesi garnizonuna atanır. Daha kalenin kapısına geldiği andan itibaren, buradan kaçıp kurtulması gerektiğini fark eden Drogo, komutanının kendisini ikna etmesi veya kandırması sebebiyle, dört ay süreyle bu kalede görev yapmayı kabul eder. Zira dört ay sonra basit bir sağlık raporu ile bu kaleden ayrılacaktır. Ancak olaylar Drogo'nun hiç beklemediği bir şekilde gelişir ve bir duruma alışmanın getirdiği rahatlama ve güven duyguları eşliğinde bu kalede yıllarını geçip gitmeye başlar. Kalede herkes, uçsuz bucaksız çöl üzerinde en ufak bir alamet olmasa dahi gelecek bir saldırıyı ve ülkeyi bu saldırıdan koruma şerefine erişmeyi beklemektedir. Bu büyülü odaklanma, zamanla kale içerisindeki her askere olduğu gibi Drogo'ya da bulaşacaktır. Çünkü bütün bu sıkıcı atmosfer içerisinde askerlerin ve de Drogo'nun tutunabileceği yegane umut, bu kaleye bir saldırı yapılmasıdır. Neden sonra, Genelkurmay bu kaleyi önemsiz bir kale sınıfına alıp, asker sayısını azalttığında bile Drogo ve kalede kalanlardan bazıları, birilerinin saldıracağına ve o kaleyi savunacaklarına dair inançlarına sarılır halde yaşamaya devam ederler. Çünkü hayatlarının kazanacağı önem ve anlam, çölün kuzeyinden onların üzerine doğru gelecek düşmana bağlı hale gelmiştir. Daha fazlasını anlatacak olmam, kitabı okumanızı gereksiz kılabileceği için burada duralım. Kaldı ki, Teğmen Giovanni Drogo'nun hayatını okuduğumuzu sandığımız bu kitapla aslında kendi hayatlarımıza doğru kurulmuş bir bağlantı ve Buzzati'nin gerçekleri yüzümüze muazzam bir alegori ile çarptığı bir dünya ile karşı karşıya kalacağımız için kitabın sonunu bilip bilmemeniz pek bir şeyi değiştirmiyor.

Drogo'nun hemen çekip gidebilecekken, alışkanlığın beklemeye, beklemenin alışmaya bağlandığı kısır döngünün içine kendini hapsetmesinin; alışkanlıklarını ve içinde bulunduğu monotonluğu kendisine kabul ettirebilmek için beklemeye değecek muazzamlıkta, uydurulmuş bir savaş beklentisi içerisinde bulunmasının sadece Drogo'ya has olmadığı, her insanın aslında birer Teğmen Giovanni Drogo olduğunun yüzümüze vurulduğu, insanın yazgısından kaçamamakla birlikte, yanılgılarından da çoğunlukla kaçamadığının zihnimize çakıldığı bir kitap bu. Sıradanlığın, beklentilerin, hayallerin veya kendini kandırmanın sınırlarında bu kadar sakin bir şekilde gezilebileceğine ihtimal dahi vermiyordum. Ancak Kafka'dan beri böylesine sarsıldığımı pek hatırlamıyorum doğrusu. Buna karşın Kafka'nın üslubuna göre çok daha basit ifadelerle, basit bir anlatımla; tabiri caizse tereyağından kıl çeker gibi içine çekip, posanızı bir köşeye bırakıyor. O kadar ki nasıl Drogo Bastiani Kalesi'ne saplanıp kaldıysa, sizde bu kitaba saplanıp kalıyorsunuz. Çok sürükleyici olmayan, sıradan bir anlatıma sahip, bir hamle sonrasının değişmediği, Drogo dışında hiçbir karaktere dair enli boylu bilgi sahibi olmadığınız, sakin bir şekilde akan bir ırmağı izlemek gibi kitap. Lakin merak ettiriyor. Drogo'nun hayatının farklı bir yola girmesine sebebiyet vereceğine inandığı Tatar saldırısını beklediği gibi, sizde kitapta bir an önce bu saldırının gerçekleşmesini bekliyorsunuz. Nasıl Drogo saldırıdan ümidini kesmişse, sizde artık kitapta bir saldırı olmayacağına inanmış halde buluyorsunuz kendinizi. İşte tam o zaman saldırı oluyor. Buzzati okuyucuyu öyle bir ritmle çekiyor ki kitabın dibine; ana karakter ile kendinizi özdeşleştirdiğinizi, onun kale, sizin ise kitap üzerinden paralel bir şekilde ilerlettiğiniz hayatlarınızı ve beklentilerinizi hem kurgunun içinde alegorik olarak anlatıyor, hem de kitaba karşı duymanızı istediği duyguları yaşayıp kitap üzerinden ayrı bir alegori ile vurucu bir şok yaşıyorsunuz. O yüzdendir ki, kitabı okurken değil; ama kitabın kapağını kapattığınızda, yenilginizin büyüklüğünün farkına varıyorsunuz. Size ömrünüz boyunca pek nadir karşılaşabileceğiniz bir fırsat vermekle birlikte, hayatınızın bu zamana kadar "bir şeyler olacak" beklentisiyle çürüttüğünüz yıllarına o kadar çok hayıflandırıyor ki, kendinizi başka bir Bastiani Kalesinin içine kapatmamanız an meselesi oluyor.

Kitapta "hayatı bir şeyleri bekleyerek ıskalamazsanız, her şey güzel olacak" dediğine inanmıyorum. Buzzati'nin gayet net ve basit bir şekilde herkes için geçerli bir sefalet resmi çizdiğine inanıyorum. Zira hayatı bir şeyleri beklemeden ıskalamamalıyım diyen bir adamın içine girdiği beklenti, kuzeyden gelecek askerin beklenmesinden daha farklı değil. Yazar sadece hayatlarımızın aynı anda hem yok, hem de var olduğunu anlatıyor. Bunu yaparken insanı kedere gark ediyor, "bir şeyleri kaçırdım", "hayat elimden gitti", "ah gençliğim" cümlelerini kurduruyor, lakin bir şeyleri kaçırmadan hayatını yaşadığına inanabilenlerin pek göremediği üzeri örtülü bir gerçeği de yüzümüze vuruyor aslında. O da herkesin farklı kalelerde, farklı çöllere karşı bakarken, farklı sınırlardan düşmanlar bekleyen Teğmen Drogo'lardan müteşekkil olduğu. Varoluşçu yazarlar arasında Camus ve Kafka kadar beni etkilemesinin yanı sıra, Buzzati'yi farklı kılanın işte bu mesaj olduğuna inanıyorum. Zira Camus ve Kafka'nın farklı anlatımlarında, karakterleri vasıtasıyla verilen mesajlar, "bu şekilde davranırsan, hayatın zindan olur" yani "aksi şekilde davranırsan bir umut vardır" minvalinde. Oysa Buzzati, üstelik çok boğmadan, hırpalamadan, sade bir şekilde "ne yaparsan yap, bu yazgıdır ve bundan kaçabilmenin yolu yoktur" diyor. Yazar açık bir şekilde sadece farkında olmanızı sağlıyor. Size bu durumdan kurtulabilecek bir reçete sunmuyor. Hayatı kaçırmadığını iddia ediyorsan bile çoktan kaçırmış olduğunu yüzüne vuruyor. Tatar Çölü'nün; Bastiani Kalesinin surları dibinde olduğunu değil, zihnimizin en büyük kara deliğinin bizzat kendisi olduğunu gösteriyor. Dünyaya karşı, kendisinin önemli olduğunu vurgulamak isteyen tüm egoları, paramparça edecek cümleler sokuyor zihnimize. Hayatlarımıza ve beklentilerimize biçtiğimiz değerleri Bastiani Kalesinin surlarının dibine gömüp, hem "var", hem de "yok" olan gerçeklikle yüzleşmemizi sağlıyor. Çünkü hayatlarımızı değiştireceğine inandığımız o büyülü anlar, aslında hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Zira büyülü bir hayat yok. Bu bekleyişler, önemsiz hayatlarımıza, önemli birer kutsiyet atfettiğimiz ve farkında olmadığımız takdirde, kolayca unutarak tekrar bekleyişlere gark olacağımız bir tür ibadet şekli.

