26 Ekim 2014 Pazar

Döneminin Tartışma Yaratan Romanı : İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali

"Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve 
kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?"



Türk Edebiyatını bu zamana kadar pek ihmal ettiğimi düşünerek, iki üç aylık bir dönemde, bu zamana kadar okumamış olduğum kitaplardan bir derleme yapıp, kütüphaneme bir dolu yeni misafir kabul ettim. Açıkçası edebiyatımızın bir dönemine epey yabancı olduğum hissiyle karşı karşıyaydım. Bu noktada aslında ne gibi tartışmalara ve fırtınalara yol açtığını bilmeden Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan'ını okumak için aldım. Sabahattin Ali hakkında belirli bir görgüm, fikri hayatına ve yazdıklarına dair yüzeysel de olsa bir bilgim var. Açıkçası kitabını okuduğum bir yazarın görüşleri de beni pek fazla alakadar etmez. Zira benim için öğrenilebilecek veya anlatılabilecek yeni nelerin olduğu daha önemli gelmiştir hep. İşte bu düşüncelerle hiç alakası olmaksızın, kitabı elime aldığımda, Selim İleri'nin önsözünde kitabın yol açtığı tartışmalar ve Nihal Atsız ve Sabahattin Ali'nin ayrı ayrı büyük edebi kişilikler olması ve bu romanın siyasi tartışmalardan uzak kalınarak okunması gerektiği konusundaki görüşünü okuyunca, bende tam aksini hissetme zarureti hasıl oldu. Neyse bu kısıma tekrar geleceğim. Kitap Yapı Kredi Kültür Yayınları tarafından yayınlanmış, artık kendi klasikleri haline gelen kapak tasarımına sahip, karton kapaklı 268 sayfalık bir romanı tanıtacağım sizlere. Dedim ya hiç aklımda yokken Selim İleri'nin bahsettiği tartışmalar bende bir uyanıklık hali getirdi ve kitaba başlamadan önce, bu tartışmanın ne olduğunu öğrenmek için bir dizi araştırma yaptım. Üstünkörü bir şekilde Atsız ve Sabahattin Ali arasındaki tanışıklığı ve gerilimi bilmekle birlikte, Atsız'ın bu romana ithafen yazdığı "İçimizdeki Şeytanlar" yazısını hiç okumamıştım. O yazıyı okuduktan sonra da romana ne yazık ki Selim İleri'nin bahsettiği bütün eleştirilerden sıyrılmış bir şekilde bakabilmek pek mümkün olmadı. Aslında güzel bir şekilde başlayan ve kısa bir süre içerisinde insanı içine çeken kitap, yazarın gerçek hayattan ilham aldığı ilk bakışta ortaya çıkan karakterlerinin arz-ı endamı ve onlara romanda tabiri caizse, rahat ve usturupsuz bir şekilde ithamda bulunabilmesi karşısında yavaş yavaş çekiciliğini kaybetti. Olay örgüsü Ömer ve Macide karakterlerinin etrafında cereyan eden olaylardan "bu muhafazakar sağ kesim insanı da işte böyle gizliden gizliye pis huylar, kötü karakterler barındırır" mesajı veren enteresan detaylara bağlanınca roman bütün akıcılığını kaybediyor.

Oysa bazı sahnelerin anlatımı o kadar gerçekçi ki, keşke aynı anlatım gücü bütün romana sirayet edebilse diyorsunuz. Hele Ömer'in Macide için çorap çaldığı sahnede, sanki çorabı kendiniz çalmış da kaçıyormuş gibi ter içinde kalabiliyorsunuz. Romanı tutarsız kılan en önemli detay, bir aşk hikayesi olarak başlayan kurgunun, ara ara bir ideolojiye giydirmekle meşgul siyasi bir roman havasına bürünmesiyle alakalı. Yazıldığı dönemde milliyetçi cenahtan aldığı ağır tepkilerin sebebini ise salt bu romanı yazması olarak algılamıyorum. Aslına bakarsanız Nihal Atsız'ın yazısında öne sürdüğü iddia ve cevabi hakaretleri de uygun bulmuyorum. Lakin şöyle bir durum var ki, Sabahattin Ali tarafından salt bir kaç insanı ağır şekilde eleştirmek ve onlara hakaret etmek amacıyla yazılmış bir roman olduğu ne yazık ki sırıtıyor. Nihal Atsız'ın en ağır tepkiyi vermesi belki de, yazarın kendiyle özdeşleştirdiği Ömer karakterinin en yakın arkadaşı olarak beliren Nihat karakterinde bizzat Nihal Atsız'ın kişileştirilmesinden kaynaklanıyor. Bunun yanı sıra, Peyami Safa'yı ikinci sınıf bir romancı olarak nitelenen İsmet Şerif karakteri ile özdeşleştirmek, öğrencilerinin eşlerine bile kötü gözle bakabilecek bir karakter olan Profesör Hikmet Bey'in, Prof.Dr. Mükrimin Halil Yinanç ile özdeşleştirilmesi  vb. pek çok bağlantı var. Aslında romanı okuduktan sonra, ağır hakaretleri bir yana olmak üzere, Atsız'ın tenkitlerini okuma şansınız olursa ve dönem tarihine ilişkin bir iki kitap okumuşsanız, bahsedilen pek çok kişinin, yazar tarafından kurgunun içine gömüldüğünü fark edebilirsiniz. Kaldı ki bu böyle olmasa bile, romanın Ömer ve Macide'nin ilişkisindeki tutarsızlıklardan, sürekli "vatan, millet uğruna gençleri kandırıp onları teşkilatlandıran, kötü niyetli, arkadaşının ve dostunun karısına yan gözle bakan, kafası dolu gibi gözüküp, bomboş şeylerden bahseden" düşünce ehli insanların etrafına dönmesi yeterince soğutucu olabiliyor. Halbuki bunlara gerek olmaksızın, Sabahattin Ali'nin başarılı ruhi tahlillerini içeren metinler korunarak, insan varlığının doğasını sorgulamaya girişen müthiş bir psikolojik roman ortaya çıkabilirdi. Ömer'in içinde olduğuna inandığı şeytanı romanın muhtelif yerlerinde, çok az referans alarak görmek de, aslında romanın ana fikri olarak sunulan olgudan ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Oysa romanın bazı bölümleri gerçekten olağanüstü. Karakterlerin kendi ruh durumlarına göre yaptıkları bazı tespitler de ilgi çekici, hatta bazen makul düşünmek gerektiğinde, siyasi maksatlı eleştirilerde çok iyi dozajda verilmiş, mühim mesajlar var. Lakin yazarın bir tarafı yerme maksadı o kadar çok sırıtıyor ki, okuduğunuz şeyden aldığınız keyif rahatsız edici bir şekilde bozuluyor. Bir önce incelemesini yapmış olduğum kitapta burada bahsedilenin yüzde biri gibi bir itham için dahi kendi rahatsızlığımdan bahsetmişken, buradaki duruma sırf yazar Sabahattin Ali diye aman ne güzelmiş diyerek geçmek mümkün olmuyor. 

