28 Mayıs 2014 Çarşamba

Hayal ile Hiyle Arasında: Kitab-ül Hiyel - İhsan Oktay Anar

"İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı"
Hz. Ali (R.A.)



Hiylekar, Hiyelkar ayrımında anlatılabilecek en egzotik, en felsefi, en çılgın, en sorgulayıcı hikayeler bütününü, birbirlerini halef-selef ilişkisi içerisinde takip eden üç adamın hikayesi üzerinden bizlere aktaran, insanın ağzında, keşke bir yüz sayfa daha devam etseydi tadı bırakan bir başka İhsan Oktay Anar romanı ile devam ediyoruz yolculuğumuza. İletişim Yayınları tarafından basılmış 144 sayfalık dev bir eser. İhsan Oktay Anar ile ilgili bir önceki yazıda detaylı bir şekilde bilgi vermiştim hatırlarsanız. Tarzı, romanlarında kullandığı yazım teknikleri, duygu ve düşünce dünyasının derinliği, anlattığı dönem hakkındaki eksiksiz nitelikteki bilgisinden geniş geniş bahsettim diye düşünüyorum. Kitab-ül Hiyel tıpkı Puslu Kıtalar Atlası gibi anlatılmaya çalışıldığında insanı zorlayan kitaplardan. Birisi sorsa konusu nedir diye, basitçe geçiştirebilirsiniz, ancak hikayenin karmaşıklığını ve bu karmaşanın ortasından yükselen kusursuz düzeni anlatmak, benim kelime dağarcığımla biraz zor gibi. Hikayeleri anlatılan mucit ve mekanik ilminde ustalaşmış her üç karakterin amacı da, sonsuz devri daimi tesis edecek bir makine icat edebilmek. Hikayenin buz dağı misali su yüzüne çıkan bu kurgusunun altında ise tıpkı Puslu Kıtalar Atlası'nda yer aldığı gibi bambaşka bir hikaye, derinlik ve felsefi göndermeler mevcut. Hiyel, hiyle, hayal arasındaki ayrımın ne olduğunu, okuyucuya vurucu cümlelerle aktarmasının yanı sıra; her karakterin sonuca ulaşmak noktasındaki amaçlarını, hayatlarını, icatlarını da tüm çıplaklığıyla ortaya seren bir eser. Dini kıssalar, kutsal metinler, ileri seviye mühendislik ürünü gibi gözüken göz alıcı tasarımlar da cabası. Kitabı okurken, mucitin zihninde inşa edilmekte olan makinenin bizzat İhsan Oktay Anar tarafından çizilmiş bir örneğini de kitabın içerisinde bulabiliyor olmak çok etkileyici. Yafes Çelebi'nin, Calud'un, Üzeyir'in silsile halinde devam ettirdiği yegane amaç uğrunda farklı farklı karakter ve ruh dünyalarına sahip bu şahısların icatlarını, hiyel(mekanik) ilminin derinliklerini duyumsamak için rahatlıkla tavsiye edilebilecek bir kitap.

Kitab-ül Hiyel, Puslu Kıtalar Atlası'na oranla Anar'ın ağdalı Osmanlıcası ile daha fazla baş etmenizi gerektiren bir kitap. Burada ilginç olan nokta, okuduğunuz kitabın içerisinde bilmediğinizi düşündüğünüz onca kelimeye rağmen, kitabı büyük bir heyecanla bitirebilmek ve bu durumun kitabın sürükleyiciliğini kaybettirmemesi olsa gerek. Kanaatimce, eski ve köklü Osmanlı toplumunun bilinçaltına sesleniş niteliğinde olan İhsan Oktay Anar eserleri; aslında hep bildiğimiz, kuşaktan kuşağa aktarılırken değişime uğramış veya seslenmesi hepten unutulmuş kelimeleri, genlerimizin kör noktalarından tutup, çekip çıkarıyor ve bu geçmişi avuçlarımızın arasına bırakıveriyor. Okumak için azmeden ve sabreden okuyucuya ciddi mükafatlar ve kelime dağarcığına pek çok yeni kelime kazandıran eserler bunlar. Hiyel ve hiyle(hile) arasındaki inci çizgi ve benzerliklere dair anlatımlar çok çarpıcı. Kitapla ilgili dikkatimi çeken bir nokta Uzun İhsan Efendi'nin bu eserde de arz-ı endam ediyor oluşu. Bunun yanı sıra, karakterlerin hikayesini anlatırken dönemin tarihi olaylarının arka planda yaşanmaya devam ediyor olması, anlatılan bir hikaye değil de gerçekmiş gibi algılanmasını sağlıyor. Bir yandan Osmanlı siyasi tarihini buhran dönemlerine dair bilgi sahibi olurken, öbür yanda hiyelkarların icatlarını kurgulamalarını özümsemek eser açısından ciddi bir bütünlük arz ediyor. Kitaptaki çizimleri üç boyutlu olarak zihninizde canlandırdığınızda, aslında bu mekanik şaheserlerinin gerçekten inşa edilmiş olsalar nasıl olabileceklerini düşünmeden edemiyorsunuz. İhsan Oktay Anar'ın hayal gücünü kıskandığımı daha önce de söylemiştim.