Tam da Huxley'nin Kadim Felsefe kitabının ardından okumuş olmam sebebiyle belki de bünyemde etkisi daha sarsıcı oldu. Lakin pek sonra tanıtmayı ve hatta bazılarını bencillik arz etmeyen sebeplerle tanıtmamayı düşündüğüm, hayatımı çok önceden değiştirmiş kitaplar listesine girmeyecek. Ama hep ayrı bir yeri olacak ve uzun aralıklarla tekrar okuyup neler hissettirdiğini görmeyi planladığım bir kitap olacak. Özellikle farkında olmaya dair katkı sunması; hem nihilist, hem varoluşçu bir tavır takınıyor olması sebebiyle, okunmayı gerçekten hak eden bir kitap. Özellikle hayaller uğruna hayatlarını feda etmeye devam ediyor olanların bu yazgıyla yüzleşebilmesi için okumaları kati şekilde tavsiye edilir bir eser.

Gerçekliğin çölüne gözlerimi yeni açmışken, önemli hayatlarımıza dair kitaptan bir cümleyle elveda diyelim;

"ya aslında yanılıyorsa? ya gayet sıradan bir yazgıya sahip sıradan biri olarak yaratılmışsa"






15 Ağustos 2014 Cuma

Roma'yı Emziren Dişi Oğuz Kurdu: Rasenna (Etrüskler-Turskuzlar)


"Tarih, faydası herkesi kapsayan bir ilimdir. 
Yaşanılan çağın olaylarıyla, eski çağın olaylarını 
karşılaştırıp sonuca varmak gerekir"

Naima


Bu yazıda cevabı verilmeyecek olan sorularla başlayalım; Roma İmparatorluğunu bu kadar özel kılan nedir? Fatih Sultan Mehmet ile doruğa erişmiş olan Roma'yı fethetme sevdası sadece Kızıl-Elma ülküsü ile açıklanabilir mi? Atatürk'ün Latin alfabesini seçmesinin altında, Latin alfabesinin Etrüsklerin alfabesinden etkilenmiş olmasının bir etkisi olabilir mi? Bu konularla ilgili tonlarca soru oluşturabilir, kafamızı olduğundan daha fazla karıştırabiliriz. Ancak güncel tarihi tezler ve toplumların kökenlerine ilişkin varsayımların mantıklı bağlantılar kurması koşuluyla geçmişin gizemli sırlarını ortaya çıkarmakta olduğunu da kabul etmek gerekir. Elbette bu kabul, sizin, tarihe ve bu gizemlere hangi taraftan baktığınızın önemli olmaması koşuluyla mümkündür. Ancak bazı noktalarda tahkik edilmesi gereken önemli işaretler vardır ki, işte bir takım yabancı akademisyenler ve dahi bu insanların tezleri üzerinden tarihi çalışmalarını yürüten, kendi öz tarihçilerimiz ve sözde aydınlarımız bu önemli işaretlerin doğruluğu oranında ya susmayı ya da aynı şiddette dalga geçmeyi kendilerine hak görmektedirler. Bu yazıda Etrüskleri geniş bir şekilde incelerken, eski çağ tarihini uygarlıklar bazında bitirmiş olduğumuz için, köken konusunda sunmayı düşündüğüm veya doğruluğunu desteklediğim tez ve teorilerden de bahsedeceğim. Bütün bunlardan önce ise size Etrüskler ile ilgili ve onların uygarlıklarının oluşumuna dair pek çok ayrıntılı bilgi veren, Türk Tarih Kurumunun 2007 yılında yaptığı Sempozyuma sunulan bildirileri derleyerek bastığı bir kitabı tanıtacağım.

Alpinlerin Ortaya Çıkışından, Son Etrüsk Şehrinin Düşüşüne: Tarihten Bir Kesit, Etrüskler - Türk Tarih Kurumu Sempozyum Bildirileri

