28 Mart 2014 Cuma

Adli Gerilim Diye Bir Tarz: Sokak Avukatı - John Grisham

"Yasalar ne kadar çoksa, adalet o kadar az olur."
Marcus Tullius Cicero


Gerilim romanları, modern edebiyatın son döneminin alameti farikası haline gelmiş durumda. Popüler yayınevleri neredeyse iki günde bir yeni bir polisiye-gerilim romanı basıyorlar. Birçok ülkede bu romanlar en çok satanlar listesinden düşmüyor. Öyle ki Polisiye-Gerilim türü kendi efsanelerini çoktan yaratmış durumda. Halbuki lisede okuduğum dönemlerde, Agatha Christie ve Stephen King'den başka yazarın ismini bilmezdim çoğu kimseyle birlikte. Tam da bu dönemde 1991 yılında Grisham belki bilinçli bir tercihle, belki de yazdıkları kendisini o doğrultuya götürmüş olduğundan, Şirket isimli romanını yayınladı. Adli Gerilim diye bir tarz doğmuş oldu böylece. Yazarın bugüne kadar yayınladığı kitapların tamamı, ya bir avukatın, ya bir hakimin, ya da hukuk sistemine ilişkin yergilerin odak noktasında olduğu eserler oldu. Bugün adli gerilim diye bir tür hala canlıysa, bunu Grisham'ın her sene bir yenisini çıkardığı kitaplarına borçludur. Ben ise size ilk etapta çok geçmişte kalmış, benim ayrıca çok beğendiğim bir kitabını tanıtacağım. Sokak Avukatı, 1998 yılında ilk defa yayına çıkmış. Benim elimdeki roman Remzi Kitabevi tarafından basılmış. Karton kapaklı, 319 sayfa. Bir avukat olmam sebebiyle, Grisham romanları hep diğer gerilim romanlarına göre daha fazla ilgimi çekmiştir. Her ne kadar Anglosakson hukuku ile Kıta Avrupası hukuku arasındaki farklılıklar dolayısıyla, Grisham kitaplarında yer alan karakterleri içselleştirmek, onlarla empati kurmak zor olsa da okunması çok keyifli oluyor. Sokak Avukatı benim okuduğum ilk Grisham kitabıdır. Konusu ilgi çekici olmasına rağmen, kitap genelinde sizi sürekli heyecanlandıracak, sürekli gerilim içerisinde tutabilecek bir yapı yok. Büyük bir Hukuk firmasına ortak olmak üzere olan başarılı bir genç avukatın, hayatı sorgulamaya başlayarak işini bırakıp, kendini hukuki yardıma muhtaç insanlara sosyal yardım kapsamında avukatlık hizmeti vermeye başlamasını anlatıyor. Grisham adli gerilim dışında, ortam betimleme ve okuyucuya ortamı yaşatma konusunda çok başarılı. Eğer sizde benim gibi roman kahramanı ile empati kurarak okumaktan zevk alanlardansanız, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınızdır. Roman boyunca kendinizi Drake&Sweeney hukuk firmasının her tarafından zenginlik akan gökdelenlerin birinde mukim ofislerinin koridorlarında dolaşırken bulabilir, Michael'ın kararı doğrultusunda Manhattan'ın arka sokaklarında pejmurde bir sosyal hizmetler merkezindeki daracık masasının başında pineklerken etrafınızdaki sefalete göz gezdirebilirsiniz. Romanın başlarında zengin müvekkillerin saatlik ücretini hesaplarken kafanız şişmişken, akabinde kendinizi New York'un en seçkin restoranlarından birinde eşsiz bir yemek yerken bulabilirsiniz.

Romanı iki kısım halinde düşünürsek, ilk kısımda esas oğlanın zenginlik, refah ve çalışma dolu hayatını, toplumun üst tabakasının yaşantısına tanıklık ederken, romanın kırılma noktasından sonra tamamıyla zıttı bir yaşantıyı tanımaya başlıyorsunuz. Michael'ın daha önce ofisinden içeri girmeyi bırakın, ofisinin bulunduğu gökdelenin önünden geçemeyecek insanlarla, arka arkaya tanışması ve onların işlerine yoğunlaşması sürecinde geçirdiği değişimi, sosyal eleştiriyi, sorgulanan farklılıkları ve Amerikan hukuk sistemine getirilen eleştirileri okuma fırsatına erişiyorsunuz. John Grisham'ın filme uyarlanmak isteyip, bunun başarılamadığı romanlarından. Başta da belirttiğim gibi sizi gerilimden gerilime sürükleyecek, heyecan verecek bir kitap değil. Ancak Grisham'ın üslubu diğer romanlarında olduğu gibi oldukça akıcı. O yüzden okurken sıkılmanız söz konusu değil. Eni konu kitapta karşılaşabileceğiniz en heyecan verici durum, Michael'ın evsizlerin korumasına kendini adadığı andan sonra, eski şirketi ile bir dosya üzerinden karşı karşıya gelmesi olabilir. Mesleki ilgisi olanlar için normalden daha akıcı olabilecek bir kitap olmasına rağmen, hukuk hakkında hiçbir şey bilmeseniz dahi zamanınızı faydalı geçirmenizi sağlayabilecek bir eser. Örneğin bir tatilde, boş zamanınızda ya da otobüste, metroda sıkıldığınızda size yolculuğu unutturmasa bile hissettirmeyecek kadar etkili. Grisham kitapları kütüphanemin önemli bir bölümünü doldurmasına karşın, ilk okuduğum kitap olması sebebiyle bu kitabı tanıtmaya karar verdim. Yoksa ileride anlatmayı düşündüğüm öyle kitaplar var ki, adli gerilimin nasıl bir tür olduğunu size gayet açık hissettiriyor.

Son söz olarak, okumadığınız da eksik hissetmeyeceğiniz, okuduğunuzda ise bir şeyler kazanabileceğiniz bir kitap. Bu türden keyif alıyorsanız, okumanızı öneririm.     





26 Mart 2014 Çarşamba

Kitle Psikolojisini Yorumlamada Psikanaliz: Körü Körüne İnanç - Prof.Dr. Vamık D. Volkan

"Koyunlardan oluşan bir halkın babası, kurtlardan oluşan bir hükümettir."
Edward R. Murrow



Kitle psikolojisini tetikleyen unsurların temelinde ne yatar? Geniş grupların ve bu grupların liderlerinin kriz ve terör dönemlerindeki hareketlerinin altında ne yatmaktadır diye düşündüğünüz oldu mu? Veya bu kadar ayrıntılı düşünmeseniz bile, farkında olduğunuz ya da fark etmediğiniz halde, mensubu bulunduğunuz geniş bir grup var mı? Bu psikanaliz dilinde nasıl açıklanıyor? Tıpkı insanların olduğu gibi, grupların ve o grupları yöneten liderlerin hareketlerinin gerisinde yer alan amaçlar ya da bu hareketlerin sonucu olarak toplumda ortaya çıkacak psikolojik travmalar neler olabilir? İşte bu ve bunun gibi birçok soruya cevap bulabileceğiniz çok kıymetli bir kitabı tanıtacağım size. Prof. Dr. Vamık Volkan psikanaliz dalında dünya çapında tanınan, çok önemli savaşlar ve çatışmalar sonrası, Boşnaklar ve Sırplar, İsrail-Filistin ve bunun gibi bir çok topluluk arasında arabuluculuk ve danışmanlık yapan komisyonlarda görev almış; çatışma yaşanan coğrafyalarda, her birinin ciddi sorunlarla boğuştuğu ülkeler üzerinde çalışmalar yapmış, Psikanalitik Kitle Psikolojisi dalında en önemli isimlerdendir. Aynı zamanda kendisi Politik Psikiyatrinin kurucusu sayılmaktadır. Bu sebeple kitle psikolojisinin analizi konusunda otorite olduğunu belirtmem gerek. Kitaba gelirsek Okuyan Us yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı 520 sayfalık bir kitap. Öncelikle bu 520 sayfanın 130 sayfa civarı bir kısmı, kitap içerisinde verilen dipnotları içeriyor. Benim son dönem kitaplarda en beğendiğim tekniklerden biri olarak, dipnotları kitap sonunda ayrı olarak sunmak yoluna gidilmiş. Böyle kitaplarda, kesintisiz olarak anlatılanı okuyup, daha sonra her not için tekrar ilgili sayfasına dönerek baştan okumak, hem okuduklarınızı hazmetmenizi, hem de okuma keyfinizin geniş geniş dipnotlarla kesilmesini engellemiş oluyor. Peki ne anlatıyor bu kitap? Kitap genelinde psikiyatri, psikoloji ve psikanaliz terimleri ile bol bol karşılaşacağınızı belirtmem lazım. Geniş grup kimliği, seçilmiş travmalar, regresyon (gerileme) gibi kavramlarla sık sık karşılaşıyorsunuz. Vamık Volkan kitabın içerisinde bu terimleri sözlük anlamı ile açıklamamakla birlikte, konuya ilişkin sunduğu önermelerden neden bahsettiğini anlayabilirsiniz. Ya da benim gibi şanslı iseniz, en yakın arkadaşınız psikiyatristtir. Bir buçuk yıl önce de bu kitapla, arkadaşımın tavsiyesi üzerine tanışmıştım zaten.

Kitabın tam ismi, Körü Körüne İnanç/Kriz ve Terör Dönemlerinde Geniş Gruplar ve Liderleri. Kitabın giriş kısmında, geniş grup kimliği ile kastedilenin ne olduğu açıklanıyor. Kısaca belirtmek gerekirse, aidiyet hissettiğiniz millet, boy, kabile veya mensubu bulunduğunuz din, tarikat, cemaat gibi olgular ayrı ayrı birer geniş grup kimliği anlamına geliyor. Bireysel kimliğiniz ve günlük yaşamınızda sürekli hatırlamadığınız bir kimlik olan geniş grup kimliği, olumsuz hallerde, travma, kriz ve terör dönemlerinde veya geniş grubu temsil eden liderlerin toplumsal gerilemeye sebebiyet verebilecek seçilmiş travmaları veya söylemleri kullandığı zamanlarda hortluyor. Bunun dışında olumlu olaylarda veya kenetlenme duygusu gerektiren sosyal hareketlerde de ortaya çıkabiliyor. Vamık hocaya göre geniş grup kimliklerine sahip olmak veya bu gruplara aidiyet hissetmek sosyal bir ihtiyaç ve normal karşılanacak bir durum. Hatta toplumsal gerilemenin (regresyonun) her zaman kötücül bir gerileme olamayacağını, kitapta örnek verdiği bazı durumlarda bu gerilemenin toplumsal ilerleme için gerekli olduğunu vurguluyor. Kitapta daha sonra geniş grup psikolojisi ele alınıyor. Bu bölümde Vamık Volkan'ın sınıflandırmaları ve maddeler halinde sunduğu bütün geniş gruplar için geçerli gördüğü betimlemeleri okurken kendi kendinize, bir yandan kızıp, bir yandan da tespitlerin doğruluğuna hayret ediyorsunuz. Daha sonra aynı kısımda geniş grup kimliklerinde gerilemenin yarattığı olgular inceleniyor. Bu noktada yazarın önceki arabuluculuk deneyimlerinden örnekleri de okuyabiliyorsunuz. Bu özelliği sebebiyle olayları değerlendirmede hem tecrübesini, hem de akademik birikimini tam anlamıyla ortaya koymuş olması yönüyle sizi ikna ediyor Vamık Volkan. Buradan da geniş gruplarda insanları birbirine bağlayan ritüellere ilişkin bilgi veriliyor. Kitabın ikinci kısmında kökten dinciliğin psikolojisi incelemeye alınıyor ve 11 Eylül, Afganistan ve Amerika'daki bazı aşırı uç tarikatlar gibi örnekler üzerinden ciddi bir incelemeye tabi tutuluyor konu. Bu kısımda yazanları okurken kendi ülkeniz ve yaşamakta olduğunuz çevre hakkında çıkarımda bulunmamak elde değil.

