30 Ocak 2017 Pazartesi

Bilgi Ağacının İçinde Daldan Dala: Hayal Kahramanları - Sunay Akın

"Beyaz adam
özgürlük gibi adaleti de
bir kadın heykeliyle simgeledi
ama elinde terazi tutan zavallı kadın
gözleri bağlı olduğu için
kendisine tecavüz edenin
kim olduğunu göremedi"

Sunay Akın'ın Beyaz Adam şiirinden

 

Sunay Akın adını, ilk defa yukarıda paylaştığım, son kıtası Themis ile ilgili olan Beyaz Adam şiiriyle duymuştum. Bu satırlar hukuk fakültesinden mezun olup adalet dağıtacağıma inandığım yıllarda beni alabildiğince sarsmıştı. İtiraf etmem gerekirse, size bugün tanıtacağım kitabına gelene kadar, evimde ne bir şiir kitabı, ne de denemelerinin olduğu bir kitabı olmadı. İyi niyetli olmakla birlikte, gösteriye meyilli bir anlatım tarzı olduğu için televizyonda anlattıklarını da belirli bir noktaya kadar dinlemişimdir. Oyuncak Müzesi dolayısıyla kendisine ciddi bir sempati besliyor olsam da, bu zamana kadar neden herhangi bir kitabını okumayı tercih etmediğimi hiç ayrıntısıyla düşünmedim. İnsanların çok iyi bilmediği veya onlar için sıradan gelebilecek olayları ve hikayeleri, hiç beklemediğiniz bir şekilde farklı hikayelere bağlaması sebebiyle iyi bir anlatıcı olduğuna şüphe yok. Size tanıtacağım kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 208 sayfalık bir eser. Ne yalan söyleyeyim beni kitaba almaya iten en önemli şey, kapağında yer alan Kızıl Süpermen'di (Superman Red Son). Sunay Akın'ın hayal kahramanları ile ilgili neler söylemiş olabileceği ve özellikle Süpermen ile ilgili olarak hangi hikayeleri birbirine bağlayacağını çok merak ettiğim için kitabı aldım. Yazarın üslubu tıpkı sözlü anlatımında olduğu gibi akıcı. Birbirinden farklı konular ile ilgili bilgi verirken, sürekli daldan dala geçen bir yapı olduğu için okurken takip etmesi de hızından dolayı zorlayıcı ama epey keyifli oluyor. Kitap çok sayıda denemeden oluşuyor ve aslında bu denemelerin formülasyonu basit. Ana mesaja varılmak üzere, tafsilatlı olarak anlatılıp geliştirilen küçük yan hikayeler. Bu kitapta ise bu yan hikayelerin neredeyse tamamı, hayal kahramanları üzerine kurgulanmış. Bu kahramanların bazılarını çok iyi tanımakla birlikte, belki de kuşak farkından hiç bilmediğim çizgi film kahramanlarının adını da öğrenmiş oldum. Buna karşın anlattıklarının doğruluğunu birebir teyit edebilmek mümkün mü o konuda kafam karışıyor. Sunay Akın, o kadar çok ayrıntı veriyor ve hikayeyi o kadar çok süslüyor ki, bütün bu bilgileri araştırıp, harmanlayıp, kafanızda paralellik kurmayı düşünemeyeceğiniz bağlarla birbirine bağlamanın mümkün olmadığına inanıyorsunuz. Ancak oturup, bütün verdiği bilgilerin doğru olup olmadığını teyit etmediğimi söyleyebilirim. Bilgilerin teyit edilmesi hususundan iki kez bahsediyor olmam, bazı bilgilerin mevcut olduğu kaynağı bulup, oradan daha geniş dünyalara açılma isteğimden kaynaklanıyor. Fakat, akademik bir kaygı taşımadığı için kitabın bir kaynakçası yok.