Etrüsklerin tarihi ve kökenine ilişkin olarak en yoğun çalışma yapılan dönem, bugün bir tarih fantezisi olarak gösterilmeye çalışılan Türk Tarih Tezinin kurulduğu zamanlarda ön plana çıkmaktadır. Günümüzde ortaya çıkan, farklı akademik kaynaklar her ne kadar bu tezin hayallerden uzak bir öngörüye sahip olduğunu gösteriyor olsa da, Türk Tarih Kurumu'nun uzun bir süre boyunca Osmanlı Tarihi dışında, Türk tarihinin bütün şubelerine kapıyı kapatmış ya da odaklanmamış olması veya eski çağ, İslamiyet öncesi çağ tarihinde Türklerin yerini araştırmaya pek fazla kaynak ve zaman ayrılmamış olması tarih disiplinine ters düşmüştür. Uzun bir süre Türk kültür tarihine dair önemli işaretler taşımaları çok yüksek ihtimal taşıyan uygarlıklara dair bilimsel, akademik ve tarihi anlamda çok fazla çalışma yapılmamıştır. Türkiye'de tarihin, özellikle Türk tarihinin araştırılmasının "ırkçı" bir faaliyet olarak görülmesi yönünde yaratılmakta olan algının meyvelerini de buna dahil ederseniz sorunun küçük gözükmesine rağmen aslında ne kadar büyük olduğunu anlayabilirsiniz. Size tanıtacağım kitap, Türk Tarih Kurumunun 2007 yılında düzenlediği Etrüsklere ilişkin sempozyumda yayınlanan bildirilerden derlenmiş bir eser. Karton kapaklı, geniş ebatlarda 262 sayfa. İçerisinde Türkçe, İngilizce ve İtalyanca olarak sunulmuş bildiriler var. Birçok farklı akademisyenin, sadece Etrüskler ile ilgili değil, bu gizemin çözülmesi yönünde farklı bilim dallarında uzmanlaşmış bilim adamlarının bilgilerini aktardıkları çok kıymetli bir eser. Dönemin TTK başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun açılış metniyle başlayan kitapta Antropoloji araştırmalarının gelişimi, faydaları, geçmişi ve geleceğinden bahsedilirken, bizlerin de çok eski çağlarda, aynı sınıfta bulunduğumuz Brakisefal, Alpin ırkın tarihi devirlere göre yerleşim yerlerinde görülme sıklıkları ve bunların oranlanmasına kadar varabilecek geniş bir bilgi edinebiliyorsunuz. Paleolitik dönemde yeni görülmeye başlayan Alpin ırkın, Mezolitik dönemde Anadolu ve Doğu Akdeniz kıyılarında ciddi oranda artış gösterdiği, Neolitik çağda hakim duruma geldiğini gösteren deliller sunuyor ki bu da özellikle Alpin ırkın Anadolu'ya 1.000'li yıllarda yoğun olarak geldiği tezini çökertiyor. Ayrıca Alpin ırkın M.Ö. 8.000'den sonra gösterdiği bu yoğunluğun bir benzerinin 900-1000 yılları arasında tekrar yaşanmakta olduğuna dair deliller sunuyor. Antropolojinin bir bilim olduğu, bunun kafatasçılık olarak değerlendirilmesi ile ilgili de ilginç eleştiriler sunuyor. Yayınlanan bildiri tek bir bilim insanına ait değil, ortak bir çalışma. Dolayısıyla bazı noktalara çok objektif bir şekilde yaklaşıyor. Devam eden bildirilerde, Etrüsk incelemelerine batı dünyasının bakışı, Türkiye'de yapılmakta olan çalışmalar ve bu çalışmalara karşı takınılan tutum ve davranışlardan bahsediliyor. Pek çok bildiride Adile Ayda'nın sizlere tanıttığım kitaplarındaki çalışmalara atıfta bulunuluyor.

İlerleyen bölümlerde, özellikle Etrüsklerin dilleri ile Türk dilleri arasındaki bağlantıları vurgulayan bildiriler ile karşılaşıyorsunuz. Bunlar arasında Kazım Mirşan'ın çözümlemelerinden tutun da, Sumer-Kenger bahsinde size kitabını tanıtmış olduğum M. Ünal Mutlu'nun da hem Türkçe, hem İngilizce olarak sunduğu bildirilerini okuyabiliyorsunuz. Bunun dışında Muazzez İlmiye Çığ'ın Sumer-Türk bağlarından yola çıkarak kurduğu teze ilişkin bildirilere de yine buradan ulaşabiliyorsunuz. Homer ve Herodot kaynaklarının Etrüskler açısından incelenmesinden, Son dönemde yapılan İnekler ve İnsanlar üzerinden yürütülmüş genom araştırmalarına varana değin pek çok özenli makale mevcut. Kendi sınırlı tarihi bilgim doğrultusunda sunulan bazı bildirilerde hatalar bulduğumu da dipnot olarak düşmem gerekir. Ancak kitap genel olarak çok önemli bir kaynak eser niteliğini taşıyor. İngilizce biliyorsanız, bazı bildirileri rahatlıkla okuyabilirsiniz. Benim açımdan İngilizce sorun taşımamakla birlikte, İtalyanca bildirilere bakıp, sayfaları boş boş çevirmekle yetindim. Keşke Türk Tarih Kurumu bu bildirileri kendi dilimize çevirerek bastırsaymış demeden edemiyorum. Zira İtalyan bilim adamlarının bildirilerinde sadece mevcut resimlere bakarak bir fikir yürütmeye çalışabiliyorsunuz. İçeriğindeki pek çok bildiri ile Etrüskler konusunda güncel sonuçları da tartışıyor olmasının getirdiği artısı ile Etrüskler ile ilgili derli toplu bir bilgi kaynağına ulaşmak isteyenler için muhakkak kütüphanelerinde bulundurmaları gereken bir kaynak.

Sibirya'nın Doğusundan, Alplerin Güneyine Yolculuk Eden Destanlar: Etrüsk(Tur-Skuz) -İskit/Saka (Skuz) Benzerliği

Etrüskler ile Türk toplumlarının köken birliğine ilişkin en önemli benzerlik taşıyan hususlar, destanlarda ortaya çıkan benzerlikler ve bazı noktalarda aynılıklardır. Elbette her toplumun mitolojisinde, benzeri unsurların bulunabiliyor olmasını açıklamak maksadıyla evreni algılama şeklimize göre ortak bir bilinçten bahsetmek mümkün. Ancak bütün bu destanlar arasında, birbirinden fersahlarca uzakta olan toplumlarda mevcut destanların birbirlerine bu kadar çok benziyor olmasını tesadüflerle veya farklı toplumların ortak yaratılış bilinci ile değerlendirebilmenin mümkün olmadığını da kabul etmek gerekir. Roma'nın kuruluşu destanı en revaçta olan ve Türk destanlarına en benzeyen motifleri taşıyan destan olduğu için, bu destanı ve çocuk emziren dişi kurt figürünün yer aldığı destanlardan ziyade önce üzerinde durulması gereken Yakutların "Olonkho" adı verdikleri destanlardır. Yazıları takip ediyorsanız bileceğiniz üzere, Etrüsklere ilişkin Türk tarihçileri tarafından en yoğun kabul gören tezlerden birisi, onların Alplerin güneyine göçen Sakalar ile Batı Anadolu'dan göçen Turlar ya da Troyalıların -belki de her ikisi aynı topluluğu işaret etmektedir- karışması sonucu ortaya çıkan bir toplum olduğudur. Burada aynılığı oluşturan unsurlardan bir diğeri de, Yakutların kendilerini yaşayan Sakalar olarak görüyor olmalarıdır. Bu husus, destanın coğrafyalar arası uzaklığa rağmen aynı kültürün izlerini taşıyor olmasını, Türk tezleri doğrultusunda makul, kabul edilebilir kılmakla birlikte bakış açısını değiştirip destandaki figürlerin aynılığı açısından bakıldığında Etrüsklerin içerisinde Saka bakiyesi topluluklar olduğunun da delili olarak görülebilir. Yakut şiirlerinden oluşan Olonkholarda, tanrıçanın sağ göğsünden süt emerek güçlenen destan kahramanı figürünün, Toscana'da bulunan bir Etrüsk aynasının arkasına motif olarak işlenmiş olması üzerinde durulması gereken ilgi çekici bir durumdur. Bununla birlikte Etrüsk mitlerinde benzeri figürlerin yer alması ve aynen Latin-Roma destanlarına geçmiş olması da bu anlamda dikkat çekicidir. Daha geniş düşündüğümüz takdirde, Oğuz Kağan destanlarında anaerkil düzeni terkedip, ataerkil düzene geçişe karşı duyulan isteğin sembolik ve psikanalitik anlatımı sayılabilecek Oğuz'un annesinin sütünü bir kez emip, daha sonra reddetmiş olması hususundaki temel mana bakımından da bu destanlar ile ilişkilendirebilmek bence olanaklıdır.