Üçüncü kısımda ise liderlere dair yapılan çok enfes bir inceleme var. Aslında kitapta bu kısıma gelene kadar, geniş gruplarda kötücül gerilemeye sebebiyet veren liderler hakkında kitabın içeriğinde çok ciddi incelemeler mevcut ancak bu bölümde, liderleri olduğu geniş gruplarda yapıcı ilerleme sağlayan Atatürk ve Tanzanya Birleşik Cumhuriyetinin kurucusu Nyere portreleri incelemeye alınıyor. Bu liderlerin davranışları altında yatan psikanalitik nedenler sorgulandığı gibi, izledikleri yöntemin toplumda oluşturduğu ilerlemenin, psikolojik sebeplerini de irdeleyen bir bölüm bu. Kitabın en son bölümünde de Arnavutluk'un durumu mercek altına alınmış. Vamık Volkan'ın bu ülkeyi seçmesinin özel bir sebebi var. Çünkü, Enver Hoca olgusu yüzünden toplumsal gerilemenin en ağır şekilde yaşandığı ülkelerden biri olarak belirlemiş durumda bu ülkeyi. Kitap, kitle psikolojisi açısından zihninizi inanılmaz derecede aydınlatıyor. Olayları yorumlarken, ait olduğunuz geniş grup kimliğini kullanırken hem kendinizi, hem de başkalarını nasıl baskı altına alabileceğinizi fark ediyorsunuz. Kitap içerisinde Bosna savaşından, İsrail-Filistin çatışmasına, Afganistan'dan Tanzanya'ya birçok örnek bulabilmek mümkün. Kitabın yazarının önemli ülkelere politik psikiyatri konusunda danışmanlık yaptığını belirtmek isterim. Tabii geniş grup kimliği zarar gören veya geniş grup kimliklerini başka kimliklere saldırma sebebi olarak algılayan bazı gruplar veya onları temsil eden insanlarca Vamık Volkan ülkemizde gayri resmi olarak vatan haini ilan edilmiş durumda. Hatta bunun için hiç üşenmeden, resmini bir ABD Donanma Subayının resmine montajlayıp, Amerikan ajanı olduğunu iddia edenler bile var. Kanımca bütün bunların sebebi, geniş grupların çatışmasından nemalanan insanlar olsa gerek.

Geniş grup kimliği çok olumlu gelişimler getirebildiği, toplumsal huzur ve refahı sağlayabildiği gibi; yanlış liderler tarafından yönetildiğinde ciddi savaşlara, çatışmalara, toplumsal ayırılıklara sebebiyet verebilecek bir kimlik. Zaman zaman çoğumuz ait olduğumuz kimliğin yapısına uyan seçilmiş travmaları yaşadığımızda, birden bireysel kimliğimizden sıyrılıp, bizden kilometrelerce uzakta gerçekleşen olaylar için, sanki oradaymış gibi ahkam kesebiliyoruz. İşte en azından bu güdülerden kurtulabilmek için kesin inançlarımızdan soyutlanmamız ve ait olduğumuz grup kimliğimizin yönlendirilmesine engel olmak için bilinçlenmekten, körü körüne inandığımız şeyleri sorgulamayı öğrenmekten başka çaremiz yok.

Çünkü bu hayat, birlikte yaşamayı öğrendiğimiz zaman anlamlı olacak.




25 Mart 2014 Salı

Hatti-Hurri-Hitit Üçgeninde Bir Süper Güç: Anadolu'nun Geçmişi, Geleceği ve Kaderi!

"Bu sahne (Anadolu) yedi bin yıllık, en aşağı, bir Türk beşiğidir."
M.K. Atatürk 



Aslında okuduklarımın bütün özeti, yukarıdaki başlıkta gizli. Anadolu toprakları çok gizemli, efsanevi , dünya coğrafyası üzerinde yönetilmesi en güç olan topraklar. Dünya uygarlık tarihi açısından Mezopotamya ve Anadolu'nun önemi tartışılmaz noktada. Üstelik bu iki bölgenin birbirine komşu olması ve bu topraklarda amir kültürlerin birbirlerini şüphesiz etkilemesi söz konusu. Kenger-Sümer uygarlığını okurken, Akadların Mezopotamya'ya gelişi üzerine bir çok Kenger unsurunun göçe zorlandığına ilişkin geniş bilgi edinmiştim. Uzman Sümerologların görüşleri doğrultusunda Mezopotamya'dan Orta Asya'ya bir göç gerçekleştiği gibi, Kenger göçlerinin bir kolu da Anadolu'ya göçmek mecburiyetinde kalmıştır. Tabletlerden edinilen bilgiye göre Hurrilerin M.Ö. 3.000'den beri Güneydoğu Anadolu'da ikamet ettikleri tartışılmaz. İlk Sami saldırıları sonucu Sümer kent devletlerinden göçlerin başladığı tarihler de, M.Ö. 2.800'ler ve devamı olarak ele alınıyor. Hatti uygarlığının Anadolu'ya nereden geldiği konusunda kesin deliller yok. Ancak Hatticenin Sümerce gibi bitişken ve ön ek kullanan bir dil olması, Sümer panteonu ile Hattilerden Hititlere geçen tanrılar panteonu arasındaki benzerlik, Hattilerin Akad saldırıları sonucu Anadolu'ya göçen Sümer unsurları olabileceği yönünde bir varsayım oluşturuyor. Yalnız Hattilerle ve onların dilleri ile ilgili bütün metinlerin Neşaca tabletlerle günümüze aktarılmış olması ve bu bölgede Hattilere ait olduğu düşünülen herhangi bir tablete veya yazılı kaynağa rastlanamıyor oluşu bu varsayımın en zayıf noktalarından biri. Zira Sümer uygarlığında yazının bulunduğu tarihten çok sonra Anadolu'da yerleşen bu uygarlığa ilişkin hali hazırda yazılı bir belgeye rastlanabilmiş değil. Peki Hatti ve Hurri uygarlıkları Hitit İmparatorluğu açısından neden bu kadar önemli. Bu sorunun cevabına geçmeden önce Hititler ile ilgili son kitabı tanıtmam lazım ki tarih maratonunda Hititlere ayırdığım bölümü nihayete erdirebileyim.

Anadolu'ya Yapılan En Renkli Yolculuk: Hititler & Bir Anadolu İmparatorluğu - Metin Alparslan, Meltem Doğan Alparslan

Ayrıntılara girmeden önce belirtmem gerekir ki, bu eser tam olarak kitap tanımını karşılamıyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından üstün kalite ile çıkarılmış kuşe kağıda 600 sayfalık bir ansiklopedi de diyebiliriz. Metin ve Meltem Doğan Alparslan bu güzide eseri derleyenler. Kitap içeriğinde sunulan bilgiler konularında uzman Hititologların makaleleri. Yayın yılı 2013 olduğu için de Hititler ile ilgili en güncel bilgiye sahip eserlerden. İnanılmaz güzellikte görseller mevcut. Hitit uygarlığına ilişkin görebileceğiniz en güncel görsellere sahip. Son çalışmaların ışığında yenilenen Hattuşa surlarını da görebiliyorsunuz bu eserde. Metinler hem İngilizce, hem de Türkçe olarak hazırlanmış. Hititler ile ilgili konularda yazılan makaleler muazzam. Kaynakçası dolu dolu bir eser. Basım kalitesi açısından emsallerini rahatlıkla sınıf dışı bırakabilecek bir eser. Görselleri adına fikir sahibi olabilmeniz adına, bütün bir yazı genelinde bu kitap içeriğinden görüntüler sunacağım sizlere. Daha önce de bahsettiğim gibi bu uygarlık konusunda en güncel bilgileri ve çalışmaları bulabileceğiniz bir kitap. Kitabın boyutlarına ilişkin kafanızdaki şüpheleri gidermek adına aşağıda bir yerlere kütüphanemdeki diğer kitapların boyutu ile karşılaştırma imkanı bulmanız için bir resim ekliyorum. Bu arada kitabın sayfa sayısı da gözünüzü korkutmasın, 600 sayfanın büyük çoğunluğu her iki sayfayı kapsayan görsellerden ibaret olduğu gibi, her farklı konuya geçişte en az dört sayfalık yazı içermeyen gösterişli ara geçiş bölümleri var. Yani içerik olarak hepi topu 250-300 sayfa kadar metinle karşı karşıya olacaksınız. Bununla birlikte Hititler ile ilgili birçok farklı akademisyen tarafından birçok farklı konunun aydınlatılması unsuru doğrultusunda en kapsamlı kaynak olduğunu da belirtmeliyim. Yani Hitit uygarlığı hakkında öğrenmek istediğiniz neredeyse her şeyi bu yapıtta bulmanız mümkün. Önsöz kısmında da vurgulandığı üzere, nasıl aynı karnı paylaşan insanlar karındaş, kardeş ise, bizlerde Hititler ile "vatandaş"ız. Aynı vatanı paylaşmış, aynı rüzgarları, aynı sert kışları yaşamış ve üstesinden gelmişiz. Bu bağlamda Hitit mirasını sahiplenme konusunda Sedat Alp'in düşüncelerinden sonra, bu yaklaşımın çok beğendiğim bir yaklaşım olarak da not edilmesi gerektiğini belirtmeliyim.

Sayfa kalitesinin yanında kitabın boyut olarak büyüklüğü, diğer kitaplar gibi her ortamda okunabilir elverişlilikte olmaması bir dezavantaj. Yine de Hititler ile ilgili derli toplu bilgiler bulunduran, en güncel, en hayran olunası görselleri içeren, üzerinde ciddi bir çalışma yapıldığı sayfasının her dokusundan rahatlıkla anlaşılabilecek olan bir yapıt olduğunu unutmamak lazım. Her ne kadar bu yapıtı sizlere tanıtmak maksadıyla kısa bir sürede okumaya çalışmış olsam da, Hitit araştırmaları konusunda en önemli başucu kaynağı olduğunu ve ara ara dönüp bazı noktalara bakmanız için çok elverişli olduğunu belirtmem gerek. Bu kitapta Hitit Mühürlerinde, günlük yaşamına, Hitit hukukundan, yapı ve inşaat tekniklerine her türlü detay hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Daha kısa anlatacak olursam defalarca yeniden okunabilecek, bir seferde hazmetmek için oldukça fazla bilgi içeren bir eser. Özellikle kitap içerisinde Boğazköy'de çalışan arkeolog ve Hititologların anlatımları doğrultusunda Hattuşa surlarının yeniden yapıldığı ve bölgeye hem turistik, hem tarihi, hem de kültürel açıdan çok ciddi bir miras bırakıldığını görmek ve bu yapıt vasıtasıyla bunu öğrenmiş olmak beni mutlu etti. Hatta o kadar ki bu kitaptaki yüzlerce görsel ve hava fotoğrafından sonra, içimde Hattuşa'yı görmek için inanılmaz bir istek oluştuğunu söyleyebilirim. İlk fırsatta da Boğazköy'e gidip bu kadim uygarlığın izleri üzerinde gezinmek, nasıl ki Hititleri anlatan kitapların üzerinde parmaklarımı gezdiriyorsam, Hititlerin yaptığı surların üzerinde gezinmek ve mükemmel bir ustalıkla oydukları taşlara dokunarak bu kudretli geçmişi yeniden yaşamak istiyorum. İşte bu anlamıyla bu yapıt Hititlere bakış açısını değiştirmek ve güzelleştirmek adına çok mühim bir işi başarıyor.