Sadece bir kaç denemesiyle ilgili olarak internet üzerinden okuduğum şeyler var ki, Akın'ın kaleminden çıkan bazı bilgilerin, tamamen hatalı olmasa da, güzel kurgulanmak adına bir miktar saptırılmış olabileceğini belirtiyorlar. Kitabın içerisinde otuz sekiz adet deneme/yazı mevcut ve bu denemelerin arasında, bir anda Anıtkabirdeyken, kendinizi Saint -Exupêry ile İstanbul'da buluyor, oradan Louvre Müzesine bir yolculuk yapıp, Mona Lisa'nın gizemini çözmeye çalışıyorsunuz. Akın'ın üslubunda mükemmel olan bir özellik fark ettim. O da her yazısı birbirinden bağımsız olarak bir anlam ifade ediyorken, kitap içerisinde birbirini takip eden yazıların kendi aralarında bir süreklilik taşıyor olması. Bu konuda bu kadar etkilenmemin sebebi bu denemelerin bilinçli olarak yazılıp yazılmadığını bilmememekten kaynaklanıyor. Ancak iki durumda da, yani önceden dağınık olarak yazılmış yazıların kitap içerisinde bu şekilde düzenlenmesi halinde de, bilinçli olarak arka arkaya yazılmış olmaları halinde de bu hususun okuyucunun yazılardan kopmasına büyük bir engel teşkil ettiğini düşünüyorum. Bu anlamıyla da kitabın sürükleyiciliği hiçbir zaman kaybolmuyor. Bu tip denemelerden müteşekkil kitaplar, belirli bir üst başlıkta toplanmadığı müddetçe genel itibariyle şarkıcıların en iyi şarkılarından derlediği albümler gibi durur. Sunay Akın'ın kitabıysa, hem taşıdığı üst başlık, hem verdiği bilgiler, hem de bazı konulara bakış açısı sebebiyle "ince gördüğü" tespitlerle kendi emsallerinden rahatlıkla sıyrılabiliyor. Tabii bu durumun aksine, zaman zaman yakın siyasi tarihe ufak tefek atıfları, göndermeleri de görebiliyorsunuz ki, diğer yazılarını okumamış olmakla birlikte, televizyonda gördüğüm ve sosyal medyada takip ettiğim kadarıyla bu onun tarzına yapışan, alameti farikası haline gelmiş bir durum. Aslında bu tanıtım yazısını kitabı okumuş olduğum 2016 Nisan ayında yazmaya başlamış ve iş temposundan dolayı yarım bırakmıştım. Tamamlamak dokuz ay sonrasına kısmetmiş. Sunay Akın'ın meramını anlatma şekli, popüler okuyucunun ilgisini rahatlıkla cezbedecek oranda ayarlanmış olduğu için okurken çok memnun kalacağınız bir kitap. Hele ki, içinde yaşayan çocuğu hiç susturmamış olan, çizgi roman meraklısı, hayal kurmaktan hoşlanan ve hayallerini süsleyen kahramanlarla ilgili detayları öğrenmek isteyen okuyucu için biçilmiş kaftan niteliğinde olduğunu da ekleyeyim.

Uzun bir aradan sonra, yeniden blog içerisinde bir tanıtım yazısı yayınlayabilmek güzel. Elbette Ayarsız dergisindeki yazılar da devam edecek. Bütün bu hususlarla ilgili bir önceki bilgilendirme yazısını da okumuş olduğunuza şüphem yok.

Kitaplarla kalın.








29 Ocak 2017 Pazar

Asya'nın Kutlu Efendileri, Avrupa'nın Muzaffer Orduları, İran ve Hindistan'ın Fatihleri: Hunlar

"Bir halkın tarihini biraz da onun düşmanlarının 
yazdıklarına bakarak okumak gerekir."
Lev Nikolayeviç Gumilev



Tarih maratonumun ikinci büyük adımı olan İslamiyet Öncesi Türk Tarihi bölümünün, ilk, en önemli ve okumak için en çok vakit ve kitabı harcadığım Hunlar faslı 27.03.2016 tarihi itibariyle tamamlanmış durumda. Eski Çağ Türk Tarihini bitirmiş olduğum 23.01.2015 tarihinden bu yana sadece Hunlar faslını bitirebilmem bir yıl iki ayımı aldı. Önce bunun sebepleri ile ilgili özürlerimi dile getirip, daha sonra adetim olduğu üzere bu uygarlık için en iyi kaynak olarak gördüğüm kitabı tanıtıp, Hunlarla ilgili öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Maratonun ikinci bölümünde neden bu kadar uzun süre takılmış olduğum hususuna gelecek olursak; öncelikle maratona başladığım tarihte daha rahat ve stres seviyesi daha düşük bir işte çalışıyordum. Bu sebeple hem kitap okumaya ayırabilecek daha fazla zamanım, hem de okuduğum kelimeleri idrak edebilecek düzeyde bir zihin yapısına erişebiliyordum. İlk ve en önemli sebep bu oldu. Bu sebebi destekleyen iş değişikliği, aileme yeni bir bireyin dahil olması gibi süreçler, sürekli olarak okuma maratonunu yavaşlattı. Öyle ki sizin de sitede görebileceğiniz üzere, 2014 yılında 89 tanıtım yazısı yazmış olmakla birlikte, 2015 yılında sadece 17 kitap tanıtabildim. Sadece Mart ayında 14 kitap tanıttığımı düşünürsek, okuma rutinim ve kitap okumak için yarattığım zamanın bir bölümüne geçici de olsa yeniden kavuştuğumu görebilirsiniz. Diğer bir sebep ise Hunlar faslındaki kitapların sayfa sayıları ve adedi. Sümerlileri incelemem 9 kitapla bitmişti -ki bu kitapların sayfa ortalamalarını ele alırsam ortalama 200-220 sayfa arası olduklarını söyleyebilirim. Oysa Hunlar faslında hali hazırda 12. kitabı bitirmekle birlikte, sayfa sayısı ortalaması 350'nin altına inmiyor. Bu sebeple pek doğal olarak eski çağ tarihinde belki de iki veya üç uygarlık için ayırdığım zamanı, tek başına Hunlar için ayırmak durumunda kaldım. Okuma maratonumu yavaşlatan bir diğer unsur ise kitapları doğru bir sıralama ile okumamış olmam. Programsızlık her zaman kaosu doğurur. İşte burada da başıma gelen en önemli husus bu oldu. Bütün bu saydıklarım bir araya geldiğinde, mevcut sürenin yine de altında kalmamın en önemli sebebinin okuma hızımın yavaşlaması ve hatta bir dönem ara vermiş olmam olduğunu ise kesin olarak söyleyebilirim. Şu veya bu şekilde Hunlar faslı tamamlanmış oldu. Bu bölümde ise okumanız için size katiyetle tavsiye edeceğim aşağıdaki kitapla Hunlar incelememize devam edelim.

