20 Eylül 2014 Cumartesi

Müreffeh Saraylardan, Gureba Sofrasına Şiir: Garip - Orhan Veli

"San'atkar bizi, söylediklerinin samimi olduğuna da inandıran adamdır"
Orhan Veli



Bir duyguyu, düşünceyi belirli vezin, kafiye ve mısralarla ifade etmenin şiir anlamına geldiğini düşünenlerdenseniz, yok saydığınız ya da varlığını halen işitmediğiniz "garipçiler"den bihabersiniz demektir. Şiirin bin yıllar süren hatta ilk örneklerini Sumer yazılı tabletlerinde gördüğümüz kendisini tekrarlayan ve belirli bir kalıp içerisinde anlam ve ifade bulan anlatımının kalıplarının yıkılması, kendisi de şiire ve edebiyata güzel bir soluk getirmiş olan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencilerine nasip olacaktır. Günümüz şiirinin şekillenmesinde inanılmaz katkısı olan garip akımının kendisini tanıtmaya başladıkları yıllarda Orhan Veli'nin kaleminden şiire ilişkin bu yeni akımın düşüncelerini ve başlattıkları bu akım doğrultusunda yazmış oldukları şiirlerden örnekler içeren Türk şiirinin alameti farikası bu eser, Yapı Kredi Yayınları tarafından yıllar sonra yeniden tıpkıbasımı ile karşımızda. Elbette YKY'nin özenli cildini saymazsak tıpkıbasımı diyebiliriz. Giriş kısmındaki sunumda kısaca belirtildiği üzere, sadece belirli yerlerde ufak harf düzeltmeleri yapılması dışında, eserin özüne hiçbir şekilde dokunulmadığı belirtilmiş. Günümüzde şiirin, serbest bir şekilde, bir kalıba sokulmadan yazılabilmesinin üzerinde pek düşünmesek de, Garipçilerin o dönem yapmış olduklarının Şiirde devrim anlamına gelebilecek bir hamle olduğunu kestirmek gerekir. Orhan Veli'nin ifadeleriyle şiiri bir zengin eğlencesi halinden kopartıp, halkın ayakları dibine indiren, dolayısıyla onu vezin, kafiye gibi kalıplardan kurtarmayı amaçlayan, halkın konuştuğu gibi şiir yazılması gerektiğini savunan bu akımın, daha sonra İkinci Yeni akımına ve günümüz şairlerinin şiir müktesebatına ve hafızasına katkısı göz ardı edilemeyecek bir noktadadır. Şiirin müreffeh sınıfların zevkine hitap ettiğini kaydeden Orhan Veli, şiirin bugünkü dünyayı dolduran ve yaşamak hakkını mütemadi bir didişme sonucu elde eden günümüz insanının en doğal hakkı olduğunu ve şiirin günümüz insanının zevkine hitap etmesi gerektiğini vurgular. Farklı bir sanat anlayışları vardır garipçilerin. Bu şiir hareketine adını da Cavit Yamaç vermiştir. Hatta ondan nakledildiğine göre, Orhan Veli şiir hakkında düşüncelerini aktaracağı kitaba önce Tahattur adını vermek istemiş, fakat kendisi Orhan Veli'ye "şiirlerinin yadırgandığı, garip, acayip" olduğunu söylemiş ve bir beyin fırtınasının ardından kitaba Garip adı verilmiştir. Bu ad yüz yıl geçmesine rağmen onların şiirinin adı olarak kalmaya devam edecektir. 

Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile ölümüne kadar hiç ayrılmayan Orhan Veli şiire getirdikleri bu bakış açısının en pırıltılı örneklerini de Garip'te sergilemiştir. Şiirde resim, resimde müzik vb. şeyler onlara göre hiledir. Şiir şiirdir ve bir kalıba belirli bir düzene, hizalamaya ihtiyacı yoktur. İçinden geldiği gibi dökülen kelimelerdir. Hatta birebir Orhan Veli'nin ifadeleri ile "Şiiri şiir yapan sadece edasındaki hususiyettir ve manaya aittir". Kendilerini sürrealist olmakla itham edebileceklere karşılık sürrealizmden farklılıklarını açıklarlar. Ortaya çıktıkları andan itibaren, şiirin alışılagelmiş düzenini bozdukları için çok yoğun eleştiriye maruz kalmışlardır. Hatta Yusuf Ziya Ortaç'ın ifadeleri göz önüne alınırsa, eleştiri pek çok defa sınırını aşmış, aşağılamaya ve hakarete dönüşmüştür. Epey uzun süren bir müddet bu aşağılamalarla mücadele etmiş, kendisinden sonra ortaya çıkan bir akım olan İkinci Yeni'nin doğum sancıları bu eleştirilerin kucağında filizlenmiştir. Belki de bu yüzden bazıları onların kendilerine vermiş oldukları Garip ismini benimsemek yerine onlara "Birinci Yeni" demeyi uygun görmüşlerdir. Oysa onlar gariptirler. Şiirin düzeniyle bir daha kolay kolay düzelemeyecek şekilde oynamışlar, kendilerinden sonra gelip, vezin ve kafiye ile yazmaya çalışan pek çok şairin şiirine dahi bulaşmışlardır. Geri dönülemez bir değişikliktir yaptıkları. Ayrıca İkinci Yeni şairlerinin çok eleştirildiği, gündelik hayat dışındaki konulara değinmeleri itibariyle de hep gariptirler. İronileri, manaları vardır ve çok derinde yer alırlar. Mısracı zihniyete hücum etmişler ve onlar aşağılasa da, hor görse de, kıyasıya eleştirseler de, mısraları, kafiyeleri darmadağın olmuştur. Garip akımını bu kadar kuvvetli kılan şey, tıpkı Orhan Veli'nin bahsettiği gibi sıvanmış ve boyanmış bir binanın altında olan görünmeyen ama binayı bir arada tutan harçtır. Şiirleri, hayatları, kendileri ve kelimeyi kullanmış olma şekilleri ne kadar garip olsa da, üzerine inşa ettikleri binanın harcı olan düzensizlikleri şaşılacak derecede sağlamdır. Garip şairlerinin yüz yaşını devirdiği günümüze geldiğimizde, şiir her zaman olduğundan daha düzensiz, daha çok halka yakın ve daha çok onların hakkı olmuştur. Orhan Veli ve şiirleri ile daha ayrıntılı olarak buluşmadan önce bir garip şiirle veda etmek en doğrusu olur;


"Kuşçu amca!
Bizim kuşumuz da var,
Ağacımız da.
Sen bize bulut ver sade
Yüz paralık."