Bu kitap tamamıyla siyasi tenkit için yazılmış bir roman olsa, muhakkak çok çok daha makbul karşılayıp, keyifle okurdum. Ancak Ömer ve Macide'nin ilginç ilişkilerinden, dar ve kalıp altına alınmış siyasi tenkitlere gidip gelirken insan epey yoruluyor ve zaman zaman devam etmeye olan inancı kaybolabiliyor. Bazı bölümlerde özellikle Macide'nin mektubu bölümünde bazı satırları atlamak zorunda hissettiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü üç sayfadan fazla süre Macide'nin ayrılık mektubuna tahammül edemedim. Selim İleri'ye hak vermek lazım, belki de bu romanı bütün bu tartışmalardan sıyrılıp okuduğumuz takdirde, Sabahattin Ali'nin ustalığı daha çok göze çarpacak. Buna rağmen yukarıda bir paragraf olan bölüm olmasa dahi, okuyucuyu yorabilecek fazla uzun tespitleri de romana aynı ölçüde zarar veriyor. Hakkını teslim etmek gerekirse, içinde geçtiği dönemi mükemmel anlatıyor ve siyasi eleştirilere saplanmadığı yerlerde okuyucuya atmosferi yaşatmak konusunda bariz bir üstünlüğü var. Bunun yanı sıra hem felsefi anlamda, hem de düşünce dünyasını genişletmek amacında çok kalender ve mahir cümle ve tespitlere rastlıyorsunuz. Aslında yazarın anlatım gücünün olağanüstülüğüne bir delil de karakterleri anlatışındaki mahirlik. Örneğin, kişilik olarak baktığınızda, içindeki şeytana uymadığı zamanlar, iyi bir karakter olarak anlatılan Ömer, aslında makul normlarla değerlendirildiğinde, romanda yerilen kötü karakterlerden çok daha ağır kişilik bozukluklarına sahip. Buna rağmen Sabahattin Ali'nin anlatım gücü sayesinde Ömer'in aslında iyi bir insan olduğunu kabulleniyorsunuz. Bence salt bu nokta dahi romancılık başarısını gösterir nitelikte. Buna karşın, İçimdeki Şeytan çok iyi mi diye sorarsanız, tamamen okuma zevkinize kalmış diyorum. Bu konuda, Selim İleri'nin önsözdeki tavsiyesine uymak için çaba harcarsanız, ortaya uzun ve bazen yorucu psikolojik çıkarımlara karşın, ilginç bir hikaye sunan bir kitap okumuş olabileceğinizi söylemekten başka elimden bir şey gelmiyor. Son bir not olarak, yukarıdaki resimde de açık bir şekilde göreceğiniz üzere, şöyle ya da böyle kendimi kaptırmış okuyorken, bütün okuma keyfimi baltalayan ve romanın yaklaşık otuz kadar sayfasını hiç eden, idefix'e de teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Bunu daha önce de Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü adlı kitabında yapmışlar, ancak takılmamıştım. Belki de çoklu kitap siparişi veren okurların, nasılsa bütün kitapları okumayacaklarından hareketle, araya böyle bir kaç defolu kitap sıkıştırmakta pek bir beis görmüyorlar. Ne diyelim, en azından bu kitap bana online kitap alışverişinde büyük bir değişiklik yapma fırsatı vermiş oldu. 

Kitabın başlangıcı ile birlikte, sizi sarmasına kapılıp sonuna kadar okuyabilirsiniz bu kitabı, çok beğenip benim yorumlarıma burun da kıvırabilirsiniz. Benim görüşüm sadece lüzumsuz bir eleştiri ve kendisini bariz bir şekilde gösteren aşağılama hırsının kitaba fazlasıyla zarar verdiği. Yoksa Sabahattin Ali'de, Nihal Atsız'da çok değerli iki yazar ve Türk edebiyatına sundukları katkı yadsınamaz. 

Sadece tahammül edebildiğiniz değil, okuyabildiğiniz ve okuyabileceğiniz bütün kitaplarla kalın. Yeni kitaplar ve farklı hikayelerle tekrar görüşmek dileğiyle. 






A'raf'ta Kalan Aziz Okur: Zifir - Bülent Yıldız

"Sussss!
Ama ben anlatmak istiyorum
Neyi?
Zifiri!"



