24 Kasım 2015 Salı

İnsan Bilincinin Derinlerinde: Dört Arketip - Carl Gustav Jung

"İnsan doğasında armağanları doğal saymak gibi bir zaaf vardır"
Kitaptan



Tarih, mitoloji, din, masallar, hikayeler ve dahi tekerlemelerin insanlığın geçmişten bugüne gelen ortak bilincinin, ağır bir sembolizmi altında şekillendiğine inanmak ilk bakışta zor gelebilir. Jung'u farklı kılan, bu gerçeği insan denen varlığın psikolojik benliğini kaza kaza ortaya çıkarmasıdır. Son dönemde çıkan, polisiye-gerilim veya fantastik kurgu ağırlıklı olmak üzere pek çok romanın ya tanıtım yazısında ya da değerlendirmelerinde sık olarak işitmiş veya okumuş olabileceğiniz bir isim Jung. Pek çok yazarın, romanlarında oluşturdukları kurguda Jung'dan esinlendiği veya hikayede Jung'dan izler taşıdığı gibi yorumlara muhakkak rastlamışsınızdır. Peki Carl Gustav Jung kimdir? Jung, Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'un öğrencisi olup, daha sonra hocasıyla düştüğü görüş ayrılıkları üzerine, Analitik Psikoloji adı verilen ve derinlik psikolojisinin en önemli akımlarından birisi olan akımın kurucusu olmuştur. Analitik psikoloji, bir takım gizemli fenomenler, metafiziksel olaylar vb. konuların psikolojik ve patolojik yönünü ortaya koymaya çalışmaktadır. Jung'un teorileri hem psikolojik anlamda, hem de felsefi anlamda pek çok konunun anlamlandırılması, sosyolojik tabanlı çıkarımlara farklı bakış açıları kazandırılması, insanlığın kendi geçmişini, derinlerinde yatması muhtemel travmatik veya sembolik bir anlamın aktarımını sağlamıştır. İşte bu anlamda Jung'un en önemli eserlerinden birisini tanıtacağım sizlere. Dört Arketip, Metis Yayınlarının Ötekini Dinlemek serisinden çıkan, karton kapaklı 137 sayfalık bir kitap. Aslında Jung'un farklı yazılarından yapılan bir seçki sonucu oluşmu bir kitap. Siteyi takip ediyorsanız, bu kitapla ilgili olarak Tûtinâme'yi incelerken ufak bilgi kırıntıları paylaşmıştım. Kitabın ne anlattığını ve benim okuma deneyimime neler kattığını anlatmadan önce arketip denen şeyin ne olduğunu aktarayım. Arketip, sembolik anlam, ilk tip, şablon diyebileceğimiz bir kavram ve muhtevası insanların zaman içerisinde geliştirdikleri davranış kalıplarının ilk örneği, insanın ve kültürünün yapı taşı demek. Jung, dört farklı arketip üzerinden ilerleyerek ilginç açıklamalar ile psikolojimizin derinlikleri hakkında bizi bilgilendiriyor. Bu şablonlardan ilki anne arketipinin psikolojik yönleri ile karşımıza çıkıyor. Jung, burada geçmişten günümüze gelen bir takım anlatımlarda, dini metinlerde ve mitolojik hikayelerde kullanılan sembollerin doğum, annelik, dişilik gibi yönlerden insan bilinçaltında taşıdığı izlerin bulunduğunu gösteriyor. Bu semboller arasında, mağara, toprak gibi kavramlar ışığında konuyu derinleştiriyor. Günlük yaşantımızda farkında olmadığımızı düşünerek kullandığımız kavramların, aslında geçmişten bugüne zihnimizde oluşmuş belli formların yansıması olduğunu açıklıyor. Jung, anne arketipi üzerine incelemelerini bazı kalıp ifadeler üzerinde genişletiyor. Örneğin göğe yükseliş dogması, zıtların birliği ve sembolleri, duygu değerlerindeki değişim başlıkları altında formüle edilmiş bir şekilde ilerliyor. 