Kitabın en önemli artılarından bir tanesi de, mizah gücü. Süzerek okuduğunuz zaman bir kaç cümleden öyle neşeli bir şekilde başınızı kaldırıyorsunuz ki, roman sanki bir anlığına karakter değiştirip bir komediye dönüşüyor. Kola ve tekila ile bu romanda ve bu dönemde ilginç bir karşılaşmaya da hazırlıklı olmalısınız. Mizah ögesinin dışında, biraz daha zorlansa pornografiye girebilecek ifadelerin lisan-ı şahane ile sizi çok da rahatsız etmeden akıp gittiğini fark ediyorsunuz. Özellikle Calud'un hikayelerinde bolca yer almakta olan bu açıklık da ilk okuyuşta size itici gelebilir. Buna rağmen tıpkı mizahı gibi tam kararında olduğunun altını çizeyim. Kararlı bir oturuş ile iki buçuk, üç saat arasında bitirebileceğiniz bir kitap olmasına karşın etkisi günler boyunca sizi pençesi altına alıyor. Tarihi atmosferi yansıtmada, dönemin tarihi olaylarını roman içerisine yedirmiş olduğundan olsa gerek, Puslu Kıtalar Atlası'na nazaran daha canlı ve hareketli bir atmosfer oluşturmuş. Pek tabii kurgu doğrultusunda biraz daha sınırlandırılmış bir atmosfer. Kitab-ül Hiyel bir Puslu Kıtalar Atlası değil. Zaten olmasına da gerek yok. Başka bir roman, farklı bir tat. İhsan Oktay Anar'ı okudukça daha da gözünüzde büyütmenize sebebiyet verecek bir eser. Çok coşkulu, eğlenceli, utandırıcı, baş döndürücü bir yolculuk vaat ediyor.

Bu yolculuğa çıkmanın zamanı gelmiş midir?   




Westeros'ta Kopan Kıyametin Adı: Kralların Çarpışması - George R.R. Martin (Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi 2.Kitap)

"Bir sürünün üzerine atılacak kurt, onun sayısını düşünmez"
Büyük İskender



Hazır dördüncü sezon son hızıyla devam ederken, bende sezonun son bölümüne kadar bu sezonla paralel giden üçüncü kitabın tanıtımını bitirmiş olayım dedim ve şimdi serinin ikinci kitabı olan Kralların Çarpışması ile karşınızdayım. Resimlerden de görebileceğiniz gibi Epsilon Yayınlarının yayın politikası sebebiyle orijinali tek cilt olan kitap, iki cilt halinde çıkartılmış durumda. Ne yazık ki benim aklımda; okumanın kolay olması için iki cilt halinde yayınlamış olmalarından çok, ekonomik kaygılarla bu şekilde yayınlandığı hissiyatı oluşmuş durumda, ancak yapacak bir şey yok çünkü "Kış geliyor". Evet bu söylemin etrafında dönüyor Buz ve Ateşin Şarkısı serisi, ancak gelen sadece Kış değil, yakıcı bir ateş de Westeros'un karşısında Essos kıtasında yükseliyor. Ned Stark'ın hazin sonu üzerine gittikçe karışan Westeros'da taraflar kılıçlarını kınlarından çekmiş durumdalar. Bir yanda iktidar hırsı uğruna bütün kıtayı yerle bir etmeye hazırlanmış aileler, diğer tarafta Westeros'un kuzeyinden gelen Kış ve Ak Gezenlere karşı tüm insanlığın felaketine engel olmaya çalışan Duvardaki nöbetçiler, Essos'ta ise kaderini tamamlayarak, babasının tahtına yeniden kavuşmak için bütün kıtayı yerle bir etmekten çekinmeyecek, üç ejderhası ile Daenerys Targaryen. Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin geneline dair epey bilgi verdiğime inandığım için, size bu kitapta sunulanların ve sizi her adımda Demir Taht'ın nihayetinde kimin olacağı konusunda ardı arkası kesilmeyen teoriler kurmanıza sebebiyet verecek dokuda taht için savaşanların kısa profillerini çıkaracağım. Karakterleri kendi önem sırama göre ön plana çıkarmamak için de çaba harcayacağımı söylemeliyim. Buz ve Ateşin Şarkısı serisinde karakterler diğer serilere göre oldukça önem arz ediyorlar. Buna sebep olan en önemli etken George Martin'in seriyi kaleme alırken kurguyu karakterlerin bakış açısından oluşturuyor olması. İlk yazıda da bahsettiğim üzere, karakter bakış açılarının değişmesi, kurguya zarar vermek şöyle dursun aksine çok etkili bir süreklilik yaratıyor. Elbette bir karakterden diğerine geçtiğinizde bazı noktalar eksik kalmış gibi hissettiğiniz oluyor ancak bu da seriye inanılmaz bir gizem katıyor ve bir sonraki kitaba karşı inanılmaz bir iştah uyandırıyor.