Yaşanmakta olanların, her zaman gerçek olamayacağı bazı zamanlarda başımızdan geçmekte olanların beynimizin bize oynadığı bir oyun olabileceği konusunu işleyen, pek çok meşhur film ve kitap vardır. İnsanların gerçekliğini sorgulaması için sanata bu kadar ihtiyaç duyuyor olması, etrafında olanları belirli hayallerin, ideaların, cennetin, cehennemin, Nirvana'nın ya da bambaşka ve farklı bir olgunun tezahürü, tesadüfü veya tevaffuku olduğuna ikna olmaya bu kadar hazır olması, bana göre insan beyninin en mühim ve önemli işlevi. Maddeci bir insan olmamama rağmen, hayatın gerçekliğini bir elbiseyi sıyırır gibi sıyırmaya çalışan çoğu görüşün beni etkilemediğini itiraf etmeliyim. Bununla birlikte, her insanın kendi düşünce dünyası çerçevesinde edindiği birikimle, dünyayı ve gerçekliği yargılamak için oluşturduğu argümanlar olduğu açıktır. Bu konuyu uzatmadan, size bana bu beyin fırtınasını yaptıran kitabı tanıtmak isterim. Zifir, İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 222 sayfa. Kitabın dış görünüşünden hareketle İletişim Yayınlarının son dönemde yayınladıkları kitapların kapak tasarımlarına değinmeden geçmek pek yazık olur. Okuyucuyu kitabın içeriğine hazırlayan ve hissedebileceği duygulara paralel bir şekilde zemin oluşturan muazzam kapak tasarımları var. Hatta bana sorarsanız "Zifir" bu konuda en mükemmel örnek. Kitabın sonuna doğru geldikçe, kendinizi kitabın kapağında düşmekte olan adam gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Bu tasarımı yapan arkadaşların, hem yazarı ve eserini ne kadar iyi özümsediğini, hem de anladığını ne kadar net bir şekilde aktarabildiğini gösteriyor. Romanın türü ile ilgili ne yazabileceğimi bilemiyorum, çünkü etiketlerde geçen ifadeler basmakalıp geliyor bana. Nev'i şahsına münhasır bir kitap bile diyebiliriz. Açılış sahnesinden başlayıp sizi gerçek üstü bir evrene yollayan yazar, sonra bir sarmal halinde ördüğü hikayesiyle kitabın sonlara yaklaşan bölümlerinde bu gerçeküstülüğe bağlanan dünyanın ham halini size uzun uzun tanıtıyor. İlk bölümlerde karşılaştığınız gerçeküstü belirsizliğini, ancak kitabın son sayfasında bir nihayete erdiriyorsunuz. Kitabın gerçeküstü dünyada geçen bölümlerinde yaşananların, gerçek hayatta yaşananların farklı şekilde imgelenmiş halleri olması, sizi okurken bir yandan şaşırtıyor, bir yandan da iki hikaye arasındaki bağlantıyı kullanırken kitabın olası sonunu tahmin etmenize yardımcı oluyor. Buna rağmen kitabın son sayfasını okuyup, tahmin ettiğiniz son ile tam olarak karşılaşsanız da, karşılaşmasanız da kitabın kapağını kapattığınızda benim gibi dışarıya derin bir nefes vermeniz olası. Çünkü bir finalle başlayıp, bir başlangıçla bitiyor bu kitap. 

Hikayeye dair çok fazla bir şey söylemek istemiyorum, çünkü kurgusu en ufak bir ipucu ile bütün romanı faş edecek durumda. Aslında çok işlenen, bir kurgunun aynı kısır döngü veya sarmal içerisinde ilerleyişi hem edebiyat, hem de beyazperde içinde pek çok seçkin örnek oluşturmuştur. Zifir'de bana sorarsanız bu seçkin örnekler arasında kendisine sağlam bir yer edinebilecek türde bir roman. Yine de bana göre kusursuz olmasını engelleyen yönleri var. Bazı yazarlar anlattıkları hikaye, dönem ve karakterlerin yapısı gereği romana kendi ideolojilerini yansıtabilirler. Bu konuda kendi ideolojisinin karşısında yer alan güruha karşı onulmaz nefret beslese dahi, ehil yazarlar bu nefreti kendi anlatımları yoluyla değil, karakterleri vasıtasıyla aktarırlar. Misal, komünistlerden nefret eden bir yazar, kitabında sağ görüşlü fanatik bir karakter yaratarak sanki bu nefret ona aitmiş gibi davrandığı zaman bu çok fazla göze batmayabilir. Ancak, kitabın yarısından fazladır devam eden bir süreç boyunca küçük imalar hariç, siyasi meselelerden uzak, gerçeküstü hikaye anlatan bir yazarın, romanın arasına bir yere bir ideolojinin temsilcilerini kül olarak katillikle itham eden bir pasaj geçmesi ve bunu herkes tarafından bilinen bir gerçekmiş gibi aktarması romanın bütün o kasvetli ve çekici havasına zarar veriyor. Bunu ideoloji konusundaki saplantılardan sıyrılmış ve hangi ideoloji için yapılırsa yapılsın, aynı derecede eğreti bulacağım dipnotu ile söylediğimi de belirtmeliyim. Her yazarın kendine has bir düşünce dünyası veya ideolojisi olması mümkün, ancak okurlarının hem de "Aziz" okurlarının her zaman kendisiyle aynı şekilde düşünemeyecek durumda olmasını hesaba kattıkları takdirde, kalemlerinin yarattığı döngüyü ya da sarmalı daha çekilebilir hale getirebilirler diye düşünüyorum. Elbette yazarın, "beni sadece benim gibi düşünüp, benim inandıklarıma inananlar okusun" gibi bir temennisi var ise, yukarıda yazılanların tamamı lafügüzaf. Hikayeyle ilgili bilgi vermekten kaçınmakla birlikte, okuduğunuz zaman belki de benimle birlikte aynı fikirde olacağınız bir düşünce olarak; romanın esas oğlanının A'raf'ta kalışının hikayesi diye size özetleyebilirim. Çünkü okurken karşılaşılan imgeler, anlatılan hikayeler ve kurgunun bir sarmal halinde kendi etrafında, kendi içine ve dışına doğru yaptığı hareket ister istemez böyle bir düşünce oluşturuyor.

Yazarın kasvetli ve gerçeküstü olarak nitelendirilebilecek mekanlara ilişkin anlatımı da takdire şayan. Belki de bu yüzden kendinizi tıpkı kitabın kapak tasarımı gibi, kasvetli, zifiri karanlık bir heyulanın içinde hissediyorsunuz. Karakter(ler)in yerine kendinizi koyup, bu kabustan uyanmaya çabaladığınız pek çok bölüm görüyorsunuz. Hatta bu uyanma ritüeli, size kendisini fark ettirmeden, kitabı sürükleyici bir şekilde okumanıza sebep oluyor. Zifir son dönemde okuduğum için memnun olduğum kitaplar arasına girdi. Uzun zamandır bir kitabın kapağını kapattıktan sonra, o kitapla ilgili derin düşüncelere daldığım olmamıştı. Bülent Yıldız size bunu yaptırıyor. Hayatınızın döngüsünü, onun cehennet dediği, benim a'raf olarak kabul ettiğim yer hakkında sizi epey derin düşüncelere sevk ediyor. Kendisiyle hesaplaşmayı sevenlere mutlaka, edebiyatın karanlık yüzünden hoşlananlara kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap Zifir. Aziz Okur'un, Levin'in, Azap'ın hikayesi rahatsız edici bir kasvetle zihninize gölgesini düşürüyor. Bir bakmışsınız her yer zifiri karanlık oluyor. Bir bakmışsınız aynaya kurşunlar yağdırıyorsunuz. Bir bakmışsınız, aslında hiç var olmamışsınız.