Hunların Fasılalı Cihan Hakimiyeti: Hunlar - Lev Nikolayeviç Gumilev

Hun Tarihi ile ilgili tanıtacağım en önemli eserin bir Rus akademisyene ait olması, tarihimiz ve bunu tetkik ediş şeklimiz ile ilgili benim kafamda önemli sorular bıraksa da, bu konuda eser veren Türk akademisyenlerin hem eser kalitesi, hem de içerdiği bilgilerin de üst seviyede olduğunu göz ardı etmiyorum. Yine de Gumilev'in Hunları pek çok konuda ve alt başlıkta, daha ayrıntılı, daha tatmin edici ve taşıdığı yabancı, farklı bakış açısı sebebiyle, daha sağlıklı bilgi edinmek için donanımlı durumda. Özellikle Türk akademisyenlerin veya konuyla ilgili bir şeyler yazan araştırmacıların, sürekli üzerinde dönüp durduğu aynı kaynakları yorumlayıp durmasının dışında, aynı çağlarda Çin ile başka halklar ve devletler arasındaki ilişkilere ilişkin kaynaklardan da Hunlara ilişkin bilgiler çıkarmakla bu donanımı gösteriyor, Hunların komşularına ait olan ve kapsamlı olarak Türkler tarafından akademik anlamda tashih edilmemiş olan kaynaklara yaptığı atıflar dahi tek başına bir sebep olabilir. Elbette Gumilev'in Hunlar kitabını son kitap olarak seçmemin bir diğer sebebi de, sadece Asya Hunları değil, Avrupa Hunları ve hatta Akhunlar hakkında da çok kısıtlı da olsa bilgi içeriyor olması oldu. Kitap Selenge Yayınları tarafından 13.03.2002 tarihinde yayınlanmış, karton kapaklı 665 sayfalık bir eser. Yazının yayınlandığı tarih itibariyle halen e-kitapçılarda satışta da gözükmekte. Dolayısıyla hâlen temin edilebilir eserler sınıfında olduğunu ve Hunlar konusuyla ilgileniyorsanız hiç düşünmeden almanızı en başından tavsiye ederim. Gelelim kitabın içeriği itibariyle ne gibi şeylerle karşılaşacağınıza; Öncelikle Hun tarihine ilişkin bilgilerin Çin kaynakları ağırlıklı olmasının doğal sonucu olarak, isimler ve telaffuzları sorunuyla burada da karşılaşıyorsunuz. Bunları akılda tutmak için çaba göstermediğiniz ve belli başlı isimler dışında, diğer isimlere odaklanmadığınız müddetçe Gumilev'in anlatımı araştırmacıyı fazla yormuyor. Aksine gerekmediği yerlerde çok az dipnot kullanılarak veya kullanılsa dahi kısacık göz atmalarla ana metinden kopmamayı temin ederek hızlı okuma şansı elde ediyorsunuz. Gumilev, ayrıntılı ve kronolojik bir anlatıma geçmeden önce, kapsamlı olarak; Hunların kültürü, dini, ordusu, sosyal hayatı, ekonomik durumu vb. pek çok konuda bilgi veriyor. Hatta bu bölümlerde, bu zamana kadar okumuş olduğum bilgilerden farklı olarak, Hunlar hakkında ilk defa okumuş olduğum bilgiler bulunduğunu ayrıca belirtmeliyim. Hatta bunlardan önemli bulduğum bir tanesi de, takip eden resimlerde görebilirsiniz.