Oktay Rifat - Orhan Veli

Başkalaşımdan, Başkaldırıya: Dönüşüm - Franz Kafka

"Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; 
her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır"
Franz Kafka



Bir takım ekonomik gerekliliklerin, sırtlara yüklediği yoğunluğun getirisi ve alışılagelmiş davranış kalıpları içerisinde sömürülen ve ezilen, iş hayatı içerisinde savrulup giden pek çok insanın sabah uyandıklarında kendilerini değersiz, işlevsiz, mutsuz ve huzursuz hissetmesi, çağımızın en sık rastlanan davranışlarından biri olsa gerek. Modern yaşamda pek çoğumuz, yataklarımızdan kalktığımızda; daha iyi elbiseler almak, daha iyi yemekler yemek, daha iyi bir konutta yaşamak, belki bir araba sahibi olmak, belki bir hayat kurmak için borçlanır ve daha sonra para namıyla ün salmış, üzerine süs nakşedilmiş ve insanlar ona değerli dediği için değerli addedilmiş kağıt parçalarını kazanabilmek için, belki sevildiğimiz -ki nadiren rastlanabilir- belki ezildiğimiz, üzüldüğümüz, hırpalandığımız, yorulduğumuz bir iş bulur ve çalışırız. İşte Gregor Samsa'nın kendisini bir böcek olarak uyanmış bulmasında ki anahtar noktalardan birisi budur. Modern yaşamda var olmaya çalışmanın insana kazandırdığı, kendine ve hayata yabancılaşmanın en muazzam örneğidir Samsa. Size tanıtmakta olduğum Kafka'nın olağanüstü hikayesi Dönüşüm, Can Yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı 104 sayfa. Kafka eserlerinin çevirileri konusunda seçici olmak gerektiğinden, Ahmet Cemal çevirisi ile okunması tavsiye edilen bir kitap. Günümüzde pek meşhur olan Kafka'nın bu klasik öyküsüne kısaca değindikten sonra, daha çok ne anlattığı ya da ne hissettirdiği üzerinde yoğunlaşalım istiyorum. Meşhur kahramanımız Gregor Samsa ailesinin borçlarını ödemek için çalışıp çabalayan, bu uğurda her türlü ağır iş, aşağılanma ve benzeri duruma maruz kalan biridir. Bir sabah kalktığında kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Kafka'nın olağanüstü anlatımında, aslında gerçeklik dışı olan bu olguyu, gerçeğin ta kendisiymiş gibi gösteren farklılık, hikayenin kalanında olanları pek ehemmiyetsiz kılar. Dönüşüm ile ilgili üzerinde pek sık durulan Samsa karakterinin Kafka'nın kendisi olup olmadığı yolundaki sorulara, birinci ağızdan Kafka: "hayır, ben değilim diyemem" diyerek bu kitabın kendisinden de izler taşıdığı yönündeki kanıyı kuvvetlendirmişir. Edebiyat tarihinin en popüler açılış cümlelerinden birine sahiptir. O kadar ki kitabı okumamış pek çok insan dahi, Gregor Samsa'nın dev bir böceğe dönüşmüş olarak uyanışını bilir. Üzerinde pek çok tartışma olmuştur. Dönüşen aslında Gregor Samsa'nın kendisi midir? yoksa ailesi mi? hatta kız kardeşi midir? 

Tartışılan konuya göre ve bakış açılarına göre pek çok farklı tespit ortaya çıkarmıştır Dönüşüm. Burada Samsa'nın neye dönüştüğü de, neden dönüştüğü yönündeki metaforlar da okuyucudan okuyucuya farklı değerlendirmektedir. Belki de bu yüzden Gregor Samsa'nın hikayesi geçmiş, günümüz ve gelecek insanının dikkatini çekmiş, çekiyor ve çekmeye devam edecektir. Romanın üslubu ve karakterlere biçtiği rolden dolayı Samsa'nın dev bir böceğe dönüşmesinin ailesi tarafından olağan karşılanmış olması ilginçtir. Burada modern yaşamın getirdiği yaşam tarzına yabancılaşmadan, içerisinde bulunduğu konum sebebiyle hayattan izole edilmiş olunmaya süren geniş bir yelpazede varoluşun ve içerisinde bulunulan çağın anlamı ve anlamsızlığı sorgulanmaktadır. Daha doğrusu Kafka bu sorgulamayı çoktan yapmış ve anlatmak istediklerini anlatmış, sorgulamayı yapma işin ise her çağdan ve yaştan okuyucusuna bırakmıştır. Kendisine muhtaç olunanın, başına ansızın gelmiş olan dönüşüm sonucunda, muhtaç olan haline gelmesi ve bunun bir sebebinin olmaması bu kısa romandaki en merak uyandıran unsurlardan birisidir. Gerçekten de Samsa'nın neden bu hale düştüğüne ilişkin hiçbir bilgi edinemezsiniz. Tıpkı böceğe dönüşmesinin normal karşılanması ve sorgulanmaması gibi, neden böceğe dönüştüğünün bir önemi olmaması gibi bir algı zuhur etmektedir. Çünkü okuyucunun da içten içe kabullendiği en yaygın metaforu ile Samsa uykusundan uyandığında(!) dönüşmüştür. Dönüşülen şeyin böcek olmasının da, dönüşümün kendisinde de çok derin anlamlar bulunabilir. Her gün aynı rutin çarkın içerisinde belirli zorunlulukları tatmin ve gereklilikleri temin için çalışıp, ailesine bakan ve modern yaşamın lüzumlu gibi gözüken bir parçası haline gelmiş, iş yaşamından başka bir yaşamı bilmeyen bir adamın, başkalaşımını, böcekleşmesini ve toplumdan kendini soyutlamasını anlatır bu kitap, olanca gücüyle. Manevi bir bağ ile kurulması gereken aile ilişkilerinin, minnet ve ihtiyaç bağlamında kurulması halinde, farklılık aile bireyinde olsa dahi, dışlanmanın aileden başlayacağını da en net haliyle gösterir.

Bütün bunların yanında bu kısa romanda dikkati çeken en önemli şey, otorite ile ona baş kaldıran birey arasındaki ilişkiyi gözler önüne serilen alegorisidir. Samsa henüz böcekleşmiş yani baş kaldırmış iken kelimeleri yarı anlaşılır şekilde de olsa duyulup, anlaşılırken; hikayenin ilerleyen kısımlarında bu iletişim gittikçe azalmış ve sonunda Samsa açısından büyük bir sessizliğe dönüşmüştür. Dönüşmek; ötekileşmek ve içinde bulunulan durumu en yakınlarına bile anlatamamak olmuştur. Yine de Gregor Samsa tam anlamıyla bilinçli bir dönüşüm yaşamamaktadır. Normal rutinlerinden, böcek olduğu için uzaklaşmaktadır. Halbuki kendisi tam tersini istemekte, toplumun ona biçtiği rolü oynamak konusunda yeni bedeniyle dahi büyük çaba göstermektedir. Bu anlamı ile de ne anlatıyor olduğu açısından hala edebi tartışmalar sürmektedir. Konusunu; otorite ve birey karşılaşması, farklı bireyin yok edilişinin aşamaları, modern hayatın getirdiği yabancılaşma, aile kurumunun üzerine kurulduğu temel bağlar ve bu kurumun kendisine eleştiriler diye genelleyip özetlediğiniz zaman ve arkanıza dönüp neleri özetlemiş diye tekrar cümleyi okuduğunuzda, bu kadar kısa bir romanın ve bu kadar uzun bir öykünün bundan daha fazla anlamla dolu olamayacağını, Kafka'nın ne büyük bir yazar olduğunu daha iyi idrak edersiniz. İçerdiği mananın dışında, Kafka'nın tasvirleri ve anlatımı sayesinde pek çok kez kendinizi Samsa'nın yerine yatağın altında veya odanın karanlık köşesinde çizgi çizgi olmuş karnınızın ve üzerinde durulması imkansız gözüken fazla sayıdaki çelimsiz bacaklarınızın üzerinde bulabilirsiniz. Her ne kadar Kafka'nın kendisi bu kitabını pek sevmese de, onun klasikleri arasına girmeyi başarmıştır. Bu zamana değin Kafka okumamış iseniz ya da varoluşçulukla ve bu düşünce etrafında yaratılan efsane klasikler ile tanışmamışsanız, Dönüşüm kederli ama dolu dolu bir başlangıç olabilir sizin için. Belki de Kafka'nın yazının en başında paylaştığımız sözü gibi, gerçekliği anlamak için bir yalan olmak, belki de bir böcek olmak gerekir.