Seride her ne kadar ailelerin farklı birer hikayesi olsa da, ana kurgunun Stark hanesi etrafında döndüğünü söylersem sanırım yanlış bir değerlendirme olmaz. Stark hanesinin en önemli karakteri olan Eddard Stark'ın ilk kitaptaki hazin sonu sebebiyle, bu kitapta Demir Taht için Stark'ların en büyük oğlu olan Robb Stark'ın ön plana çıktığını görüyorsunuz. Kuzey topraklarını kendi hakimiyeti altında birleştirerek "Kuzey'in Kralı" olan ve seride Stark hanesi için sıkça vurgulanan dürüstlük, onur ve cesaret gibi kavramların üzerinde kurulmaya çalışıldığı iyi karakterlerden biri. Standart bir roman için esas oğlan olabilecek nitelikte özellikleri vurgulanmış durumda. Kuzey krallarının soyundan gelen bir hane olmaları sebebiyle yazarın da anlatımlarında simgesel olarak kahramanlaştırdığı bir hane. Stark hanesinin bir diğer güçlü karakteri Catelyn Stark. Esasında Nehirova leydisi olan Catelyn'in Kuzeyde kurtlar ile yaşaya yaşaya bir Stark olmuş olduğunu rahatlıkla tetkik edebiliyorsunuz. Hikayenin en önemli karakterlerinden birisi ise Jon Kar. İlk kitapta verdiğim bilgilerden az çok hatırlayacağınız üzere, Eddard Stark'ın gayri meşru oğlu. İlk kitapta seçtiği yol doğrultusunda Duvar'a giderek Gece Nöbetçilerine katılan Jon Kar, serinin gidişatında çok önemli roller alacak bir karakter. Bir piç olmasının getirdiği sorgulamanın yanı sıra, soyluluk ile her türlü pisliğin arasında gidip gelen, görev ile dürüstlük ve onur gibi kavramların arasında ne yapacağını kestirmeye çalışan bir karakter. Bran Stark ilk kitapta sakat kalmasına rağmen serinin en fantastik yolculuklarından birine hazırlanan bir karakter. Şahsi fikrimi sorarsanız en etkileyici yolda ilerlediğini söyleyebilirim. Westeros'un, ilk insanların ve Andalların döneminde neler olduğunu öğrenebilecek tek karakter gibi gözüküyor. Esasında bir erkek çocuk olması gereken Arya Stark'ın ise hanesinden kopuş süreci ve acılarla dolu bir yolculuğa devam edişi bu kitapta da hızlanarak devam ediyor. Sansa Stark bir çoğunuzun hem okuduğunuzda, hem de diziyi izlediğinizde saflığından bezebileceğiniz bir karakter olmakla birlikte saflığının ve meşruiyet bulma çabasının ortasında çektiği ızdıraba kayıtsız kalabilmek mümkün değil. Rickon Stark ise son kitap olan Ejderhaların Dansı itibariyle hiç kişisel bakış açısına gerek görülmemiş, diğer karakterlerin hikayelerinde çok az yan rol almış bir karakter. Ancak George Martin'in ne yapacağı hiç belli olmaz. Kalan son iki kitapta neler olacağını kestirmek zor.