Kitaplarla kalın.  



19 Ekim 2014 Pazar

Bir Tatlı Keder Almaya Geldim Geçmişin Kucağından: 1913 Fırtınadan Önce - Florian Illies

"Sakın kıyametin kopmasını beklemeyin. O her gün kopmaktadır"
Albert Camus



Dünyanın bir tetikçinin kurşunu ile bütün birikmişliği ile birbirine kan kusmasının arefesinde, elleri tetikte bekleyen ülkelerde yaşamakta olan günümüz tarihi, sanatı, edebiyatı ve kültürüne damga vuran isimlerin gündelik hayatlarına kah onların yazılı belgelerinden, kah haklarında konuşulanlarla ortaya çıkmış metinlerden yapılmış ince bir araştırma ve derlemenin ürünü bir kitabı tanıtacağım bugün size. Can Yayınları tarafından kırkmerak dizisinde geçen ay yayınlanmış olan kitap, karton kapaklı ve 328 sayfa. 1913 yılının bütün bir Avrupa kıtasını sürüklemekte olduğu karanlık günler, sanki öncesinden kendisini hissettirmiş. Geleceğin çok konuşulacak kişilerinin, dünya savaşı arefesinde nerelerde, nasıl olduklarını öğrenirken, bir yanda da bu titiz derlemeyi yapan Floran Illies'in edebi anlatımı içerisinde okuyucunun kendi kendine sormayı unutabileceği soruları sorarken buluyorsunuz kendini. Aynı tarihlerde bulundukları Schönbrunn Sarayı parkında gezinen Hitler ve Stalin'in birbirleri ile karşılaşıp selam verme ihtimalinden tutun da, Jung'un fikirlerinin babası Freud'ü, ondan öğrettiklerini kullanarak katlettiği, böylece Freud'ün Oedipus Kompleksi tezinin bir nevi ilk ispatını okuyabileceğiniz, Kafka'nın kişiliğinin karanlığından, Oscar Kokoschka'nın hastalıklı aşkına, Rilke'in kelimelerinin derinliğinden, Thomas Mann'in en derin hassasiyetlerine varan bir genişliğe açılıyorsunuz bu kitapla. Ayrıntılar dikkat çekici ve sürükleyici. Ocak ayından başlayarak, ay ay ilerleyerek, belirli önemli figürlerin üzerinden 1913 yılı üzerinde ilerliyorsunuz kitapta. Bu arada Camus'nün doğumuna, bir yıl sonra öldürülecek Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Ferdinand'ın kaderine doğru ilerleyişini, geleceğin diktatörlerinin Avrupa'nın suni saadeti içerisinde hangi hırslarla yoğrulduğuna tanıklık ediyorsunuz. Filozofların, sanatçıların, siyasi figürlerin günümüz dünyasına intikal eden düşünceleri ve eserlerinin oluşum sürecini sanki dibinizde açılmış bir pencereden izliyor gibisiniz. Aynı zamanda batıya bakış açınızda kültürel bir enginlik yaratan bir film izliyor gibi de hissettiriyor.

Bütün bunlarla birlikte, sanat tarihine ciddi bir merakınız yoksa veya bu konuda ayrı bir kültürel bakış açısına sahip değilseniz, bazı bölümleri çok yorucu veya anlamsız gelebiliyor. Kısa kısa başlayan alıntılar, belirli bir noktada okurken kendi kültür dünyanıza hitap etmeyecek veya toplumsal bakış açımızdan epey uzaklaşabilecek uzun bölümlere dönüşebiliyor. Alman yazarın daha çok Alman figürleri üzerinden ilerlettiği bölümlerde ise hepten kitaptan kopmanıza sebebiyet verebiliyor. Sonuç olarak, Alman kültür tarihinde her isim Kafka olamayacağı gibi bazı isimler okuyucuya belirli noktalarda yabancı gelebiliyor, hatta kim olduğuna dair fikir bile yürütemiyorsunuz. Özellikle dilimize çevrilmemiş, ancak dönem edebiyatı için büyük anlam ifade ettiğine yazarın ifadeleri doğrultusunda kani olabileceğiniz bazı eserler ve onlarla ilgili geçmişten bugüne ilerleyen kurguyu takip etmek anlamsızlaşabiliyor. Böyle bölümlerde, bazen ilerleyip diğer bölüme geçmek için sabırsızlanabileceğiniz anlar olabiliyor. Yine de özellikle Freud, Kafka, Jung, Rilke gibi isimlerin 1913 yılında başına gelenlere dair çok sayıda alıntı mevcut olduğundan, arada yabancılaşabileceğiniz bu ayrıntılara tahammül edebiliyorsunuz. Kaldı ki geneli itibariyle kitap düşünce ufkunu genişletmeye yönelik ve okuyucuya tesadüf denilen şeyin ne kadar ilgin. olduğunu gösteren bir çizgide ilerliyor. Özellikle sanat tarihi ile ilgilenenler ve dönemin sanat anlayışına dair bilgi sahibi olanlar için, inanılmaz detaylarla örülmüş bir başucu kitabı. Tarihe ucundan, kıyısından bulaşmış okuyucu için de hayretle bilgi hazinesine ekleyebileceği bir çok detayı barındıran farklı, okunması belirli aşamalarda zor ama bazı noktalarda inanılmaz akıcı bir kitap. Farklı bir kitap okumak isteyenler için özellikle tavsiye ederim.

Bir sonraki kitapta tekrar görüşmek dileğiyle,

Kitaplarla kalın.