Kitaplarla kalın, bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle





13 Eylül 2014 Cumartesi

Bütünüyle İnsan Olmak İçin: Yerdeniz Büyücüsü - Ursula K. Le Guin

"unutma bir mum yaktığında, bir gölge yaratırsın"



Fantastik kurgu edebiyatının patlama yaptığı günümüzde, eserlerin niteliği ve kalitesi arasında çok fazla düşünmek zorunda kalmaksızın pek çok fantastik unsurla tanışabilir ve hayal dünyanızın sınırlarını aşmak için kelimelerin içerisinde boğulabilirsiniz. Yıllar boyu okunabilir kalmayı başarabilen kaliteli fantastik kurgu eserlerini ise, bu radde kalıcı kılan, gerçeklere dair öğütler veren birer masal niteliği taşımalarıdır. İşte hakiki fantastik kurgu ile eğlencelik fantastik kurgu edebiyatını ayıran nokta bana göre budur. Yüzüklerin Efendisi serisinden sonra, hakiki fantastik kurgu eserler sınıfına gözü kapalı girebilecek bir diğer seri ise yine bana göre Yerdeniz serisidir. Bugün size tanıtacağım ilk kitap Yerdeniz Büyücüsü. Serinin diğer kitapları gibi Metis Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 187 sayfalık bir kitap. İsimlerin, hükmetmek için gerçek manası ile bilinmesi gereken, büyünün ve sihrin bütün bir adalar dünyasında saygı gördüğü, Hogwarts'ın Rowling'in kaleminde inşa olmadığı tarihte var olan Roke adasındaki büyücülük okulu ile tanıştığımız, büyük kara parçalarının yerine, pek çok adadan oluşan bir fantastik kurgu evreni Yerdeniz. Yerdeniz Büyücüsü ile büyüye doğuştan bir yeteneği olan ve ileride bütün bu evrenin en büyük Başbüyücüsü olacak olan Çevik Atmaca ve çok az kişinin bildiği, ustası Ogion'un kendisine verdiği isimle, Ged'in hikayesi ile başlar bu serinin hikayesi. İlk gözbağı numaralarını cadı olan teyzesinden öğrenen ve köyünü bu sayede kurtarabilen Çevik Atmaca'nın bu yeteneği, ilk ustası olacak güçlü büyücü Ogion'ın dikkatini çeker ve önce ustasının yanında, daha sonra ise Roke adasındaki büyücülük okulunda ilerleyen bir macera ile kitabın ana temasına doğru yollanır okuyucu. İşte bu noktada başlar kitabı hakiki fantastik kurgu sınıfına sokan tasvirler ve Le Guin'in pek bilinen gibi gözüküp, aslında insanın kendisini bütünlemesine doğru götürdüğü bilinmez bir yolculuğu anlattığı hikaye. İlerleyen zamanlarda mitoloji maratonuna başladığımda size tanıtacağım ilk kitap olan Carl Jung'un arketiplerinden haberdarsanız, okuduğunuz kitap size çok daha anlamlı, bütünleyici ve etkileyici gelecektir. Ancak okumamış olsanız dahi, kitabın psikolojik ve felsefi altyapısını rahatlıkla kavrayabiliyor ve içinde kaybolabiliyorsunuz. Yerdeniz serisini fantastik kurgu klasikleri arasına sokan en önemli unsur da Le Guin'in sade ama etkileyici üslubu. Kısa bir tabirle "büyüklere masallar" diyerek geçiştirebilirseniz de, tek başına bu anlamı karşılıyor olsa da, bu kadar basit bir şekilde geçiştirilebilecek bir kitap da değil. 

Ged'in Roke'ta başlayan gölge ile mücadelesinde okuyucuyu karakter ile hızlı bir şekilde kendisini özdeşleştirebiliyor. Bunun dışında Le Guin'in tasvirleri o kadar canlı ki, kendinizi ciddi anlamda bir adadan diğerine yolculuk ederken yüzünüze vuran denizin tuzunun tadını alırken ya da Pendor'da üzerinize doğru uçan küçük ejderhaların yarattığı rüzgar ve endişeyi hissederken bulmanız olası. Emsali olan diğer fantastik kurgu eserlere, hatta teması büyücülük üzerine kurulmuş eserlere göre pek hacimli olmamasına rağmen, gönül rahatlığıyla içeriğinin kat be kat daha hacimli olduğunu söyleyebilirim. Bunun yanı sıra, daha önce de vurguladığım üzere, Jung bağlantısından ötürü bir fantastik kurguda kolay kolay rastlayamayacağınız nitelikte psikolojik bir romanla da karşı karşıya olduğunuzu bilmelisiniz. Özellikle kişinin kendisini araması ve bulmasına ilişkin derin psikolojik alt metinler içeren, ayrıca psikolojik alt yapısının yanı sıra, felsefi derinliği ile de çok rahatlıkla öncellerinden ve emsallerinden sıyrılabilen bir kitap. Fantastik kurgu evreninde büyücülerin ön plana çıktığı diğer serilerle karşılaştırıldığında, Yerdeniz'in büyü evreni çok daha derin bir altyapıya sahip. Ged, Raistlin kadar karizmatik gözükmese de, Raistlin ile kıyaslanmayacak ölçüde daha erdemli bir büyücü imajı çiziyor. Tolkien'den sonra ortam tasvirinde Le Guin kadar başarılı ve anlatılan masalın, okuyucunun çevresinde gerçeğe büründüğü bu kadar etkileyici bir seri daha yok diye inanıyorum. Elbette okuduğum ve beğendiğim belki de bu sözleri defalarca üzerine kurabileceğimi düşündüğüm pek çok eseri bir anda gerimde bırakmış oldum; ancak Yerdeniz serisine başladığınızda ne demek istediğimi çok daha net anlayabilirsiniz. Çiğdem Erkal İpek'in özenli çevirisi de, kitabı okuyucu için istenilen kıvama getirmiş durumda. Yerdeniz'de anlatılan büyücülüğün ve bu fantastik unsura bağlı ögelerin farklılığı da seriyi ön plana çıkan unsurlardan. Örneğin, dönüşüm büyüleri ile kendilerini bir şahin, yunus vd. çevirebilen bir büyücünün, ne kadar güçlü olursa olsun; dönüştüğü şeyden, insan olan varlığına dönememe ihtimalinin olması, ismi bilinen bir şeyin üzerinde artan büyü gücünün, gerçek -yani kadim tarihlerden beri bilinen- isimleri bilinmeyen nesneler üzerinde büyü gücünün azalması, farklı adalarda ve uç yörelerde bazı büyülerin yapılıp, bazılarının yapılamaması gibi detayların varlığı bu kitabı inanılmaz derecede ilgi çekici yapıyor. Üstelik bütün bu olguların hem kitap, hem de seri içerisinde tutarlılık yüzdesi açısından bakıldığında da, Le Guin kurgudaki ustalığı kendisini net olarak gösteriyor. Yine Le Guin'in kitabın arka kapağına alıntılanan sözleri gibi, bir büyüme hikayesi bu. Sadece kahramanımız olan Ged'in değil, okuyucunun da büyümesinin hikayesi. Bu kitapla da, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen büyüme eyleminin ilk halkasının; kişinin, kendisini tamamlaması, bilmesi, öğrenmesi ve kabullenmesi olduğunu anlatıyor tüm vuruculuğuyla.