Stark hanesinde yaşamakla beraber, ihanetleri ve kararları ile Kuzey'in ve Greyjoy hanesinin kaderini derinden etkileyen bir Theon Greyjoy gerçeği var ki, George Martin'in karakter oluşturmadaki ince yeteneğinin üst düzey örneklerinden birini teşkil ediyor. Özünde iyiliğin var olup olmadığı tartışmasının dışında, verdiği kararları savunmak için kendi kendine kurduğu mantık dikkat çekici. Kralların çarpışmasında arz-ı endam eden en önemli karakter, ilk kitapta kendisinden bahsedilmesine rağmen derinlemesine tanımadığımız Stannis Baratheon. Serinin gidişatından açıkça öğrendiğimiz gibi mevcut durumda tahtın yasal varisi. Gerçi Demir Taht'ta hak iddia eden kralların çoğunun meşru sebepleri var; ama Stannis'in veraset hukuku doğrultusunda ciddi bir hak talebi mevcut ve bir hukukçu olarak bu talebin epey yasal olduğunu düşünüyorum. Sert, katı kurallara sahip, meşruiyetini sağlamak için yeni bir inanca sıkı sıkıya bağlanmaktan çekinmeyen, zamanla kendisini felakete sürükleyecek demir gibi bir iradesi var. Ateş rahibesinin kontrolü altında, hakkı olan tahtı almak için her türlü çılgınlığa kalkışabilecek olması ihtimali, kendini en baştan gösteriyor. Serinin başından beri en dikkat çeken ve en sevilen Lannister karakteri dediğimde, sanırım kitabı okuyan ve diziyi seyreden herkes gözü kapalı Tyrion Lannister diyecektir. George Martin'in bu anti-kahramanı bir cüce olduğu için babası tarafından dışlanmış, Kral muhafızı kardeşi Jaime Lannister ile çok yakın, fiziki özellikleri sebebiyle savaşçı olamayacağını anladığında bu açığı ancak keskin bir zekanın kapatabileceğini fark etmiş bir karakter. Ne tam iyi, ne tam kötü; ancak hiç şüphesiz erdem sahibi bir karakter. Kralların Çarpışmasında Kralın Şehrine gelerek "Kral Eli" olan Tyrion aslında bir krallığın nasıl yönetileceği konusunda bütün Kral namzetlerine gerçek bir ders veren eylemlere imza atıyor. Onun şanssızlığı ise kral, şürekası ve tabii ki kendisinden zerre hazzetmeyen ablası Cersei Lannister. Cersei Lannister aslında Martin'in karakter yaratım gücünün ne kadar kalbur üstü olduğunu göstermesi açısından en önemli göstergelerden. Seri boyunca saf kötülük içeren birçok kararın arkasında yer almasına rağmen, eylemlerinin sebebi olarak gördüğü geçmişi konusunda okuyucunun kendisine hak vermemesi kaçınılmaz. Burada, aslında seri boyunca kötü tarafta yer alan pek çok karakterin, bulundukları konuma geliş hikayelerinin işlendiği, özünde çoğu insanın iyi olması düsturunun işlendiği bir hikayede söz konusu. Bu açıdan da, salt fantastik kurgu romanı olarak değerlendirilmesinin ötesinde edebi bir değeri hak ettiğine inanıyorum.

Elbette serinin bu kısmında ve diğer kitaplarda da hiçbir olayı bizzat kendi bakış açısından ve düşünce dünyasından hiç görmesek de, özellikle dizide kendisini canlandıran oyuncunun pek bir sempatik(!) olmasından mütevellit Joffrey Baratheon gerçeğiyle yüzleşmek lazım. Taht Oyunlarında ortalamanın biraz üzerinde bir prens olarak tanımlanabilecek bir haldeyken, birden içindeki saf kötülüğü orta yere salıveren Joffrey'nin, sadece diziyi izlerken değil, kitabı okurken de sinirlerinizi ziyadesiyle bozduğunu belirtmem lazım. Yine de kendisine karşı, okuyanlarda asıl nefret uyandıran hususun, dizide kendisini canlandıran oyuncu sayesinde yüzde yüz arttığını gözlemliyorum. Joffrey'den saf kötülük olarak bahsetmemin nedeni, elinde tuttuğu gücü saklanmaya veya zekice kurgulamaya ihtiyaç duymadan kötü eylemler doğrultusunda kullanması. Esasında zeki ve zalim bir kral olsa, Yedi Krallığın akıbeti çok daha fena olabilirdi diye düşünmeden edemiyorum. Karakterlerle ilgili elbette tanıtımları burada bitirmeyeceğim. Serinin diğer kitaplarında öne çıkan karakterlerden ve olaylardan daha fazla bahsedeceğim. Kitaba gelince, aynı zevk ve heyecanla seriye devam ettiren kitaplar. Keşke tek kitap halinde çıksaydı diye hayıflanmamın dışında da bir eksik göremiyorum. Buz ve Ateşin Şarkısı ciddi bir şekilde dünya edebiyat tarihinin en çok satanlar listesine aday olacak bir seri. Serinin ikinci kitabı da en az ilki kadar kuvvetli, sarsıcı, gizemli ve kafanızda oluşmuş soru işaretlerine yenilerini ekliyor. Martin'in bazı geleneklerinden kolay kolay vazgeçmeyeceğini anlıyor ve acaba bu sefer kim ölecek diye beklerken buluyorsunuz kendinizi. İlk kitabı tanıtırken bahsettiğim betimleme ve ortam oluşturma konularına dair her şey bu kitaplar için de geçerli konumda. Karakterlerin çoğalması ile birlikte bazen kimin kim olduğu konusunda ufak kafa karışıklıkları yaşayabilirsiniz. Bunun için endişe etmeyin çünkü beşinci kitap bittiğinde kimin kim olduğunu çok da umursamaz hale geliyorsunuz. Kralların Çarpışması ile ortaya çıkan birden çok kral ve her birinin ayrı hikayesi Yedi Krallığın geleceği ile ilgili tahmin yürütme şansı vermesinin yanı sıra Westeros'un geçmişi hakkında da bilgilenmenize sebebiyet veriyor. İlk iki kitap itibariyle kurguda hatalı olan bir durum bulamamış olmam da, benim adıma bu seriyi adım adım üst sıralara çıkartıyor. Gerçekçilik ve fantezi dengesi ise halen kusursuz ayarda. Okumanızı tavsiye ederim dememe gerek var mı bilmiyorum? Ancak son olarak şunu söyleyebilirim.