Beyliklerden, Küçük Asya'nın Süper Gücü, Orta Doğu'nun Kural Koyucularına Giden Yol

M.Ö. 2500 yılında kurulan Hatti Beyliklerinden çok önce de Anadolu'da yerleşik yaşamın olduğuna dair arkeolojik deliller olduğunu belirtmiştim. Bilim adamlarının araştırmaları doğrultusunda Hititler Orta Anadolu'ya gelmeden önce M.Ö. 3000 ve M.Ö. 2.000 arası bir barış dönemi sürmüş. Buna dair çıkarımlarda bulunabilmesinin en önemli dayanağı bulunan şehir katmanlarında, bu tarihler arasına konumlanan hiçbir yıkım, savaş emaresi bulunmaması. Anadolu'nun belki de 7000 yıllık kaderinden olsa gerek, bütün Anadolu'ya hakim olacak bir imparatorluğun kurulmasından önce bu topraklarda Hatti ve Hurri beylikleri hakim olmuş. Anlayacağımız beylikler dönemi antik çağlardan beri Anadolu'nun ruhuna işlemiş. Üzerinde yaşadığımız topraklar en erken haliyle beş bin yıldır aynı döngüyü yaşıyor gibi. Dün Hatti, Hurri, Arzava, Wiluşa beylik ve krallıklarını birleştirerek büyük Hitit İmparatorluğu kurulmuşken, iki bin yıl sonra Danişmend, Mengücek, Saltuk ve Artuk beylikleri üzerine kurulan Anadolu Selçuklu Devleti ve iki yüz yıl geçmeden de, Son Anadolu beylikleri üzerine kurulan Osmanlı İmparatorluğu bu topraklarda hep aynı döngüyü sürdürmüştür. Hatti ve Hurri uygarlıkları Hititleri diğer bütün topluluklardan daha fazla etkilemiş. Bu o kadar büyük bir etki ki, Hatti Ülkesi adı Hititler yıkıldıktan sonra en az 600 yıl daha kullanılmaya devam etmiş. Hitit kralları kendilerine Hattice isimler almış ve Hitit tapınaklarında ilahilerin ve tapınma metinlerinin büyük çoğunluğu Hattice olarak okunmuştur. Hattilerin kökenine ilişkin net bir durum yok. Konuştukları dil yapı itibariyle Ural-Altay dilleri gibi bitişken olsa da, Hatti dilini Kafkas dillerinden sayan uzmanlar da var. Ali Çurey'in Hattilerin Çerkez olduğunu iddia eden bir kitabı var. Ne yazık ki internet satış mağazalarında bulamadım. Bununla birlikte internet ortamında kitap hakkında pek olumlu eliştiriler ile de karşılaşmadım. Kitabın bir çok yerinde Hititler ile Hattileri karıştırması ve bu doğrultuda yorum yapması ve bazı Çerkez lehçelerini araştırmasında pas geçmiş olması nedeniyle, bilimsel değil ancak popüler bir araştırma olduğundan dem vuruluyor. Hurrice için de Kafkas dili olabileceği yönünde hipotez oluşturanlar var, ancak etüt ettiğim eserlerin bazılarında bu dilin özellikle Türkçe ile çok benzeştiği, gramer yapısı açısından Sümerce'ye göre daha büyük yakınlık arz ettiğini iddia edenler var. Ayrıca hem Hatti, hem de Hurri beyliklerinin bilinen kültürel varlığı, inanç sistemleri, ananevi unsurları ele alındığında bu uygarlıkların Sümer-Kenger uygarlığı ve Orta-Asya kaynaklı göçlerle Anadolu'ya yerleşmiş olabileceği yönünde ciddi tezler mevcut.


Hitit uygarlığı defalarca belirttiğim gibi bu iki uygarlıktan çok etkilenmiş. Özellikle Hattilerin yönetilen halk olduğu, Hititlerin (Neşalıların) ise aristokrat kesim olabileceği yönünde tezler var. Buna en önemli sebep olarak da, Hitit İmparatorluğu yıkıldıktan sonra, bölgede 800 yıl öncesinin beyliklerine dönülmüş olması gösteriliyor. Hitit uygarlığı ister başka kültürlerden etkilenmiş olsun, isterse onların bir sentezi olsun, dünya kültürüne katkılarını yadsımak mümkün değil. Bir kere döneminin en üstün yapı, inşaat tekniklerine sahipler. Bugün bile yapılmakta zorlanılabilecek kaya üzerine oyulan sanat eserleri ve heykel benzeri yapıları var. Üstelik iki büyük kayayı tunç dübellerle birbirlerine bağlayıp sur örebilecek kadar üst düzey tekniğe sahipler. Sanatları, kendinden önceki beylik ve uygarlıkların sanatını yansıttığı için belki özgünlük açısından çağdaşı uygarlıklardan geri kalmış gibi algılanabilir. Oysa Hititleri başka açılardan irdelemek önemli. Şehir devleti, beylik gibi kavramlardan merkezi sistem ile yönetilen büyük bir imparatorluğa geçişin anahtarı Hititlerdir. En önemli gösterge ise Hititlerin çağının Süper devleti, en önemli iki gücünden biri olmasıdır. Anadolu'da hakimiyet kurdukları 800 yılın büyük çoğunluğunda bazen Mısır Uygarlığının bile üzerine çıkarak tek güç halini aldıkları dönemler vardır. Bu açıdan ilk ve önemli örnektir. İdare, ekonomi, üstün savaş teknikleri, modern bir hukuk devleti kurmaları itibariyle antik çağın en önemli uygarlığıdır. Anaerkil toplum özelliklerini yansıtması itibariyle çağdaşı ülkeler içerisinde kadına en fazla, hatta günümüzdeki değerinden bile fazla olabilecek nitelikte değer verilmektedir. Tavananna (Kraliçe) tıpkı Tabarna (Kral) gibi diğer ülke krallarına mektuplar yazabilmekte, diplomasi yürütebilmekte ve devleti kral ile ortak olarak yönetmektedir. Üstelik kral öldükten sonra, kraliçenin yetkileri hala devam etmektedir. Mezopotamya'da -Sümerliler hariç- uygulanan katı hukuk kurallarının yanında, Hattuşa topraklarında daha insancıl, daha gerçekçi ve özgürlükçü bir hukuk sistemi uygulanmaktadır. Öyle ki çok rahat bir şekilde; modern hukukun temeli sayılan Roma Hukuku, Hitit Hukukunun yanında gerici ve totaliter bir hukuk sistemi olarak adlandırılabilir.

Karşılaştırmalı Tarihin Faydaları, Batı Tarihçiliğinin Kıyaslama Çıkmazı

Hititler ile ilgili kaynakları kontrol ederken birçok farklı kaynaktan yararlanmış olmam, maratonumda ilk halkayı teşkil eden uygarlık olan Sümerliler açısından kafamda soru işareti oluşturmuş; tarihe siyasal sebeplerle yaklaşılması olguları hakkındaki sorularımı gidermeme yardımcı oldu. Şöyle ki; Hitit tarihi, uygarlığın konuştuğu dilin Hint-Avrupa dil ailesinde yer almasından dolayı batılı tarihçilerin yoğun ilgisini çekmektedir. Çünkü kendi uygarlık tarihlerini Yunan ve Roma uygarlığından daha geriye götürebilmeleri olanağı bulmuşlardır. Tabii bunu yaparken Sümerliler ile ilgili son yazımda bahsetmiş olduğum olayları taraflı yorumlamaları vakası ciddi şekilde su yüzüne çıkmaktadır. Hitit dilinin çözümlenmesi safhasında batılı bilim adamlarının izlediği yol yemek fiili ve su kelimesinden yola çıkmaktır. Birgit Brandau'nun kitabında açıkça itiraf ettiği üzere filolog ve Hititologlar eğer Hititçe ekmek kelimesinin anlamını önce keşfetmiş olsalar bu dille Hint-Avrupa dili arasında asla bağlantı kurulamayacaktır. İki kelimeden yola çıkarak Hitit dili ile Yüksek Germence ve Hint-Avrupa dil ailesi arasında bağlantı kurarak katıksız ve şüphesiz şekilde bu ölü dili Hint-Avrupa dil ailesinde kabul eden ve dil birliğine dayanarak bu kavimi Hint-Avrupa kökenli sayan batılı tarihçiler, ne yazık ki aynı akademik duyarlılığı Sümerliler, Hattiler, Hurriler ve Urartular için gösterememektedirler. Sümerce ile Ural-Altay dilleri arasındaki kelime aynılıkları bu dili şüphe götürmez şekilde Ural-Altay dil ailesinin üyesi yapmasına ve bu kavimin kökeni araştırmasında antropolojik, etimolojik ve filolojik bağlar Ural-Altay topluluklarını göstermesine rağmen, Hititleri bir kökene yakıştırabilen tarihçiler, Sümerlileri aniden ortaya çıkan, kökeni bilinmeyen, hatta ve hatta uzaydan gelmiş bir kavim olarak gösterebilecekleri masalsı bir uygarlık olarak addetmekten çekinmemektedirler. Hitit tarihini, uygarlık tarihinin başlangıcı saymaya çalışan görüşler dahi okuduğumu belirtmeliyim. Adam öldürme suçlarında tazminat ile cezalandırma yolu Sümer Kralı Urukagina'nın yasa metinlerinde geçmesine karşın, bu hukuk kurallarının ilk olarak Hattuşa coğrafyasında ortaya çıktığını savunmak, ya tarihin kendini ilgilendiren kısmına kör kalmakla, ya da kasıtlı bir tarihi öteleme politikası ile açıklanabilir.

Hitit uygarlığının, çağdaşları ve ardıllarına göre çok daha modern bir hukuk devleti kurmuş olup yasalar karşısında kral ve kraliçenin bile elinin kolunun bağlandığı, Pankuş isimli meclisle demokratik uygulamaların bu uygarlığın topraklarında var olduğunu belirten bir tarihçi, aynı kitabın devamında demokrasinin doğuş yeri olarak Helen topraklarının varlığından bahsederken nasıl bir çelişki içerisindedir? Bunun yanı sıra antik çağı inceleyen bu bilim adamlarının; Sümerlileri, Gılgamış'ın Gençler ve Yaşlılar Meclisini, demokratik bir hukuk devleti portresi çizen Sümer-Kenger uygarlığını hepten görmezden gelmesi nasıl bir bilimsel anlayış içermektedir? Anlaşılan o ki, kültür bilinçaltımız olan ve Anadolu'yu tek merkezden yönetebilmeyi ilk kez başarabilen bu uygarlık eğer Hint-Avrupa dil ailesinde yer alan bir dil konuşmuyor olsaydı, bugün belki onlardan haberimiz dahi olmayacak ve bizler Kudretli Yunan ve Latin uygarlıklarının masallarına inanıyor olacaktık. Daha vahim olanı birçok metinde, imparatorluğun, Hatti ve Hurri uygarlıkları üzerine kurulduğu, bu kültürlerden aşırı yoğun şekilde etkilendiği birçok eserde özenle vurgulanmasına rağmen, bu uygarlıklar hiç var olmamış veya bu uygarlığa hiç katkıda bulunmamış gibi davranan arkeolog ve hititologların varlığı da ortak insanlık tarihimizi siyasi ve etnik endişelerden sıyrılarak araştırmanın önüne büyük bir ket vurulmasına sebep olmaktadır. Tarih yazmak ile tarih oluşturmak arasında büyük fark vardır. Modern endişelerle uygarlık tarihinin gerçek geçmişini gizlemeye çalışmak, uygarlık tarihini yorumlamak için bizi geriye götüreceği gibi, kültürlerin birbirleri ile korkusuzca alışveriş yapabilmesini de açıkça engelleyecektir. Toparlamam gerekirse, Hititler hem batı tarihçiliğinin iki yüzlülüğünü, hem de yaşadığımız toprakların tarihi mirasını vurgulaması açısından çok büyük önem taşımaktadır.

Kültür Bilinçaltımız, Uygarlık Murisimiz

Yukarıda da belirttiğim esaslar dahilinde Hititler kendi tarihimiz açısından çok önemli bir uygarlıktır. Sedat Alp'in çok doğru tespit ettiği ve belirttiği üzere bizler hem kan, hem de miras açısından bu uygarlığın varisi konumundayız. Aynı zamanda bu sayfada tanıttığım Hititler kitabında yer aldığı üzere Hititler ile "vatandaşız". Bugün Hititler Türk değildir derken bunu sadece etnik köken açısından söyleyebiliyoruz. Oysa Hitit toplumunda uygulanan Levirat (Kadının kocası öldüğünde, kocasının kardeşi ile evlendirilmesi), fallar, batıl inanışlar, yaşam koşulları açısından bakıldığında toplumumuzda bugün dahi Hitit izleri görebiliriz. Dahası bugün Anadolu'da mukim birçok Oğuz boyunun Hatti, Hitit, Hurri ve Urartu uygarlıklarından izler taşıdığı tartışılmaz noktadadır. Adile Ayda ve Orhan Türkdoğan'dan aktaracağım bir husus olarak ilginç bir nokta daha vardır: M.S. 1.000'li yılların başında Anadolu'ya akın yapan Oğuzlar'ın burada kendileri ile aynı veya benzer diller konuşan topluluklarla karşılaşmışlardır. Bu karşılaşma ilginç olduğu kadar, Hitit mirası üzerinde hak talep etmekte ne kadar haklı olduğumuzu da ispatlar niteliktedir. Unutmamak gerekir ki, Hititler, Hatti nüfusuna hükmetmektedir. Şu veya bu şekilde dillerini unutmuş veya değiştirmiş olması muhtemel bu Hatti toplumunun; iş kültür, sanat, yaşayış ve inanç konusuna geldiğinde bütün müktesebatını Hitit uygarlığına yansıtmış olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Hattilerin dilinin, Ural-Altay dillerine benzerliği de, buraya gelen akıncıların kendi konuştuğu dile benzer diller konuşan kavimlerle karşılaşmış olmasının altında yatan sebeplerden olabilir. Kökeni ne olursa olsun 3500 yıl boyunca Anadolu'da aynı gelenek unsurlarının ve kültlerin yaşatılıyor olmasının en önemli sebebi, Hititler'in 800 yıl boyunca sarsılmaz bir imparatorluk kurmasının bakiyesi olmasıdır.