18 Ekim 2014 Cumartesi

Yerdeniz Evreninde Bir Büyüme Hikayesi: Atuan Mezarları - Ursula K. Le Guin

"Özgürlük ağır bir yüktür, ruhun yüklenmesi gereken 
büyük ve garip bir sorumluluk."




Yerdeniz serisi, bir fantastik kurgu eserler güzellemesi olmasının yanı sıra, Ursula K. Le Guin'in ne kadar sağlam bir psikolojik kurgu yazarı olduğunu ve Jung'un Le Guin'in yazınına ne kadar geniş bir şekilde tesir ettiğini gösterir. Carl Jung'un psikoterapiyle birlikte, edebiyata katkılarını görebilmek için okunması gereken önemli kitaplardandır. Size tanıtacağım bu kitap serinin diğer kitapları gibi Metis Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 151 sayfa. Aslında kitabın arkasında geçen Le Guin'in kendi tanımlamaları doğru olmakla birlikte, kitaba başlamadan arka kapağı okursanız -ki çok büyük çoğunluk bunu yapmadan kitaba başlamaz- bu tanım sizi bir miktar yanlış yönlendirebiliyor. Beynin seçici kısmı, kitaptan cinselliğe ilişkin imalar ve imgeler çıkartmaya çalışırken, bir yandan da Tenar'ın büyüme macerasına dair bağlantıları hangi noktada kurabileceğinize ilişkin, sembolizm temelli bir düşünce ile kitabın ilk bölümünde ciddi şekilde boğulabiliyorsunuz. Aslında Le Guin'in okuyucuyu kitapta bulmaya yönelttiği imgelerin bir kısmını anlayabilmek için bir kadının iç dünyasının sarmallığına sahip olmak gerekebilir. Tenar'ın Arha olup, kadın iç dünyasının soyutluğunu, mağara somutluğu ve labirentlerin derinliğinde bulması erkek okur için kitabın başlarında anlaşılmaz bir sıkıcılık getirebilir. Bununla birlikte, Tenar'ın eski dost Çevik Atmaca Ged ile karşılaştığı andan itibaren, kitap ciddi anlamda hız kazanıyor. O yüzden başladığınızda kendinizi biraz sıkılmış bulduysanız, sabırla okumaya devam edin derim, zira ödülü büyük oluyor. Hikayeye geçecek olursak, Arha denilen Karanlığın baş rahibesi bir tip Dalai Lama gibidir. Öldüğü zaman, civarda aynı gün doğmuş bir kız çocuğu varsa onda Arha olabilecek potansiyelin olup olmadığı rahibeler tarafından incelenip, buldukları bu küçük çocuğun kaderine doğduğu gün dönülmez bir şekil verilir. Yerdeniz serisine aşina olanların bileceği üzere, Yerdeniz evreninde isimler çok önemli yer tutmaktadır. Bir insanın ismini biliyorsanız, çok fazla bilgiye sahipsiniz demektir. İşte bu yeni doğmuş kız çocuğu 3-4 yaşlarına kadar kendi haline bırakılır ve bu yaşlarında rahibeler tarafından gelip ailesinin güvenli yuvasından alınır ve baş rahibe olarak eğitilmeye başlar. Bu aşamada kendisine ilk unutturulan şey ismi olur. Tenar'a ismi unutturulur ve kendinden önceki onlarca belki de yüzlercesi gibi karanlığa hizmet eden baş rahibenin ismi Arha onun yeni ismi olur.

Buradan sonra, simgesel anlamda Atuan Mezarlarının altındaki mağara ve labirentleri, gerçek anlamda ise kendi büyümesi ve gelişmesini izleyen Arha'nın klostrofobik duygu dünyasına tanıklık ederek geçiyor hikaye. Aslında Arha sadece içindeki kadının büyümesine şahit olmakla kalmayıp, içindeki kaybolmuş Tenar'ı da aramaktadır. Labirentlerde hazine avcılığı yapan büyücülere dair kulağına çalınmış efsaneler ile genç kızların kulağına çalınan erkeklere dair kötü efsanelerin benzeşiyor olması benim en dikkatimi çeken nokta idi. Gerçekten de Le Guin'in anlatımındaki ağda, kurgusundaki örgü, romanın psikolojik alt metni insanı kitabın içerisinde erittikçe eritiyor. Yerdeniz serisinin bu ikinci kitabında Ged ilk kitaba göre çok çok daha olgunlaşmış ve anlaşıldığı kadarıyla ilk kitapta olanların üstünden epey bir zaman geçmiş. Ged'in kişiliğindeki bu değişim ve gelişim ise serinin okuru için çok daha tatlı bir deneyim sunuyor. Öyle ki, inanılmaz laflar ediyor hikayenin kilit noktalarında. Bir akıl hocası, yol gösterici, ermiş haline geldiğini fark ediyorsunuz. Bu arada Le Guin'in tüm cinsellik vurgusunun teorik ve psikanalitik boyutta kaldığını belirtmek gerek. Zira roman boyunca en ufak bir cinsel ifade, karakterler arası bir cinsel gerilim veya girişime dair en ufak bir ifade mevcut değil. Hatta alt metini bilmiyorsanız, güzel bir fantastik kurgu romanı okuyup, geçip gidebilir bu kitap ellerinizden. Ancak Ursula Le Guin'i hayran olunası kılanın, onun romanlarının altına serdiği geniş dünya olduğunu unutmamak önemli. Romanlarını sıradan bir fantastik kurgu hikayesi olmaktan çıkaran, psikolojik alt metinleri ve olağanüstü doğa tasvirleri ile bulunulmaz bir lezzet kendisini okumak.

