13 Nisan 2017 Perşembe

Orhun Yazıtlarını İncelerken: Gök-Türk İmparatorluğu (İlteriş, Kapgan ve Bilge'nin Hükümdarlıkları) - Rene Giraud

"Yeryüzünde hüküm süren kuvvet, hayat kuvveti değil ölüm kuvvetidir."
Bernard Shaw



Türk tarihini belirli bir okuma sırasıyla tetkik ettiğim maratonda, bir buçuk ay öncesinde elimdeki kitapların kalınlık durumlarına bakarak çok kesin konuştum ve tam gaz maratona devam edebileceğime inandım. Elbette bu durum şimdi size tanıtmakta olduğum Rene Giraud'nun kitabını okurken epey değişti. Kısa künyesini verecek olursak, Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmış karton kapaklı 312 sayfalık bir kitap. Görebildiğim kadarıyla şu anda baskısı yok. Ya önceden kütüphanenizde bulunacak ya da bulmak için sahaf kapılarını aşındırmanız gerekecek bir kitap. Kitapla ilgili ise en sonda söyleyeceğimi, en başta söyleyeyim. Okuması ve anlaması zor, demir leblebi olmasa da bir yutulma zorluğu var. Zaten kitabı çeviren İsmail Mangaltepe'de henüz kitabın takdiminde bu zorluğa sebep olan çeviri sıkıntılarından bahsediyor. Belki çeviri konusunda yaşanılan zorluğun yansıması, belki de konunun sadece filolojik tabanda ilerlemesi sebebiyle, kitap size tahmin ettiğinizden daha fazla zaman harcatıyor. Bunun yanı sıra, Rene Giraud, bizim Tonyukuk yazıtı olarak bildiğimiz Bain Tsokto yazıtları ile Bilge Kağan'ın kardeşi Kül Tigin ve kendisi için diktirmiş olduğu yazıtlarla karşılaştırmalı bir profil ortaya koymaya çalışıyor. Hatta buradaki amaç tarihi bir bilgilendirmeden ziyade, dilbilim anlamında bir inceleme ortaya koymak. Haliyle Giraud bunu yaparken, hem kendi alanının dışına çıkan tespitler yapıyor, hem de kendi tespitleri ile çelişmeyi başarabiliyor. Biraz açacağım elbette bu tespitlerini ancak daha öncesinde genel olarak kitaptan bahsetmeye devam edeyim. Yukarıda da değindiğim gibi, aslında kitap bizim II. Gök-Türk İmparatorluğu olarak adlandırdığımız dönemin kuruluşundan Bilge Kağan'ın ölümüne kadar geçen dönemi irdeliyor. Bunu yaparken de çok gerekmedikçe Çin kaynaklarına başvurmadığı gibi, sadece Orhun anıtları üzerinden bir tarih modeli çıkartmaya çalışıyor. Hatta karşılaştırma ölçütlerine binaen tamamen Tonyukuk üzerinden yürüyen bir Gök-Türk tarihi söz konusu. Dolayısıyla bu kitabın içerisinde Gök-Türklerin nasıl ortaya çıktığı, Bumin-İstemi, Mukan vb. konulara dair bilgi edinmeniz mümkün değil. Hatta sadece yazıtlar üzerinden ilerlemesi sebebiyle, kronolojik bir tarih sunmadığı da aklınızın bir köşesinde yer etsin. Çünkü Bilge Kağan'ın ölümünden sonra, onun yerine geçen oğlu hakkında ufak tefek bazı atıflar dışında  imparatorluğun kaderinin ne olduğuna ilişkin hiçbir bilgi yok. Bu anlamıyla da tek başına bir Gök-Türk tarihi anlatısı olmaktan uzak, konuya özgülenmiş bir kitap olduğunu belirteyim.