Yerdeniz serisinin fantastik kurgu edebiyatının alamet-i farikalarından biri haline getiren unsurlardan bir diğeri de, Le Guin'in karakterlerin ağzından okuyucuya sunduğu inanılmaz özdeyişler. Çevik Atmaca ile birlikte çıktığınız yolculukta, eğer kendinizi kaybetmiş bir şekilde veya bir boşlukta hissediyorken başlamışsanız bu kitaba, sizi sadece eğlenceli bir fantastik kurgu dünyası sunmakla kalmayıp, aynı zamanda kendinizi iyileştirmek için iyi bir yol gösterici olabilir. İnsanın korkularının üstüne gitmesini ve bunu yaparken, korkusunun kendinden bir parça olduğunu unutmaması gerektiğini böyle süslü bir masaldan daha güzel bir şekilde anlatabilmek sanıyorum mümkün olmazdı. Kısa bir karşılaştırma yapacak olursak; Salvatore'nin karakteri Drizzt'te, zaman zaman bilgece konuşan, insanı hayran bırakan bir derinlikte yürüyebilirken, efsanesi ve kitaplarının büyük bir çoğunluğu onun savaşlarının ayrıntılarına ve savaşçılığının birinci sınıflığına ayrılmış bir aksiyon hikayesi. Ejderha Mızrağı serisinde o kadar farklı ve çok fantastik öge var ki, bir yerden sonra bazı karakterler için, bazı kurgular kendini tekrarlar. Ancak Yerdeniz serisinde farklı bir kumaş, farklı bir duygu ve farklı bir doku var. Arka arkaya okumak istemeseniz de, sizi bırakmayan bir seri mesela. Bir kitaptan diğerine geçişte aradaki zaman dilimi ne olursa olsun Le Guin'in hikayeyi sizin kafanıza nasıl kazıdığınıza hayret edebilirsiniz. Bununla birlikte bu kitapta da yer aldığı üzere, seri boyunca ileride gerçekleşecek olaylara ilişkin önceden kısa bilgiler verir. Bunları da, sonraki kitaplarda bahsettiği noktaya ulaşana kadar, bilincinizde gizlemenizi sağlayan kendi kaleminin de ayrı bir büyüsü olduğuna inandığım bir yazar.Sadece fantastik kurgu sevenlerin değil, kaliteli kitaplardan, psikolojik romanlardan, felsefeden hoşlananların da çok benimseyerek okuyacağı bir seri olarak Yerdeniz'e ve onun maceralarla dolu adalarına bir yolculuk yapmanın şimdi tam zamanı olabilir. Belki de hala büyümemişseniz, kendinizi keşfetmeniz için çıkılması zorunlu bir yolculuktur sizleri bekleyen. 

Ne olursa olsun, fırsat bulduğunuzda muhakkak temin edip okumanız gerektiğine inandığım bir serinin ilk halkası hakkında düşündüklerim bunlar. Peki diğerleri ile ilgili ne düşünüyorum? Onları da sırası geldikçe paylaşacağım. 

O zaman gelene kadar bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, kitaplarla kalın. 



Evlerden, Hikmet Burcuna Yolculuk: Şiirler, Bütün Yapıtları - Behçet Necatigil

"İnsanlara, tezgahlara, kağıtlara kolaydı,
Biz bu kadar eğilmezdik, çocuklar olmasaydı"
Çocuklar şiirinden



İnsanın dimağından akıp giden kelimeler bazen katran karası zehir gibi, bazen de damla damla bal gibi tat verir ruhuna. Ancak tuhaftır insanoğlu, kendisini acıtan şeyleri, daha fazla sever. Çoğunlukla bir hikaye de kendi acılarını veya sevinçlerini bütünleyebilirken, her iki duyguyu da tam olarak yaşayabilmenin en bilindik yolu şiir okumaktır. İşte bu şiir deryasının içerisinde dönem edebiyatının ve şiirinin hiçbir akımına kapılmadan kırk yıldan uzun bir süre kendi şiirini oluşturan ve dolayısıyla Türk şiiri içerisinde benim için yeri her zaman ayrı olan Behçet Necatigil ile tanıştırmak, tanıştıysanız tekrar ismini hatırlatmak istedim sizlere. Evlerin Şairi olarak adlandırılmasına rağmen bana göre, hayatında karşılaştığı her şeyi şiir haline getirip aktarabilen "her duygunun şairi"dir kendisi. Size tanıtacağım eser, bütün yapıtlarını, kitaplarına girmemiş şiirlerini ve dahi hiç yayınlanmamış şiirlerini hasıl-ı kelam bütün yapıtlarını içeren Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmış, 517 sayfalık karton kapaklı muazzam kaliteli bir Necatigil Külliyatı. Yapı Kredi Yayınlarının baskı kalitesi tıpkı diğer örneklerinde olduğu gibi tartışılmaz kalitede. Ali Tanyeri ve Hilmi Yavuz tarafından çok zahmetli bir çalışmanın ürünü olarak toparlanmış ve kitabın sonundaki notlar ile üzerinde epey titizlikle durulduğu belli olan, şiirseverlerin kütüphanelerinde muhakkak yer edinmesi gereken bir eser. Türk şiirinde Garip akımı ile başlayan büyük değişim esnasında, ne bu akıma kapılmış, ne İkinci Yeni akımının içerisinde yer almış, kendi üslubunu oluşturmuş ve bu üslubun içerisinde yoğrulmuş farklı ve anlaşılası bir şairdir Behçet Necatigil. Bir lisede öğretmen olarak sürdürdüğü mazbut yaşamı, evden okula, okuldan eve süregiden hayatının şiirlerine yansıması sonucu kendisine "evler şairi" denmiş olsa da, çok başka bir duygu ve düşüncenin adamı olarak imgelenmiştir zihnimde. Büyük bir çoğunluğun Necatigil okumaya başlamasına sebep olan "Sevgilerde" isimli efsane şiiri ile bütün insanlara pişmanlıkları, hayat mücadelesi ve fuzuli koşuşturmalar sırasında, asıl sahiplenilmesi gerekip de boş bırakılan sevmeyi hatırlatan; ancak pek çok insanın içerisinde, o feci geç kalmışlık duygusunu uyandıran bir kalemi vardır. Bununla birlikte dört duvar arasında geçen bir yaşama dair bu kadar çok kelime ve duyguyu bir araya getirmek konusundaki ustalığı tartışılmazdır. Evler adlı şiir kitabında evlerin hallerini anlatırken, Yıkık Duvar gibi şiirlerde imgelemenin ve soyut anlatımın en önemli örneklerinden birini sergilemiş, masanın altında yatan kediye, ışığı kesen duvarlara, periskoplara, bronoskopiye, komşulara dair şiirler yazabilmiştir. Özellikle ilk yıllarında ortaya çıkan şiirleri güzel ve duygu yüklü olmakla birlikte, okunduğunda Necatigil şiiri olduğunu belli eden dizeler ve üslubu sonraki eserlerinde kendisini daha net bir şekilde göstermiştir. 