Yerdeniz serisi geniş bir adalar coğrafyasında başlamış olmasına karşın, Atuan Mezarları hikayesi pek dar bir alanda geçiyor. Sadece romanın sonuna doğru coğrafyayı bir miktar genişletmesine karşın, romanın büyük bölümü Karanlığın hüküm sürdüğü labirentlerde geçiyor. Bununla birlikte hikayenin bir bölümünde ilk kitapta referans verilen noktaya ilişkin de ayrıntılı bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Ged ile Tenar'ın arasındaki ilişkinin doğallığı o kadar doğru kelimelerle aktarılıyor ki, duyguyu yaşamak konusunda kendisiyle yarışabilecek pek az bölümü aday gösterebilirim. Yerdeniz serisini diğer fantastik kurgu serilerinden ayıran en önemli unsur belki de yazarın etkileyici tarzının dışında, Ged'in inanılmaz büyüsüdür. Erkekleri, karanlık labirentlerde büyük ve parıltılı hazineler arayan kötü büyücülere benzeten bir imgeden, erkekle kadının birbirini tamamladığı noktasına bağlanan, özgürlüğün, bir şeyler uğruna feda edilenlerin veya edilemeyenlerin hikayesinin anlatıldığı inanılmaz bir anlatım ve betimleme gücüyle baş başa kalmak için eşi bulunmaz bir fırsat. Bütün bu derinliği topu topu bir günlük okumayla bitirebileceğiniz kadar da kısa. Yerdeniz adalarında, büyüden aydınlığa, aydınlıktan karanlığa, karanlıktan griliğe doğru süren yolculuk için geç kalmış sayılmazsınız. Elbette Yerdeniz serisinden hiçbir kitap okumadıysanız, bu kitaptan önce Yerdeniz Büyücüsü'nü okumanızı tavsiye ederim. Böylece Atuan Mezarlarında bazı noktalar kafanızda boşluk oluşturmayacak veya anlam kazanacaktır.

Özgürlüğün omuzlarımıza bindirdiği yükü taşıyabilmek dileğiyle.

Kitaplarla kalın. 



12 Ekim 2014 Pazar

Bir Garibin Kaleminden Damlayanlar: Bütün Şiirleri - Orhan Veli

"Sokakta giderken, kendi kendime
Gülümsediğimin farkına vardığım zaman,
Beni deli zannedeceklerini düşünüp,
Gülümsüyorum"
Orhan Veli



Nedendir bilmiyorum, ne zaman Orhan Veli gelse aklıma burnumun direği inceden sızlar. Belki ölümündeki gurebalıktan, belki de çok erken kalemini öksüz bırakmasından, belki cebinden çıkan son şiirden kaynaklanır, ancak bir şekilde hep yarım bırakılmış hissettirir kendimi. Bir on yıl daha şiir yazsaydı, acaba Türk şiiri daha neler ile karşılaşacaktı? nasıl kelimeler ile şekillenecekti? düşün dünyamız hangi rüzgarlara teslim olacaktı diye hep düşünürken bulurum kendimi. Orhan Veli'nin bütün şiirlerini içeren kitap, bu konuda ciddi bir amme hizmeti vermekte olan Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmış. Karton kapaklı 247 sayfa. Hem şiirlerinin tamamını derli toplu bir şekilde bulabilmek, hem de Garip kitabının girişinde yazdığı ve bu kitaptan bağımsız olarak kaleme aldığı bir diğer bölümle başlıyor kitap. Ondan sonra da, Orhan Veli'nin çok derin mevzuları, çok yalın kelimelerle zihninize boca edişine engel olamadan okumaya devam ediyorsunuz. Aslında size Orhan Veli şiirlerini anlatmak yerine, onun hayatını anlamak gerektiğine inanıyorum. Çapkınlıklarını, cebinden son çıkan şiiri olan Aşk Resmi Geçidi ile ömrüne mühürlemiş insanı, yolda kendi kendine gülmesinin getirdiklerine yine gülen ironik karakterini anlamalıyız. Dönem dönem başka şairlerin yerini doldurmaya çalıştığı gibi eleştirileri fersah fersah atlayıp, sadece şiirde değil, Türkçe'nin kullanımında sadeliğe bir kapı aralayan şiirleri yazan adamı anlamalıyız. Onun Süleyman Efendi ile olan bağını, gidemediği yerlere giden gemilerin arkasından ağladığını, insanlara, bir şehri dinlemek için gözleri kapatmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlattığını, dibinde durduğumuz duyguları neden anlatamadığımızı anlatacak dizeler bıraktığını bilmeli ve anlamalıyız. Orhan Veli aslında sadece şiiri ile değil hayatı ve duruşu ile de Türk edebiyatının ender rastlayabileceği karakterlerdendir. Arkadaşı Oktay Rifat ile birlikte Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencilerindendir. Edebiyatımızın bir zaman ki üretkenliğinin neden bu kadar yüksek seviyede olduğunu anlamak için o dönemin şair ve yazarlarına ve onların kimlerin rahle-i tedrisatından geçmiş olduklarına bakmak gerektir. Örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar bir lise öğretmeni olmadan önce, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'in tedrisatından geçmiştir. Nitekim Behçet Necatigil bir edebiyat öğretmenidir ve pek çok şair yetiştirmiştir. Türk edebiyatındaki bu usta-çırak ilişkisi belirli bir döneme değin çok verimli eserlerle hayatımızı kaplayacak bir bütün yaratmayı başarmıştır.