Destan unsuru ile birbirine silsile ile bağlanan Etrüsk ve Skuz/İskit/Saka uygarlıklarını bağlayan bir diğer mitolojik unsur, varoluş destanlarıdır. İskitler ve Sakalar ile ilgili yazıyı okuduysanız, Targıtay ve Oğuz Kağan Destanı arasında paralellikler kuran görüşlere ilişkin aktardıklarımı az çok biliyorsunuzdur. Kısaca özet geçmek gerekirse, Targıtay, Skuzların atası ve ilk insan olup Papay(Yunan Mitolojisinde Zeus) ve Api'den(Yunan Mitolojisinde Borisfen Irmağı) doğmuştur. Papay günümüzde Çuvaş lehçesinde halen Baba Tanrı anlamında kullanılmakta olan bir kelimedir. Bu tanrı Etrüsk tanrılar panteonunda kendisini Tinia olarak gösterir ki, Tin günümüzde halen "Ruh" anlamında kullanılmakta, Tinia ise farklı yorumlar olmakla birlikte "Yüce Ruh" anlamını taşıdığı iddia edilen bir kelime olarak karşımıza çıkmaktadır. Api ise Etrüsk tanrılar panteonunda Uni olarak yer alırken, bazı İtalyan etrüskologlar doğru okunuşun Ani olduğunu savunmakta ve bu kelime de bütün Türk lehçelerinde ufak değişikliklerle aynı anlamı taşımaktadır; Ana. Ayrıca Adile Ayda'nın Uni, Ani, Api bağlamında konuyu Orta Asya'da pek bilinen tanrıça Umay'a bağlamakta olduğu tezleri de vardır. Velhasıl, Targıtay, kendisine gökten inen hediyeleri oğulları arasında paylaştırmıştır. Bu durum Oğuznameler ile paralellik arz etmektedir. Ancak bununla birlikte Etrüsk mitlerinde de Tages (bazı Kaynaklara göre Tarhıt) isimli dünyanın doğurduğu bir atadan bahsedilir. Kelimenin kökeninin hem Etrüskçede, hem de Skuz(İskit-Saka) dilinde tarh, tar kökünden gelmesi ve tarım anlamını taşıması, hem Targıtay'a hem de Tarhıt'a gökten gelen hediyelerin (saban gibi) benzerlik addetmesi tesadüfi benzerliklerle açıklanması mümkün olmayan hususlardır. Bunun dışında okuduğum ve sizlere tanıttığım eserlerde yer alıp, kalem kalem burada sizlere geçmenin pek yorucu olacağı ondan fazla destan paralelliği ve Yakut, Çuvaş ve Kazan mitolojileri ile Etrüsk Mitolojisi arasında pek çok benzerlik ve aynılık arz eden hususun olduğunu da belirtmek isterim. Etrüskler (Tur-Skuz) ve İskitler (Skuz) birbirlerine pek çok alanda benzemektedir ki, bir kısmına ilerleyen satırlarda tekrar değineceğim. Bu anlamda kesin olarak bir köken neticesi sunmamakla birlikte, yeryüzünde var olmuş hiçbir başka uygarlık; Etrüsklere, İskit/Saka uygarlığı kadar benzememekte, bu denli ortak bir kültüre sahip olamamaktadır.

Batı Anadolu'daki Kanlı Geçmişinden Kaçanlar: Etrüsk (Tur-Skuz) - Troya (Tur) Benzerliği

Mitolojilerle ilgili bağlantılara devam edecek olursak, Tur-Saka tezini kuvvetlendiren bir diğer husus da, Troya Savaşı ve sonrasında gelişen destanlar silsilesinin bizlere sunduklarıdır. Homer'in meşhur İlyada'sında Troyalıların yenilgisi henüz belli olmamakla birlikte, Yunan Destanlar Silsilesi bize Odysseus'un kurnaz planı sayesinde Troya'ya girildiği ve Kutsal İlyon'un yok edildiğini anlatır. Bu yok oluşun ardından Vergilius'un Aeneas Destanına göre, Troyalı Aeneas şehirden bir grubu kaçırarak bir müddet Batı Anadolu'da durduktan sonra İtalya kıyılarına göçmüş ve burada Etrüsk medeniyetini kurmuştur. Destanın farklı varyantlarında ve Herodot tarihinde geçen ifadelerin doğruladığı, Aeneas'ın ordusunda yer alan Tyrrhen isimli bir komutanın geride kalanları toplayarak Lidya topraklarından İtalya kıyılarına göçmesinden bahsedilir ki, Tyyrhen ismi bugün Etrüsk topraklarının batısında kalan deniz için halen kullanılmakta ve bölgeye Tyrrhen Denizi denilmektedir. Adile Ayda Tyrrhen isminin doğru okunuşunun Turhan veya Turan olduğu konusunda dil bilim ilkelerine dayanan mantıklı çıkarımlarda bulunmaktadır. Tyrrhen isminin etimolojik çözümlemesi ve incelemesi yapıldığında Eski Yunanca konusunda bilgi sunan kaynaklarda bu kelimenin okunuşlarına dair bilgi veren başta Zaur Hasanov olmak üzere pek çok bilim adamının tespitlerinin de Adile Ayda'nın bu konudaki okunuşunu doğruladığını not düşmem gerekir. Ayrıca İlyada'dan iyi hatırlanacağı üzere Troyalıların koruyucu tanrısı olan Apollon'a, Etrüsklerde Apulu olarak tapınılıyor olması da başından bu yana incelediğimiz hususlarda Troya ve Etruria arasında kalıcı bir bağlantı daha kurmuş durumdadır. Batı Anadolu göçü hakkında sunulan eski çağ tarihi kaynaklarına güvenmeyen akademisyenler için bu kabullerini kırabilecek en önemli delil Toscana Üniversitesi tarafından yapılmış olan gen araştırmalarıdır. Bu araştırmalara göre Toscana bölgesinde -ki eski Etruria olmaktadır- yaşayan insanlarla, Batı Anadolu'da yaşayan Türkiye Türklerinin genleri %90 üzerinde uyuşma göstermektedir. Elbette bu husus Etrüsklerin Türk olduğuna değil, onların Batı Anadolu'dan göçen bir toplum olduğuna delil teşkil etmektedir. Ancak bu araştırmanın bilim insanlarımıza kazandırması gereken pratik, Hint Avrupa tarihçiliğinin kesin kabullerine sığınarak akademisyenlik yapmamaları olsa gerektir. Zira Aryan Irkçılığı temelli tarihçilik Etrüsklerin Batı Anadolu'dan göçmesinin dahi mümkün olmadığını, onların yerleşik bir toplum olduğunu savunmakta idi. Daha önemli olan bir nokta bu araştırmaların sadece insanlar değil aynı bölgelerde yaşayan inekler üzerinde de yapılmış olması ve aynı uyumun yakalanmış olması ile bir göç olgusunun doğruluğunu kati kılmaktadır.