Bu bölümün ardından, yeniden doğuş fenomeni ile ilgili arketipi inceliyoruz. Burada da yine mitolojik metinler, dini metinler, efsaneler ve diğer edebi unsurlar ile aktarımı sağlanmış olan metinler üzerinden giderek, önce Jung'a göre yeniden doğuş şekillerini, sonra da bu şekiller üzerinde ki örneklemeleri görebiliyorsunuz. Jung bu bölümde özellikle Hızır (A.S.) ile ilgili metinler üzerinden ilginç çıkarımlarda bulunuyor. Hz. Musa ile Hızır arasındaki kıssaları değerlendirirken, Hızır'ı insanın kendi olma bilinci noktasında ki değerlendirmeleri ile tasavvufun belirli düşüncelerinin paralellik arz etmesi söz konusuysa da, Jung'un değerlendirmesinde ve ilminde tasavvufta işlenen nefs kavramı çok yer etmemiş olduğundan, bu paralellik bozulabiliyor. Burada özellikle anne arketipine de göz kırpan betimlemeler ile insan psikolojisinin, kendisini devamlı yenileyen ölümsüzlerinden biri olduğunu vurguladığı Hızır ile ilgili tespitlerinin benim okumalarımda daha geniş bir bakış açısı kazandırdığını söylemeliyim. Modern Batı Psikiyatristleri ile doğunun kadim filozoflarının eninde sonunda zıtlıkların birlikten var olup, birliğe döneceğine farklı yollardan ulaşmaya çalışmasını görmek gerçekten etkileyici. Tasavvufla ilgili geçmiş bilgilerimin üzerine, önce Huxley, sonrasında Jung ile benzeri paralelde döne bir beyin fırtınası eklenince insanlığın ilk sırrı çözmeye ne kadar yaklaştığı düşüncesinden kendimi alamadığımı fark ettim. Elbette burada algılamadan kaynaklanan bir değişiklik de mevcut. Jung'un betimleme konusunda yanlış kelimeyle ifade edildiğini düşündüğüm; batılı insanın hissetme işlevinin daha güçlü olması sebebiyle, Tanrıyı ahlâken ikiye böldüğü savında yer alan hissetme işlevinin doğulu insanda daha yoğun olduğu kanaatindeyim. Zira bu işlevin güçlülüğü, doğu felsefelerini materyalden ayırıp, maneviyatın sırtına yüklemektedir. Bu yüzdendir ki, Huxley, Jung vb. batılı yazarlar, kuramlarını açıklarken ya Hint felsefesinden, ya tasavvuftan ya da batı felsefelerini ayakta tutan destan ve efsanelerden faydalanmaktadırlar. Örneğin, Jung yeniden doğuş arketipini anlatırken, Hızır'dan başlayıp, Bilgameş'e (Gılgamış) uzanan bir anlatımı takip ediyor. Hatta Jung'a göre, Hızır figürünün sadece yüce bilgeliği değil, insan aklının ermeyeceği davranışları da temsil ettiğini belirtiyor. Onun kıssalarında yakaladığı zıtlıklar da, anne arketipine ilişkin görüşlerini bir yönüyle bu diğer arketipe bağlıyor. Metafizik ve felsefeye meraklıysanız, Jung'un tespitleri pek çok görüşünüzü yıkmaya veya yeniden şekillendirmeye müsait bir alanda ilerlemekte. Yeniden doğuş arketipinin anlatımı sırasında, kitle içerisinde yer alan insanın sorumluluklarına ilişkin olarak sunduğu cümleler ve farkında olmanızı sağladığı şeyler muazzam. Arketiplerin şekillendirdiği günümüz insanının içerisinde bulunduğu psikolojik durumdan ve hapis hayatından özgürlüğe geçmek için yeniden doğuşun önemini kavramak adına da izlenesi bir fikriyat sunuyor. Yazdıklarının felsefi alt yapısı İbn'ül Arabi ve onun Fusus'ul Hikem adlı eseriyle o kadar uyuşuyor ki, sadece tanımlamalardan kaynaklanabilecek -yorumlayan şahsıma göre- yanlış anlaşılmaları düzelterek ikisini aynı düzleme oturtmayı deneyebilirsiniz.