Şiirlerinde yoğun bir pişmanlığın izini sürersiniz. Allah ile dargınlığını, şairlerin ne için şiir yazdığını, kendi ölümünü dahi şiir ile anlatmıştır. Hayatın büyük problemlerini, pişmanlıkları bu kadar yalın bir dille ve bir tekerleme ezberletir gibi insanın aklına kazıması sadece onun üslubunda rastlanabilecek bir netlikte ortaya çıkar. Onun pek büyük duyguları kolay ve yalın kelimeler seçerek anlatabilmesi, hem samimiyetini, hem de kelimeleri kullanma kudretini göstermektedir. Bütün bunların yanı sıra Necatigil, kelimeleri kullanma kudretinin bir sonucu olarak, edebiyat tarihimizin en kusursuz çevirmenlerinden birisi olarak gösterilmektedir. Knut Hamsun'un eserleri başta olmak üzere, Rainer Maria Rilke, Gustav Von Aschenbach, Stefan Zweig ve hatta Anton Çehov'un eserleri, Necatigil'in çevirisini yaptığı eserlerin sadece bir kısmıdır. Yalnızlık, hastalık ve ölüm üzerine yazdığı şiirleri ayrı bir ustalık eseridir. Ölümle lades tutuşabilecek ve ölümü aklından çıkarmayacak kadar çok ölüm hakkında yazmıştır. Yalın anlatımla oluşturmayı başardığı imgelerle Necatigil şiirini oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda Garip akımı ile İkinci Yeni arasında nev-i şahsına münhasır bir geçiş yaratmayı başarmıştır. Melih Cevdet Anday'ın kendisine yazdığı bir şiirin ilk dizelerinde geçen ifadeler, onu anlatmak konusunda çok ustaca kaleme alınmıştır: "görünür suret-i devran bize cadu yerine, yedirir zehir dolu kaseyi tatlu yerine". Anday'ın işaret ettiği nokta gerçekten mühimdir ve hayranlık uyandıran bir tespittir. Yalın ve basit kelimelerle aslında insanın canını acıtan şeyleri, ona hissettirmeden dimağından aşağı zerk etmektedir. Kendi ifadelerine göre, onun dünyasını çizen, evin, ocağın vazgeçilmezliğini ve bir insanın ancak evinde oluşabileceğini kendisine göstermesi sebebiyle, Ziya Osman Saba'ya çok şey borçlu olduğunu söylemiştir. Necatigil, insanın ve şiirin kurtuluşunun eve bağlı olduğuna inanmıştır. "Ben ne batılı bir şair, ne öyle bir düşün adamı, sular akar düşünür, nasıl onarsa damı" diyebilen, bazen kendi kaleminin benliğinden çıkıp, halini anlatmak istediği bir kadının diline yerleşerek derdini anlatan, bazen de durumunu anlatmak yerine, durumumuzu aktarmak isteyen dizeleri ile değiştirmiştir hayatlarımızı. Bazı dizelerinde felsefeyi şiirin içine gömmüş, bazılarında ise dizelerden bir felsefe yaratmayı seçmiştir. 

Zaman zaman, onun dizelerini okurken, neden Necatigil'i sevdiğimi düşünürken bulmuşumdur kendimi. Varoluş felsefesinin dizelerinde ki yansımaları, en kabullenilmesi zor bir durumu bile, altın bir tepsi içerisindeki baldıran zehirini dahi berrak bir suymuş gibi içiren bir kalemi olması belki de beni ona hayran bırakan. Monotonluğun, düz yaşamın bir erdem olduğunu, bir insanın dört duvar içerisinden çıkmadan da, dört duvarı ötesinde sınırsızlığa erişebileceğini gösteren düşünce dünyası da bunda büyük bir etken olabilir. Şiirlerini aldığı piyango biletlerinin üzerine yazan, öğrencilerini şiir yazmaya teşvik eden, gurbet burcunda etkisinde kaldıkları ile birlikte ıssız bir adaya düşen, hasret burcunda kendine olan özlemini hatırlayan, hikmet burcunda geçtiği kaldırımları döşeyen, Türk şiirinin en kendine has, en yalın, en derin şairi olmasıdır belki de en büyük sebep. Umudu gösterip, sonunda insanı umuda bile temkinli yaklaştırmayı başaran doğasında, kelimelerinde büyük bir birikim olduğu su götürmez bir gerçek. Şiir okumayı sevip de, Behçet Necatigil'in dizeleri ile birlikte, gurbete, hasrete, hikmete yolculuk etmemiş olanların, hikmet burcu şairiyle bir an evvel tanışması gerekir. Evleri, kapıları, pencereleri, aşkı, yalnızlığı, hastalığı ve ölümü ondan daha sade ve vurucu şekilde anlatabilen ve bunları yaparken sizi kelimelerin enkazı altında bırakmayan başka bir şair yoktur. Türk şiir hayatının en büyük şairleri arasında kendisine yadsınamaz ve göz ardı edilemez bir yer kazandırmıştır. Bu kazanımlarla ve duyguları kısacık dizelerde, kendi dört duvar arasındaki hayatı gibi muazzam anlatan hikmet burcunun şairinin son dizeleri ile elveda derken kitaplarla, şiirle ve sevgilerle kalmayı unutmayın. 

Tekrar görüşmek dileğiyle;

"Çıt yok bellekte,
Acı anıları ilerlere kaçırmıştır.
Çocuklarını kurtaran bir anne gibi."


8 Eylül 2014 Pazartesi

Tarihi Değerlendirirken Yeni Ufuklara Doğru: İran ile Turan - Osman Karatay

"Tarih, milletlerin tarlasıdır. Her toplum geçmişte bu tarlaya ne ekmişse, gelecekte onu biçer"
Voltaire