Ancak, bu usta çırak silsilelerini her hatırladığımda, edebiyatımızın bugün içerisinde bulunduğu durumu kendi birikimim dairesinde sorgular dururum. Eğitim dönemimde edebiyat öğretmenlerimin, eve ekmek götürme derdinin ağırlığı altında daha çok ezildiklerine, o yüzden bizlere kendi yazdıkları şiirleri, denemeleri veya hikayelerini okumadıklarına inandırmak isterim kendimi. Belki daha da kötüsü; inanmak istemediğim bir durum olarak, aslında hiç şiir, hikaye, deneme yazmıyor olmalarıdır. Bu yüzden mi bilinmez benim okulda dirsek çürüttüğüm yıllarda da, kendi yakınlarımdan ve onların çocuklarının tavırlarından gördüğüm kadarıyla da, Türk Dili ve Edebiyatı dersi, ders saati sayısının fazlalığı sebebiyle yüksek not almak için kerhen çalışılan bir müfredat artığı halinde hayatını sürdürmeye çalışıyor. Günümüzde hem öğrenciler, hem edebiyat severler, hem standart okur açısından bakıldığında bir yazarı veya şairi sevebilmek için, onun kendi ideolojisinin bayrağını taşıyor olması, kendi inançları ile aynı daire içerisinde kalemini kullanıyor olması. Oysa okuma ve edebiyat alışkanlığımızda, şairleri ve yazarları yazdıklarında özellikle vurgulasalar dahi fikirlerinden sıyırıp, onların insanlara anlatmaya çalıştıklarından faydalanmaya çalışmamamız da, yukarıdaki sebeplerle birlikte edebiyatımızın önünde büyük bir engel olarak duruyor. Orhan Veli'yi bugün bir aşk şairi sıfatının dışında tanımayan ortalama şiirseverin, onu siyasi ideolojisinin içerisine hapsederek sadece bir güruhun ve dönemin şairi olarak tanımlamaya çalışan okuru ile pek farklılık yok aslında. Orhan Veli şiirin matematiğinin geçmişte yarattığı güzelliği kabul etmekle birlikte, onu bozan ve şiirin matematiğinin bozulmasının gerekliliğini ve yeni şiirin doğasında; hesapsızlığın, avamlığın ve serbestliğin yer alması gerektiğini savunan görüşlerini bilerek onu okumak, garipliğin içinde garip kalmak, yazdığı dört satırı basit görüp, o basit sanılanın ardında yatan ironiyle an be an çarpılmak, Orhan Veli'ye hak ettiği değeri vermek için yeter de artar diye düşünüyorum. Yoksa onu bir başka şairin fikri ikliminde oluşan boşluğu doldurmak için ikame edilmiş şiirler yazan bir şair gibi düşünenlerin eleştirilerine cevap verebilecek veya umursamayacak kadar yaşam bile fazla gelmiştir ona. Bugün çocuklarımıza söylediğimiz tekerlemelerden, sosyal medyada kulak aşinalığı ile yazılarak kuru hamasiyetlere meze ettiğimiz satırlarına kadar, edebiyatımız Orhan Veli ile dolup taşmıştır. O bir dönem sadece şiirin kavgasını vermiştir. Bugün duvarlara şiir her yerde yazılabiliyorsa, Orhan Veli'nin bunda herkesten çok payı vardır.

Ezberleyin bir kaç şiirini ve gözlerinizi kapatıp okuyun karanlığın sessizliğine. Sonra Orhan Veli'yi dinleyin, gözleriniz kapalı.

Kitaplarla kalın. 

6 Ekim 2014 Pazartesi

Tek Kelimenin Etrafında Eski Çağ Tarihi: Bey İle Büyücü - Osman Karatay

"Her bay zengindir, ancak her bey zengin olmak durumunda değildir."



Bir kelimenin izini sürerek, bütün bir eski çağ tarihinin, çözülemeyen sorunlarına, akademik, sahici ve farklı düşünmeyi gerektiren bir bakış açısı sunabilmek mümkün değil diye düşünüyorsanız, sizi çok ilgi çekici bir kitapla tanıştırmanın zamanı gelmiş demektir. Size tanıtacağım kitap, tarihle ilgilenenlerin pek çok tarihi olayı değerlendirmesi aşamasında dikkat çekici bir algı yaratıyor. Doğu Kütüphanesi tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 149 sayfa. Tarih maratonuna başladığım günden bu yana köken tartışmalarında etimolojinin önemine binaen çok fazla cümle kurmuşumdur. Osman Karatay etimolojinin ötesinde, benzerlikler üzerinden ilginç bir tarihi araştırma metodu kullanıyor. O, etimolojik olarak bir kök benzerliğinden hareketle herhangi bir toplumun kökenine ilişkin hüküm vermek yerine, benzerlikleri okuyucuya anlatıp, dönemin tarihi gerçekliğine dair diğer bilgileri sunup "olabilir" şerhi düşüyor. Daha açık anlatmak gerekirse, "her iki kelime birbirine benzer, o yüzden bu topluluk, şu topluluk ile aynıdır" demek yerine, okuyucuyu tarih mantığı açısından ittifak edeceği nihai bir noktaya, okuyucu bunu fark etmeden getiriyor. Yazarın tek bir kelime üzerinden başlattığı medeniyetlerin tarihlerine ilişkin araştırmada kelimemiz "mag". Bu kelimenin ilk kullanıldığı nokta olarak Med uygarlığı içerisinde hakim bir topluluk olan Magları gösteriyor. Magların bir din adamı zümresi olduğu, ilerleyen dönemde Antik Yunan'dan, Saksonlara uzanan kelimenin geçmişinden din ve kehanet olgularının çıkarılıp; İngilizce magic (büyü, sihir) kelimesine doğru yapılan bir seyri anlatıyor. Mag kelimesinden Türkçe'deki bag-bagcı-bağcı-bakşı kelimelerine ve nihayetinde beg kelimesine ulaşıyor yazar. Kitabın içerisinde mag kelimesinden türemiş veya değişikliğe uğramış o kadar farklı ve ilginç kelime var ki -ve bağlantılar o kadar sarih delil ve açıklamalar ile aktarılıyor ki- hayret etmemek elde değil. Yazarın Moğolca,Tunguzca, Macarca kelimelere ilişkin anlattıkları sadece bu medeniyetlerin dillerine değil, köklerine ve tarihlerine ilişkin de ip ucu içeriyor. Örneğin, Magyar(Macar) kelimesinin "Mag Eri" olarak anlamlandırıldığı tezlerden tutun da, Macarca ile Sümerce arasındaki yakın ilişkiye varana dek, pek çok yeni ve inanılmaz bilgi ile karşılaşıyorsunuz. Kelime kökeninden ilerleyen bu ilgi çekici yolculukta, bir yandan da Medler, İbraniler, Macarlar, Orta Asya steplerinin tarihleri hakkında nadir bulunur bilgilere rastlıyorsunuz.