Hali hazırda bu kitabı okurken, Freud, Jung'un gibi modern batı psikolojisi görüşleri üzerinden giderek muazzam bir eser yazmış olan Dr. Mustafa Merter'in Nefs Psikolojisi kitabıyla tanışmıştım. Merter, eserin biz doğulular için boşlukta kalan noktalarını kültürel ve manevi farklılıklarımızdan, algılama şeklimize uzanan bir yelpazedeki değerlendirmelerle doldurmuştu. Umarım bir gün o kitabı da size tanıtabilirim. Yeniden doğuş arketipi hakkında sayfalarca yazı yazabilecek olmama karşın, size kitabı tanıttığımı zaman zaman unuttuğumu kabul edip, buradan masallarda ruhun fenomenolojisi (yani soyut olanın, somut hale getirilmesi) üzerine yapılan yorumlara geçtiğimizi belirteyim. Fenomenolojinin asıl amacı da "öz"e ulaşmak olduğundan dikkate değer bir bölüme giriş yapıyoruz. Jung burada, eski uygarlıkların günümüze kadar ulaşmayı başarabilmiş masalları aracılığıyla insanın soyut bir kavram olarak tasarladığı ruhun somutlaştırılması üzerine tespitlerini aktarıyor. Burada ruh kavramının gerekliliği, insanı ruh kavramını kendiliğinden yaratmadığı; ancak insana yaratıcılığı kazandıranın ruh olduğu yönünde bir girişle, kâh kendi masallarımızla belirli noktalarla özdeşleştirebileceğimiz örneklerden, kâh bugüne kadar işitmemiş olduğumuz masallardaki sembollerden bahsederek ilginç bir kapı açıyor. Jung'un ilk günah ve yasaklara ilişkin değerlendirmelerinin de dikkate değer olduğunu belirtmeliyim. Bu bölümde Kuzey Amerika masallarından, Alman masallarına, Herakles Mitinden, Nietzsche'ye, on iki sayısının tekrar karşıma çıkan gizeminden cennetteki yasak elmaya uzanan bir beyin fırtınasına maruz kaldım. Bu bölümün sonuç yazısı ise gerçekten çok vurucu. Burada ruh arketipinin iyilik ya da kötülüğe meyletmesinin tamamen insanın iradesine bağlanışı noktasındaki ifadeleri, insanlığın odaklanması gereken ilk şeyi ne olduğunu işaret ediyor. Elbette Jung'un bu çağrısının bugüne kadar bir karşılık görmemiş olması, dünyanın durumundan belli. Son bölümde Hilebaz figürünün psikolojisi üzerine görüşleri okuyorsunuz. Jung'un burada Hilebaz figürü olarak tanımladığı ve bu figür üzerinden geliştirilmiş olan arketip de, toplumların efsaneler ve dini motiflerinde gelen veya gelmesi beklenen kurtarıcının öncülünün sembolüdür. Pek çok masalda, efsanede yer alan bu figürün peşinde Atlantis'e, altın çağa (bizdeki ahir zaman olabilir) buradan da Tanrıya varılan bir yazıya eşlik ediyorsunuz. Elbette bu kitabı okumamın sebeplerinden birisi, psikiyatrist arkadaşımın önerisi olmuştu. Türk tarihinin dışında mitoloji, tasavvuf ve felsefe okumalarında da bir sisteme başlayacağımı bildiği için, diğer kitaplardan önce muhakkak bu kitabı okumam gerektiğini söylemişti. Gerçekten haklıymış. En azından, Dört Arketip'i takip eden okuduğum her kitapta, okuduklarıma farklı bir bakış açısı ile yaklaşmamı sağlayan bir bilinç kazandırdı.

Din, felsefe, mitoloji, tarih ve hatta çok satan kitapları okumaktan hoşlanan insanlardansanız, bu zamana kadar okuduğunuz kitapları, bir de Dört Arketip'i okuduktan sonra tekrar değerlendirin. Geçmişte öğrendiklerinize geniş bir yorum kazandırdığı gibi, gelecekte okuyacaklarınızla tamamlanabilecek bir yapboza sahip olduğunuzu fark edeceksiniz.

Kitaplarla kalın.




13 Kasım 2015 Cuma

Komşusunun Anlattığı Hunlar: Çin'de Hun Araştırmaları - Yrd. Doç. Dr. Eyüp Sarıtaş