Bu bakiyenin anlamı, Yüksek(!) Yunan kültürüne katkıda bulunan bir çok ozan, bilim adamı, tarihçi, matematikçinin Ege Denizinin karşı kıyısında değil Anadolu topraklarında doğması ile daha da netlik kazanmaktadır. Homeros, Herodot, Pisagor, Tales gibi birçok isim Anadolu topraklarında doğmuşlardır. Sonuç olarak bu 3500 yıllık kültür karışımı, ortaya tüm kökenlerden bağımsız bir Anadolu kimliği kazandırmaktadır. Bu topraklar ve Anadolu kimliği 3500 yıllık süreç içerisinde bizim Türk kimliğimizle karışmış, erimiş ve üstün bir kültür ortaya çıkarmıştır. Öyle ki, Hititler yıkıldıktan sonra dahi Anadolu'ya Hatti Ülkesi demeye 600 yıl devam eden uygarlıklar, son 1000 yıldır Anadolu'yu Türkiye diye adlandırmışlardır. Akad Kralı Naram-Sin'in M.Ö. 2300'lü yıllarda yaşayan Türki kralı İlşu-Nail'den bahseden tableti, belki de başından beri burada olduğumuzu açıklayabilecek en önemli belgelerdendir. Türki krallığının, Akadlara karşı Hatti, Hurri, Amurru, Armanu (Armanu Krallığı da belki Ermenilerin kökenine ilişkin ipuçları içeriyor olabilir)  vb. birçok kavim ile bir federasyon halinde hareket etmesi de ayrıca önemlidir. Anlaşılan o ki, bu toprakların sahipleri, en azından 3500 yıldır büyük tehlikelere karşı ortak hareket etme bilincine sahiptir. Geleceğimize baktığımızda da söylenecek en önemli şey; dünyanın köprüsü niteliğindeki bu kutsal ve kadim toprakların, önümüzdeki bin yıllar boyunca bir çok kültürü kucaklayacağı, özümseyeceği ve geriye yine sadece Anadolu'nun kalacağı olmalıdır. Bize düşen ise bize bu denli yüksek bir kültürü bizlere miras bırakan Hititleri layıkıyla anmak olabilir.

Yazımı bitirmeden önce, önümüzdeki uygarlığın Troyalılar olduğunu belirteyim. Sizleri efsane ile gerçeğin kol kola yürüdüğü bir serüvene çıkarmayı düşünüyorum. Umarım başarabilirim. Ancak Troya'ya geçmeden önce Hitit uygarlığına karşı son görevimi yerine getirmeliyim. Hititlere karşı son görevimi nasıl yerine getireceğimi size en iyi anlatabilecek olan ilk Hitit Kralı Hattuşili'nin vasiyeti olsa gerektir. Troya'da görüşmek dileğiyle.

Şöyle der Hattuşili vasiyetinde;

"Cesedimi yıka, gerektiği gibi!
Beni göğsüne bastır, ve göğsünde tutarak
beni toprağa göm."    












23 Mart 2014 Pazar

Bin Yılın Sistem Eleştirisi: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell

"Savaş barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cehalet Güçtür"



Bütün konuşmalarınızın dinlendiği, hareketlerinizin izlendiği, söylemlerinizin başkası tarafından kontrol edildiği, partinin istediği şekilde yemek, içmek, yaşamak, düşünmek ve nefes almak zorunda olduğunuz bir ülke hayal edin. Eğer hayal etmek zor geliyorsa o zaman size, George Orwell'in dünya siyaset ve edebiyat tarihi içerisinde inanılmaz ses getirmiş olan romanını okumanızı tavsiye edeceğim. Bu roman için sayfalarca yazı yazılabilir ve hatta eleştiri yazılarından bir kitap bile oluşturulabilir. Ancak bunlara geçmeden önce kitabı size tanıtmakla işe başlayayım. Farklı yayınevlerinden yayınlanmış versiyonları olmakla birlikte ben size Celal Üster'in çevirisi olan Can Yayınları tarafından basılmış olanını öneriyorum. Karton kapaklı 350 sayfalık inanılmaz bir roman. 1948 yılında yayınlanmış olmasına rağmen, okunduğu her çağda okunduğu dönemi anlatıyormuş gibi bir hava yaratması yönüyle eşi bulunmaz bir eser. Aynı zamanda distopik bir bilim-kurgu romanı niteliğinde olan 1984 ardından gelen birçok distopik romanı ve bilim-kurgu eserini de inanılmaz ölçüde etkilemiştir. Özellikle Matrix filminin felsefik altyapısını oluşturan ögelerin bu romandan kaçınılmaz şekilde etkilendiği, Orwell'in Gibson'ın romancılığını etkilemesi ve ona alt yapı oluşturmuş olduğunu söylersem abartılı bir yorum olmaz. Bilim-kurgu ögelerinin dışında totaliter yönetim sistemlerine getirmiş olduğu eleştirinin etkisi, yazımın başlığında da yer aldığı üzere bin yıllık bir etkiyi beraberinde getirecek türdendir. Bugün bile kullanmakta olduğumuz Big Brother (Büyük birader) kavramı halkların kendilerini yöneten iktidarlara yakıştırageldiği bir kavram haline gelmiştir. Anlatılan dünya romanın yazıldığı dönemde ne kadar ütopik görünüyor olsa da, günümüz açısından bakıldığında anti-ütopik olarak nitelendirilebilir. Roman yazıldığı tarihte Avrupa'daki Son Adam ismi ile yazılmış olmasına karşın, yayımcının tercihi ile isim değiştirilip bugünkü ismini almıştır. Totaliter bir merkezden ülkeyi yöneten partinin yani Büyük Biraderin tele ekran (günümüzde televizyon belki de çoktan bu tele ekranın yerini almıştır diyebiliriz) ve düşünce polisleri vasıtası ile vatandaşlarını içine kıstırdığı bir yaşamın öyküsüdür aynı zamanda. Can Yayınlarından yapılan baskıda Celal Üster'in giriş yazısı çok etkileyici olduğu gibi, sizi aynı zamanda romanda karşılaşacağınız ortama çok iyi hazırlamaktadır.

Orwell'in hayal gücü ve öngörüsü gerçekten mükemmel. Onun 1984 tarihinde vuku bulacağını öngördüğü birçok şey belki o tarihte gerçekleşmemiş olabilir; ancak ilerleyen zaman zarfında yönetimler tam da onun öngördüğü yolda ilerlemektedirler. Bu yayında iç sayfalardan paylaşacağım İktidar kavramına ilişkin tanımlama ise tam da güncel sorunlarımızı açıklar niteliktedir. Orwell'in betimlediği dünya da, parti neye istiyorsa ona inanmak, parti neyi yapmanızı istiyorsa onu yapmak, parti ne zaman yemek yiyip, ne zaman uyumanızı istiyorsa onu yapmak zorundasınızdır. Yazarın çiftdüşün adını verdiği ilke doğrultusunda bireylerin özgür düşünce sahibi olmalarının önüne geçmek, bariz olarak gerçek olan bir olguyu gerçeğe aykırı addetmelerini sağlamak mümkün olmaktadır. Sorgulamak, cevaplar aramak, politik düşünmek ve kararlar almak mümkün değildir. Partinin bakanlıkları ve onlara verdikleri isimler tam tersini ifade etmektedir. Örneğin Doğruluk Bakanlığında sürekli yalan üzerine kurulu propagandalar üretilmekte, Sevgi Bakanlığında ise sisteme aykırı davranan bireylere ciddi işkenceler yapılmaktadır. Totaliter yönetimin bu sindirici ve baskıcı tarzı vatandaşları gittikçe apolitikleştirerek ve korkutarak itaatkar ve düşünmeyen bireyler haline getirmektedir. Sürekli olarak savaşılan ülkenin değiştiği, her düşman değiştiğinde bütün kurgunun yeniden yazıldığı bir sistem kurulmaktadır. Sistemin kusursuzluğu; bireylerin kendilerinin sürekli izlendiği, her hareketlerinin kontrol altında olduklarına inandıkları toptan kabullenmeci bir hayat yaşamalarında yatmaktadır. Baş karakterimiz Winston gibi şahıslar bu sorgulamalara giriştiğinde başına neler geldiğini ise roman boyunca tüm ayrıntıları ile anlatılmaktadır. Kitap yapısı ve anlatımları itibariyle sizde bir miktar korku yaratabilir. Özellikle zihninizde gezip duran Orwell cümleleri, günlük hayatınıza devam ederken karşınıza çıkan olayları bir korku duygusuyla hatırlamanıza sebebiyet verebilir. Bunun en canlı örneklerinden birini Gezi eylemleri sırasında duvara "George Orwell was right" (George Orwell haklıydı) yazan eylemcilerde görmek mümkündür.

İşte bu sebeple kitabı okuduğunuz zaman geldiğiniz nokta sizi ürkütebilir. Günümüz siyasi gündeminden, yasaklamalarından ve dayatmalarından birçok örneğin, iş bu kitapta yer alması, cümleleri okurken sadece okumakla kalmayıp, hücrelerinizde hissetmenize sebebiyet verebilir. Bir miktar çaresiz hissetmeniz de mümkün, çünkü Orwell bu sistemi çok iyi kurgulamakla birlikte, bu sistem karşısında yapılması gerekenlere dair çok fazla ipucu vermemektedir. Orwell'in kurguladığı sistemde parti çok avantajlı, oluşturulan iktidar çok az noktada zayıflık sergileyecek derecede güçlüdür. Bu haliyle yazarın da, kendini geleceğin veya kendi zamanının partisine teslim olmaktan başka kaçınılmaz yol olmadığı yönünde bir düşünceye kaptırmış olabileceğini zannedebilirsiniz. Ancak Orwell kitabın çok önemli bir noktasında üstü kapalı olsa da, çözümün ne olduğunu bize sunmaktadır. Gerçekten de ülkemizde çok önemli olayların olduğu ve yavaş yavaş totaliter bir zemine doğru evrildiğimiz şu günlerde elimizdeki yegane çözüm aşağıdaki sözlerin anlamında yatmaktadır;

"Özgürlük, iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse, gerisi kendiliğinden gelir."

İki kere ikinin dört ettiği günlerde buluşmak dileğiyle...


22 Mart 2014 Cumartesi

Çok Normal Bir Süper Kahraman: Şibumi - Trevanian



Trevanian ile nasıl tanıştığımı tam hatırlamıyorum; ancak Şibumi'yi elime alıp okumaya başladığım anı ve kitabı bitirene kadar geçirdiğim soluksuz zamanı hiç unutamıyorum. Şibumi ve Nikolai Hel'in yeri hem kitaplığımda, hem de düş dünyamda büyük yere sahiptir. Trevanian nam-ı müstear ile yazan şahıs Profesör Rodney William Whitaker. Kendisi 2005 yılında vefat etmiş olmasına rağmen, romanlarının yazıldığı dönemde büyük bir gizem ile kim olduğu gizlenmiş, Trevanian adı etrafında bir sürü şehir efsanesi yaratılmış. Kitap E yayınları tarafından basılmış, sade bir kapağı var. Karton kapaklı ve 445 sayfa. Şibumi bir çok Trevanian okuru tarafından onun zirve eseri olarak tanımlanıyor. Her ne kadar Nikolai Hel herkesin yerinde olmayı hayal edebileceği kadar fantastik; ama aynı zamanda normal bir kahraman olsa da, ben Trevanian'ın zirvesi olarak hep Katya'nın Yazı kitabını tercih ederim. Gelelim Şibumi'ye. Kim bu Nikolai Hel diye soruyor olabilirsiniz? Kendisi eline geçen herhangi(iskambil kağıdı, toka, toplu iğne, vs.) bir nesne ile adam öldürebilecek kadar usta bir katil. Bulmacalardan bildiğimiz Çin satrancı Go oyununda uzman ve hayat felsefesini bu oyun ve Şibumi felsefesi üzerine kurmuş, terörist avcısı, yedi dil konuşan, üstün algılama yetenekleri olan, kanlı canlı bir roman kahramanının zorlayabileceği bütün sınırları peşinen zorlamış bir karakter Nikolai Hel. Ayrıca Filozof bir tarafı var. Etnik olarak tam bir karmaşa diye nitelendirebilirsiniz. Bütün bu anlatılanları alt alta yazdığınız da tamamen dilemmadan oluşan bir karakter gibi gelebilir, ancak Trevanian'ın ustalığı bu karakteri kitabın içerisinde hikayeye mükemmel bir şekilde yedirebilmesi ve hikaye ilerledikçe geçmişini de öğrendiğiniz karakterin bu hale gelmesini normal karşılamanızı sağlayan bir anlatım şekli var. Şibumi'yi bitirdiğiniz an, Nikolai Hel olmak isteyebilir, gariptir bunun mümkün olabileceğine inanabilirsiniz de. Bütün bunları normal ve mümkün kılan Trevanian'ın üstün anlatım gücü. 


