25 Ağustos 2014 Pazartesi

Tarihin En Derinlerinden Gelen Ses: Atatürk'ün Özlediği Bilgin Kazım Mirşan'ı Okurken - Necdet Sumer

"Tarih, kainatın vicdanıdır"
Ömer Hayyam


Türk tarihinin yabancı ve yerli Türkolog ve tarihçiler için farklı farklı başlangıç noktaları mevcuttur. Örneğin Gumilev ve onun teorisini destekleyen batı tandanslı Türkologlar, kadim Türk tarihini 500'lü yıllardan, Gök-Türk İmparatorluğu zamanından başlatır. Bu imparatorluk ile Hunlar ve adetleri arasında bazı bağlar kuran diğer bir kısım batılı tarihçi ve Türkologlar içinse bu tarihin başlangıcı M.Ö. 300 yılıdır. Batı tarihçiliğinde Türkler için kabul edilebilecek en uzak tarihin M.Ö. 300 olduğu konusunda, bilimsel olmayan hatta bilimsel taassubun sınırlarını zorlayan bir zorunlu kabul mevcuttur. Onlara göre, Türklerin medeniyet tarihinde oynayacakları rol, sonradan ortaya çıkan göçebe ve savaşçı barbar olmalarıdır. Günümüzde ortaya çıkan pek çok tarihi ve arkeolojik kanıt, Hunların dahi göçebe barbarlar olmadığını, belirli bölgelerde şehirler kurduklarını, Kağan saraylarının buluntularına rastlandığını açıkça göstermesine rağmen, bu batı taassubunu yıkmak, kendi ülkemizde bile mümkün olmamaktadır. O kadar ki, halen okullarımızda, Türk tarihinin başlangıç tarihi olarak Hunlar, toplumun karakteristik özelliği olarak da, çadırda yaşayan göçebe ve savaşçı barbarlar nitelemeleri kullanılmaktadır. Son yüz yılın ortaya çıkardığı bilgiler doğrultusunda özellikle Türk soylu Türkolog ve tarihçiler, Sakaların da bir Türk topluluğu olduğu benimsenmiş, ancak onlar da bu noktadan geriye gitmeyi hem kendilerinin bilimselliğini Demokles'in Kılıcı misali tehdit eden, batı standartlarında oluşturulmuş taraflı tarafsızlığın tesiri, hem de akademik bilgi sundukları ülkede, deli ve ırkçı olarak nitelendirilmenin verdiği korku ile kabul etmemişlerdir. Oysa bugünkü incelemeler ışığında, Mezopotamya'da M.Ö. 4.000 yıllarında, Çatalhöyük, Hakkari, Kütahya ve Erzincan yörelerinde bulunan mağara resimleri ve şehir kalıntıları ile de Anadolu'da M.Ö. 8.000 yıllarında görülen medeni unsurların, Türk kültürü ile ve Erken Türkler (Pre-Turks) ve Ön Türkler (Proto-Turks) ile çok ciddi bağlantılarının olduğu su götürmez bir gerçek haline gelmiştir. Bütün bu tezlerin daha da ilerisine giden, ülkemizde çoğunlukla bir deli veya hayalci olarak görülmesine rağmen, yabancı üniversitelerin pek çoğunun tezlerinin kabul edilebilirliği noktasında akademik anlamda destek verdiği aslen tarihçi olmamasına rağmen, ömrünü vakfederek dünyanın pek çok farklı yerinde bulunmuş yazıtları okuyabilmesi ile ortaya çıkmış olan bir Kazım Mirşan gerçeği vardır. İşte bu uzun girizgah ile size tanıtmak istediğim kitaba sonunda geçebilirim. Kitap Detay Yayıncılık tarafından basılmış, karton kapaklı, geniş ebatlarda 734 sayfa. Kazım Mirşan'ın kendi eserlerini sadece kendisinden temin edebilme durumunun söz konusu olduğu günümüzde, onun eserlerini tabiri caizse şerh düşerek inceleyen bu vasıta ile de ulaşılması pek zor olan eserlerin özlerine ilişkin pek çok derin bilgiye vakıf olabileceğiniz bir eser. Necdet Sumer hem akademik titri, hem de konuya eğiliş tarzıyla gerçekten büyük bir takdiri hak ediyor. Kitabın alt başlığı Erken-Türklerin İnsan, Doğa, Evren ve Uygarlık Anlayışları. Bu bağlamda Kazım Mirşan'ın pek çok kitabından alıntılar yaparak, bu anlatımlardan çıkabilecek yorumlara ve sonuçlara ulaşmayı başarmış yazar. İlk bölümde Erken-Türklerin Bilim anlayışı irdelenirken, Mirşan'ın "Prototürk Bilginlerine Göre Astrofizik" isimli kitabından pek çok alıntı yapılıyor. Bu kısımda Erken-Türklerin yazarın eşinin çok doğru tespit etmiş olduğu bir ifadeyle "Kozmosu yani evreni nasıl ehlilleştirdiğini" öğreniyoruz.