Asi, ergen veya seksi vampirler ile aşık, kovulmuş meleklerin (Danielle Trussoni hariç) sulu romantik hikayelerini fantastik kurgudan saymayanlar ve bu hikayelerden hoşlanmayanlar için "Yaşasın Buz ve Ateşin Şarkısı"







26 Mayıs 2014 Pazartesi

Gerçekliğin Boğulduğu Atlas: Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar

"Düşünüyorum, o halde varım"
Rene Descartes



Bazı yazarlar vardır, hayal güçlerine imrenmekle kalmaz aynı zamanda delicesine kıskanırsınız. İşte İhsan Oktay Anar benim için o yazarlardan. İsmini ilk kez duymamı sağlayan, hatta "oku bak sen kesinlikle seversin" diye beni heveslendiren, şimdi bile yazıları yazmam konusunda beni heveslendiren meslektaşım, büyüğüm Handan Hanım olmasaydı, çok daha geç tanışmış olurdum kendisiyle. Son üç senedir elime her romanını aldığımda beynimin sağ kısmını öldüresiye koşturan bir maceraya atılıyorum. Anar'ın okuyucuları arasında en iyi romanının ne olduğuna dair muhakkak bir sıralama vardır. Bana göre her romanının kendi dünyası, kendi değerlendirme kriterleri var. Tabii her yiğidin gönlünde bir aslan yatacağından, benim en beğendiğim romanını sizlere kısaca tanıtarak başlayıp, sonra Türk edebiyatının bu yeni ve derin nefesini sizlerle paylaşacağım. Kitap İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 238 sayfa. Edebiyata, felsefi ve fantastik bir bakış açısı getirmesinin yanında, kendi tarzını yaratan bir yazar İhsan Oktay Anar. Öyle ki, bir iki romanını okuduktan sonra kendisine ait olan ancak isminin yazılı olmadığı bir metin okuduğunuzda, bu metni rahatlıkla İhsan Oktay Anar'a atfedebilirsiniz. Türk edebiyatına getirdiği soluğun yanı sıra, okuyucuya da zengin kelime haznesi ile dolu dolu bir nefes aldırmayı başarmış bir yazar. Yazarın kelime bilgisi karşısında ezilip, ilk kitaplarını elimde bir sözlükle okuma mecburiyeti hissettiğimi belirtmeliyim. Hayal gücünün genişliği ve üstün hikaye anlatıcılığı bu kelime deryasıyla buluşunca ortaya Puslu Kıtalar Atlası gibi muhteşem bir eser çıkmaması kaçınılmaz oluyor. Puslu Kıtalar Atlası aynı kitabın içerisinde, gerçekliğin ve boşluğun sorgulandığı, Descartes'in gerçekliğe bakış açısının lime lime edildiği, rüya ya da gerçek olduğu belli bile olmayan bir macerada Yeniçerilerle, Lağımcılarla, dilencilerle dolu bir dolu hikayenin aynı kapta harmanlandığı bir roman. Uzun İhsan Efendi, Bünyamin, Alibaz, Kubelik gibi her yazında karşılaşamayacağınız türden temiz ve efsunlu bir kurguyla harmanlanmış karakterlere sahip olması da ayrıca kitabı ilgi çekici kılıyor.