"Tarihini ve düşmanını bilmeyen millet, kolayca düşer, yok olur"
Çin Atasözü


Hunlar bahsini açtığımızda, Hun tarihinin köklerinin yer aldığı Orta Asya ile buradan Avrupa'ya ilerleyen Hunları ve Akhunlar Devleti gibi unsurları ayrı ayrı incelemek gerekir. Orta Asya'da mukim Hunların tarihi, kendi tarihimizin köklerini ihtiva etmekle birlikte, bu kavime ilişkin en büyük sıkıntı, kendileri ile ilgili yazılı bilgilerin ekseriyetinin Çin kaynaklarına dayanıyor olması. Elbette tarihin en eski dönemlerinden biri olması sebebiyle kaynak yokluğu veya önceden var olmuş olsa dahi günümüze kadar ulaşmayı başaramayan kaynaklar sebebiyle Hun tarihi konusunda bir kısıtlamanın varlığını kabul etmek gerek. Buna Çin kaynaklarının dönem tarihini aktarırken yansıtmış olduğu taraflı tutumu da eklediğinizde, bazen gerçeğe ulaşmak daha da zor bir hale gelebiliyor. Size bugün tanıtacağım kitap Selenge Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 173 sayfalık bir çalışma. Eyüp Sarıtaş'ın Çin'de Hun araştırmalarının nasıl yapıldığı konusundaki tezinin yayınlanması sonucu ortaya çıkmış bir kitap. Öncelikle belirtmem gerekir ki, kitapta inanılmaz basım hataları var. Anlaşılan kitap herhangi bir düzeltme görmeden doğrudan basılmış. Redaksiyondaki bu aksaklık sebebiyle ciddi imla bozuklukları mevcut olduğu gibi, bazı kelimelerin yazılışı sırasında yapılmış yanlışlıkların, doğrusunu tahmin etmeye çalışmak için gözümün önüne bir klavye getirmek durumunda kaldım. Hatta bazı noktalarda o kadar çaresiz kaldım ki, cümlenin içerisindeki kelimelerin yerine anlamlı bir karşılık oturtamadığım için, kitaptan ve zihnimden o cümleyi silmek zorunda kaldım. Açıkçası bu tip aydınlatıcı bir eserin bu kadar özensiz bir şekilde basılmış olması biraz üzdü beni. Kitaba gelecek olursak, Eyüp Sarıtaş, Çin'de akademik ve tarihi anlamda Hun araştırmalarının başladığı günden bugüne dek süren anlayışı ve Çinlilerin Hunları ve Hun tarihini yorumlarken ileri sürdüğü argümanları inceliyor. Başlangıç kısmında Hunlar hakkında sadece Çin araştırmalarını değil, Rus bilim adamlarının arkeolojik bulgularını, özellikle 1900'lü yılların başlangıcı ile birlikte, Çin yazılı kaynakları ve arkeolojik bulgular eşliğinde Hunların değerlendirilmesi noktasında anahtar görülebilecek noktaları ve bu konuda çalışma yapmış bilim adamlarını mercek altına alan bir çalışma.


Kitap bununla kalmayıp, belirli noktalarda Çin akademisyenlerin tarihi ve sosyolojik anlamda karşılık bulamayacağı görüşünde olduğu görüşlerini ve bu görüşlerin eksiklikleri veya hatalarını da irdeliyor. Örneğin Hunların köleci bir toplum olduğu yönündeki Çinli akademisyen görüşüne karşılık, göçebe olan ve hayvancılıkla uğraşan bir toplumun, hangi amaçla köle kullanacağı sorularına güzel ve yerinde cevaplar ve itirazlar sunulmuş. Bunun yanı sıra, Çinli akademisyen ve bilim adamlarının Hunlar hakkındaki tezlerinin Mao dönemi ile birlikte, Komünist rejim doğrultusunda materyalist tarih anlayışı başlığında incelendiği ve bu kapsamda yorumlandığı hususundaki tespitlerini ve materyalist tarih hakkında bilgiyi de okuyucusuna sunuyor. Bu arada kitap 173 sayfa olmakla birlikte, Selenge Yayınlarının pek çok kitabında olduğu gibi, kaynakçası derin ve geniş bir kitap olduğundan, kaynakçadan geriye 130 sayfalık bir okuma kalıyor. Bu sebeple, dikkatinizi sağlam tutarak bir akşam oturuşunda veya benim yaptığım gibi iki gece arka arkaya uykudan önce ikişer saat okumayla bitirebilirsiniz. Bu arada kitabın iki kaynakçası var. İlk kaynakça bölümünün ardından, Çin'de Hunlar konusunda araştırma yapmış bilim adamı ve akademisyenlere ilişkin kısa bir bibliyografya da mevcut. Kim oldukları, eğitimleri, araştırmaları hakkında kısa kısa bilgiler yer alıyor. Eyüp Sarıtaş, kitabına konu olan araştırmaları bizzat Çin'de gerçekleştirmiş. Kendisi hakkında yaptığım ufak bir araştırma sonucunda da Çince'ye hakimiyetinin üstün seviyede olduğunu ve Çin Halk Cumhuriyeti'nde uzun yıllardır bu konular hakkında çalıştığını öğrendim. Tarihe olan ilgimiz geliştikçe, hem akademik, hem de bilimsel anlamda, köken tarihimiz konusunda ne kadar az yetişmiş bilim adamı ve araştırmacı olduğunu düşünürsek, kitabın yazarı hocamız ve eserinin kıymeti daha iyi takdir edilecektir. Hunlar hakkında yeni ve kapsamlı pek çok eser basılmakla birlikte, Bahaeddin Ögel'in bugün yeniden basımı olmayan Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi çalışması dışında, Türk tarihçiler, akademisyenler ve araştırmacılar tarafından bu evsafta bir eserin halen yayınlanmamış olması Türk tarihçiliği açısından büyük bir handikap.