Roman içerisinden çıkartıldığı iddia edilen bazı şiddet ve cinsel içerikli sahneler olduğu rivayet edilir. Buna sebep olarak da denemeye kalkan okurların mevcut olması. Kitap kurgulama yönü açısından olağanüstü. Kitabın henüz bitmesine daha çok var iken, kurgu sanki hikaye bitmiş gibi algılatıyor size ve birden aynı hikayeye bağlı bambaşka bir heyecana kapılıyorsunuz. Nikolai Hel ve hayat hikayesi enfes kurgulanmış durumda. Bu kült romanda Nikolai Hel dışında odaklanılan başka karakter yok. İsimleri zikredilse bile tamamı baş karakterin hikaye örgüsüne hizmet ediyor. Şibumi'yi okurken yazarın birden çok konuda inanılmaz ayrıntılı ve üst seviyede bilgi sahibi olduğunu anlayabiliyorsunuz. Şibumi mükemmelliği ifade ediyor. Kitabı okurken de nasıl bir mükemmelliği kast ettiğini anlayabilirsiniz. Benim üç kez okuduğum nadir kitaplardan. Yalnız bazı şiddet sahneleri ve cinsellik konusunda ki anlatımların bir çok okuyucuya fazla ayrıntılı veya sert gelebileceğini hatırlatmak isterim. Bunun dışında, eğer bugüne kadar hiç Trevanian okumadıysanız muhakkak bir kitabından başlamalısınız. İlk okuduğunuz eser Şibumi olursa, diğer eserleri ile karşılaştırma yapmanız konusunda çıtayı yüksek tutmanıza sebebiyet verebilir. O yüzden Trevanian okumaya Şibumi ile başlamak istemeyebilirsiniz, ancak Şibumi bana göre ikinci bir örneği olmayan, mükemmel bir roman. Güzel tasvirler içeren, felsefi alt yapısı olan bir gerilim, aksiyon romanı arıyorsanız ve Şibumi'yi hala okumadıysanız çok şey kaybediyorsunuz demektir.




20 Mart 2014 Perşembe

Anadolu'nun Kültür Bilinçaltı: Hititler (Bölüm-2) (M.Ö. 2.000 - M.Ö. 1200)


Anadolu'nun bundan 3500 yıl önce de bir kültür mozaiği olduğunu öğrenmek beni şaşırttı mı diye sorarsanız, açıkçası pek şaşırmadığımı söyleyebilirim. Bu kadim kara parçasının on binlerce yıl en büyük göçlerin, savaşların ve kültürlerin meydana çıktığı yer olduğunu biliyorsanız siz de pek şaşırmayabilirsiniz. Hitit uygarlığının bizler için olduğu kadar, batılı tarihçiler için de çok ciddi önemi var. Çünkü Hint-Avrupalı kavimlere ilişkin olarak bulunan en eski yazılı belgeler Hititçe/Neşaca yazılmış olan kil tabletler olarak ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Avrupalı milletlerin kendi kökenlerini tarihi deliller ışığında dayandırabildikleri en eski nokta Hititler. Anadolu'da yaşam ise Hititlerden çok daha öncesinden beri devam eden bir nitelik arz ediyor. Konya Çatalhöyük kazılarında M.Ö. 5.bin yılda bu bölgede yerleşik yaşamın olduğunu gösteren arkeolojik kalıntılar bulunmuş durumda. Aynı şekilde Orta Anadolu'nun bundan 7500 yıl öncesinde bir kültür beşiği olduğu ve burada üst düzey uygarlıkların yaşadığı varsayılıyor. Ne yazık ki bu uygarlıklara ait olduğu tahmin edilen yerleşkelerde yazıya dair hiçbir ize rastlanmıyor oluşu sebebiyle, hem tarihlendirme de, hem de bu uygarlıklara ait geniş çaplı bilgi edinme hususunda genel-geçer bilgilere ulaşabilmek mümkün değil. Bu noktadan sonra ise geriye sadece tezler ve görüşler doğrultusunda bir tarih oluşturmak kalıyor. Bütün bunların ışığında Atatürk'ün "Anadolu 7.000 yıllık Türk beşiğidir" sözünün içi boş bir söylem olmadığını, tarih araştırmalarının ilerleyen safhalarında bu gerçekliğin daha net bir şekilde ortaya çıkabileceği hususunun altının çizilmesi gerektiğine inanıyorum. İlk bölümde bahsettiğim gibi Hititler konusunda eser veren dünyaca ünlü otoriter bilim adamlarının kitaplarının ardından, batı eski çağ tarihçiliğinin görüşlerini ve bu konudaki bilgilerini yansıtan kitaplarla, bir hukukçu olduğum için ayrıca ilgimi çeken "Hitit Hukuku"na ilişkin bir kitabı tanıtacağım sizlere; fakat öncesinde güzel bir kitapla ilk bölümde yarıda kalan görüşlerimi tamamlamam gerekiyor.

Bir Çocuğa Anlatır Gibi Anlatmak: Hititler ve Hattuşa, İştar'ın Kaleminden - Muazzez İlmiye Çığ

Kitabı anlatmaya başlamadan önce kısa bir bilgi vermem gerekli. Muazzez İlmiye Çığ bugün bir Sümerolog olarak kabul edilmesine karşın, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nin Hititoloji bölümünden mezun olmuştur. Müzedeki görevinde de ilk işi yakın arkadaşı Hatice Kızılyay ile birlikte bu müzedeki Hitit tabletlerini tasnif edip bunları üç cilt halinde yayınlamak olmuştur. Bu sebeple İlmiye Çığ'ın Hititler hakkında kitap yazmaya mezun nitelikte Hititoloji bildiğini ve Sümerliler alanında çalıştığı kadar olmasa da bu alanda çok ciddi emek sarf ettiğini bilerek bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Kitap her İlmiye Çığ kitabı gibi Kaynak Yayınları tarafından yayınlanmış olup, karton kapaklı ve 235 sayfadır. Kitabın giriş kısmında kitap içerisinde mevcut üslupla ilgili bir açıklama ile karşılaşıyorsunuz. İlmiye Çığ özellikle Türk Hititologların görüşlerini içeren bu kitapta, konuyu merhum arkadaşı Hatice Kızılyay'ın kızı, İştar'ın kaleminden aktarma yolunu seçmiş. Kendi açıklaması doğrultusunda da aslında ne böyle bir günlük var, ne de yazılanlar İştar'ın kendi ifadeleri. İçeriğe ilişkin doğru olan tek şey, İştar'ın annesi ile birlikte kazı heyetini denetlemek üzere iki ay Boğazköy'de bulunması. İlmiye Çığ İştar'ın yerine geçerek, ortaokulda okuyan bir genç kızın Boğazköy'deki kazı alanında iki ay boyunca yaşadıklarını ve Hititler hakkında öğrendiklerini anlatıyor. Hem de bir çocuğa anlatır gibi. Kitabın üslubu herkesin anlayabileceği bir noktaya çekilmiş durumda, ancak bu sizi kitabı okumaktan alıkoymamalı; çünkü İştar'ın kaleminden çıkmış gibi nakledilen bilgiler büyük akademik ve arkeolojik araştırmaların sonucu ulaşılan bilgiler. Bu hayali ortamı daha da gerçeğe indirgemek için kitap içerisinde İştar'ın gezileri usta bir elden ara ara resimlenmiş durumda. Böylece çizimde olsa görsel materyale erişebiliyorsunuz. Kitabın üslubu bu sebebiyle bir roman havasında geçiyor. İlmiye Çığ'ın kalemi de bu konuda gerçekten kuvvetli. Ancak bir eleştiri olarak sunabileceğim tek husus, Hitit tarihinden bahsedilirken 14 yaşında bir kızın zihninden geçenler olarak yansıtılan bazı güncel serzenişlerin bulunması. Yazarın Atatürkçü kimliği ve bu kimliği savunma konusundaki geçerli sebepleri elbette herkes tarafından hakkıyla takdir edilebilir. Ancak 14 yaşında bir kızın Hitit tarihi anlatırken, o dönem ile bu dönemi karşılaştırılarak, siyasi boyuta kaçabilecek söylemler geliştirmesi bir okuyucu olarak bana pek gerçekçi gelmiyor. Tespitler ne kadar doğru olursa olsun, bu tespitleri kendi hayat görüşlerine tehdit olarak algılayabilecek birçok insanı kitaptan soğutmaya sebebiyet verebilir. Şahsi kanaatimce ilkel dönem olarak görülen bir çağın, aslında günümüzden daha ileri bir sisteme sahip olduğu yönündeki düşüncenin; okurun kendisinin keşfine bırakılması, daha kalıcı ve yapıcı sonuçlar doğuracağı gibi, verilen bilginin, algı yönetimine dair olup olmadığı yönündeki şüpheleri de ortadan kaldıracaktır. 

Bu ufak eleştirinin dışında kanaatimce düzeltilmesi gereken bir diğer nokta da var ki, okuduğum yedi kitap içerisinde bu kitap hariç bütün kitaplarda, Hitit Kraliçelerine verilen unvanın Tavannanna olması hususudur. İlmiye Çığ bunu Tabarna olarak yazmış, ancak bu konudaki bütün kaynaklar Labarna ve Tabarna'nın kral, Tavannanna'nın ise kraliçe anlamına geldiğini belirtiyor. Bu kitapta diğer kitaplardan farklı olarak, Hitit çağında Anadolu'da uygulanagelmekte olan bir çok ananevi unsurun günümüzde karşılığını aldığı örnekler sunuluyor. Ayrıca İlmiye Çığ'ın hali hazırda bilim dünyasının hala kafasını karıştırmakta olan, Hititlerin kökeni sorununa ilişkin küçük teorilerini de okuyabiliyorsunuz. Lapis Lazuli yani laciverttaşının bu uygarlık tarafından bilinmesi ve kullanılması üzerinden, Hititlerin Laciverttaşının çıktığı yörelerden yani Afganistan taraflarından gelmiş olma ihtimali üzerinde durulmakta. Bunun dışında okuduğum diğer kitaplarda karşılaşmadığım türden bilgileri de bu kitapta edindiğimi söylemem gerek. Kitabın üslubu sizi kolaylıkla içine çekiyor ve bir kurgunun içerisinde ilerlediğiniz için, metodik tarihi bilgilerin arka arkaya yazılmasıyla oluşmuş, bilgilerin yoruculuğundan kurtulabiliyorsunuz. Bu anlamda İlmiye Çığ'ın, özellikle çok fazla tarih okumayı sevmeyen bir toplum olduğumuzu da göz önüne bulundurursak ilgi çekici ve tarihi sevdiren bir yaklaşımı benimsemiş olduğu aşikar. Konumuzun dışında kitabın son sayfalarındaki fotoğraflar da sizi bir an için; acaba bu kurgu gerçek midir? diye düşünmeye sevk ediyor. Sizi bilmem ama eski fotoğraflar benim hep burnumun direğini sızlatır. Kitabı böyle bir duyguyla bitirmek hiç beklemeyeceğim bir şeydi. Bilgi açlığımızı tatmin etmek için gecelerini ve gündüzlerini kazıların ve tarihi eserlerin başında geçiren, göçüp gitmiş bütün güzel insanların ruhu şad olur umarım. Kitabı okumanızı ise kesinlikle tavsiye ederim. Her kitap okunmak için yazılsa da, bazıları yaşanmak için yazılıyor. O yüzden sadece okumayın, bu kitabı yaşayın.