Yukarıdaki olgular, batı tarihçiliğinin anlayışına dair bir gösterge teşkil etmekte ve buna dair bir karine oluşmaktadır. Etrüskoloji ve hatta Anadolu'da yaşayan ön toplumlar konusunda, kendi kökleri dışında kalan hiçbir toplumu görmek istemeyen Aryan tarihçiliğinin pek çok tespiti, güncel araştırmalar ile rahatlıkla ortadan kaldırılabilir. Bu pek tabii Türkoloji araştırmaları için de geçerlidir. Lakin ülkemizde tarihi bir konuda tez üretmenin faturası aşağıdaki şekillerde çıkmaktadır, ben de kendimce bu iddialara bir takım cevaplar getirmekteyim;

- Avrupalı tarihçiler bizim bu iddialarımıza bir taraflarıyla gülüyor. (pek tabii gülecekler, medeniyetlerini bize borçlu olma ihtimallerine rağmen bu tezleri kabul etmelerini beklemiyordunuz sanırım.)
-  Bütün bunlar ilmi delillere sahip olmayan hayalcilerin saçmalıklarıdır. (bu ilmi delilden ne kastettiğinize bağlıdır. Zira bu zamana kadar bahsettiğim tezlerin aksini ispat etmek için, aşağılayıcı ve hakaretamiz ifadeler dışında pek delil bulamadığımı ve her uygarlığa ilişkin karşılaştırmalı tarih okumak için olağanüstü çaba sarf ettiğimi belirtmeliyim.)
- Bu konuda eser veren insanların ya akademik bir titri yoktur ya da akademik geçmişleri şaibelidir. (bunu gerçekten sosyal medyada dillendirenler var ve eski çağ tarihi konusunda eser veren yabancı bilim adamlarının akademik geçmişlerini azıcık dahi olsa bildiklerini zannetmiyorum.)
- Bu masallar sadece bizlerin inandığı şeylerdir. (Sadece ülkesinden batısına algı kapıları açık olduğu için, Azerbaycan, İran, Kazakistan, Kırgızistan, Hindistan, Türkmenistan, Rusya, Macaristan gibi ülkelerde aynı paralelde çok saygı  gösterilen akademik eserler sunan bilim adamlarından ve araştırmacılardan haberi olmayan insanların sunabileceği bir savunma.)

Yukarıda saydıklarım belirli bir entelektüel seviye ve olgunluğa ulaşmış, buna karşın sağlam Türk teorilerine karşın, batı hipotezlerini benimsemeye ve kendisini küçük görmeye karşı ön kabule hazır insanların ağızlarından çıkan tezlerin sadece bir kısmıdır. Bunun yanı sıra, akademik eleştirilerle delil sunan pek çok saygın bilim adamı da mevcut olmakla birlikte, bu konuda da delil sunmaktan çok, aşağılık kompleksi içerisinde bulunuyor olmaları baskın psikolojileridir. Bir diğer temel kriter olarak ise saygın isim faktörü vardır. Örneğin bir Türk araştırmacı, akıl ve mantık sınırları içerisinde bir araya getirilmiş delillerle yaptığı bir sunum sonrasında hayalci, ırkçı veya "o zaten tarihçi değil" diye kolayca eleştirilebilirken, saygın bir Etrüskolog, hiçbir delil sunmadan, evet en ufak bir emare bile sunmaksızın, "Etrüsklere dair iddialar safsatadır" diyebilir ve bu açıklama bizim tatlı su aydını, kompleksli aydınlarımızı tatmin etmek açısından kafidir. Ne yazık ki, araştırma veya bilim anlamında belirli bir objektiflik anlayışını yakalayana kadar da, bu durum böyle devam edecektir.

On İki Rakamının Gizemi, Kutsal Kitaplar ve Etrüsk Mitolojisi

Bu tartışmalardan sıyrılarak konumuza devam edecek olursak, Sumerliler-Kengerler bahsinde size sayıların gizemine ilişkin olarak tanımış olduğum "Sumer Matematiği ve Sayıların Gizemi" isimli kitapta üzerinde çok sık durulmuş olan bir durumun, Etrüsklerde tekrar karşıma çıktığını belirtmeliyim. Sumerlilerin sayı sistemleri ve bunun matematiksel anlamı dışında, ilahi, kozmogonik bir anlam taşıyor olabileceğine değinin bu kitapta, bazı sayıların bazı toplumlarda çok sık olarak yer bulduğundan bahsedilmekteydi. Bu rakamlardan birisi de on iki olarak gösteriliyordu. Gerçekten de on iki rakamı ilk olarak Sumer site devletlerinin sayısı olarak ortaya çıkmasının yanı sıra, Türklerin on iki hayvanlı takvimi, İsrailoğullarının on iki kabilesi, Hz. İsa'nın on iki havarisi ve Etrüsklerde de tıpkı Sumerlilerde olduğu gibi 12 şehir devletinden oluşan yapı bu rakamın karşımıza çıktığı diğer noktalardır. Etrüskologlar, bu sistemin korunmasında hem maddi, hem de manevi olarak titiz davranıldığını belirtiyorlar. Rakamların gizemine inanıyorsanız, muhakkak bu şehirleşme sisteminin Mezopotamya veya Orta Asya'dan İtalya'ya kadar ilerleyişi konusunda kafanızda farklı tezler oluşturabilirsiniz. Ek bilgi olarak Latinlerin Roma'yı ele geçirip Roma İmparatorluğunu kurduğu dönemde de bu on iki yapılı sisteme devam edildiğini söylemeliyim. Bu ilginç gizemin yanı sıra Etrüsklerle ilgili önemli bir diğer gizem konusu ise Etrusca Disciplina olarak anılan ve Roma tarihçilerinden arta kalan bilgiler doğrultusunda Etrüsklerin kutsal kitapları olduğuna inanılan yazmalardır. Roma İmparatorluğu'nun ilerleyen dönemlerinde Etrüsk izlerinin anlaşılmaz bir şekilde yok edilmek istenmesinin kurbanı olan bu yazmalara ilişkin edinilen yegane bilgi, Romalı tarihçilerin metinlerinde zikredilen ismi ve yazmaların Etrüsk teolojisine dair bilgiler taşıdığı yönündeki ifadelerdir. Buradan yola çıkarak Yunan Mitolojisinden etkilendiği düşünülen Etrüsklerin bu kültürden çok daha gelişkin ve özgün bir teolojik sisteme sahip olduğu varsayımında bulunulmaktadır.