Gelelim Giraud'nun dikkat çekici olduğu kadar, kanaatimce kendisiyle çelişmeyi başaran tespitine. Giraud, Bilge Kağan yazıtlarında geçen bir ifadeye dayanarak, Türkler ve Oğuzların iki ayrı bodun (budun-ulus) olduğunu iddia ediyor. Bu konuda Barthold gibi isimlerin yanıldığını, Oğuzların farklı bir ulus olduğunu, Türkler tarafından kurulmuş olan Gök-Türk konfederasyonuna baskıyla alındığını belirtiyor. Bahsettiği ifade yan taraftaki resimde de geçen "Türük Bilge Kağan, Türük sir bodunıg Oguz bodunıg egidü oturur" yani "Bilge bir kağan, batıdaki Türk ulusu ile Oğuz ulusuna göz kulak olmaktadır." diyerek çevirdiği ifade. Burada bodun kelimesinin tekrarlanmasının, Türük ve Oğuzların iki ayrı ulus olarak değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelen bir açıklaması var. Devamında da bu açıklamasını ayrıntılandırıyor ve inandırıcı olabilecek deliller sunuyor. Ne var ki, kitabın ilerleyen bölümlerinde bu ifadeleriyle çelişmeyi başarabiliyor. Bu arada, bu noktada dikkat çeken bir husus var ki, Giraud kitabın sonuna doğru bu hususa da değiniyor. Bildiğiniz üzere, ülkemizde milliyetçilik, ulusçuluk vs. adı her ne ise, bu konuda tartışmalar başladığında, "1789 Fransız İhtilalinden önce, millet diye bir kavram mı vardı?" "Henüz 250 senelik ömrü bile olmayan bir kavrama dayanmak nasıl bir saçmalıktır" kabilinden cümleler işitilir. Oysa Giraud'nun da üzerinde dikkatle durduğu üzere, bu yazıtlarda geçen ifadeler, milliyetçiliğin ve millet kavramının o tarihlerde de var olduğunu gösteren en önemli delillerden. Hunlar faslında, 24 budunu tek bir budun haline getirdiğini belirten Mao'tun'un ifadeleri doğrultusunda da, Oğuz ve Türklerin ayrı birer ulus olduğu konusunun konuşulması gerekiyor. İşin daha ilginci, Giraud'nun kitabın ilerleyen bölümlerinde bu konulardan bağımsız şekilde boy, bodun gibi kavramların tanımlarını verirken ortaya çıkıyor. Burada sunmuş olduğu kavramda net bir şekilde ulus tanımı yapmaktan kaçınması ve bir tarafta iki unsuru ayrı ulus olarak nitelendirirken, diğer tarafta bodun kavramı ile ulus kavramını net bir şekilde üst üste oturtamaması söz konusu. Elbette maratonda baştan sonra bir Gök-Türk incelemesini henüz okumamış olduğum için, tarihi bazda bu konulara ilişkin görüşlerime henüz bir netlik kazandırabilmiş değilim. Ancak bu hususta kitabın kendi içerisindeki çelişkilerden dem vurarak ilerleyebiliyorum. Buna karşın, Gök-Türkler faslının sonuna geldiğim zaman muhtemelen burada yazdıklarımı hatırlayarak, Giraud'nun iddialarına karşı bir kez daha düşüncelerimi sunacak olduğuma kanaat getiriyorum.