İki Farklı Yoldan Giden Kitap: Hititler, Bilinmeyen Bir Dünya İmparatorluğu - Birgit Brandau/Hartmut Schickert 

Tanıtacağım diğer kitap hem farklı bir bakış, hem de çok ilginç bir yazım tekniği ile çok keyifli bir Hitit serüveni taahhüt eden bir kitap. Arkadaş Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı, 340 sayfa. Arada 15 sayfalık bir kısım renkli kuşe kağıda basılmış. Burada kitap genelinde dip notlarla belirtilen görsellere ulaşıyorsunuz. Bu açıdan kitap çok kaliteli. İki farklı yoldan giden kitap diye tanımlamamın sebebini, kitabın giriş kısmını okuyunca anlıyorsunuz. Çünkü kitapta tek sayılı bölümlerde kronolojik düzene göre Hititler anlatılırken, çift sayılı bölümlerde Hitit kültürüne dair farklı konularda bilgiler edineceğiniz bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Örneğin, Hititlerde tanrılar, yemek kültürü, mimarlık, hukuk, sanat gibi konular bu çift sayılı bölümlerde anlatılıyor. Yazarların size sunduğu gibi, tercihinize göre önce tek sayılı bölümleri okuyarak tarihi bilgiyi edinebilir, daha sonra tekrar baştan fakat bu sefer çift sayılı bölümleri okuyarak bu uygarlığı daha yakından tanıyabilirsiniz. Ya da benim gibi baştan başlayıp hiç sapmadan sonuna kadar gidebilirsiniz. Hangi yolu seçerseniz seçin kitabın bütünlüğü bozulmuyor ve tarihle ilgilenmeseniz bile bir çırpıda bitirebileceğiniz bir kitap okumuş oluyorsunuz. Ayrıca kitap genelinde birçok sayfanın altında, Hitit uygarlığı ile ilgili dipnotlar ve farklı bilgiler bulabiliyorsunuz. Buna Hitit usulü yemek tarifleri de dahil. Bu kitabın okuduğum diğer kitaplardan farklılaştığı ve belki de ilk bakışta önemsenmeyecek bir farklılığı daha var. Kitabın giriş kısmında kendi sebeplerini sıraladıktan sonra, Hatti Ülkesi terimi yerine Hattuşa Ülkesi terimini kullanacağını, her ne kadar bu uygarlık Hatti uygarlığı üzerine inşa olsa da, Hatti ülkesi deyiminin yanlış olduğunu savunuyor. Oysa Hitit tabletlerinin yabancı transkripsiyonları da dahil olmak üzere büyük bir çoğunluğunda tabletlerde geçen ifade açık ve net bir şekilde "Hatti Ülkesi" olarak belirmektedir. Bu ifade ile ilgili önemli olan husus ise Hititlerin Hatti nüfusunun çoğunlukta olduğu bir ülkeye hükmettiği olgusudur. Bu olgunun doğruluğu ise sadece tabletlerde geçen ifadelerle değil, Anadolu'nun M.Ö. 2.500 yıllarından itibaren Hattilerce iskan edilmiş olduğunun arkeolojik bulgularla saptanmasının sonucudur. Hattilerin çoğunluk olması veya Anadolu'da iskan edilmiş olup olmamasının batılı tarihçi açısından önemi, Hitit İmparatorluğunun Mitanni Krallığı gibi yönetilen halkı Hint-Avrupalı olmayan bir seçkinler devleti olup olmaması noktasında önemlidir. Dolayısıyla batılı tarihçilerin bu noktadaki bakış açısı Hititlerin başka uygarlıklardan beslenmesine karşın, kendi öz kültürünün varlığının tartışmaya açılıp açılamayacağı hususudur.

Oysa Hatti ve Hurri uygarlıklarından toplumsal birçok yönden etkilenmiş olmasına karşın Hititlerin kendi öz kültürü olmadığından bahsetmek abesle iştigal etmektir. Ancak bu doğrultuda Hitit uygarlığının Hattilerden hiç etkilenmediğini iddia etmek de bir o kadar abesle iştigal etmektir. Dünyaca ünlü arkeologların henüz Hititlerin Anadolu'da varlık göstermediği bir dönem olan M.Ö. 2500-M.Ö.2000 arasına tarihledikleri buluntuların, Hatti kültürüne mal edilemeyeceği, bu buluntuların Hitit uygarlığına ait olduğu yönünde bir tez savunması yönüyle kitabın yazarlarının ön yargılı bir tutum sergilediğine inanıyorum. Aynı tutumun Hurriler için sergilenmemesi ve Mitanni krallığının aristokrat kesimi dışında kalan unsurların Hurri olduğuna ilişkin tespitte bulunulması ise daha enteresan ve taraflı geldi bana. Hattilerin yönetilen kesim olduğu ve bu uygarlığı isimlerine kadar etkilediği göz önüne alınırsa, Hitit uygarlığında da benzeri bir formülün varlığından bahsetmek olasıdır. En azından kesin olmadığı kaydı düşülerek, bu gerçek atlanmamalıdır. Kaldı ki, Hattuşa Ülkesi demek, bu ülkeye Hattiler tarafından Hattuş dendiği ve Hattuşa'nın Hattuş kelimesinin Hititçe versiyonu olduğu gerçeğini değiştiremeyeceği gibi, alternatif bir tarih yaratma çabasından öteye de gidememektedir. Bu konuda birden fazla bilim adamının farklı yönde bakışı olması sebebiyle, bu güzel ve öğretici kitabın, belirli ifadeler konusundaki ısrarı beni biraz rahatsız etti. Ancak bunu da bir bakış açısı olarak yorumlayıp kitabın geneline göz attığınızda, Hititler ile ilgili tanıtacağım en son kitabı saymazsanız, bu uygarlık hakkında en geniş kapsamlı bilgileri alabileceğiniz kitap olduğunu belirtmem gerek. Üstelik belirli konularda yorum yapması, Hitit uygarlığını sadece Anadolu'da olanları anlatarak değil, o coğrafya da bu kudretli imparatorluğun komşularının başlarından geçenlerle birlikte değerlendirmeyi başaran üst sınıf bir kitap. Kapak içerisinde yer alan harita, okurken edindiğiniz bilgileri ve bazı yerlerin antik çağdaki isimleri yorumlayabilmeniz için biçilmiş kaftan olmuş. Kitabın tam ortasında yer alan kuşe kağıda basılmış görseller de nadir parçalara ait olması sebebiyle ayrıca önemli. Bu kudretli imparatorluk hakkında farklı bir bakış açısıyla; ancak daha fazla ve ayrıntılı bilgiye sahip olmak isterseniz, özellikle benim gibi Hititler konusunda kütüphanenizin bir bölümü varsa katiyen temin etmeniz gereken bir kitap.

Bey İçin İltimas Yapmayanların Hukuku: Hitit Hukuku (Belleklerdeki Kayıp) - Av. Erdal Doğan

Bir hukukçu olarak, bu kitabın benim için değerini tahmin edemezsiniz. Sümerlilerle ilgili yazımda bahsetmiştim. Hukuk, yazı, matematik gibi birçok unsur M.Ö. 3000'den itibaren bu uygarlık tarafından oluşturulmuş olmasına rağmen eğitim sistemimizin tuhaf bir bakış açısıyla bizlere bu olguların doğduğu yerler olarak sürekli Hint-Avrupa kökenli batı uygarlığını göstermekte olduğuna dair bir eleştiri getirmiştim. İşte hukuk açısından da bu sıkıntı akademik boyutta bir facia oluşturmaktadır. Bir çok lise öğrencisi hukuk fakültesini kazanmasını takiben, hukukumuzun başlangıcı olarak Roma Hukukunun gösterildiği akademik bir eğitime tabi tutulmaktadır. Oysa Roma'dan 2700 yıl önce Sümerlilerin yasalar çıkardığı ve bu yasalar doğrultusunda topraklarına hükmettiğini anlatmıştım. Buna rağmen akademik eğitim vermekle yükümlü üniversitelerde bırakın hakkında çok fazla yazılı kaynağa ulaşılamayan Sümer Hukukunu, birçok yasal metnin ele geçtiği Babil Hukuku ve Hitit Hukukundan hiç bahsedilmemektedir. Üstelik bu uygarlıkların biri Sami, diğeri Hint-Avrupa kökenli sayılmasına karşın bu garabet devam etmektedir. Hitit hukukunda günümüz hukuk sisteminin temellerini oluşturan, tazminat hukuku, kişiye karşı işlenen suçlar, ticari ilişkileri düzenleyen kurallar vb. birçok konuya ilişkin yasalar ve uygulamalar mevcut. Dolayısıyla hukuk eğitimi açısından Antik Çağ hukukunun hukukçu adaylarına muhakkak okutulması gerektiğine inanıyorum. Çünkü ancak bu şekilde yasaların hangi yollardan geçerek günümüze ulaştığını ve insanların ihtiyaçları doğrultusunda yasaların nasıl şekillendiğini idrak edebilirler. Gelelim kitabımıza, Fam Yayınları tarafından basılmış. Karton kapaklı 220 sayfa. Kapağı ise dokunduğunda insana gerçekten hoş ama tuhaf bir his veriyor. Yani öyle standart karton kapaklı kitaplar gibi değil. Kitabın yazarı Av. Erdal Doğan yoğun olarak insan hakları hukuku ve felsefesi ile ilgilenen bir dergide, yazarlık ve editörlük yapmış. Öncelikle bu kitaba tarih maratonu kapsamı içerisinde tutmakla beraber, bu maratonda özel tercih edilmiş bir konu üzerine yazıldığını tekrar belirtmek gerek. Kitaba başlarken iki farklı sunuş yazısı ile karşılaşıyorsunuz ki, her ikisini de okumanızı tavsiye ederim. Aynı zamanda meslektaşım olan yazar, benim yukarıda sunduğum düşüncelere farklı bir açıdan yaklaşıyor. Daha sonra Roma Hukuku ve Hitit Hukuku arasında bir halef-selef ilişkisi doğrultusunda ilerlemek gerektiği yönündeki düşüncelerini sunuyor.

Hitit hukuku ile ilgili açıklamalara geçmeden önce kısa bir şekilde Hititlerin siyasi tarihine ve genel kültürüne değiniliyor. Bu noktadan sonra asıl konumuz olan Hitit hukukuna giriş yapılıyor ve mahkemelerin yapılanmasından, Hitit yasalarını oluşturan metinlere, suç kavramından, günümüz sınıflandırmasına örnek teşkil edecek şekilde; medeni hukuk, ticaret hukuku, devletler hukuku gibi birçok konuda hukuk metodolojisine uygun bir inceleme buluyorsunuz. Kafanızdaki endişeleri gidermek açısından, hukukçu olmasanız bile okunabilecek bir kitap olduğunu belirtmek isterim. Ancak yine de bazı hukuki kavramlara aşina değilseniz bazı noktalarda zorlanabileceğinizi de belirteyim. Bir ders kitabı değil, ancak ders kitabı olarak okutulsa da çok akıcı ve öğretici bir ders kitabı olabilecek nitelikte bir kitap. Bazı sayfalarda sunulan dipnotlar kitaba ilişkin ders kitabı olabilecek nitelememi doğrular nitelikte. Bütün bunların yanı sıra, ele aldığı konu ve ele alış şekli itibariyle çok önemli bir kitap olduğunun altını tekrar çizmek isterim. Hukukçu iseniz kesinlikle kütüphanenizde bulunması gerek, değilseniz de farklı bir alanda kendinizi geliştirebilmek için çok elverişli bilgiler sunmasıyla tercih edilmesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Özellikle bir kitap kurdu-bibliyofil olarak, o mükemmel kapak tercihi için, okumayı bitirmeme rağmen, ara sıra kitabı elime alıp üzerinde parmaklarımı gezdirdiğimi itiraf etmem lazım.