Maraton boyunca pek çok kitap okuyup, hayatıma giren pek çok yeni kavramla allak bullak olmuş zihnimi henüz toparlayamamış iken, eski çağ tarihine ve Türk tarihinin başlangıç noktasına dair pek çok bilgiyi, kavramı ve tezi tarumar eden bir eserle tanışabileceğimi hiç düşünmemiştim. Belirli bir konuya özgülenmiş okunabilecek kitapların sayısının bir insan ömründen çok çok daha fazlası olduğu düşünülürse, bazı kitaplarla karşılaşabildiğim için kendimi şanslı gördüğümü belirtmeliyim. Buna rağmen İran ile Turan kitabı ile karşılaşmamın akabinde, bu güne değin Türk tarihi maratonunda sunduğum pek çok bilgiyi reddeden, daha sağlam temeller üzerine oturtmayı amaçlayan, romantik milliyetçilikten kati şekilde uzaklaşmış ve bilimsel bir temele oturtulmuş bir kitap olması sebebiyle, sunduğu görüşlere karşı eleştiride bulunmayı dahi epey zorlaştırdığını itiraf etmeliyim. Size tanıtacağım kitap Ötüken Yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı 308 sayfa. Kitabın alt başlığı "Eski Çağ'da Avrasya ve Orta Doğu'yu Hayal Etmek". Osman Karatay, iğneyi kendi tarih anlayışımıza batırdıktan sonra, Hint-Avrupa, Hint-İran tarihçiliğine çuvaldızı büyük bir maharetle batırıyor. Bu noktada, tek bir kelimeden yola çıkarak, dillerinde Türkçe ile ilişkilendirilebilecek pek çok kelimenin varlığına rağmen, Hititleri Hint-Avrupalı sayan tarihçilerin yaptığı hatayı yapmamamız adına, Sümer, Etrüsk meselelerine ciddi hassasiyetle yaklaşıyor. Osman Karatay'ı Türkler ansiklopedisi ve Doğu Avrupa Türk Tarihi isimli hacimli eserin hazırlanmasındaki emeklerinden az çok tanımış, her iki esere de sunduğu muazzam makale ve incelemeleri okumuştum. Neredeyse sekiz aydır okuduğum pek çok farklı kitap doğrultusunda Türk tarihi maratonu içerisinde adlandırdığım pek çok uygarlığa ilişkin, Türk ve Türkçe bağlantıları olmasına rağmen, uygarlığın tamamının Türklerin atası olarak yorumlanamayacağına dair, akademik tabanlı eleştirileri kendi adıma çok tatmin edici buldum. Nitekim Türkler ansiklopedisinde Osman Nedim Tuna'nın Sümer-Türk dil bağları ile ilgili çalışmasını değerlendiren bir yazıda da aynı minvalde görüş bildirilmiş ve Sümerlilerin tamamının Türk olduğuna hükmedilemeyeceği, Sümerce'nin içerisinde bulunan bunca kelimeden çıkartılabilecek tek ve kesin gerçekliğin, M.Ö. 3.000 civarı Sümerceyi etkileyebilecek bir Türkçe'nin varlığı olduğu bununda Sümerlileri etkileyebilecek büyüklükte bir Türk medeniyeti ile komşuluk olduğu belirtiliyor. Aynı bağlantıyı Etrüskler içinde kurarak, Etrüsklere Türk denilemeyeceğini, ancak Latin alfabesinin en büyük besleyicisi konumunda olan Etrüskçe'nin içerisinde bulunan çok sayıda Türkçe kelimenin yabana atılmaması gerektiğini belirtiyor. Konuya bir hızla girdiğim için ilk söylemem gerekeni atladığımı fark ediyorum. Kitap adında belirtildiği üzere, İran ile Turan arasındaki çekişmeyi anlatmıyor. Hatta bu konuya ilişkin sadece küçük bir bölüm mevcut. Lakin, bu tema üzerinden yürütülen tartışma, Hint-Avrupa, Hint-İran tarihçiliğinin eleştirisi, aynı şekilde Türklerin kökenini Hint-Avrupa zorlaması ile Orta Asya'da aramak konusunda ciddi bağlılık gösteren Ural-Altay teorisinin eleştirilerini içeriyor. Osman Karatay'ın sunduğu bilgilerden, özellikle Firudin Ağasıoğlu tarafından ortaya atılan ve dikkat çeken Urmu teorisini, yani Türklerin ilk türediği yerin (Osman Karatay'ın ifadesi ile türeneği) Orta Doğu, Urmu gölü civarı olduğu yönünde bir kanaat oluşuyor. Zira bu konuda Ağasıoğlu'nun eserlerinden yapılan alıntıların da payı var. Bununla birlikte, Osman Karatay belirli bir teori çerçevesinde saplanıp kalarak hareket etmiyor. Onu İskandinavya'ya kadar uzanan göçleri ile As'lar, Çin İmparatorluğunu kuran ve Türk oldukları Eberhart tarafından ispatlanmış Chou hanedanı, Sakalar, Bulgarlar ve özellikle Balkanlarda yer alan toplulukların kökenleri ve türenekleri ilgilendiriyor. Bu aşamada sırf tarih yarıştırma maksatlı üretilen Hint-Avrupa teorilerini çökerttiği gibi, günümüzdeki Türk ismiyle tarihimizin M.Ö. 1500'den bu yana mevcut olduğunu savunarak, bundan önceki toplulukların birer Ön-Türk topluluğu olabileceği, ancak bu hususların da deliller doğrultusunda ispatlanmadan savunulması halinde, eleştirdiğimiz Hint-Avrupalı tarihçiler gibi olacağımız hususunu da düşündürmüyor değil. Bu konuda özellikle ikinci kısımda kitap içerisinden paylaştığım resimdeki metni, kendisini ve savunduklarını anlamak adına okumanızı tavsiye ederim.

Kitabın içerisindeki gidişat doğrultusunda Hint-Avrupalılar, Ariler epey kapsamlı olarak incelenmiş. Yazar tarafından Ari ırkçılığı yaparak geliştirilmiş olan, medeniyet sahibi toplulukların delil gösterilmeksizin Hint-Avrupa kökenine bağlanmasına getirilmiş eleştiriler ve bu anlamda yaptığı tespitler taşı gediğine koyar cinsten. Hint-Avrupalı tarihçilerin kendi çelişkilerini ve dahi hatalarını yine bu tarihçilerin kendi beyanları ile gösteriyor olması açısından çok ciddi akademik birikime sahip olunduğunun da ayrıca vurgulanması elzem. Özellikle Sakaların Türklüğüne ilişkin sahip olunan delillerin Hunların Türklüğüne ilişkin sunulan delillerden daha fazla olması olgusuna karşın, sırf Alanları İrani saydıkları için; "Alanlar Sarmatların içerisinde bir kabileydi, Dolayısıyla Sarmatlar'da İranidir. Sarmatlar Sakacanın bozuk bir halini konuştuklarına göre bu halde Sakalar da İranidir" şeklinde delil sunulmadan yapılan tümevarım ve tümdengelimlerin hepsi bütün çıplaklığıyla ortaya çıkartılmış durumda. Kaldı ki yazarın da belirttiği gibi Alanların İraniliği konusunda bile Hint-Avrupalı tarihçilerin delil konusunda ciddi sıkıntıları olmasına rağmen, bu tip bir algoritma izlenmekte. İşte bu kitapla bu sıkıntı su yüzüne çıkartılmış. Bunun yanı sıra İranlıların meşhur destan kahramanı Feridun'un Oğuz Kağan olma ihtimali, İrani unsurların tarihi gerçekliği ışığında ciddi şekilde vücut buluyor. Eski çağa ilişkin pek çok tarihi metini inceleyip, hepsini bir araya getirerek yapılan yorum, aynı zamanda benim de Sakalar bahsinde desteklediğim bir teori olan Alp Er Tunga'nın Oğuz Kağan olması ihtimali ve benim herhangi bir tarih kitabında rastlamadığım, ancak bağlantı olma ihtimaline binaen blog sitesi dışındaki bazı tartışmalarda ihtimal verdiğim Bartatua, Alp Er Tunga benzerliği konusunda Osman Karatay'ın da mevcut bir teorisinin olduğunu okumuş olmak kendi adıma sevindirici oldu. Bu noktada mitolojik ögelerin, tarihi gerçeklikler arz etmesi ve toplumların hafızasında gerçekten yaşanmış bir takım olayların destanlaştırılarak günümüze kadar ulaşması karşısında sunulan yazar tespitleri çok ilgi çekici. Kaldı ki Oğuz Kağan'ın fütuhatı ile Bartatua'nın fütuhatının benzeşmesi aynı topraklarda ve geniş bir coğrafyada hüküm sürmeleri, Pers kaynaklarında Kuraş'ın zehirleyerek öldürdüğü ismin, kronolojik dizilime göre Bartatua olması ihtimali, bu olayın Şehname'de bahsedilen Afrasyab'ın başına gelenler ile uyuşması ve aynı zamanda Alp Er Tunga sagusuna benzemesi gibi pek çok olgunun yan yana gelmesi ile belirli noktalarda kesinlik arz eden bir profil çıkarılması mümkün olmakta. İrani medeniyetin, kendisinden önce o bölgede yer aldığı arkeolojik ve tarihi kaynaklarla ispat olunmuş, beyaz ırktan bir topluluğun -ki Osman Karatay, batılıların Türklere atfettiği Mongoloid ırk kuramını reddederek, bu beyaz ırkın Türklerin ataları olabileceğini beyan ediyor- kültürünü ve medeniyetini çaldığını belirtiyor. Bu hususun da tarihi verilerle doğrulandığını ve Hint-Avrupa, Hint-İran tarihçilerinin siyasi yönlendirmeleri ve kültürel bir duvar örme maksadıyla bilinen bir gerçeği ört bas etmekte olduğunu ima ediyor. Ya da en azından benim eserin belirli bir bölümünden anladığım bu diyelim.