Kitap aslında tarihi kurgu olarak sınıflandırılıyor, ancak fantastik kurgu deseler de çok garipsemezdim. Zira başından sonuna gerçekleşen bütün olaylar gerçekliğin sınırlarını inanılmaz zorluyor. Sizlere kitabı özetlemek veya anlatmak istemiyorum. Kitapla ilgili herhangi bir anlatıma başlarsam, hem ben bunda başarısız olacağım, hem de sizin okuma keyfinizi paramparça etmiş olacağım. Bu yüzden sadece dilim döndüğünce İhsan Oktay Anar'ın tarzına dair bilgi vermeye çalışacağım. Öncelikle bu roman herhangi bir cümlenin dikkat dağınıklığı ile atlanmaması gereken bir roman. Çünkü bir şekilde romanın ilerleyen safhalarında karşınıza çıkabilecek bir sarmal halinde tasarlanmış bir kurgu var. Sizin okurken önemsiz diye geçiştirebileceğiniz bir cümlede hem romana, hem de hayata dair geniş bir felsefenin izleri yer alıyor olabilir. Anar, hikaye kurgulamakta ve masal anlatmakta bugüne kadar rastlayamayacağınıza inandığım kendine has bir tarza sahip. Seçilen kelimeler, kullanılan benzetmeler takdire şayan. Örneğin; "Rendekar'ın Rene Descartes" olması ve "Zagon Üzerine Öttürmeler" diye çevrilen kitabın Descartes'ın "Metot Üzerine Konuşma" kitabı olması, Anar'ın aynı zamanda ne usta bir dönüştürücü olduğunu da göstermektedir. Buradaki dönüştürmeden kastım elbette çeviri manasında değil. Esere verdiği bu isimle kapsamlı düşünmeyecek olan okurun üzerine basıp geçeceği bir anektod haline gelen bu durum, bu zenginliği fark edebilecek okuyucu içinse inanılmaz büyük bir keyfi beraberinde getiriyor. Bu tip sembolik aktarımlar ve derinlik arz eden kelimelerin arz-ı endam ettiği bir romandan özellikle de Osmanlı dönemine ilgi duyan bir bünyenin çılgınca keyif alması kaçınılmaz. Yazar aynı zamanda hikaye içerisinde betimlediği ortamı okuyucuya birebir geçirmeyi başaran bir üsluba da sahip. Uzun İhsan Efendi karakteri, gerçek hayatta bir atlas çizme gayesini, korkuları doğrultusunda gerçekleştiremediğinden, bu atlası rüyasında çizmeye çalışan bir karakter. Kurgu boyunca gerçek ve hayal ayırt edilemiyor olmasına rağmen, bu kadar canlı bir şehir tasviri ya da insanda kapalı yer korkusunu tetikleyebilecek doğrultuda bir lağım anlatımı mevcut. Karakterlerle birlikte değiştirdiğiniz her ortamda, bulunulan yeri gözünüzde canlandırmaktan fazlasını yapıp, sizi o döneme götürerek bir köşeden izleme imkanı veren ve bunu hissettiren Anar'ın bu konudaki becerisi romanın geneline yayılmış. Aynı duyguyu, karakterleri betimlerken de hissettirebiliyor olması hoş. Karakter tanıtımlarında, elbette çok detaylı tasvirler yok, ancak bu aynı zamanda romanın akıcılığını da kurtaran bir unsur olmuş. Yazar karakterlerin kendilerinden çok, hikayelerinin üzerinde duruyor ki; aynı roman içinde tonla farklı hikaye okumaya alışık değilseniz, İhsan Oktay Anar'ın kitaplarında bu duruma alışmak zorunda kalacaksınız. Bence bir sakıncası yok, çünkü kafanızın dağıldığını hissettiğiniz anda, hikaye bir yerden kendisini toparlamaya başlıyor.