Hunlar kitabının diğer bir tarafı, Hun tarihine sınırlı bir coğrafyada, bölgesel açıdan bakmayıp genel bir ele alış içerisinde değerlendiriliyor olması. Elbette Avrupa Hunları ile ilgili olan bölümler, aslında kitabın bir parçası olmamakla birlikte, kitabın neredeyse dörtte biri kadar yer tutuyor. Bu durum aynı zamanda bu uygarlıklar ile ilgili olarak kaynakların kısıtlılığının da bir getirisi. Avrupa Hunları hakkında Balamir dönemine ilişkin kapsamlı bir çalışma mevcut değil. Hatta Avrupa Hunlarından bahseden bütün tarihi kaynaklar Attila döneminde inanılmaz şekilde genişlerken, ondan öncesi ve sonrası hakkında kaynak bolluğu kaybolduğu gibi pek çok husus da üstünkörü geçilerek anlatılıyor. Elbette devletler hakkında tutulan tarihi vesikaların fazlalığı, siyasi anlamdaki başarının oranıyla da paralellik arz ediyor. Akhunlar konusu ise sadece Eftalitler olarak bahsedilmiş bir husustan öteye geçmiş durumda değil. Kitabın girişindeki yazıyı okursanız, kitabın aslında Gumilev'e ait iki kitabın birleştirilmiş hali olduğunu da zaten görebiliyorsunuz. Buna ilaveten Avrupa Hunları konusu da, Gumilev'in bir makalesinin kitaba eklenmesi ile oluşmuş durumda. Yani aslında bu eserin genel bir Hunlar derlemesi olmasında Selenge Yayınlarının çok ciddi katkısı olduğunu söylemek ve haklarını teslim etmek gerekir. Kitabın sayfa sayısı 665 olarak gözükse de, Senkronik Tablolar, kaynakça ve haritaları çıkardığınız zaman, ortaya 570 sayfa civarında bir eser kalmış oluyor. Hun tarihi konusunda pek çok kaynak eseri, ilgi alanınız doğrultusunda farklı akademisyenlerden okumayı seçebilirsiniz. Bütün bu anlattıklarımın yanında, Gumilev'in Hun tarihini anlatış şeklindeki objektiflik, "şanlı Türk tarihi" okumak isteyen okuyucu için biraz moral bozucu gelebilir. Zira kaynaklar eşliğinde sunulan hususlarda, atalarımızın her zaman öyle pek de şanlı olmadığı, zaman zaman siyasi ikbal uğruna kendi öz kardeşini dahi düşmanına satabildiğini görmek pek iç açıcı olmayacaktır. Ancak Gumilev bile bu durumu Türklerin "özgürlük konusunda ki aşırı tutumuna" bağlayarak tevil ediyor. Ona göre Türkler gerektiği zaman, kendisinden olana karşı dahi savaşarak özgürlüğünü tesis etme konusunda çok katı. Sonuç olarak, bu kitabın Hun tarihi açısından çok kıymetli bir eser olduğunu tekrar tekrar belirterek, Hunlar hususundaki genel düşüncelerime geçip, Hunlar faslını resmi anlamda noktalayabilirim.

Bozkırın Ortasında Sanat Sahibi Barbarlar

Öncelikle hem bu yazıda, hem de paylaşılmış diğer yazılarımda ve sosyal medyada defalarca belirtmiş olduğum üzere, Hunlar faslını bitirip Gök-Türk'lere başlayalı epey uzun zaman oldu. Bu yazının giriş taslağını yazalı dahi dokuz ay geçmiş. Arada geçen dokuz ayda neler olduğunu bir önceki yazımda zaten okuduğunuz veya okuyacağınız için sebepler kısmını hızlıca geçeyim. Hunlar bahsi tarihi vesikalar doğrultusunda, aslında İskitler/Sakalar kadar sır barındıran bir bahis. Tilla Deniz Baykuzu'nun Pazırık Halısının Hun arkeolojisinin bir parçası olduğuna ilişkin tespitleri doğrultusunda bakacak olursak, İskit-Hun tarihi belki de iç içe geçmiş bir yapı arz ediyor. Özetlersek, Türk tarihi açısından belirli dönemlere kadar hâlâ kesinlik arz etmeyen hususlar barındıran bir saha. Yine de haklarında kesin olarak addedebileceğimiz şeyler, çok gelişkin bir altın işleme sanatına sahip olmaları. Tıpkı İskitler gibi hayvan üslubunu kullanan ve çok güzel altın işlemeleri içeren taçlar, kolyeler, kılıçlar Hun arkeolojisinde önemli yer tutuyor. Bununla birlikte De Groot'un kitabı üzerine yorumlar ekleyen Ahmetcan Asena'ya göre, Hun tarihi M.Ö. 3.000'lere kadar götürülebilecek bir saha. Ona göre Çin kaynaklarında geçen Tik, Tirk ifadeleri de, Tu-Kue yani Gök-Türk'lerin ve genel itibaiyle Hunların da ataları olabilir. Şu an net hatırlamamakla birlikte, bir kaynağa dayanarak Hiung-Nu'ların Tik'lerin bir kolu olduğuna ilişkin yorumları da, tanıttığım kitabında mevcuttu diye hatırlıyorum. Bu hususun dışında, belki sürekli uğraştıkları ve tarihin belirli dönemlerinde hegemonyaları altında ezildikleri için olsa gerek Çin tarihi kaynakları, Hunlardan hiç iyi bahsetmemek üzerine tasarlanmış. Bunu ifadelerden rahatlıkla anladığınız gibi, Hunlar karşısında en pasif oldukları dönemde dahi, mucizevi hikayelerle hem kendi, hem de bölge tarihini tahrif ettiklerini görebiliyorsunuz. Kaldı ki bu husus Gumilev dahil pek çok akademisyen tarafından da doğrulanmış durumda. Hunların vahşi barbarlar olduğu yönündeki yorumların tek taraflı olduğunu, kendi kaynakları ve arkeolojik buluntular pek çok kez yalanlıyor. Hunlar iyi savaşçı olmakla birlikte, o dönemde savaş hukukuna sahip olan ve esirlere kötü muamele göstermediği, Çin'den bozkıra göçlerle daha da net anlaşılan bir uygarlık. Bunun yanı sıra inanışları, sanatları ve hatta giyim-kuşamları ile Çin hanedanlarına yoğun etki ettikleri de yadsınamaz bir husus.