Sakalar bahsinde üzerinde durduğum, İskit ismi ve yanlış telaffuzuna Osman Karatay'da değinmiş. Elbette Skuz-Oğuz paralelinde bir değerlendirme yapmak yerine, Saka kelimesinin Türk etimolojisine göre bir açıklamasının olabileceğini belirterek. Bu konuda eserin yazılış tarihi itibariyle, kendisinden sonra yayınlanmış pek çok eser ve burada zikredilen bilgilere dair bir açıklama bulamamamız normal. Özellikle Osman Karatay'ın Zaur Hasanov'un "Çar İskitler" kitabında sunduğu etimoloji hakkındaki fikirlerini çok merak ediyorum. Zira doğru bir tespitle, dilediğiniz takdirde bir uygarlığın ismine ve kökenine dair, her dilin etimolojisine göre bir anlam çıkartabilmek mümkündür demektedir. Bunun dışında Sümerler ile ilgili bahiste, Kengerlerin bir Türk boyu olması hususu üzerinde durmasına karşın, Sümer toplumundaki kozmopolit yapıdan dem vurarak, bu uygarlığın tamamının Türk kültür dairesi içerisinde açıklanmasının mümkün olmadığına dair görüşlerini, yine kitabı yazdığı tarihten sonra çıkan ve daha sonraki baskılarda konuya ilişkin herhangi bir açıklama sunmamış olan yazarın bazı noktaları, Begymrat Gerey, Ünal Mutlu, İlmiye Çığ gibi araştırmacı ve akademisyenlerin eserlerinde ileri sürülen tespitler doğrultusunda yenileyip yenilemeyeceği hususunu da merak ediyorum. Zira Sakalar'ı bir Türk devleti olarak ortaya çıkaran kültürel bağların benzerlerinin Anau ve Mezopotamya kazılarında Sümer-Türk-Türkmen bağı açısından da benzeri nitelikler arz ettiğine ilişkin bir kanaate sahip durumdayım. Elbette Osman Karatay'ın ortada ciddi bir delil yokken Türk tarihini sebepsiz yere M.Ö. 5.000 - 10.000'lere kadar götürmek konusundaki tespitleri ve Kazım Mirşan gibi araştırmacıların sundukları verilere nasıl yaklaştığı konusunda da fikir sahibi olabiliyorsunuz. Karatay, elde var olanın ispatı gerçekleşmeden, üzerinde fazla çalışma yapılmadan, sadece belirli yorum ve tahminlere dayalı olarak tarihi gerçeklik yaratılmaya çalışılması hususunda anlaşılabilir derecede tepkili. Zira yer yer Hint-Avrupalı ve Sami tarihçileri suçladığımız şeyleri bizzat kendimizin de yapıyor oluşu, insanlık tarihine kendi hayal ve yorumlarımız doğrultusunda olmayan bir pencere çizip, oradan gördüklerimizi anlatmaya çalışmamızın yanlış olabileceğini hissettiren ifadeler kullanılıyor. Bu anlamda konusuna gerçek bir bilim adamı olarak yaklaştığını ve bunun takdir edilesi olduğunu belirtmeliyim. En azından, belli başlı konularda daha fazla ve daha ayrıntılı okuma ve araştırma yapmam gerektiği konusunda bana ciddi şekilde ilham vermiş durumda. Buna rağmen, Subarlar ile ilgili yapılan açıklamaları desteklemekle, "Bir bölümü değil, tamamı kendilerine Ki-Enger veya Lu-Kengerra diyen, kendilerini Karabaşlı Budun ilan eden bir topluluğun" sadece bir kısmını Kengerli sayarak Sümerliler ile bir bağ yoktur demenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Zira Sümerliler adı çağımız bilim adamlarının kendilerine verdiği bir ad olup, Kengerliler ile kast ettiğimiz topluluğun Akkad göç ve saldırılarından önce de yüksek bir medeniyet kurmuş olduğu hususunda en azından "Hint-Avrupalı tarihçilerin çalışma ve delillendirme kriterleri" doğrultusunda yeterinden fazla delil olduğunu düşünüyorum. Etrüskler konusunda ise sadece Adile Ayda'nın eserleri veya Osman Karatay'ın bizzat katılmış olduğu sempozyum bildirilerinin doğrultusunda değil, konuyu inceleyen Etrüskologların sürekli etrafında dönüp, keşfetmekten imtina ettiği bağlantılar doğrultusunda da kuvvetli bir Etrüsk-Türk bağının olduğuna inanıyorum. Ancak cümlenin yapısından da belli olduğu üzere, Etrüsklerle ilgili bilimsel gerçekliğin dışında bir inançtan bahsettiğimin de altını çizmeliyim.

İran ile Turan çok donanımlı ve pek çok ibretlik tarihi delille dolu muazzam bir kaynak durumunda. Karatay'ın pek çok yerde sunduğu öneri ve tespitler, yüzünüze hain bir gülümseme bile yerleştirebiliyor. Tarih ile ilgilenen araştırmacı, akademisyen vd. lerinin "bugüne kadar, benim aklıma da gelmeliydi" diyebileceği, "hiç bu açıdan bakmamıştım" tepkisi ile kendi hatalarını kabul etmeye mecbur edici üslubu sebebiyle, özellikle Türk tarihinin hatlarını çizebilmek açısından olmazsa olmaz derecede önemli bir kitap. Bununla birlikte özellikle tarihi meselelerin değerlendirilmesi açısından, tarih araştırmacılarına yeni ufuklar kazandırması sebebiyle de muhakkak kütüphanenizde bulunması gerektiğini düşünüyorum.

Tarih maratonunda eski çağ Türk tarihine genel kaynaklarla devam ediyor olacağım. Bir sonraki incelemede yine bir Osman Karatay kitabı ile karşınızda olacağım. O zamana kadar tarihle ve kitaplarla kalın. 



5 Eylül 2014 Cuma

Karanlık, Korku ve Öyküler: Kuyu ve Sarkaç - Edgar Allan Poe

"Gerçek, kurmacadan daha tuhaftır"