Böylece maratonun Hititler ile ilgili kısmını bitirmeme tek bir kitap kaldı. Gerçi kitabı tanıttığım zaman, ansiklopedi nitelikli bu eseri kitap olarak tanıttığım için bana biraz kızabilirsiniz. Tanıtacağım son kitapla birlikte Hititler bahsinde düşüncelerimi ve bu uygarlıkla ilgili öğrendiklerimi de ayrıntılarıyla anlatacağım. Bu arada daha önce söylediğim ancak bir türlü hayata geçiremediğim bir hususla ilgili de kısaca bilgi vereyim. Tarih maratonum ne kadar zevkli olsa da, bir yayında ortalama üç kitap tanıtıyor oluşum ve bu kitapların okuma sürelerini de göz önünde bulundurduğumda, bir ayda en fazla üç veya dört yayınla sınırlı kalıyorum. Bu sebeple tarih maratonum bir yandan devam ederken önceden okuduğum veya maratona verdiğim kaçamak aralarda bitirdiğim, konudan tamamen bağımsız kitapları tanıtmaya da karar verdim. Dolayısıyla yayın akışında tarihten farklı şeyleri de görmeye başlayacaksınız. Ama bu demek değil ki, tarih maratonuna ara veriyorum. Aksine tüm hızıyla devam ediyor maratonum ve şimdilik basit bir öngörüyle iki yıl daha devam edecek gibi görünüyor. Bakalım 23 Aralık 2014'te ne durumda ve maratonda hangi tarihte olacağım.

Hititlerin son yazısında görüşmek ve bey için iltimas yapılmayan bir hukuk sistemine sahip olmak dileğiyle...









16 Mart 2014 Pazar

Anadolu'nun Kültür Bilinçaltı: Hititler (Bölüm-1) (M.Ö. 2000 - M.Ö. 1200)


Söze başlarken, öncelikle yukarıdaki tarihlendirmenin sebebinden kısaca bahsetmem gerekiyor. Anadolu'da Hitit dönemi epey karışık durumda çünkü. Üstün iki kültürün üzerine gelerek devlet kuran Hititler - Neşalar (Kendilerini bu şekilde adlandırıyorlar) bu mirasın içerisinde sekiz yüz yıl farklı şekillerde hüküm sürmüş durumdalar. Karışıklıktan kasıt, Hitit İmparatorluğunun kendisini üç farklı şekilde göstermesinden kaynaklanıyor. Yoksa ileride kitapları anlatırken üzerinde duracağım üzere, Hititler tarih yazıcılığının başlangıç noktası. Kitapları seçerken Hatti ve Hurriler hakkında da bilgi veren kitaplar doğrultusunda hareket etmek istedim; ancak Hattiler ve Hurriler ile ilgili geniş bilgi veren bir kitaba ulaşamadım. O yüzden kitaplara geçmeden önce çok kısa olarak bu konuda edindiğim ve bilim dünyasının ittifak ettiği görüşleri sizlere aktarmak isterim. Anadolu'nun Hititlerden önceki coğrafyası ve etnisitesi ile sonrası arasında çok büyük bir farklılık yok aslında. Hititler yöneten bir topluluk, yönetilenler ise Hititlerden en az 500 yıl öncesinden beri bu topraklarda yerleşik olan Hatti ve Hurriler. Hititlerin Anadolu'ya hükmetmeye başlamasından önceki ortamı anlamak elzem, çünkü Hitit kültürü dediğimiz şey, bölgede egemen olan Hatti beyliklerinin ve Hurrilerin kültüründen yoğun olarak etkilenmiş durumda. Dolayısıyla Hititleri ve Hitit kültürünü anlayabilmek için Hatti ve Hurri toplulukları hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor. Hititler Anadolu'ya gelmeden önce Batı ve Orta Anadolu'da Hatti beylikleri (M.Ö. 2500 - M.Ö. 2000), Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya civarında ise Hurri beylikleri (M.Ö. 3000 -  M.Ö. 1000) egemen durumdalar. Hitit tarihi açısından bakıldığında ortaya aşağıdaki gibi bir kronoloji çıkıyor;

- Hatti Beylikleri Dönemi                                                   (M.Ö. 2500 - M.Ö. 2000)
- Hatti-Hitit Beylikleri Dönemi (Erken Hitit Çağı)               (M.Ö. 2000 - M.Ö. 1750) 
- Eski İmparatorluk Çağı                                                     (M.Ö. 1750 - M.Ö. 1450)
- Hitit İmparatorluk Çağı                                                    (M.Ö. 1450 - M.Ö. 1200)

Bu konuyla ilgili en önemli iki kaynak aşağıda anlatacağım kitaplardan olup, bu kitaplarda da her iki topluluk hakkında yüzeysel bilgi verilmiş durumda. Hattilere ilişkin bilgi bulunamamasının en önemli sebebi, bir yazı dili olmamaları, varsa bile henüz bunu ispatlayacak nitelikte bir tablete veya arkeolojik esere ulaşılamamış olması ve onlara ilişkin kaynakların çok sonra Hitit tabletleri ile Hititçe (Neşaca) ile bizlere sunulmuş olması. Ancak arkeolog ve tarihçiler tabiri caizse kılı kırk yararak bizlere bu noktada bir profil çıkartmayı başarmışlar. Daha fazla ayrıntıya dalmayayım ve bugünkü kültürümüzün temel yapısını oluşturan üstün bir uygarlığı tanımak için seçtiğim kitapları sizlerle paylaşayım.

Kültür Miras Alıp, Kültür Miras Bırakanların Hikayesi: Anadolu Kültür Tarihi - Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal

Eski çağa ilişkin araştırmalar Anadolu'ya yöneldiği vakit, Türk bilim adamlarının durumu, Mezopotamya araştırmalarına göre çok çok daha üstün bir konumda yer alıyor. Bunda elbette Atatürk'ün payı büyük. Döneminin en sağlam, akademik yönden en çok gelişmiş ve Hititoloji ile Anadolu arkeolojisi açısından dünya çapında takdir gören bilim adamlarının yetişmesi, Cumhuriyetimizin ilk dönemlerinde gerçekleşmiş. Ekrem Akurgal'da birçok üniversiteye konuk profesör olarak davet edilen, yurt dışında kürsüsü olan ender Türk akademisyenlerden birisi ve birçok muazzam antik kenti ortaya çıkaran çok önemli bir arkeolog. Hatti uygarlığına ilişkin en kapsamlı bilgileri de şu ana kadar bahsettiğim Ekrem Akurgal'ın kitaplarında bulabiliyorsunuz. Anadolu tarihine metodik tarihi pencereden değil, arkeolojik buluntular ve sanat tarihi açısından bakabiliyor olması, büyük bir avantaj kazandırmakla birlikte bazı noktalarda dezavantajlı bir konuma sürüklemiş yazarı. Kitap Tübitak yayınlarından çıkmış. Ciltli, kuşe kağıda 410 sayfa. Kitapta ilkel çağlardan, Anadolu uygarlıkları hakkında bir kültür tarihinin oluştuğu M.Ö. 2500'lere kadar süren gelişimi göstererek başlıyor. Anadolu açısından ilk uygarlık noktamız olan Hititlerin din, toplum yapısı, örf ve adet bakımından Hattilerden çok fazla etkilendiğini öğreniyoruz. Bugün bizlerin birer Hitit eseri diye öğrendiğimiz, Sıhhiye'de büyük bir kopyası yer alan Hitit Güneş Kursunun ve uzun yıllar Ankara Büyükşehir Belediyesinin sembolü olan Hitit Güneşi olarak adlandırılan eserlerin Alacahöyük kazılarında ortaya çıkan Hatti dönemi eserleri olduğunu öğrenerek başlıyor Hitit yolculuğum. Buradan Hititler ile Hattilerin ortak yaşam sürdürdükleri Erken Hitit Çağını anlatmaya koyuluyor kitap. Daha sonra Eski İmparatorluk çağı, Hitit kralları esas alınarak kronolojik bir şekilde anlatılıyor. Kitabın devamında Hitit sanatı anlatılıyor. Hititlerden sonra Hurriler ve tıpkı Hatti halkı üzerine kurulan Hitit İmparatorluğu gibi, Hurri halkı üzerine kurulan Mitanni krallığı anlatılıyor. Hitit uygarlığı kadar parlak olmasa da, Hint-Avrupa dilli bir kavim olması, nüfus çoğunluğunu oluşturan halkın Ural-Altay dili konuşması, din, kültür ve yaşam biçimi  gibi unsurlar yönünden Hititler ve Mitanni Krallığı benzeşiyor. Hattiler nasıl Hititleri etkilemişse, Hurrilerin de Mitanni krallığını etkilediği anlatılıyor. Hurriler M.Ö. 3.000 yılından bu yana Güneyoğu Anadolu'da yer alan bir topluluk ve dilleri Ural-Altay dilleri arasında yer alan, antik çağ toplumlarında günümüz Türkçe'sine en çok benzeyen dillerden. Ayrıca Mitanni krallığından çok Hitit İmparatorluğunu da etkilemiş bir uygarlık Hurriler. Kitapta anlatılanlara bakılırsa Hitit İmparatorluğunun son dönemi özellikle dini açıdan Hurri etkisi altında. Bunda Hitit Krallarının Hurri prensesleri ile evlenmesinin de çok büyük etkisi olduğu belirtiliyor.

Her ne kadar Ekrem Akurgal Hurrice ile ilgili bağlantılardan söz etmese de, önemli bir bilgi olarak Urartu dilinin Hurri dili ile çok yakın akraba olduğunu belirtiyor. Anadolu Kültür Tarihi, ağırlıklı olarak Hititlerden bahsetmekle birlikte, kitabın devamında Troya Uygarlığı, Urartular, Anadolu da Helenizm çağı gibi dönemleri de anlatıyor. Bir sonraki uygarlık olarak belirlediğim Troyalılarla ilgili yazımda da bu kitaptan yararlanacağım. Bu anlamıyla tam bir başvuru kitabı. Ancak Ekrem Akurgal saygın bir arkeolog olmakla birlikte, bir filolog, Hititolog veya antik çağ tarihçisi değil. Kitabın içerisinde de ağırlıklı olarak arkeolojik veriler ışığında yorum yapılıyor zaten. Buna rağmen arkeolojik bir delil olmaksızın kullandığı, kitapta yer alan ve daha önce bir çok kitapta aksi yönde bilimsel araştırmaların ve tespitlerin yapılmış olduğu ifadeler var. Bu sebeple çıkarılan buluntular ve sanat tarihi açısından yapılan yorumların üzerine söz söylenmesi mümkün olmamakla birlikte, Akurgal'ın doğruymuş gibi kabul ettiği, bilim dünyasınca aksine bir çok tez geliştirilmiş tarihi olgularla ilgili ifadelerine ve okuyanda bir ön kabul oluşturmaya yarayan ifadelerine dikkat ederek okumanızı tavsiye ederim. Bunun dışında bu kitabın en büyük artılarından bir tanesi de Hatti uygarlığı hakkında en geniş bilgi veren Türkçe eser olması. Hititlerle ilgili kitapların çoğunluğunda Hititlerin Hatti kültüründen yoğun bir şekilde etkilendiği vurgulanmakla birlikte, tam olarak bu uygarlığın hangi yönlerinden etkilendiğine ilişkin açık ifadeler mevcut değil. Ancak bu kitapta özellikle sanat tarihi, dini anlayış ve toplum yapısı açısından Hattilerin Hitit uygarlığını, isimleri dahil olmak üzere bütün yönlerden etkilemiş olduğunu görebiliyorsunuz. Başta da belirttiğim gibi, Hitit olarak bildiğimiz uygarlığın kendilerine verdiği isim Neşalılar. Neşa (Kaniş) bugünkü Kayseri'nin bulunduğu civarlarda bir şehir. Neşalılar yönetici sınıf iken toplumun büyük çoğunluğu Hatti nüfusundan oluşmakta ve Neşalılar da bu toplumu yönetmek adına, Hattiler ile uzlaşan bir yönetim sergileyerek ülkelerine Hatti ülkesi diyorlar. Hatti dilinde Hattuş olan başkent Hint-Avrupa dilin etkisiyle Hattuşa oluyor ve Hatti tanrılarına tapınmaya, onlar gibi yaşamaya başlıyorlar. Anadolu Kültür Tarihi sadece Hititlerle ilgili değil, M.S. 300'lü yıllara kadar Anadolu'nun portresini çizmesi sebebiyle çok kıymetli bilgiler içeren bir kitap. Bu sebeple özellikle Anadolu hakkında araştırma yapan biri iseniz kütüphanenizde bulunması şart diye düşünüyorum.