Puslu Kıtalar Atlası, daha doğrusu İhsan Oktay Anar'ın birçok eseri birden çok hikayenin tek bir ana hikayeye bağlanması temelinde kurulmuş durumda. Birden fazla kitabını okuduğunuz zaman, bazı karakterlerin aynen korunduğunu, bazı karakterlerin ise ruh dünyasının diğer kitaplarındaki karakterler ile belirli noktalarda kesiştiklerini fark edeceksiniz. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun 1600-1700 yılları arası dönemini anlatması konusunda yazar o kadar başarılı ki, insan kendi kendine "acaba o dönemlerde bizzat yaşadı mı" diye aşırı fantastik sorular sorabiliyor. Çok olgunlaşmış bir anlatım gücü olmasını yazdığı konularda enine boyuna bilgi sahibi olmasına bağlıyorum. O kadar ki, her bir romanını bitirdiğim de, kendisinin bir masalcı olmasının yanı sıra, bir fizikçi, bir denizci, bir müzisyen olduğuna kanaat getiriyorum. Anlatım gücünün yanı sıra yazım tekniği ve bilgi derinliği açısından bakıldığında, dünya çapında kalite arz eden yazarlar arasında isminin zikredilmesi gereken bir insan İhsan Oktay Anar. Ciddi anlamda Türk edebiyatının en büyük kazançlarından birisi. Sosyal medyada karşılaştırıldığı yazarları (Tolkien, Umberto Eco) görseniz dahi ne denli büyük bir iş yaptığını fark edersiniz. Benim anlamadığım şey, bu zamana kadar neden bir Orhan Pamuk, Elif Şafak gibi sahip çıkılmıyor oluşudur. Ana dilimizde bu kadar iyi hikaye kurgulayabilen, bu kadar keyifli masal anlatabilen, birinci sınıf iş çıkaran bir yazarın Türk edebiyatına vurduğu damgayı, insanların fark edebilmesi için illa sansasyonel haberler ya da sabun köpüğü popüler eserler kaleme alınması mı gerekmekte? Sizlere tavsiyem bugüne kadar okuma fırsatınız olmadıysa, acilen bir İhsan Oktay Anar kitabı edinmenizdir. Ufkunuzu genişletmekle kalmayacak, aynı zamanda yazarın kalemi ne yazarsa kendinizi orada bulacaksınız.

Kim bilir belki de sadece okuduğumuz İhsan Oktay Anar romanları değil, onları okuduğumuz yaşamlarımız da Uzun İhsan Efendi'nin Atlasında birer sayfadan ibarettir.

Yeniden görüşmek dileğiyle.




20 Mayıs 2014 Salı

Barbar Conan Türk Mü?: Anadolu'yu Tarumar Eden Savaşçı Kimmerler (M.Ö. 1.500 - M.Ö. 300)

"Savaşı bilmeyen, barışı da bilemez"
Japon Atasözü


Barbar Conan'ın kralı olduğu Kimmerya'nın, aslında bir çizgi roman olmaktan da ötesine geçerek, eski çağ tarihinin bir bölümünde Güney Rusya steplerinde yer aldığını ve Kimmerya'da yaşayan Kimmer savaşçılarının, Anadolu'yu Urartular ve Friglere dar ettiğini öğrenmek etkileyici olmuştu benim için. Buna karşın bu uygarlığı araştırmak istediğimde, hakkında milliyetçi görüşleri ile tanınan bir yazarın yazdığı romandan başka, bu uygarlığa özgülenmiş hiçbir eser bulamayınca bu etkileyicilik yerini şaşkınlığa bıraktı. Bu uygarlıkla ilgili en geniş bilgiyi nereden alabilirim sorusuna, internet bir nebze cevap verse de, sonunda bana bir çılgınlık yaptırıp, aşağıdaki güzel seti satın almak zorunda bıraktırdı. Bende bu hususa binaen bu yazıda size büyük bir özenle hazırlanmış 21 ciltlik bu dev eseri tanıtmamın tam yeri olacağına kanaat getirdim. Girizgahı kısa tutayım, çünkü Kimmerler ile ilgili anlatacak epey şeyim olacak.

Türk Tarihi ve Akademisyenliğinin Medar-ı İftiharı: Türkler Ansiklopedisi (21 Cilt)