Korku ve gerilim hikayeleri okuyan insanların çok yakından tanıdığı bir isimdir Edgar Allan Poe. Benim kendisiyle ilk tanışmam, İthaki Yayınlarının Karanlıkta 33 Yazar adlı korku öyküleri antolojisi ile olmuştu. Kendisi sadece korku hikayeleri yazan muazzam bir yazar olmayıp, dedektiflik hikayelerinin babası ve ünlü bir şairdir aynı zamanda. Baudelaire'e göre "çağının en büyük yazarı" addedilirken, Henry James, Waldo Emerson gibi yazarların "ergenliğe girmemiş yetenekli bir çocuk" eleştirisi ile küçümsediği bir yazardır. Yaşadığı çağ ile karşılaştırıldığında yazdıkları o çağın insanına ürkütücü, korkutucu ve büyük ihtimalle çok aykırı gelen yazarın, günümüz edebiyatının şekillenmesi hususunda ciddi bir mihenk taşı olduğunun ise altının çizilmesi gerekir. Bununla birlikte yaşarken kıymeti bilinmeyip, ölümünden sonra ululanan yazarlar silsilesinde yer almaktadır. Korku edebiyatı ve polisiye roman geleneğinin öncüllerinden olması sebebiyle de, günümüzde pek çok kitapta yer alan korku, gerilim ve polisiye klişelerinin atası olan kelimeler Edgar Allan Poe'nun kaleminden çıkmıştır. Size bugün tanıtacağım kitap, Can Yayınları tarafından basılmış, Poe'nun seçme öykülerinden oluşan ve bu öykülerden biri olan Kuyu ve Sarkaç adıyla taçlandırılmış muazzam bir klasik. Gayet şık bir kapak tasarımına sahip karton kapaklı 256 sayfalık, aynı zamanda kaliteli bir külliyat. Başlangıç hikayeleri sizi yazarın tarzına alıştırmak için özellikle seçilmiş gibi. Bu anlamda editörün de hakkını teslim etmek gerek. Edgar Allan Poe'nun gotik edebiyat için ne kastettiğini anlamak için ilk iki öyküyü okumanız kafi gelebilir. Öykülerinin tamamında zekasının koridorlarında çok estetik bir yolculuğa çıkma şansınız olduğunun altı çizilmeli. Öykülerden bahsedecek olursak, Şehrazat'ın Bin İkinci Masalı adlı öyküde, masalın doğasına fantezi üstü yaklaşıyormuş gibi görünmesine karşın, aslında gerçekçi duvarlar çizen, Morgue Sokağı Cinayetlerinde -yazının ileri bölümlerinde tekrar değineceğim- Sherlock Holmes'un ağabeyi Auguste Dupin karakteri ile dedektifliğin sınırlarını zorlayan, Kuyu ve Sarkaç ile bir insan evladının, on sayfalık bir öyküyü okurken en fazla ne kadar gerilebileceğinin cevabını veren ve kendi üzerinizde sallanmakta olan bir sarkaç varmış gibi ter döktüren özenle seçilmiş öykülerle geceniz, gündüzünüz darmadağın olabilir. Kitaba adını da veren Kuyu ve Sarkaç muazzam ölçüde tedirgin edici ve insanı lüzumundan fazla geriyor. Poe'nun ortam tasvirleri ve öyküyü bizzat karakterden nakleden üslubu, size karakterin çaresizliğini en üst noktalarda yaşatmayı başardığı gibi, buram buram gotik edebiyat kokan öykü için seçilmiş arka plan, İspanyol Engizisyonunun işkence kapasitesi ve içine düşülecek kuyu ile ortadan ikiye bölecek sarkaç arasında okuyucuyu bir seçim yapmaya zorlayan tavrı öyküye resmen can veriyor. Adeta anlatıcının yerine okuyucu geçiyor.

Morgue Sokağı Cinayetleri ise saçma görülebilecek bir cinayeti çok zekice dokunuşlarla hayret verici bir hale getirmek konusunda yazarın ustalığını gösteriyor. Zaten çok meşhur olan bu öyküsünü okuduğunuz zaman, Poe'nun neden çağının çok ilerisinde kurgular yazdığına dair, olumlu ve olumsuz pek çok eleştiriye maruz kaldığını anlayabiliyorsunuz. Ayrıca, bu öyküde tanıştığımız, -Conan Doyle'un Sherlock Holmes'u yaratırken esinlendiğini saklamadığı- Auguste Dupin karakteri modern dünyanın, zeki dedektifler ve girift polisiye kurgu ile tanışması açısından çok önemli bir basamaktır. Elbette Holmes karakteri Dupin ile pek çok noktada ayrışmaktadır. Örneğin Dupin'deki olaylara metafiziksel olarak bakan açı, Holmes'da daha bilimsel bir çehreye bürünmektedir. Holmes etrafındaki nesnelere odaklanarak ve tetkik ederek kafasında bir davayı somut hale getirirken, Dupin düşünce okuyarak, tahminde bulunarak daha soyut araçlar kullanmayı tercih eder. Buna karşın, Dupin'in maceralarını okurken aklınıza kaçınılmaz bir şekilde Sherlock Holmes gelmektedir. Başka bir öyküye geçersek Kara Kedi adlı öyküde, insanlıktan caniliğe giden yolun kronolojik bir haritasını çıkararak; bugün iyi değerlere sahip olduğuna ve raydan hiç çıkmadan yaşam denen bu yolculuğu huzurlu bir şekilde nihayete erdireceğine inanan, güven dolu insanlığa "dur" demekte ve onların önüne değil, üstlerine duvar örmektedir. Zamanımızın en ilgi çeken dizilerinden biri olan "Following"in senaryosuna kadar sızan Edgar Allan Poe Kızıl Ölümün Maskesi ile selamlamaktadır, kendisini gücünün kapıları ardına kitleyenleri. Kitap boyunca bir tek Maelzel'in Satranç Oyuncusu için çekince koyuyorum. Kanaatimce final için daha güzel bir öykü seçilebilirdi. Zira epey uzun süren girizgahı ile öyküye tutunmakta zaman zaman zorlandığımı itiraf edebilirim. Son öykü dışında bütün öykülerden inanılmaz tat aldığımı bu ifadelerle az çok anlamış olmalısınız. Yekten bütün öykülerle ilgili söylenebilecek en önemli şey ise bütün öykülerin Poe'nun zekasının netliğini ve anlatıcılığının canlılığını yansıtıyor olmaları.

Kitaba seçilen öyküler, Edgar Allan Poe'nun en bilinen öyküleri olmalarının yanında, aynı zamanda okuyucuyu çeşitli ortamlar içerisinde inanılmaz maceralara sürükleyebilecek şekilde seçilmiş olduğunu belli ediyor. Öykülerinin tamamında aynı yolu izlemese de büyük çoğunluğunda, okuyucuyu gerdiği, terlettiği, düşündürdüğü ve getirdiği sonda okuyucuyu kendi hayal gücüyle baş başa bıraktığı, ilk izlenimde yarım kalmış gibi algılanabilecek; ancak tamamlanması öykünün bünyesine hakaret teşkil edebilecek harikalar vücuda getirmiş olması bile Poe'nun ne kadar büyük bir yazar olduğunu göstermektedir. Yazarlığı ve şairliğinin görkemine rağmen, ne yazık ki Poe'nun yaşamı kalemi kadar görkemli ve heyecan verici olamamıştır. Trajik ve kısa hayatına tam bir romanı sığdıracak kadar bile zamanı bulamayan Poe'nun günümüzde Amerikan edebiyatının en seçkin yazarlarından biri olarak görüldüğü günümüzle, epeyce eleştirildiği ve hatta Amerikalı pek çok meslektaşı tarafından aşağılandığı, buna karşın Avrupalı meslektaşları tarafından hayran olunan geçmişi arasındaki fark da tıpkı kaleminin görkemi ile yaşamının sefaleti arasındaki uçurumu andırmaktadır. Yazarın büyük farklılıklar içeren geçmişi ve geleceği, hayalleri ve gerçekleri belki de onu Edgar Allan Poe yapan yegane unsurdur. Korku, gerilim, dedektiflik öyküleri sevip de Edgar Allan Poe ile tanışmamış okuyucunun eksik kalacağına inanmaktayım. Can Yayınlarının yeni yayınlamış olduğu ve pek özenli bir şekilde hazırlanmış olan Poe'nun seçme öyküleri kesinlikle kendisiyle tanışmanız, eğer çok önceden beri tanışıyorsanız, kendisi ile ilgili okuma hafızanızı tazelemeniz için inanılmaz bir fırsat. O yüzden muhakkak temin etmenizi ve okumanızı tavsiye ediyorum.

Sizlere kitaplarla kalın demek yerine, Poe'nun muazzam şiirlerinden birinin son dizeleri ile tekrar buluşmak dileğiyle diyorum;

"Bir düşün içinde bir düş mü?
Gördüğümüz ve göründüğümüz" 



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...