Siyaset kurumlarının, dünyanın her köşesinde, tarihe kendi ideolojileri doğrultusunda yeniden şekil vermeye çalıştığını ve bu durumun kültür emperyalizminin en önemli silahlarından biri olduğunu göz önünde bulundurursanız, yazının girişi için seçtiğim Çin atasözü ile neyi anlatmak istediğimi daha iyi değerlendirebilirsiniz. Hunlar ile ilgili okumalarım devam ediyor. Türk tarihi maratonunda, geçen seneye göre yavaş, hedefe doğru ise durmaksızın, yolculuğum devam ediyor.

Tarihle ve kitaplarla kalın.  


8 Kasım 2015 Pazar

İkbali Papağana Emanet Etmek: Tûtinâme - Behçet Necatigil'in Türkçesiyle

"Gördüler ki, oğlana edep terbiye tesir etmemiş de, 
oğlanın arsızlık yüzsüzlükleri o seksen uslu akıllıya 
tesir etmiş. Hepsi de alçak, rezil kimseler olmuşlar!"
Kitaptan


Teknolojinin insan hayatının her saniyesini ele geçirmek için son sürat ile çabalamadığı günlerde, bırakın akıllı telefon, internet veya bilgisayarı, televizyonun dahi sadece belirli saat aralıklarında çalıştığı dönemlerde, uyumadan önce hikayeler anlatırdı babam bizlere. O dönemin çocuk aklıyla pek idrak edemediğimi fark ettiğim, sözlü anlatı geleneğimizin ne kadar gelişmiş olduğunu şimdi yeni yeni idrak edebiliyorum. Farklı farklı kitaplar okudukça, yeni bilgileri özümsedikçe ve özellikle masal ve hikaye geleneklerine yaklaştıkça, insanların tarihin çok eski çağlarından bu yana bilinçleri ve bilinç altlarında tuttukları hikayeleri küçük farklılıklarla günümüze taşımayı başardığına şahit oluyorum. Çocuklara veya büyüklere anlatılan masalların öğreticiliğinin yanında, onları kültürel şoklardan kurtararak yetiştirmenin ilginç bir yolu olduğunu fark ediyorum. Biz burnundan kıl aldırmayan kitap okurlarının, televizyon, bilgisayar vs. teknolojiye bağımlılığı getiren davranışlara burun kıvırmamızın önemli sebeplerinden birisi de, geçmişimizde yatan hikaye anlatma ve dinleme geleneğinden kaynaklanıyor olabilir. Zira, bırakın elektriğin olmadığı yakın dönemi, eski çağların müzikal eğlencelerinin yanında, pek çok toplulukta önemli yerler edinmiş olan, ozanlar, anlatıcılar zamanla bu toplumsal görevlerini, ailelerin resmi masal ve hikaye anlatıcısı dedelere bırakmış ve günümüzde bu gelenekle yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş olabilir. Size tanıtacağım kitap işte bu masalların arasında kendisine önemli bir yer bulmuş olan ilk örneği Sanskritçe olup, bu dilden farsçaya geçmiş, doğu edebiyatının masal başlığı altında yer alan bir eser. Kitap Can Yayınları'nın klasikler serisi kapsamında yayınlanmış ve karton kapaklı 332 sayfalık bir hayal dünyası. Pek çoğunuz ya bir masal dinlemiş ya da okumuşsunuzdur. Tûtinâme içerisinde yer alan masallar, bu yönüyle pek çok noktadan belleğinizde "ben bu olanları bir yerden hatırlıyorum" hissi uyandırabilir. Behçet Necatigil'in muazzam bir şair olmasının yanı sıra, olağanın üzerinde özenli çevirileri de pek meşhurdur. İşte bu kitapla diğer pek çok şeyin yanı sıra, keyifli bir okumanın kapılarından içeri girmiş olacaksınız. Necatigil'in akıcı çevirisi, kitabın girişindeki yazısı ve masallar akıp giderken sırf masalın büyülü atmosferini bozmamak adına, dipnotlar ile çevirilerini sunmasıyla etkileyici bir okuma deneyimi sunuyor okuyucuya. Can Yayınlarının okuyucusunu daha da çok tatmin eden, yeni baskı kalitesini de bu keyfe dahil etmek gerek. Kitabın arka kapağında yazmakla birlikte, bende kısaca Tûtinâme ismini biraz açayım. Tûti, bizim dilimizde papağan veya dudukuşu olarak geçen bir kelime. Yani çok kapsamlı bir şekilde başlığın üstünde durmadan, Papağanname diyebiliriz. 