Kitapta daha sonra Erken-Türklerde din olgusu işleniyor. Burada da Mirşan'ın "Dinlerin Gelişimi" isimli kitabından yararlanılıyor. Maraton kapsamındaki yazıları takip ediyorsanız, hem Erken-Türklerin, hem de Eski Türklerin din konusunda çok ciddi hassasiyete sahip olduğunu hatırlıyorsunuzdur. Özellikle bir önce tanıtmış olduğum Kadim Felsefe kitabında bahsedilen bağlamda, çok eski çağlarda Erken Türklerin ölümle karşılaşmak, ötesine geçmek ve Tengri ile bütünleşmek hususundaki farklı bilinçleri ve Mirşan'ın bütün dinlerden önce Türklerin bir tektanrı inancına sahip olduğuna dair tartışılabilir ifadelerini okuyorsunuz. Tartışma bahsini yapacağım kısımları yazının sonuna bırakıp devam edersek, üçüncü bölümde yazarın Mirşan'ın "Akınış Mekaniği Altı Yarıq Tigin" isimli kitabını okurken edinmiş olduğu fikirlerle karşılaşıyorsunuz. Altı Yarıq Tigin yazara ve Mirşan'a göre; varlığımızın sırrını ortaya çıkarabilecek, Türk Budizmi, Taoizm, Tibet Çarkı gibi felsefelerle aynı paralelde giden bin yıllık bir felsefenin yazılı aslında kopya edilmiş hali. Ayrıca günümüzde geçerli Kuantum Mekaniği yerine, Erken Türklerin Mirşan tarafından Akınış Mekaniği olarak algıladığı belirli fizik ilkelerinin geçerli olması gerektiği vurgulanıyor. Altı Yarıq Tigin bölümünde, insanın evrimine, atom fiziğine ilişkin ilginç bilgiler bulabileceğiniz gibi, okuduğunuz tespitler ve yazarın bu tespitlere yaptığı yorumlar sayesinde ciddi bir aydınlanma yaşıyor olduğunuzu da belirtmeliyim. Buradan Mirşan'ın Etrüskler kitabını okuyan yazarın, bu eser doğrultusunda aktardıklarına geçiş yapıyorsunuz. Etrüskler ile ilgili maraton yazılarımı hatırlayacağınız üzere, Etrüsk yazıtlarını eksiksiz deşifre ile okuduğunu iddia eden sayılı bilim insanlarından birinin de Kazım Mirşan olduğunu belirtmeliyim. Onun bu konuda yaptığı okumalar belirli Etrüskologlar tarafından kabul edilebilir bulunmakla birlikte, diğer kısım Etrüskolog ve özellikle bir kısım Türk tarihçi ve Türkolog tarafından kabul edilmemekte. Buraya bu konu ile ilgili geniş bir başlık açabilirim, ancak kitabı size tanıtma isteğimin ötesine geçeceği için düşüncelerimi eski çağ Türk tarihi ile ilgili yazacağım sonuç yazısına saklıyor ve devam ediyorum. Yazar bu kısımda kendi hayatından da örnekler vererek, Atatürk döneminden bu yana Türk tarihinin tetkiki ve özellikle Etrüsk meselesine ilişkin bazı somut yansımaları aktarıyor. Kazım Mirşan ile tanışması ve kendisini bu zamana kadar neden tanıyamamış olduğuna ilişkin bir bölümle devam edip, Mirşan'ın Etrüsk yazıtlarında keşfettiği bir takım bilgileri sunuyor. Mirşan'ın Etrüskçeyi çözme konusunda kullandığı yöntemi kendi ağzından aktarıyor. Belirli arkeolojik buluntular ile Mirşan'ın tespitlerinin uyuştuğu noktalarda hayret verici bilgiler ediniyorsunuz. Buradan geçtiğimiz bölüm Erken Türk Tarihine Genel Bakış başlığını taşıyor ve burada Mirşan'ın "Proto-Türkçe Yazıtlar" "Erken-Türk Devletleri ve Türük Bil" "Alfabetik Yazı Başlangıcı" gibi kitaplarından ulaşılan bilgilerin aktarıldığı bir bölüme geçiyoruz. Özellikle Alfabetik Yazı Başlangıcı adlı kitaptan yapılan alıntıyı okumanızı tavsiye ediyorum. Zira maraton kapsamında edindiğim bilgiler doğrultusunda benim de acizane kırmaya çalıştığım kabullerin bir listesi sunulmuş. Burada benim de tarihi bahislerde üzerinde durmaya gayret ettiğim, Türkler, Ön-Türkler, Erken-Türkler gibi kavramların nerede başlayıp, nerede ayrıldığına ilişkin Mirşan'ın açıklaması da gayet dikkat çekici. Gerçekten de, geçmiş çağlardaki uygarlıkların Türk kültürü ile bağını vurgularken, tarihi malumatı belirli sınırlar dahilinde ve at gözlükleri ile sınırlandırılmış entelektüellerimizin, "Dünya Türk mü?" "Herkes Türk'müymüş?" tipi bilgiyi ve gerçeği doğrultusundan saptırma maksatlı beyanlarının hiçbir gerçeklik ifade etmediğini gösteren bir sınıflandırmadır bu. Bugün Türk kültürü diye kastettiğimiz şeyin, Türk adının ortaya çıkmasından da öncesi olduğu, bu ad ile ayrılan belirli özelliklere sahip bir kavimden ziyade, din, mitoloji, örf, adet, anane gibi pek çok unsuru bin yıllarla ifade edilecek bir süreçte gelecek nesillere aktarmayı başarmış bir kültür olduğunu anlamamak için gösterilen ısrar ilginçtir. Burada modern anlamda putperestliğe varan bir hizipçilik veya milliyetçilik kastı olmadığı gibi, anlatılmaya çalışılan; medeniyet denilen olgunun temellerinin, Türk kültürü tarafından ortaya atılmış olduğu hususudur.