Bu konudan bağlantı kurularak irdelenebilecek bir diğer benzerlik, giyim tarzı yönünde kurulabilecek benzerliklerdir. Pek çok araştırmacı bu hususu küçümseyerek algılasa da, toplumların hafızalarını en sık tazeleyen olgulardan biri atalarının giyim tarzıdır. Zira günümüzde bile belirli kültürleri tanımlamak için; falanca milletin giyim tarzı ya da şu kültüre ait giyim ibareleri ile insanların belleklerinde bir profil çizilmektedir. Daha keskin örnekler vermek gerekirse; Filistin atkısı, İskoç eteği, Arap giysileri vs. olarak şekillendirebileceğimiz çok geniş bir yelpazeden bahsedebiliriz. Bu giyim tarzlarının günlük ihtiyacın dışında sembolik olarak taşıdıkları anlamlar bulunması sebebiyle, kültürler arasındaki giyim benzerlikleri köken tartışmalarında hiçte küçümsenmeyecek ölçekte delil niteliği taşıyabilir. Skuzlar yani Sakaların bir bölümünün sivri şapkalar taktığını ve bu serpuşların kulakları kapatarak boyun altından bağlanır nitelikte olduğunu, arkeolojik buluntular net bir şekilde göstermektedir. İlginç bir tesadüf(!) olsa gerek, Etrüsk din adamları da aynı şekilde kulaklarını örten, boyun altından bağlanan sivri şapkalar takmaktadır. Daha farklı bir bağlantıyla devam edecek olursak, zamanında "Eşek Kulaklarını" saklamak için taktığı yönünden efsaneler uydurulmuş Kral Midas'ın sivri başlıklı serpuşu da bu hususta ilginç bir benzerlik taşımaktadır. Skuz(İskit) arkeolojik buluntularında ele geçen içki sunma kapları ve vazolarda resmedilmiş unsurlardan, bu toplulukta da sivri başlığın din adamları tarafından kullanıldığına ilişkin çok ciddi çıkarımlarda bulunmak mümkündür. Frig kralının da aynı zamanda ülkesinin baş rahibi olduğunu dip not olarak eklediğimizde kafamızdaki bulmacanın önemli parçalarını yerlerine yerleştirmemiz mümkün olacaktır. Bununla birlikte Yakutların hala sivri ve kulakları örten şapkalar taktığını, Orta Asya'da ki kamların aynı özelliğe sahip başlıklar kullandıklarını da ayrıca belirtmek lazım. Bugün börk, kalpak takan bir adamın Türk kültür dairesi içerisinde bulunan milletlerden birine mensup olduğu yönünde fikir sahibi olabilen insanlar, söz konusu eski çağ tarihine geldiğinde, bu hususla dalga geçmekten daha fazlasını yapamamaktadırlar. Giyim benzerliği ile ilgili o çağlarda sadece Skuzlarda görülen çizme, pantolon gibi diğer unsurları ve bu unsurların yine Etrüsk din adamlarının kıyafetlerinde bulunan hususlar olduğununun altının da ayrıca çizilmesi gerekir diye düşünüyorum.

Etrüskoloji Araştırmalarında Etimolojinin ve Dil Bilimin Yeri

Etrüsklerin(Tur-Skuz) kendi kültür dairemize yakınlık arz etmesi hususunda en önemli delillerden birisi, dil konusunda sunulan delillerdir. Etrüskleri en gizemli kılan unsur, Latin alfabesinin de köklerini oluşturan Etrüskçe'nin çözülemiyor oluşudur. Daha doğrusu, kendi çözümlerinden başka hiçbir yaklaşım ve çözümün kabul edilmiyor oluşudur. Eski çağ uygarlıklarını inceleyen bilim adamlarının, Sumerce, Frigce, Etrüskçe gibi dilleri çözemeyişinin en önemli sebeplerinden birisi, dünyanın doğusunda yer alan dillere hakim olamamalarından kaynaklanmaktadır. Basit bir örnek vermek gerekirse, ağaç kelimesini kendi dilinin fonetik özelliklerine göre yazmaya veya anlamaya çalışan yabancı bir bilim adamının Ğ harfinin okunuşunu bilmemesi halinde aach, ach vs. türevler üretmesi gerekir. Bunu tam tersinden okuyacak olursanız, bundan binlerce yıl sonra herhangi bir yazılı kaynakta AĞAÇ kelimesini gören Hint-Avrupa dili okuyan bir bilim adamının bu kelimenin tree ile bağını kuramayacağı gibi bu kelimeyi kendi dilinde bir karşılık bulmaya çalışacak örneğin Almanya'da bir kasaba adı olan "Aichach" ile karşılaştırmaya kalkacağı durumu mevcuttur. Bunun yanı sıra, Türkçe'de ağaç önüne gelen diğer sıfatlarla farklı türler ortaya çıkarabilirken, Hint-Avrupa kökenli dillerin bazılarında, farklı ağaçlar için farklı kelimeler kullanılıyor olması karşısında çaresiz kalacaktır. Bu da yüksek ihtimalle adına Türkçe yerine başka bir isim verecekleri, örneğin Aghacca diyecekleri bir dil uydurup, bu dili ölü diller arasında nitelendirmeleri ile son bulacaktır. Günümüzde bir takım Aryan tarihçi, dil bilimci ve arkeologun yaptığı işte tam da budur. Sumerce-Kengerce, Hattice, Hurrice, Frigce, Etrsükçe gibi dilleri kendi dilbilim ilkeleri doğrultusunda anlamlı bir bütünlüğe kavuşturamadıkları için ve Doğu dillerine olabilecek hakimiyetleri en fazla Sami dilleri üzerinden gerçekleştiğinden bu dilleri ölü, gizemli, çözülemez diller olarak adlandırmayı tercih etmektedirler. Oysa tarihin en eski çağlarından beri; kültür, efsane, inanışlarını sonraki toplumlara bu kadar yoğun aktarabilmiş toplumların, birden bire ortadan kaybolan ve hiçbir kültür ya da toplumla ilişkisi bulunmayan aşırı gizemli topluluklar olarak kabul edilmesi mantık dışıdır. Mezolitik dönemden itibaren ortaya çıkmış olan toplulukların hiçbirisi, bulundukları yerde kendi kendine ortaya çıkmadıkları gibi ya belirli bir göç hareketinin, ya da bir savaştan kaçışın izlerini taşımaktadır. Dolayısıyla nasıl ki Sumerler-Kengerler Mezopotamya'da toprağın altından yetişip ortaya çıkmadılarsa, onlardan 3.000 yıl sonra Etrüsklerin de toprağın altından durup dururken çıkmaları mümkün olmamalıdır. Bu da pek tabii şekilde, bu kültürlerin nereden gelmiş olabileceği, hangi yazıları oluşturdukları, hangi dine veya tanrılara inandıkları hususunun sadece uzmanı olunan bilim dalının dar çerçevesinde değil; jeoloji, morfoloji, etimoloji, mitoloji, filoloji, arkeoloji, tarih ve diğer pek çok modern bilimin faydalarından yararlanılması ve bunların dışında yaşamış olan kültürlerin siyasi olarak reddini yapmaksızın akademik anlamda tarafsız davranılması suretiyle öğrenilebilir.