Tablet ve Hiyeroglifler Üzerinden Küçük Asya'nın Hikayesi: Hitit Çağında Anadolu - Ord.Prof.Dr. Sedat Alp

Türkiye'de Hititoloji denince ilk akla gelmesi gereken ismin Sedat Alp olduğunu bu tarih maratonum sırasında öğrendim. Gerçekten de, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde Hititoloji biliminin kurucusu olan, yabancı ülkelerde çok saygın bir yere sahip, Hititoloji bilimi açısından tüm dünyaca kabul görmüş birçok buluşun sahibi, rahmetli Ord. Prof. Dr. Sedat Alp imiş. Hititlerle ilgili ortaya çıkardığı buluşları kabul ettirmek için yirmi yıl boyunca düşüncesini savunarak, bu konuda her türlü makaleyi yazarak ve her platformda düşüncelerini dile getirerek çok önemli bir yer kazanmış bilim dünyasında. Birçok dilde makale yazdığı gibi, antik çağ dilleri olan Hititçe, Luvice, Sümerce, Akkadça gibi birçok dile de olağanüstü derecede hakim. Bu sebeple Hititlerle ve bu uygarlıkla ilgili söylediği her cümle sadece bizler için değil, dünya çapında, tüm bilim adamları için hep önemli olmuş. Kısacası kitabımızın yazarı rahmetli hocamız bu konunun otoritelerinden birisi. Bu kitap da yine Tübitak Yayınlarından çıkmış. Ciltli, kuşe kağıda 185 sayfa. Sedat Alp'in giriş yazısı çok muazzam. Özellikle Hititler açısından Anadolu'nun bundan 3500 yıl önce de, şimdi olduğu gibi bir kültür mozaiği olduğuna yapılan vurgu iyi bir tespit. Daha sonra Hitit Çağında Anadolu'nun durumunu daha iyi anlatabilmek için bu coğrafyada konuşulan dillerin birer tanıtımını yapıyor yazar. Hattice, Hurrice, Urartuca dillerinin aglütinant yani bitişken bir dil olduğunu, Türkçe'ye benzediğini Ural-Altay dillerinden olduğunu belirtiyor ve özellikle Hattice için kafkas dilleri ile karşılaştırmalı çalışmalar yapıldığını belirtiyor. Hurrice dilinin Türkçe'ye çok benzediğine ilişkin örnekli açıklamaları da var ki, Hurrice ve Urartuca açısından Ekrem Akurgal'ın görüşlerinden farklı görüşler sunuyor. Bundan sonra Hititçe(Neşaca), Luvice, Palaca gibi Hint-Avrupa dillerini açıklıyor ve Hititçe'nin çözüm sürecine ilişkin bilgileri öğreniyoruz kitaptan.

Dillerle ilgili ayrıntılı açıklamaların ardından, seçilmiş tabletler ve hiyeroglifler üzerinden Anadolu'nun Hitit Çağındaki durumu ele alınıyor. Buradaki metinler Hitit tarihi açısından büyük önem arz eden metinler. Hem o çağdaki insanların yaşantısı açısından, hem devletlerin arasındaki ilişkiler açısından, hem de inanç faktörü açısından bu coğrafyanın belki de kaderini belirleyen metinler. Her metnin yanında hem tabletin bir görselini, hem de tablet veya hiyeroglif içeriği ile bağlantılı eserlerin görselini bulabiliyorsunuz. Tübitak yayınlarının baskı kalitesi çok iyi olduğundan, okurken keyif alıyorsunuz. Ayrıca tipografi açısından noktalama işaretlerine kadar kusursuz baskılar içeriyor bu yayınlar. Yazı boyutu sebebiyle ve aradaki görsellerin çokluğu nedeniyle aslında 185 sayfa olan eserin okuması bir gün içerisinde bitebilecek rahatlıkta. Dolayısıyla bu kitabı bitirmek çok zamanımı almadı. Tabi benim gibi görsellere çok takılıp ayrıntıları bulmaya ve izlemeye meraklıysanız iki günde bitmesi de mümkün. Hitit Çağında Anadolu tek başına Hititler hakkında birçok bilgi veren bir kitap olmaktan daha çok, Hititlerle ilgili belirgin konular hakkında bilgi veren bir kitap. Bu noktada eğer Hititlerle ilgili tek bir eserden bilgi almak istiyorsanız bu kitap bunun için tam anlamıyla yeterli değil. Kitabın yazılma amacı, yabancı dillerde birçok kaynak bulunmasına rağmen, Türkçe eserlerde Hititlere ilişkin pek fazla bilgi bulunamıyor oluşu. Ancak tek başına bu kaynak boşluğunu doldurduğunu söylersem bu değerli kitaba, değerinin çok çok üstünde bir değer atfetmiş olurum ki, bu da bana yanlış geliyor. Hititlerle ilgili temel bilgilere sahip iseniz, bu bilgilerinizi şekillendirmek adına çok önemli bir kaynak. Bu sebeple muhakkak okumanızı tavsiye ederim. Ancak Hititler ile ilgili daha geniş bilgi edinmek istiyorsanız, Sedat Alp'in diğer kitapları ile birlikte bu kitabı okumanız daha faydalı olur diye düşünüyorum.

3500 Yıllık Kültür Mozaiği, Anadolu: Hitit Güneşi - Ord. Prof. Dr. Sedat Alp

Yukarıdaki kitaba göre çok daha az sayfa sayısı olmasına karşın, Hititlerle ilgili daha fazla ve daha farklı bilgi edinebileceğiniz, takriben 2-3 saatlik bir süreç içerisinde bitirilmesi mümkün olan, ancak insanın ağzında 'keşke bir iki yüz sayfa daha olsa, seve seve okurdum' tadı bırakan bir diğer Sedat Alp kitabını anlatacağım size. Kitap tıpkı diğer iki kitap gibi Tübitak Yayınlarından çıkmış. Ciltli, kuşe kağıda ve diğer kitaplardan farklı olarak renkli görseller içeren 90 sayfalık bir kitap. Kitabın içeriği Sedat Alp'in belirli yerlerde yayımlanmış bir takım makalelerinin toplanmasından oluşuyor. Bu çok kıymetli makalelerden kitaba adını da veren Hitit Güneşi adlı makale ile başlıyor kitap. Aslında Hitit Güneşi diye bir kavramın olmadığını, bize Sıhhiye'de Hitit Güneşi olarak tanıtılan heykelin, bir Hatti eseri olduğu, bu eseri "Türk değildir" diye eleştirmenin ne kadar hatalı olduğunu açıklıyor. Bu ve bunun gibi birçok makale ile Hititlerin duvar kabartmalarında bolca yer alan sazın, bugün Anadolu'nun sembollerinden biri haline gelen ozanlarımızın sazı-bağlaması olduğuna ilişkin yeni tespitlerini içeren makalelerde var. Kitapta makaleler altı bölüme ayrılmış. Son dönemde bu kadar az sayfa içermesine rağmen bu kadar dolu dolu olan bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Kitap için her ne kadar doksan sayfa demişsem de, içeriğindeki görsellerle ve kapladıkları alanlarla birlikte düşünürseniz kitap aslında 60 sayfaya tekabül ediyor zaten. Kitapla ilgili ilgimi çeken bir diğer hususta, Sedat Alp'in Hitit mirasına ilişkin olarak yaptığı açıklamalar. Hititlerin varisi oluşumuza dair ifadeleri, hem bilimsel üslup, hem de bu konuda Türk toplumunun düşünme biçimini şekillendirmesi açısından inanılmaz. Burada bir kültürün en doğal varisi olabilmek için, sadece kan esasının yeterli olamayacağını, kültür, gelenek, örf-adet birlikteliğinin ne kadar büyük önem arz ettiğini görüyorsunuz.

Hem Sedat Alp'in kitaplarında, hem de Ekrem Akurgal'in kitaplarında süregelen bir gelenek olarak, Hattilerin ve Hititlerin kökenine ilişkin hep bir belirsizlik hakim. Hititler için Hint-Avrupa dili konuşan bir kavim ancak nereden geldikleri belirli değil denirken, Hatti ve Hurriler için Akurgal'ın pek net konuşmadığını belirtmekle birlikte, Sedat Alp'in Türk dili ile benzerliğine defalarca yapmakta olduğu bir vurgu var. Sanki bilim dünyasında Hatti ve Hurri uygarlıklarının Ural-Altay kökenli olabileceği ya da bu uygarlıkların hem dilleri, hem bugüne kadar gelen gelenekleri, hem de etki alanı göz önünde bulundurularak Türk olmasının çok kuvvetli bir ihtimal olduğunun söylenmesi yasakmış gibi bir algıya kapıldım. Sedat Alp bu kitabında daha önce yayınlamış olduğu Hititler Türk müdür? Değil midir? başlıklı bir makalesini de paylaşıyor ki, bence bu konuda söylenebilecek son sözü söylemiş. Kısaca özet isterseniz Hititler etnik olarak Türk değil, ama kültür olarak Türk. Gerçi bu konuda Sedat Alp'e hak vermek lazım. Dünya çapında bir Hititolog olmasına rağmen, tezlerinin geçerliliğini belki de sırf etnik kimliği yüzünden yirmi yıldan fazla savunması gerekmiş. Bu sebeple yönetenlerin olmasa bile yönetilenlerin Ural-Altay dili konuşan bir kavim olduğu lafzının etrafında dönüp durmaktan başkası elden gelmiyor. Çünkü bilim dünyası için daha fazlasını sunmak, belki de lüzumundan çok ve bilimsel olmayan eleştirileri göğüslemek anlamına gelecek. Bu sebeple bu bölge için en doğru tanım olarak 'kültür mozaiği' ifadesine tutunuluyor. Anadolu topraklarının tarihin başlangıcından bu yana bir kültür mozaiği içermesinin en önemli sebeplerinden birisi de coğrafi konumu elbet. Ancak bu kitabı okuduğunuz zaman Hitit mirasının en önemli varisinin neden bizler olduğumuzun farkına varıyorsunuz. Makaleler, tespitler ve bu konuda araştırmacı olmak hususundaki doğru yönlendirmeleri içeren bir kitap olduğu için, Hititlerle ilgili bilgi edinmek isteyen herkesin muhakkak okuması gerektiğine inandığım bir kitap. Baskı kalitesi ve tipografi açısından yine kusursuz bir kitap yayınlamış Tübitak Yayınları. Lütfen okuyun ve hatta okutun.

Hitit Uygarlığı Hakkında En Kapsamlı Özet: Hititler - Derleme Eser (İlker Koç)  

İlk bölüm için son tanıtacağım kitap, Hititler hakkında bu zamana kadar elde edilmiş bilgilerin derlenmesinden oluşmuş bir kitap. ODTÜ Geliştirme Vakfı Yayıncılık tarafından basılmış olan kitap, karton kapaklı 130 sayfa. 2006 yılında basılmış olması sebebiyle bu tarihe kadar edinilmiş bilgileri kapsamakta. Prof. Dr. Cem Karasu'nun katkılarıyla dört kişilik bir ekip tarafından derlenmiş bilgiler. Kitap içeriğinde Hititlerde yazı, ekonomi, ordu, ticaret, savaş, hukuk, inanç gibi ana konuların yanı sıra, mutfak kültürü, günlük yaşam teknolojileri gibi konularda da birçok bilgi edinebiliyorsunuz. Dil konusunda küçük bir sözlük niteliğinde sayılabilecek bir bölümü de mevcut. Başlıkta yazdığım gibi, çok kapsamlı bir özet niteliğinde kitap. Fazla ayrıntıya girmeden, vermesi gereken bilgiden de daha fazlasını veremeyen bir eser. Büyük puntolarla basılmış olduğu için, hızlı okunan, akıcı bir üslubu olduğu için de okurken mecburiyet hissi uyandırmayan bir kitap olmuş. Eğer Hitit uygarlığı ile ilgili temel şeyleri bilmek istiyorum; ama öyle tabletti, metindi, olayların iç yüzü gibi şeyleri okumadan genel kültür seviyesinde bilmek istiyorum diyorsanız bu kitap sizin için ideal bir seçim. Geniş bilgi edinmek istiyorsanız da bir ön hazırlık yapabilmeniz açısından size temel sağlaması da mümkün olan bir kitap. Böylece Hitit uygarlığı ile ilgili tanıtacağım ilk bölüm kitaplarım bitti. Geriye dört kitabım kaldı. Bu uygarlıkta da kaynak çeşitliliğimin fazla olması sebebiyle yazıları üçe bölme yolunu tercih edeceğim. Önümüzdeki yazı ile üç kitap daha tanıtıp, son yazımda tek bir kitap ve Hitit uygarlığına ilişkin görüşlerimi içeren bir kaç paragrafla Hitit Uygarlığını da bitirmiş olacağım. Büyük ihtimalle hafta içi tekrar görüşmek üzere ve bol bol kitap okumanız dileklerimle kendinize iyi davranın.










Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...