Yukarıda da değindiğim gibi bir diğer çelişki yine kitabın ilerleyen bölümlerinde mevcut. Giraud burada da, yine resimde görebileceğiniz üzere,  "Oğuzlar, Türkler ile birlikte, sadece bir tek ulusu, 716-717 yıllarına kadar teşkil edeceklerdir." diyor. Şimdi burada tutarsız olan nedir diye sorabilirsiniz? Kitabın ilerleyiş mantığına göre, Giraud'ya göre, ilk başta Oğuz ve Türk ulusu iki ayrı ulusmuş, sonra 717 yılına kadar kaynaşıp, tek ulus olmuşlar diyebilirsiniz. Ancak bunu siz diyor olursunuz. Zira çeviride bir eksiklik yoksa, Giraud bu meyanda hiçbir şey söylemediği gibi, konuyu ucu açık bir şekilde bırakıp köşeye çekiliyor. Hatta devam eden ifadelerinde 717 yılından sonra, yine ayrı bir Oğuz ulusunu ima ederek ilerlediği rahatlıkla söylenebilir. Burada Giraud'nun kanaatimce hatalı yorumunun bir diğer sebebi, ikincisinden çok daha geniş bir coğrafyaya hükmetmiş olan I. Gök-Türk İmparatorluğu hakkında yeterli bilgi sahibi olmamış olmasıdır. Zira Oğuzlar, İlteriş Kağan'ın isyanından önce, birdenbire ortaya çıkan bir kavim, bodun, ulus değil. Bu konuda fikir beyan ederken, sadece yazıtlarda geçen ifadeleri esas almak, Bumin ve İstemi Kağan dönemlerini, Hunların tek bir bodun gibi hareket etmekteki fiili ve siyasi iradesini de ele almak gerekir. Aksi takdirde, sadece yazıtlar üzerinden yapılacak, uzmanlık sahası olan filoloji dışındaki diğer disiplinler hakkında yanlış yorumlanabilecek veriler doğurmaktan öteye geçmeyecektir. Aslına bakarsanız, kitabın da odaklanmış olduğu ve dil bilim anlamından çıkıp, tarihi konularda okuyucusuna fikir verdiği biri çok geniş olmak üzere topu topu iki saha var. Bunlardan birincisi Türk-Oğuz ulus yapısı, diğeri ise Tonyukuk ve Bilge Kağan arasındaki her türlü uyuşmazlıkların irdelenmesi. Her üç yazıtta geçen ifadeleri baz alarak, bu iki tarihi figürün, dini inanışları, hayat görüşleri, devleti idare şekilleri, genel siyasetleri ve hatta karakterleri arasındaki zıtlık sıklıkla vurgulanıyor. Bu iki saha dışında kalan konular, yazıtlarda yer alan kelimelerin dil bilim sahası içerisinde incelemelerini içeriyor ki, kitabı çok uzun sürede bitirmemin sebebi de, yüzeysel olarak hakim olduğum bir alan olmasına karşın, içerikte geçen tanımlamalar ve dil bilim esaslarının her geçen saniye okumamı zorlaştırıyor olmasıydı.

İlginç bir şekilde maratonda Gök-Türklerin bu bölümüne gelene kadar, bir türlü tam kapsamlı, kronolojik bir Gök-Türkler okuması yapamamış olmam. Okuduklarımdan birisi meşhur Kür-Şad isyanı ile ilgili, II. Gök-Türk imparatorluğu öncesindeki hususi bir konuya, diğeri tamamen Batı Gök-Türkleri ile Bizans arasındaki ilişkilere, size tanıtmakta olduğum ise II. İmparatorluk döneminin en şaşalı zamanlarına denk gelen dönemsel eserler oldu. Okuma sırama baktığımda, bundan sonraki kitaplarda da yine böyle dönem ve bölge sınırlamalarına tabi eserler olacağa benziyor. Yine de Gök-Türkler ile ilgili okumalarda, sona doğru yaklaştıkça bu uygarlığa ilişkin, pek çok kişinin üzerinde ittifak ettiği muazzam eserlere doğru yol alıyorum. Peki, Giraud'nun kitabı bu anlamda size önerebileceğim muazzam eserler arasında mı diye sorarsanız, cevabım ne yazık ki olumsuz olacaktır. Kitabın bulunmazlığı dışında faydası ise II. Gök-Türkler dönemine ilişkin ayrıntılandırılmış bilgiler içermesi. Yine de bütün okuma serüvenim bitmediği için, burada Giraud'nun sunduğu iddialara cevap verilip verilmediği, iddialarının tenkidi gibi konularda ahkâm kesebilmem için giriş kısmında da belirttiğim üzere, uygarlık ile ilgili okumaları bitirmiş olmam gerekecek. Yine de Orta Asya Türk tarihinin yüzeysel olarak hakim olabildiğim kısmına dayanarak size, ancak ayrıntılı bir araştırma veya yazıtların tetkiki ile ilgili özel olarak ilgilenmenizi gerektirecek bir sebep varsa tavsiye edebileceğim bir eser. Maratonda sonraki eserimiz Sadettin Gömeç hocanın Kök-Türk tarihi olacak. En azından orada kronolojik okuma yapabileceğimi inanıyorum.

Tarih maratonunu takip etmeyi ihmal etmeyin. Beni sizlerin bu konudaki beğenisi ve takibinin de hızlandırmakta olduğunu aklınızdan çıkarmayın. O yüzden okuduğunuz yazıları ne kadar çok paylaşırsanız, o kadar çok kişiyle birlikte maratonu tamamlayıp, daha fazla kişi birlikte bilinçlenebiliriz. Ha umrumda mı olur diyorsanız, ben zaten tek başıma yeterince bilinçleniyorum.

Bilinçli kalın, kitaplarla kalın.






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...