Başlıktan bahsetmişken, bu anonim masalların bir diğer özelliği de Bilge Tûti adlı asıl kahramanımızın masallarından müteşekkil olması. Kitabın içerisinde yer alan masalların tamamı Bilge Tûti'ye ait değil; ancak büyük çoğunluğunu bilge papağanımızdan dinliyoruz. Esop ve La Fontaine Masalları ile küçüklüğümüzden aşina olsak da, Tûtinâme bir fabl değil. İçinde yer alan otuz farklı masal ve bu masalların içerisinde yer alan altmış küsür hikaye ile birlikte ilginç bir derya. Hatta bütün bu masalların ve hikayelerin sadece ana kurguyu yönetmek adına bir rol üstlendiği düşünülürse, kim tarafından ve ne zaman dile getirildiği belli olmayan bu eser, başlı başına bir şaheser haline dönüşmekte. Ana hikaye demişken de, kısaca anlatmak isterim. Tacir Said ile oğlu Said'in hikayesi ile başlıyor ana hikayenin yolculuğu, Tacir olan Said, oğlu olan Said'i everdikten sonra, oğlunun eşinin koynundan çıkmayışından rahatsız olarak, onu ticarette yetiştiriyor. Oğul ve yeni tacir olan Said, ticaret hayatına yanlış bir hamle ile başlayıp, sermayesini, kendisini satın almasına ikna eden Bilge Tûti'ye harcıyor. Elbette, Bilge Tûti'nin öğütleri ile çok daha hızlı bir yükselişe geçmesi bir oluyor. Ana hikayenin başlangıcı hızlı olduğundan, Tacir Said'i evinden ayıracak olan ticari yolculuğuna pek çabuk erişiyoruz. Lâkin, Said'in güvenini kazanan Bilge Tûti, kendisini birden yeni efendisi Mah-ı Şeker ile baş başa buluyor. Deli gibi aşık olduğu kocasının gitmesi üzerine, Mah-ı Şeker etrafta dolanan bir kocakarının dolduruşu üzerine yüzünü hiç görmediği başka bir erkeğe aşık olunca, Bilge Tûti'nin hem komik, hem eğlenceli, hem de düşündüren mücadelesi burada başlıyor. Bilge Tûti, efendisi Said'e sadakatinin gereği olarak, her gece sevgilisine kaçmak için hazırlanan Mah-ı Şeker'i bir masal anlatarak oyalamaya başlıyor. Bunu yaparken arada mühim özlü sözler, ibretlik tespitler, insanı baştan aşağı saran hikayelerle okuyucuyu kâh Hindistan'da, kâh Türkistan'da, kâh Habeşistan'da gezdiriyor. Hikayelerin geçtiği coğrafyaların değişkenliği ve buna göre karakterlerin sergilediği tavırlar ilgi çekici. Aslında bir masal anlatısından daha fazlası, evrensel bir mesaj niteliğine haiz olduğunu göstermek istercesine çok geniş bir coğrafyada geçen maceralara katılıyorsunuz. 

Masallar bazı geceler kısa olmakla birlikte, bazı geceler bir masal matruşkasına dönüşüveriyor. Masalın içindeki masalda yer alan bir karakter, birden başka bir hikaye anlatmaya başlıyor. Bu anlattıklarımı düşündüğünüzde masallar ve hikayeler birbiri içine geçebilir diye düşünebilirsiniz. Aksine kurguyu bozmamak adına, bazen yarım sayfalık basit hikayeleri bile, Tûti'nin masalının içerisinde yakalayabiliyorsunuz. Doğu edebiyatının örneklerinden olmakla birlikte, İslamiyet sonrası dönemin yoğun izlerini taşıyor masallar. Hatta şu an mevcut olmayan ilk yazımı hangi döneme denk geliyor bilmemekle birlikte, Tûti tarafından anlatılan hikayelerin ekseriyetinde İslami ahlâk anlayışı, dünyanın sunduğu nimetleri ve hazları reddediş ekseninde dönüp durmakta. Hatta eserin ana hikayesi etrafında da bu ahlâk anlayışı ve hayat görüşü etrafında şekillenmekte. Buna rağmen, bütün bu hikayelerin içerisinde öyle enteresan noktalarla karşılaşabiliyorsunuz ki, bazen ahlâk ve iyiliğin dahi, dünyayı değiştirmek için insana ihtiyacı olan gücü veremeyeceği kanaatine kapılabiliyorsunuz. Doğu felsefelerine özgü bir bilgelik ışığı etrafında, günümüzde fantastik kurgu dahi diyebileceğimiz kurgularda yaşanan hikayeler, padişahlara, sultanlara danışmanlık yapan papağanlar, vezirlerini onulmaz testlere tabi tutan hükümdarlar gibi bir yetişkin masalında arayıp da bulamayacağınız pek çok şey bu eserde mevcut. Benim şansım, bu kitabı okuduktan hemen sonra, tamamen farkında olmadan, Jung'un Dört Arketip adlı eserini okumam oldu. Öyle ki, ruhun fenomenolojisi üzerine yazılarla başladığım yolculukta, masal ve mitlerde, insan psikolojisinin derinlerinde olan ve geçmişten gelen bir damgayla günümüze kadar, sembolizm ögelerini geliştirerek geldiğini öğrendiğimde, Tûtinâme'de okuduğum pek çok masalın, psikolojik alt yapısı ve içi birdenbire bambaşka bir ışıkla dolmuş oldu. Özellikle akşam uyumadan önce, okuma alışkanlığınıza göre, günde bir kaç masal okuyup yatmak için insanı inanılmaz şekilde cezbediyor. İçinizdeki çocuk yaşasın veya ölmüş olsun fark etmez. Masal okumak ve dinlemek için hiçbir zaman yeterince büyük olmayacağız. Her gecenizi bir masal ile süslemek isterseniz, bu nadir bulunur güzel eseri sizler için biçilmiş kaftan olacaktır.