Kültürel Anlamda Hun Baskısı Altında Ezilen Çin

Çinlilerin, salt savaşta Hunlara üstün gelebilmek için, pantolon giydiğini düşünmek bence pek akıl kârı değil. Nasıl ki, Osmanlı İmparatorluğunun yüzyılı olan 16. yüzyılda, Avrupa giyim-kuşam ve sosyal yaşam itibariyle Osmanlı kültürü altında ezilmekteyse, Çin için de aynı durumun kabul gerekir. Hunların, savaş sanatları, altın işçiliği, pantolonu ve giyim tarzlarının Wu-Ling tarafından iktibas edilerek kullanılması, Hun savaş düzeninin kopyalanarak, Çin ordusunda ağırlık arz eden unsurların ortadan kaldırılması açık olarak bir kültür iktibasını göstermektedir. Bunun yanı sıra, kültür sahibi olmayan barbarlar sınıfında görülen Hunların, "Üç Hükümdarlık Tarihi"nde geçen ifadelere göre, kendi yazılarının olduğu anlaşılmaktadır. Bu Gumilev'in de belirttiği üzere fevkalade önemli bir keşiftir. Zira bu yazı Hint kaynaklı (belki Dravid) bir yazı stili olarak görüldüğü gibi, muhtemelen Gök-Türk çivi yazısının atası da olabilir. Ancak taşlara yazılmış bir Hun yazısıyla henüz karşılaşılmış durumda değil. Elbette arkeolojinin önü bu konuda her zaman açık. Bugün belki de bekleyen gelecekte böyle bir yazıtın bulunması söz konusu olabilir. Ancak Hunların yazısına benzer yazı sahibi olan Fulanların bir kütüphanesinin olduğuna dair ifadeler, pek tabii olarak Hunlarda da böyle bir kütüphanenin bulunduğuna, ancak onların göçebe hayat tarzı sebebiyle bunun tespitinin pek zor olduğuna dair fikir yürütebiliriz. Üzerinde önemle durulması gereken konu, Hunların beş yüz seneden fazla Çin kaynaklarını işgal ediyor olduğu gerçeğidir. Çin'in komşusu olabilecek, diğer kavim veya topluluklar hakkında bu kadar uzun süre devam eden kayıtlar olmaması da, aslında Hunlar ile Çin'in etkileşimi konusunda fikir verebilir. Elbette Çin gibi yerleşik bir kültürün kendi tarihine ilişkin daha fazla kaynak barındırıyor olması ve kültürel anlamda çok kez Hunların üstünde baskı kurduğunu da kabul etmek gerekir. Zira, Hun Tanhusu Ki-ok'a bozkır geleneklerini bırakmama yönünde telkinde bulunan Çinli vezir bu kültürel etkinin, Çin'in zenginlik, kolaylık ve sefa taşıyan hayatının bozkırın zorluklarıyla mücadele eden Hunlar üzerindeki tesiri çok fazla olduğunu açıkça anlatmaktadır. Vezir, zorlu bozkır hayatına tutunmanın, Hunların Çin karşısında hem kültürel, hem de siyasi anlamda tutunmasının anahtarı olduğunu görmüştür. Zira Hunların ve pek sonra pek çok Türk devlet ve imparatorluğunun en önemli çöküş sebebi, kültürel anlamda çöküşleri ile başlamıştır.