Türk dilleri ile karşılaştırması ve sağlaması yapılmadan, eski çağ dillerini peşin hükümler ile gizemli ve hiçbir başka dil ile bağlantısı bulunmayan diller sınıfına almak, aynı zamanda Hint-Avrupalı alimlerin, bugün yaşamakta olan dilimizi de ölü görmekte olduğuna açık karine teşkil etmektedir. Zira yapılan bilimsel çıkarımların sadece akademik değil, siyasi tarafları mevcuttur. Bununla birlikte bu alanlarda çalışan pek çok yabancı bilim adamının, Hint-Avrupa kökeni için de çok önemli bir kültür başlangıç noktası olan Orta Asya kültürüne, Ural-Altay ve Fin-Ugor dillerin karşı gösterdikleri ilgisiz tutum ve bu konudaki bilgi eksikliklerini görmezden gelmeye çalışan tutumları, önümüzdeki bin yılda, bugün yaşamış olan pek çok topluluğun yok sayılmasına sebebiyet verecek türdendir. Kaldı ki bu uygarlıklara ilişkin olarak, kültürümüze geçerek bizlere bilgi veren kaynakların çoğu Hint-Avrupa tarihçiliği doktrinlerini esas alan eserler olduğundan, bu uygarlıklara ilişkin yanlış yorumlanmış pek çok dil bilimi hatası, yanlış okunuş, yanlış ve eksik yorumlamanın bu hususları açıklamak konusunda basiretsiz kalmakta olduğu gerçeğiyle kendi bilim adamlarımızı bile yüzleştirememekteyiz. Bu bağlamda, İngilizlerin Skythes dediğine İskit, Fransızların Truva dediğine Truva demeyi tercih etmekteyiz. Sırf tarihi araştırmalarda kafa karışıklığı yaratmamak adına düzeltilmeyen bu isimlerin önümüzdeki yüzyılda yetişecek diğer tarihçilerin veya bundan bin yıl sonra şehirlerimizi kazacak arkeologların kafasını ne kadar karıştırabileceğini hiç tahmin etmemekteyiz. Bu sebeple destanlar, mitolojiler ve dil bilimi ilkeleri doğrultusunda ortak araştırma yapan bilim adamlarının tezlerinin doğru değerlendirilerek bu uygarlıkların isimlerinin eski çağlarda nasıl seslendirilebileceğinin araştırılmasının da büyük önem arz ettiğini ayrıca belirtmek gerekir.

Bir Medeniyet Paradigması Olarak Sumerler, Pelasglar, Etrüskler

Dünya uygarlığının, Yunan ve Roma kültürü üzerine kurulduğu yönündeki iddialar, akademik açıdan pek çok kez aksi ispat edilmiş olsa da, popüler kültür ve siyaset açısından hala geçerliliğini koruyan bir paradigmadır. Çoğu insan için Antik Yunan ve Roma medeniyeti demokrasinin, insan haklarının, sanatın, matematiğin, özgürlüklerin, inşaatın velhasıl dünya medeniyetinin temeli kabul edilmektedir. Oysa modern anlamda medeniyetin temellerinin Antik Yunan'dan 3.000 yıl önce Sumerliler-Kengerliler tarafından kurulmuş olduğunu, Avrupa'da insanların mağaralardan henüz çıktığı dönemlerde, Sumer Edubbalarında (okullarında) tabletlerin üzerinde Pisagor teoremlerinin bulunduğunu, meclis ve demokrasi gibi kavramların Gılgamış Destanı kadar eski bir destanda yer aldığını arkeolojik bulgular net bir şekilde göstermektedir. Bunun gibi Roma medeniyetine atfedilen hukuk, yasalar, modern inşaat becerileri gibi unsurların Sumerlerde, Hititlerde, Pelasglarda bu uygarlıkların kurulmasından çok öncesinde var olduğu bugün bilinen ve akademik ortamda kabul edilen tarihi gerçekliklerdendir. Kendi tarih tezlerine delil olarak göstermek istediklerinde Herodot tarihini birinci kaynak gösteren batılı bilim adamlarının, Yunanistan'da Mikenlerden çok önce Pelasglar tarafından üstün bir medeniyet kurulduğunu söyleyen Herodot'un kulak ardı edilmesi ise kabul edilebilir gelmemektedir. Tetkik ettiklerim doğrultusunda kati olan şeyleri sayarak bu bahsi kapatacak olursak; Medeniyetimizin kökenleri Sumerlilerdir. Bu zamana kadar Antik Yunan medeniyetine atfedilmiş olan birçok unsur insanlığın hizmetine onlar tarafından sunulmuştur. Yunanistan'da M.Ö. 3.000'de Pelaskoi (Pelasg-Pelasaka-Pelasku-Pelaskuz) denilen topluluk, antik Yunan'ın kurucusu Mikenlerden çok önce bu bölgeyi işgal etmiş, başta duvar inşaatı olmak üzere Miken toplumu ile karşılıklı kültür alışverişinde bulunmuş ve daha sonra bu bölgedeki etkinliğini kaybetmiştir. Roma İmparatorluğunun günümüzde bilinen haline gelmesinin asli sebebi olarak saymak doğru olmasa da, başta Roma şehrinin kurulması ile sayacak olursak, bugün Roma'yı imparatorluk yapan, din, senato, heykelcilik, demokrasi, yapılaşma, sanat, kültür, spor, şehir yaşantısı gibi sayılabilecek pek çok unsur Roma'ya Etrüsklerden miras kalmıştır. İmparatorluğun üzerine kurulduğu temel Etruria'yı bir arada tutan kurallar bütünü olmuştur. O kadar ki, ilk dönem Roma İmparatorları arasında Etrüsk isimli ve ihtimalle bizzat Etrüsk olan imparatorlar hüküm sürmüşlerdir.