Kitabın en kapsamlı olan bu bölüme dair anlatılacaklar pek kifayetsiz kalır, gerçekten okumanızı tavsiye ediyorum. Kişiliğinin ve ilminin sorgulandığı bir çağda, Kazım Mirşan'ın en azından batılı tarihçi ve bilim adamlarının kesin kabullerine karşı duruşunun dahi önemle altının çizilmesi gerektiği tespitine de aynen katılıyorum. Tarihi çağları, hangi uygarlığın ne kadar medeni, hangi uygarlığın ne kadar barbar olduğu, tarihi tahrifleri gibi pek çok olgunun kesin kabulünü talep eden Hint-Avrupa medeniyeti tarihçilerinin, hem bu konudaki çelişkili tespitlerinin, hem de siyasi kast ile yürüttükleri akademik çalışmaların tarafsızlığının her ihtimalde şaibeli olduğunun her türlü tartışmanın dışında olduğunu düşünüyorum. Bu bölümün ardından Anadolu Proto-Türkleri adlı diğer bir Kazım Mirşan kitabı eşliğinde Türklerin Anadolu'daki varlığı tartışılıyor. Tıpkı başka kitaplarda rastladığım gibi, Pelasg, Frig, Troya gibi unsurların Proto-Türk uygarlığı olarak algılanması gerektiği yönünde tespitler mevcut. Yazarın yorumlama sırasında burada yaptığı ufak bir hata var. O da incelenen yazıtların Proto-Türkçe sayılmasına karşılık, yazarın Pyhrgleri(Frigleri) Erken-Türk kavimlerinden sayması. Bu husustaki doğru ifadenin Friglerin Proto-Türk yani Ön-Türk kavimlerinden olduğu yönünde kurulmalı. Elbette bu üzerinde çok durulacak bir durum değil, ancak tıpkı Mirşan'ın üzerinde dikkatle durduğu Erken-Türkler kavramı gibi, Ön-Türkler kavramının da dikkatli kullanılması gerekiyor diye düşünüyorum. Bu bölümü tetkik ederken, Mirşan'ın sadece yabancı tarihçilere değil, Orhun gibi Türk yazıtlarının okunması hususunda yanlış yaptığı Türk tarihçilere karşı da düzeltmeleri yer alıyor. Bilge Kağan, Tonyukuk gibi belirli kelimelerin yanlış okunduğu konusundaki tespitlerini okumanız lazım. Gerçi tam tersi bir reaksiyonla Türk tarihi ile ilgilenen bir takım sitelerde de Mirşanist Tarih başlığı altında Kazım Mirşan'a cevap verilmekte. Bu konuda itham edilen, itham olunan duygusallığının işe karıştığı noktalar olduğunu görmek mümkün. Bu bölümü takiben "İskitliler, Sümerler ve Yemenliler" isimli bir diğer Kazım Mirşan kitabı okumalarına dayanılarak yapılan yorumlarla karşılaşıyoruz. İskitler ve Sümerliler ile ilgili pek çok bilgiyi bu bölümü okurken yeniden hatırlamış oldum. Burada pek çok eski çağ tarihine ilişkin kitabın tekrarladığı önemli bir hususu tekrarlıyor Mirşan. O da Yunanların Türklere tarihin en eski çağlarından bu yana "İskit" diyor olmaları. Gerçekten de, Bizans İmparatorluğu döneminde hem Gök-Türkler, hem de Timurlular'a İskit denildiğine dair kaynakların mevcutluğu doğrultusunda bu beyanın doğruluğu su götürmez bir şekilde ortaya çıkıyor. Akabinde Oryantalistlerin Sümerlileri nerede görmek istediği ve neden yoğun kültür bağları olmasına rağmen bu uygarlığın kökenlerinin bir muammaymış gibi gösterildiğine ilişkin ilginç tespit ve yorumlar sunuyor. Yemen'de ortaya çıkan ve Mirşan'ın Türkçe olarak deşifre ettiği yazılar sonucunda, bu bölgedeki topluluk ile bir bağlantı kurulmasına ilişkin tezi ile bu bölümü sonuçlandırarak, Erken-Türklerin uygarlık anlayışına geçiliyor. Burada uygarlık kavramının temelleri üzerinden yapılan değerlendirmeler ve Türk kültürü ile oluşmuş uygarlıklara değiniliyor ve bunun devamında sonuç kısmı ile kitabı bitiriyoruz.