Hunlar Türklerin İlk Ataları mı? Yoksa Bir Türk Boyu mu?

Bu iki soruya iki farklı cevap da verilebilir. Burada tercih sebebi olan nereden bakmak istediğinizle alakalı. Bunun yanında Türk kelimesinin tanımı ile de doğrudan alakalı. Tarihi vesikalarda Türk adı ile fonetik anlamda ve taşıdığı anlam itibariyle benzerlik taşıyan pek çok kelime var. Turukku, Turki, Tirk, Tik, Tu-Kue, Trusk, Trak vb. şekilde hem arkeolojik, hem de yazılı kaynaklara girmiş pek çok varyasyondan bahsediliyor. Ancak bugün taşıdığı kültürel anlamla birlikte baktığımızda, o dönemde aynı özellikleri taşıyan halkları kapsayan bir Türk kimliğinden bahsedebilmek pek mümkün değil. Bugünkü mevcut kavmi saptamalar neticesinde Hunları da Türk halklarından biri saymak pek âlâ mümkün. Bilimsel açıdan baktığımızda ise tam teşekküllü bir şekilde Hunlar bir Türk boyudur önermesini dile getirmek pek mümkün değil. Akademik anlamda doğruluğu mümkün olan önerme Hunların Türklerin atalarından olabileceği yönünde olanı olacaktır. Zira Gök-Türklerin siyasi, hukuki, tarihi anlamda pek çok delille birlikte Hunların ardılı olduğu gerçeği kendisini gösteriyor. Bu noktada, yabancı akademisyenlerin ağırlıklı mutabakatı olmasına karşın, Hunların da tıpkı İskitler gibi bir konfederasyon olduğu ve Hun adının tek bir kavime tahmil edilemeyeceği yönünde de yüksek sesle dile getirilen görüşler de mevcut. Görüşlerin zıtlığına rağmen, Hun-Türk ilişkisi arasındaki bağlantı pek çok ilmi delille birlikte mevcut. Hakeza Gumilev'de dahil olmak üzere Orta Asya halkları üzerinde çalışan pek çok meşhur bilim adamının bu ilişkiyi kabul etmiş olduğunun da altını kalın çizgilerle çizmemiz lazım. Günümüzde Türk-Hun bağlantısı, özellikle Asyatik toplum gibi genelleme tanımların içerisinde geçiştirilmeye çalışılıyor. Belirli tanımlamaların ardında, pek çok uygarlığın, günümüzde belirli bir uygarlığın köklerine ait izler taşıdığı hususunda kesinlik içeren çıkarımlarda bulunan akademik dünyanın, söz konusu Türkler olduğunda, Hunlara kadar dahi inememesi elbette dikkatimizi çekmeli. Bu hususun kültürel emperyalizmin farklı bir görünüşü olduğu da akıldan çıkarılmamalı diye düşünüyorum.

Bizim cephemizden bakıldığında ise okullarda, yıllardır müfredatta geçiştirilerek anlatılan Hun tarihi ile benim okuduklarım arasında dağlar kadar fark olduğunu söylemem şart. Bizlere "o tarihlerde de bir devlet varmış. Adı da Büyük Hun İmparatorluğu imiş" denilerek geçiştirilen uygarlığın geçmişi, kökleri, öncesine dair hiçbir şey bilmediğimiz gibi, "Şanlı Türk tarihi" algısı sebebiyle, kendi köklerimizi doğru değerlendiremediğimizi de acıyarak fark etmiş durumdayım. Hunlar, güçlerini kaybettikleri dönemlerde ekseriyetle kendi aralarında bile defalarca bölünmüş, öz kardeşlerini alt ederek Çin'e şirin gözükmeye çalışmış durumdalar. Bununla birlikte, günümüzdeki karakteristik bazı davranışların bundan 2200 yıl öncesinde dahi bir karşılığının olması ilginç. Bunun yanı sıra bir danışma meclisi görevi gören kurultaya Mo'tun zamanından beri rastlanılıyor olması, bu meclisin Tanhunun kararlarını tasvip etmediği veya onun aksine düşündüğü zamanlar olduğuna ilişkin tarihi vesikalar mevcut. Bu anlamda, siyasi yapılanma itibariyle de okullarda Hun tarihinin tüm ayrıntıları ile öğrencilerin dikkatine sunulması bence şart. Mevcut bulguların ders kitaplarına da eş zamanlı olarak sirayet etmesinin sağlanması da bence önemli. Geçen zaman dilimi içerisinde Hunlara dair bilinen pek çok şeyin değiştiği, hem Asya'da, hem Avrupa'da sürekli içinde yaşamamakla birlikte, Hun sarayları inşa ettikleri, kendilerine ait bir yazıları olduğu, sanat tarihi anlamında çağdaşı olan uygarlıklarla rahatlıkla kafa kafaya sayılabilecekleri pek çok eserlerinin olduğu çocuklara ve gençlere öğretilmelidir. Zira yetmiş yıl öncesinden kalan bilgilerin, hiçbir yenilemeye tabi tutulmadan öğrenciye servis edilmesinin eğitim anlamında, hele hele bir gencin kendi kültürünü tanıması anlamında ona fayda sağlamayacağı açıktır. Hunlar sizin keşfetmeniz için size tanıttığım pek çok kitapla birlikte orada duruyor. Bugün dahi, yeni bir kazı veya buluntuyla hakkında yeni bir şey öğrenebildiğim bir uygarlık. Resimden de göreceğiniz üzere, hakimiyet sahaları geniş bozkırları içerdiğinden, bütün Asya'yı ve Avrupa'yı kendilerine ait eserlerle doldurmuş olmaları kaçınılmaz. Dolayısıyla Hunlarla ilgili ilerleyen zamanlarda, çok daha fazla bilgi sahibi olunabileceğini göz ardı etmemeliyiz.