Kitaplarla kalın. 


 

Kaydırağın Evrimi: Hep Lunapark - Bahadır Cüneyt Yalçın

"Mağlup varsa, galip değiliz"
Aleksi Pavloviç


Kitap okurken benim gibi bir okurun elde etmek istediği en önemli duygulardan birisi samimiyet ve hikayenin okurun hayal dünyasını sımsıkı saran bir sıcaklık ihtiva etmesidir. Hatta bazen hikayenin kendisinden ziyade, anlatış şekli bile okurun kitaba yaklaşımını değiştirebilir. Çok bildik veya tanıdık hissettiren bir hikayeyi alıp, tahmin edilmesi epey zor bir karmaşanın içinde, insana yepyeni bir tat ile sunmak benim kanaatimce ciddi bir yazarlık başarısıdır. Size böyle bir yazarlık başarısının yanı sıra, uzun süredir birbirine benzemek konusunda at başı yarışan kitapların arasından sıyrılan bir kitabı tanıtacağım. Kitap April Yayıncılık tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 261 sayfa. Bahadır Cüneyt Yalçın, daha önce de başka bir kitabını tanıttığım ve edebiyatta yeni bir tarz oluşturduğuna inandığım, bu inancımı ve yazdıkları ile şu hayatta günde iki kez doğruyu gösteren bozuk saatlere nazaran bir nebze ileriye atıldığıma beni inandıran bir yazar oldu. En azından edebiyata yeni soluk getirmek konusundaki tespitimin ne kadar geçerli olduğunu bana bir kez daha ispat etmiş oldu. Aslında bu yazı bundan dört veya beş ay önce yazılması gereken bir yazı olabilirdi. Zira kitabı okumamın üzerinden epey bir zaman geçmiş durumda. Basmakalıp cümlelerle başlarsak; ekstrem, dikkat çekici benzersiz hikayeler yaratmak için büyük çaba harcayan, bu uğurda son dönemde fantastik kurgudan, distopyaya kadar edebiyatın her toprağını karış karış dağıtan ve bir mayın tarlasına çeviren günümüz ünlü olmak isteyen yazarlarının yanında, çok içten, sıcak ve sıradan gözükmesine karşın, karşılaşılması mümkün olmayan bir hikayeyi muazzam bir üslupla aktarıyor yazar. Elbette bir lunaparkın kaderlerini çizdiği ve o bağlamda yaşayan karakterlerin sıradan olduğunu iddia etmek büyük bir gaf olur. Buna karşın, bizlerin özellikle Türk sineması ailesi olarak pek sık izlediğimiz figürlerin yanı sıra, kötülüklerini bile bir noktaya kadar eriten karakterleri ve hikayelerini barındıran ve tıpkı yazarın bir önceki kitabında olduğu gibi, hikayenin yön değişimlerini takip ederken, birdenbire şaşırtıcı ve insanda farklı bir mutluluk hissi uyandıran bir sona adımlaması sebebiyle kesinlikle başı çeken bir kitap. Yine, okuyucuyu kurguya aşık edebilecek yan karakterler ve karakterler arasında geçen her diyalogda ezberlenecek yeni nesil özdeyişlerle çepeçevre sarılıyorsunuz. Hikayenin derinlerine girerek hevesinizi kursağınızda bırakmak istemiyorum. Bununla birlikte yazarın üslubunu anlatırken bazı noktalarda hikayeye girişler yapıyor olabilirim. O yüzden uyarmadı demeyin.