Burada saymış olduklarım, objektif tarihi gerçekliği gösteren unsurlar olup üzerinde ittifak edilmiş olan gerçekliktir. Ben bu maratona başladığım günden bu yana, pek çok bilim adamı ve araştırmacının görüşünü belirli bir süzgeçten geçirerek dünyaya medeniyeti sunan bu uygarlıkların kökenlerine ilişkin, kendi hayallerimi değil, olması gerektiği yönünde ciddi deliller olduğuna inandığım hakikatleri sizlere anlatmaktayım. Hakkında pek çok akademik çalışma olmakla birlikte dünya medeniyetini etkileyen İskit(skuz), Pelask (Pelaskuz), Etrüsk (Turskuz) isimlerinde ve bu isimlerin okunuşunda bütün dillere geçmiş olan Sku kelimesinde derin bir hakikatin yattığına inanıyorum. Bu konuda maratonun son kısımlarında hakkında bilgi sahibi olduğum, Alman Sinolog Wolfram Eberhard'a göre bir Türk hanedanı olması muhtemel olan Çin İmparatorluğunun Chou hanedanının da, bu Sku ismi dairesinde yer aldığına inanıyorum. Etrüskler, yani benim kendi kaynaklarıma dayanarak Tur-Sku olduğunu iddia ettiğim uygarlığın, dünya tarihini derinden etkileyen ve Çin'den Roma'ya çok geniş bir coğrafyada hüküm süren Sku-Skuzların bir kolu olduğu çok kuvvetli temeller üzerine kurulmuş bir iddia. Bunun dışında eski çağ Türk tarihini bitirirken daha geniş olarak anlatmayı düşündüğüm, Skuz ve Oğuz kelimelerinin etnonimi düşünülecek olursa kültürümüzün en köklü destanının, sadece masalsı bir hikaye değil, gerçeğin izdüşümü olduğunu da gösterebilecek pek çok kaynağa sahibim. Okurken burun kıvıracak, yüksek seviyede entelektüel arkadaşların hayal ettiği gibi, "Dünya Türk olsun" "Herkes Türkler'den türemiştir" tipi şovenist söylemlerle hiçbir alakam yok. Tarih ve felsefe okumaya başladığım günden beri, beni sürekli motive eden tek unsur, hakikate ve hakikatin bilgisine ulaşmak olmuştur. Bu anlamda da, kültürel emperyalizmin bizlere dayattıklarını kabul ederek, başkalarının medeniyetlerini çalan ve medeniyeti çaldığı topraklara savaş, sefalet, kıyım getirerek bu eylemini gizlemeye çalışan üst kültürlerin "inan, itaat et" dediklerine inanmamayı ve itaat etmemeyi tercih ediyorum. Bilimselliği modern bir ruhbanlığa dönüştürmekte olan popüler kültür entelektüellerinden olmak yerine, uygarlığın temelini atan bir topluluğun mensubu olduğuna dair hayaller gören bir ırkçı olarak yaftalanmayı da, çoktan kabul etmiş durumdayım.

Yukarıda belirttiğim hususlar dışında, İskoçyalı mimar James Fergusson'ın 1872 yılında yazmış olduğu "Rude Stone Monuments In All Countries" isimli eserinde kullandığı öyle bir ifade vardır ki üzerinde durulması gerekir. Taş anıtlar üzerinden yapmış olduğu bu inceleme neticesinde; "Asya'dan, Çin'den başlayarak, Tataristan'da, Hindistan'da, İran(Persia)'da Moğollar, Yunanistan'da Pelasgiler, İtalya'da Etrüskler, Avrupa'daki anıtları inşa edenler, aslında hep Turanlılardır" demektedir. Yine aynı kitapta, Dolmenleri (Yassı taşlarla yapılan bir tür mezar) inşa eden ırkın da Turanlı olduğunu belirtmektedir. Mimari bir inceleme üzerinden varılan bu tespitler kitabın ana konusunu oluşturmamakla birlikte çok ilginç niteliktedir. Bununla birlikte kendisinin, İskoçların kendi atalarının İskit olarak Kilise kayıtlarına geçmesini talep ettikleri 1326 tarihli Declaration of Arbroath etkisinde kalan ve Turanlı olduğuna inanan İskoçlardan olma ihtimali olduğunu da ayrıca belirtmek gerek. Bunun yanında özellikle mimari tarih ve Antik Hindistan'ın keşfi konusunda çağının en önemli figürlerinden olduğunu da not düşüyorum.

Peki...

Peki, Etrüskler Türk müdür? Ya da Türkler Etrüsk müdür? Bütün eski çağ incelemelerim boyunca incelediğim her uygarlık için yazdığım yazıda belirttiğim gibi, önemli olan kim olup, kim olmadıkları değildir. Okuduğum kitaplar ve makaleler sonucunda cevaplamaya çalıştığım soruda, amacım bu uygarlıkların Türk olup, olmadığı değil; kültürümüzün köklerinin ve kaynaklarının hangi uygarlıklardan beslendiği, hangi uygarlıklara benzediği, hangileriyle iç içe olduğunu göstermektir. Etrüsklerin kendilerine Rasenna demeleri, bu kelimenin Arsena, Asena, Aşina aile adlarıyla ilişkisi gibi çok bilinen bir olguya sadece yazının başlığında değinmeyi tercih ettim. Türk kültür dairesi içerisinde yaşayan toplulukların kendilerini yüzlerce farklı isim altında zikretmesine rağmen çoğunun geçmişinde yer alan Asena, Oğuz lafzının aynılığı dikkatimi çekmektedir. Oğuz, Türk gibi çok geniş coğrafya üzerine yayılmış büyük toplulukların dünya kültürüne ne verdiği ve dünya kültüründen ne aldığıyla ilgili bir analiz yapmaktır amacım. Bu doğrultuda eski çağ tarihinin analizine ilişkin son bir yazı yazmadan önce, sizlere eski çağ tarihinde bana yardımcı olan, aralarında tek oturuşta okunabilecek olan kitaplar olduğu gibi, kılavuz kitap niteliğinde olan hacimli eserlerinde bulunduğu genel kaynaklarımı tanıtacağım. Uygarlıklar bazındaki incelemeleri ise burada noktalamış durumdayım.

Ulaştığım noktada ise Roma İmparatorluğunu pek çok konuda beslemiş olan bu kadim uygarlığın, Hint-Avrupalı kavimlerden çok, Ural-Altay kökenli kavimlere yakınlık arz ettiğini düşünüyorum. Batı uygarlığının her fırsatta üstünlüğünü vurguladığı Yunan ve Roma kültürlerinin kendilerinden çok daha büyük kültürlerden iktibas ettikleri değerleri bir siyaset başarısıyla kendi öz değerleri gibi sunması yönünde tezler geliştirilmesinin Batı dünyasının akademisyen ve siyasetçileri tarafından hasır altı edilmesi, aşağılanması ve dalga geçilmesini gayet net anlayabiliyorum.

Anlayamadığım, bunu kendi kültürü aşağılanan ve kendilerinden gizlenen insanların neden yaptığı?

Eski çağ tarihinin genel kaynakları ile maratonun ikinci kısmında görüşmek dileğiyle.




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...