Türk tarihi maratonunun ikinci bölümündeki ilk uygarlığı resmi olarak bitirmiş durumdayım. Gök-Türkler ile ilgili okumalarım devam ediyor ve sanırım artık yazılar arasındaki zaman aralığını biraz daha kısaltmış olacağım. Geçen senenin başında, sene sonuna doğru ikinci faslı kapatmaya çalışacağımı söylemişim. Bu defa bir tarih vermeyeceğim. Ama siz takip etmekten vazgeçmeyin. Zira bu zamana kadar olan onca şeye rağmen, araya giren pek çok olaya ve zaman kısıtlılığına rağmen halen yazıyor olmamın sebebi, siteyi ve yazıları takip etmekten vazgeçmeyen okuyuculardır.

Kitaplar ve tarihle kalın.






28 Ocak 2017 Cumartesi

Dokuz Ay Sonra Yeniden Merhaba


Epey uzun süredir bir yazı yayınlamadığım için takip edenlerin bunun nedenlerini merak edebileceğini, onlara hatta en azından kendime bir açıklama borçlu olduğumu fark ettim. Bu yazıda kitap tanıtmayacağım; ancak size son dokuz ayda olanları ve bundan sonra olacaklara ilişkin tahminlerimi anlatıyor olacağım. Yazım tarzımı korumak adına da, son üç aydır kendi kendime yapmakta olduğum okunacaklar listeme ilişkin görseller ise size bu yazı sırasında eşlik edecekler. Öncelikle neden dokuz aydır blogu atıl bırakıyorum onu anlatayım. Aslında her şey, iş değiştirmemle başladı. Her insanın yapabileceği üzere, yeni işimde kendimi patronlarıma kanıtlamak için,günlük rutinlerimden, aileme ayırdığım zamandan ve dahi okumayı çok sevdiğim kitaplarımdan feragat etmem gerekti. İşime alışıp, belirli bir programı yakaladığımda eskisi kadar sık olmasa da, yine de tatil zamanlarımda okuduğum kitapları, maratonumun ne halde olduğunu paylaşabileceğime inandım. Ne yazık ki, hem işimin yoğunluğu, hem de hayatıma giren sürprizler bunu neredeyse imkansız hale getirdi. 1 Ocak 2016 tarihinde ikinci kızım doğdu. Bunun yanı sıra, işime ayırdığım zamanla birlikte, hem beş yaşındaki diğer kızıma, hem yeni doğan kızıma, hem onların güzel annesine de kaliteli bir şekilde zaman ayırmam gerekti. Bu noktada insanların hayatlarındaki mecburi önem sıralamaları devreye giriyor ne yazık ki. Bu sebeple de ayırdığım zamandan feragat edebileceğim ilk şey Kara Kütüphane yazıları oldu. Bu sebeple sosyal medya hesaplarına da fazla zaman ayıramaz hale geldim. Yine de içimden; "Nasıl olsa okumaya bir şekilde devam edebiliyorum. Zamanı gelince toplu şekilde paylaşıp, yeniden kaldığım yerden devam edebilirim" dedim. Ancak o da mümkün olmadı. Zira genişleyen bir ailenin sizden istediği zaman, sizi kitap okumaktan bile alıkoyar hale geliyor. Yorgunluğunuz, iki cümleden fazlasını okumanıza dahi izin vermiyor. Bunun yanı sıra, bu zamansızlık içerisinde programlı bir okuma yapmak da mümkün olmuyor. Bu şekilde 2016 Kasım ayına kadar kitaplarla ilgili okumak dışında pek az girişimim oldu. Ne olduysa Kasım ayının ortalarında oldu. 