Öncelikli olarak, Kazım Mirşan'ın kitaplarını bizzat kendisinden temin etmek yolu dışında bir yol bulunmadığı için, eserlerine genel anlamda hakim olmak adına muhakkak bulundurulması gereken, kaynak eser niteliğinde bir kitap. Diğer bir husus olarak Necdet Sumer'in bu çalışmayı kaleme alarak hedeflediği şeyin, zihnimizdeki batı temelli tarih anlayışının yıkılması ve bu temele dayanan kesin kabullerin paramparça edilmesi. Kazım Mirşan çalışmaları pek çok farklı yabancı bilim adamı tarafından takdirle karşılanmış, birçok olgunun onun izlediği yöntemle gizemli olmaktan çıkıp, malumun ilanına dönüştüğü düşünülen; kimilerine göre ise hayalci, ırkçı ve Türk tarihini abartan bir şahıs. Bunun altında yatan temel neden Türk tarihini günümüzden 15.000 yıl öncesine tarihliyor olması. Tarihi araştırmayı hamaset sayan pek çok farklı ideolojiden okumuş kimseler için, bugüne kadar bildikleri gerçekleri değiştirmek zorunda kalmalarından kaynaklanacak bir korkunun verdiği dürtüyle, gerçek olabilecek veya gerçeğe götürebilecek bu tip tespitleri katiyetle reddetmek, aşağılamak ve yaftalamak kaçınılmaz sonuçtur. Yine de belirli deliller doğrultusunda ortaya sunulmuş bu tezlerin, en azından ön yargısız olarak dinlenerek ortak bir çözüme ulaşılacağı günleri beklemek gibi bir umudumuz olmalı. Necdet Sumer çok emek isteyen ve önemli bilgiler içeren bir çalışmayı kitap haline getirerek, özellikle Türk kültürünün varoluşuna ve bu kültürün çevresini anlamlandırma yolunda ortaya koyduklarını yansıtmak adına muazzam bir iş yapmış. Eski çağ tarihi ve daha da öncesi ile ilgilenen herkesin muhakkak kütüphanesinde bulundurması gereken bir eser olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Maratona eski çağ tarihine ilişkin genel kaynak arz eden kitapları tanıtarak devam ediyorum. Bir sonraki incelemeye kadar, kitaplarla ve tarihle kalın.





    
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...