Yazar sizi doğrudan bir sonuca götürmüyormuş gibi gelse de, aslında Kadim bir Türkçe'nin var olduğunu, günümüzde kullanılan pek çok kelimenin bu dilden veya bu dilin şubelerinden hareketler vücut bulduğuna ilişkin çok sayıda delili kucağınıza bırakıveriyor. İran ile Turan kitabında da yazarın üzerinde epey durduğu, Ural-Altay dilleri diye bir dil ailesi olmadığı, Türkçe'nin kendi başına geniş bir dil ailesine sahip olduğu ve günümüzde Çuvaşça, Hakasça, Moğolca, Sümerce vd. dillerin yazarın sınıflandırması ile Fırat-Zağros bölgesinin bitişken dillerinden olduğu ve Mezopotamya bölgesinde ortaya çıkıp, bütün uygarlıklara sirayet ettiği yönündeki fikirlerine eşlik ediyorsunuz. Bununla birlikte Karatay, Macarca'nın da Sümerce ile ilgisinin yanı sıra, Fin-Ugor dil ailesi ile pek çok kelime alışverişinde bulunduğu, dolayısıyla Fin-Ugor dillerinin de dikkatli incelenmesi gerektiği konusundaki tespitleri ile okuma serüveninize devam ediyorsunuz. Bugün Türkçe'ye geçmiş olan pek çok yabancı kelimenin, aslında çok uzun seneler önce Kadim Türkçe'den, Bulgarlar vasıtasıyla Avrupa topluluklarına ve onların dillerine girdiğine ilişkin tezler, o kadar dikkatli kurgulanmış ki, burada hamasetten eser olmadığını açıkça belirtmenin elzem olduğunu da vurguluyor yazar. Pek çok araştırmacının popüler sebeplerle üzerinde durduğu, "bütün diller Türkçe'den mi türemiştir" tabanlı ve Güneş Dil Teorisinin izlerini taşıyan, belirli anlarda yozlaşabilen iddialardan çok kati delillerle uzak duran bir eserle karşı karşıyasınız. Kaldı ki Osman Karatay zaman zaman Kazım Mirşan ve türevi tarihçilik konusunda isim vermeden ağır eleştirilerini de bu kitap genelinde sunuyor. Tabii bütün bu tanımlamalar karşısında sadece etimolojik bir incelemenin peşinde koşulduğunu düşünmeyin. Karatay'ın araya serpilmiş, takdire şayan tespitleri var. Özellikle millet ve milliyetçilik kavramının Fransız İhtilalinden sonra ortaya çıktığı yolundaki savları çok mahir cümlelerle alaşağı ediyor kitabında. Bütün bu anlattıklarıma karşın halen, tek kelime üzerinden bütün tarihi şekillendirmek nasıl mümkün olur diyorsanız, kitabın farklı farklı bölümlerinde Mag kelimesinden Gog Mag-og, Ye'cüc Me'cüc kavramlarına, oradan Major, Master kavramlarına, oradan bayram, bey, peygamber kelimelerine ilerleyen tezleri muhakkak okumanız gerekir. Çin Seddine kimin hangi taraftan saldırdığından tutun da, Zülkarneyn'e ilişkin hadisler ve tarihi vesikaların incelenmesine, buradan Sankritçe kelimelerin ayrıştırılmasına varan, inanılmaz özenli ve düşünülemeyecek açılardan hareket ederek, okuyucuyu tezinin içerisine çeken ikinci bir yazar ile karşılaşmanız bu dönemde mümkün olmayabilir.

Millilik veya Türklük vurgusu olmadan, insanların ve bir yandan da Türklerin kökenine ilişkin ipuçları peşinde koşan Osman Karatay'ın üzerinde yıllarını harcadığı devrim niteliğinde bir tezin parçalarından birini daha oluşturuyor bu kitap. Osman Karatay bir akademisyen olarak son yıllarda çok önemli projelerde tarih okuyucusu ve araştırmacılarının karşısına pek çok kez çıkan bir isim. Türkler Ansiklopedisi, Doğu Avrupa Türk Tarihi, Hırvat Ulusunun Oluşumu, İran ile Turan gibi eserlerin bazılarının tamamında, bazılarının ise büyük çoğunluğunda emeği, bilgisi ve tarihe farklı bir bakış açısı getiren akademik tarzı ile de kesinlikle es geçilmemesi gereken bir tarihçi. Bu konuda karşısına çıkan sorunlara ilişkin, serzenişleri ve sitayişleri de çok haklı sebeplere dayanıyor. Örneğin kitabın bir bölümünde yer alan şu muazzam cümle, aslında Türk tarihi ile ilgilenen pek çok araştırmacının, akademisyenin ve tarih severin kendi kendine sorup cevabını bulması gereken bir olguya işaret ediyor; "Kramer bir dil ilişkisini göstermeyip, sadece Hz. İbrahim'in aslen Sümerli olduğu noktasından hareketle Yahudilerin atalarının Sümerler olduğu noktasına geldiğine göre, dilleri ile Sümerce arasında bariz ilişkiler tespit edilen Türk, Fin-Ugor ve Moğol topluluklarının böyle bir iddia için fazlasıyla hakları vardır." Bu tespitin öncesinde de deliller ve mantıklı tespitler ile ulaştığı gerçekleri çok vurucu bir noktada birleştiriyor. Karatay'a göre; mag kelimesinin kökeninin kendisinin iddia ettiği gibi ortadoğu kaynaklı olduğu yönündeki tezler kabul edilirse, son tahlilde Türkçenin, insanlığın bir zamanlar konuştuğu ortak dilin, en yakın ve en doğrudan varisi olduğunun doğrulanacağını söylüyor. Bu tespit tarafsız bir bakış açısıyla irdelenip, üzerinde durulması ve ezbere dayalı tarih öğretimimizin duvarlarını yıkması açısından çok büyük önem arz ediyor. Özellikle popülist ve şovenist söylemlerden uzak Bey ile Büyücü gibi kitapların Türk tarihinin tetkiki konusunda ehemmiyetli eserler arasında yerini alması için gereken çabanın sadece kitabı yazan akademisyen tarafından değil, onu okuyan, başkalarına tanıtan ve okunması için teşvik edenlerinde gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu sebeple sizleri bu farklı tarihi incelemelerin dünyasına şevkle ve ümitle davet ediyorum. Bu kitap ile öncül ve ardıllarını muhakkak temin etmenizi tavsiye ediyorum.

Tarihi okurken, karanlık mağaralarda yolumuzu aydınlatan kitaplarla tekrar birlikte olmak dileğiyle,

Kitaplarla kalın. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...