Hayat gailesinin, iş yükünün, çocukların sorumluluğunun beni boğmaya başladığı bir anda, istediğim hayatın ne olduğunu sorguladığım bir zaman dilimindeydim. Bugün Kara Kütüphane'yi tekrar eski haline getirmem konusunda ısrarlı çabalarını görmezden gelemeyeceğim Göktürk Ömer Çakır'a da tam böyle bir zamanda daha önce defalarca yinelediği "Kara Kütüphane'yi niye devam ettirmiyorsun?" sorusundan dolayı teşekkürlerimi sunuyorum. Sadece bu konuda değil elbet, Ayarsız dergisinde Kara Kütüphane'yi matbu hale getirmek hususundaki hem yönlendirmesi, hem teklifi, hem de beni derginin editörü Ragıp Vural ağabey ile tanıştırmış olması için de minnettarım. Zira hep içimde olan ama pek bir yavaşlattığım kitap tutkumun sönmüş korlardan canlandırmakla kalmayıp, alev almasını sağladı. Bu şekilde Kasım sayısı ile birlikte Ayarsız dergisinde, şu ana dek formatı kararsız olsa da, bir köşe sahibi oldum. Şu ana kadar gelen kısacık dergi tecrübesi bana meramımı daha az kelimeyle anlatmak konusunda ciddi bir terbiye verirken, tanışma yemeği ile de çok kıymetli insanlarla tanıştım. Bu yemeğin bir hafta öncesinde içerisinde bulunduğum genç grubun heyecanı ve uzun süredir yüz yüze görüşmek için konuştuğumuz halde tanışamamış olduğumuz Oğuzhan Murat Öztürk hocamla başlayan bir farklılık zuhur etti. İçimde çürümekte olan gitaristi yeniden canlandıran Veysel Gökberk Manga ile başlarsak pek çok yeni arkadaşlar edindim ve içimdeki kitap tutkusu tıpkı bu işe başladığım zamandaki coşkusunu yakaladı. Karşılaştığım insanlar bana belirli konularda ne kadar bilgisiz olduğumu hatırlattı. Erkan Çakıcı ile mitolojiye ilişkin yapmış olduğumuz sohbet, Tiryaki Bey ile içimdeki trollü keşfetmem, Ragıp ağabeyin insanı düşünceye sevk eden geniş sorularıma kısa cevaplar vererek bana gereğinden fazla konuşuyor olduğumu hatırlatması gibi pek çok şey sayabilirim. Ancak içerisinde bulunduğum için pek mutlu olduğum bir proje Ayarsız. Ancak fark ettiğim üzere, sadece dergiye yazıyor olmak, Kara Kütüphane ile kendime yüklediğim, okumayı teşvik misyonunu tamamlamama yetmiyor. Bu sebeple siteyi yeniden canlandırmak için kolları sıvadım. Önce yarım kalan yazılarımı tamamladım ki, arka arkaya birer gün arayla bu yazıları okuyor olacaksınız. Ayarsız'da yazmış olduğum yazıları da, belirli bir müruruzamanı yakaladıktan sonra editörümüz de izin verirse ayrıca burada yayınlayacağım. Bunun dışında ise Sergen Çirkin'in bana www.bilimdili.com adresinde, hukuki tahsilimi, tarihi araştırmalarımla birleştirme şansı vermesi her şeyin tadı tuzu oldu. 

Eğer bir aksilik olmaz ise ayda iki yazı olmak üzere, Bilimdili'nde de popüler-akademik yazılarım da yayınlanıyor olacak. Bu açıdan düşünürsek ayda üç yazı hazırlıyor durumdayken, Kara Kütüphane'yi nasıl canlandırabilirim diye düşündüm. Bu sebeplerle Kara Kütüphane'nin alameti farikası olan Türk Tarihi Maratonunu öncelikli tutmaya karar verdim. Ayda üç yazının üzerine, ayda en az bir maraton yazısı yapmayı planlıyorum. Elbette Kasım ayından bu yana devam eden yazım maceram, bana pek çok şey kazandırdı. Aslında başından beri kitap tanıtımı yapmaktan çok, kitaplardan bahsediyorum. Bunu şimdi fark ettim. Bundan sonra da bahsetmeye devam ediyor olacağım. Tabii ufak farklılıklarla. Birebir kitabın kendisinden bahsetmek yerine, belirli kitapları içine alan yazılar kaleme almaya özen göstereceğim. Eğer becerebilirsem, okuduklarımın yanında toplamda ayda 6-7 civarı yazı kaleme almış olmayı diliyorum. Bununla birlikte, yan taraftaki alt başlıkları biraz daha geliştirmeyi umut ediyorum. Eskisi gibi planlamıyorum zira hayat her zaman sizin için daha farklı planlar yapıyor. En azından bu yazımın hemen ardından, tarih maratonunda Hunlar faslını resmi olarak bitirmiş olacağım.

Umarım bu sefer planladıklarımı başarabilirim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...