Öncelikle yazının başlığı, bu satırların yazarına göre tamamen yazarın üslubu ve tekniği ile ilgili. Hayatlarımız sosyal ağların, televizyon programları ve dizilerin, hızlı, anlık, tüketilebilen ve daha iyisi ile yenisinin sürekli olarak arzulandığı bir çağın ortasında yer alıyor. Kitap okurlarının; eskiye, klasiklere, hayatların ve hikayelerin ağdalı, tumturaklı, alınan nefesin ise detayını dahi işleyen eski üsluba olan sevdası baki kalmakla birlikte günümüzde bu üslup ve tekniğe göre yazılan eserler pek yavan kalmakta ve insanın okuma dimağında nahoş lezzetler bırakmakta. Oysa Bahadır Cüneyt Yalçın'ın üslubunda, bir tat var. Çağı yakalayan, insanı saran, en sevdiği dizinin sonraki bölümlerini sabırsızlıkla bekleyen bir izleyicinin yaşadığı duygunun tıpkısını yaşatan bir anlatımı var. Kitabın bölümlendirilmesi, hikayelerin karmaşası-kurgusu ve her yazılanın okuyucuyu kitabın sonuna hazırlaması itibariyle kaliteli bir prodüksiyon havası taşıyor. Sadece bir yeşilçam filmi değil, orijinal bir dizi dahi olabilecek nitelikte. Kitaplara olan ilginin, ulaşma ve edinme serbestisiyle doğru orantılı olarak arttığı günümüzde, okur dahi olamadan, herkes yazar olmaya çalışıp eski yazarların üsluplarını ve tekniklerini taklit ede dursun, Bahadır Cüneyt Yalçın, ilk kitabından sonra da, özgün üslup ve tekniği ile alabildiğince sessizce ben buradayım diye haykırıyor. Bu bağlamda yazının başlığında "kaydırak" olarak tanımladığım şey, Türk edebiyatının geçmişi. Günümüzde, yeni Ahmet Hamdi Tanpınar'lar, Kemal Tahir'ler, Orhan Kemal'ler beklediğine inanılan Türk edebiyatının, yeni bir "eski yazar taklidine" değil, bir tarza ve tekniğe ihtiyacı olduğunu gösteren bir üslup var karşımızda. Yalçın, İnsanı heyecanlandıran, kitabın sahip olduğu durgunluğu bir karakterin mektuplarından ince ince süzerek okuyucuya sunan, okurun kendisini karakterlerin yerine koyması noktasında hep olağan bir şüphe duygusu bırakan ve bütün bunları yaparken alelade bir hikaye anlatıyormuş gibi kendini gizleyen bir yazar.

Dolayısıyla, Türk edebiyatının geçmişi benim acizane tanımlamam ile kaydırak ise, Hep Lunapark tam da içerisinde anlatıldığı gibi orta halli naif bir Lunapark ve edebiyatımıza üslup anlamında evrim geçirtebilecek bir kitap. Entelektüel olduğunu her fırsatta vurgulayan eleştirmenler gibi edebiyatımızda fırtınalar koparacak bir Türk "Suç ve Ceza"sı, "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u ya da "Dava"sı beklemekte bir tutarlılık görmüyorum. Aksine, millet olarak bizlerin genlerine hitap eden hikayelere ihtiyacımız olduğuna ve bunu sürükleyici bir şekilde anlatarak, zaten pek az okuma geleneğine sahip bir toplumun bireylerini kendisine bağlayacak eserlere ihtiyacımız olduğunu, edebiyatımızın ilerleyişinin milli pratik zekamızın hızlı çözümlerine bağlı olduğunu düşünüyorum. Zira Bahadır Bey güzel anlatımıyla; günlük sohbetlerde kendi kendimizi yücelttiğimiz, buna rağmen günlük yaşantımızda kırıntılarına dahi rastlayamadığımız erdemleri, hassasiyetleri, okuyucusunun sadece beynine değil, yüreğine kazımayı başarabilecek, bu arada kâh neşe, kâh gam ile yoğrulacak, atların kazanmaya, roketlerin yükselmeye inandığı bir dünyada insana kendi kendine neye inandığını sorgulatacak bir roman vaat ediyor. Bu vaadin ışıldayan tarafı ise bunu büyük bir debdebe içerisinde yapmıyor oluşu. Okuyucuyla hiç alakası olmamasına rağmen, okuyucusuna kendisini özel hissettiren bir hikaye. Sırf bu paylaşımın bir tarafı olmakla dahi o özelliği bünyenize yansıtıyor. İrfan Yunus ve ailesinin küçültülmüş yaşantısından, tahmin edilemez bir kurgunun bir önceki romanının karakterlerine göz kırptığı ve okuyucusunun anılarını canlandırdığı muazzam bir kurgu ve özgün bir roman için şiddetle okumanızı tavsiye ederim.

Umalım ki, Bahadır Cüneyt Yalçın ve onun kaleminin etrafında daireler çizen Bay Pavloviç bundan sonra da hep bizlerle olsun.

Kitaplarla kalın.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...