Belki de Türk tarihinin en önemli eksikliklerinden birisiydi, böyle derli toplu bir eserin olmaması. Kendi tarihimize karşı çoğunlukla yabancı olduğumuz, araştırma konularının kısıtlı bulunduğu, bir olgu veya olayla ilgili hususi makaleler veya akademik çalışmalarda ne kadar zorlanıldığı ve Türk tarihçiliğinin İslamiyet sonrası tarih ve bu tarihi inceleyen belirli isimlerin araştırması kıskacında kalmış olması açısından düşünüldüğünde, Türkler Ansiklopedisi gerçekten mükemmel bir nimet. Yeni Türkiye Yayınları tarafından yayınlanan Türkler Ansiklopedisi 21 ciltlik toplam 21000 sayfaya ulaşan muazzam bir Türk tarihi külliyatı. 48 farklı ülkeden yüzlerce akademisyenin yanı sıra, Türkiye'den 1700 den fazla bilim adamı ve araştırmacının da yazılarının yer aldığı, en eski tarihlerden bu yana Türklerin izlerini süren çok önemli bir eser. Hakem kurulu tarafından onaylanan yazıların yer aldığı bu mükemmel eserin ilk cildinde Türk tanımından başlayıp, ansiklopedinin çıktığı tarih olan 2002'ye kadar Türkler inceleniyor. Ansiklopedinin yayınlandığı tarihte, henüz eski çağ tarihi ve özellikle de Sümerliler'in Ön-Türk olup olamayacağı bahsi ile ilgili çok fazla yayın çıkmamış olduğundan olsa gerek, Sümer-Türk bağları ile ilgili fazla yazı mevcut değil. 2006 sonrası bu uygarlığa ilişkin daha detaylı eserler ve araştırmalar yayınlanmaya başlaması sebebiyle bu hususun üzerinde durulamamış olması da bana normal geliyor. İlk ciltte Kimmer ve İskitler ile başlayıp, Hunlar ile devam ediliyor. Takip eden ciltlerde kronolojik sıraya göre Gök-Türkler'den başlayarak günümüze doğru geliniyor. 4. cildin ortalarına kadar, İslamiyet öncesi Türk tarihi ile ilgili envai çeşit, konu ve ayrıntıda makaleye ulaşabiliyorsunuz. Bu noktadan 9. cilde kadar yoğunluğu Selçuklular'ın kapsamakta olduğu Türk tarihi anlatılıyor. 9. ciltten 15. cildin ortasına kadar Osmanlılar ve yarattıkları medeniyete dair bütün hususlara ilişkin özel ve seçkin makalelere ulaşabiliyorsunuz. 15. ciltte Milli Mücadele dönemi anlatılmaya başlanıyor ve buradan 18. cilde kadar günümüz Türkiye'sine ulaşıyoruz. Daha doğrusu 2000'li yıllara kadar olan döneme ulaşabiliyorsunuz. 18. cildin yarısından 20. cildin sonuna kadar Türk dünyasının günümüzdeki durumları hakkında ki bilgilere ulaşılıyor. 21. ve son cilt ise bu güzide ansiklopedinin indeksi olarak tasarlanmış durumda.

Benim gibi Türk tarihi konusunda saplantı derecesine varmasa bile geniş çaplı araştırma yapmak isteyenlerdenseniz kesinlikle bulundurmanız gereken bir eser. Bununla birlikte günümüz siyasi konjonktüründe pek mümkün olmadığına inansam da, eserin son 12 yılda tarihi ve arkeolojik anlamda yapılan keşifler doğrultusunda, özellikle Eski Çağ Türk Tarihi açısından güncellenmesi gerektiğine inanıyorum. Zira geçen süre zarfında Sümerliler, Hatti, Hurri, Urartu, Frig, Troya gibi uygarlıklar bazında ele alınabilecek çok fazla akademik çalışmanın ortaya çıkmış olması, Kimmer, İskit, Etrüsk ve Sarmat uygarlıkları ile ilgili ise son dönemde ciddi arkeolojik keşiflere ulaşılmış olması bu güncellemeyi elzem hale getirmektedir. Ansiklopedide değinilmiş olan Anav, Afenesevo, Andronova, Tagar vs. kültürler ile ilgili yapılmış son dönem çalışmaları ve özellikle Rus, Kazak ve Türkmen arkeolog ve eski çağ tarihçilerinin yakalamış olduğu tespitlerin yer aldığı daha geniş bir çalışmayı görmeye veya kısmet belki de içinde yer almaya ömrüm vefa eder umarım. Ansiklopedi ile ilgili söyleyecek bir çok şey var aslında. Örneğin sunulan görseller mükemmel ötesi. Ciltlerin içerisinde belirli bölümler renkli kuşe kağıda basılmış durumda. Haritaların ve uygarlıkların sanatlarına ilişkin görsellerin yer aldığı sayfalar okuma zevkinin yanı sıra, seyir zevki de aşılıyor insana. Gerçekten bu esere emeği geçen herkesin ellerine sağlık demekten başkası gelmiyor elimden. Büyük ağırlığı bu eserde okuduğum üç dört makaleden edindiğim bilgiler doğrultusunda sizlere Kimmerleri tanıtmaya çalışacağım.

Homeros'dan İlahi Metinlere Kimmerler 

Kimmerler, Güney Rusya'da Kimmerya denen ülkelerinden -ki bugünkü Kırım şehrinin kurucuları ve şehire ismini verenler oldukları hususunda tartışma kalmamıştır- İskit/Saka baskısıyla Ön Asya'ya doğru akın akın yol almaya başladıkları anda hem Anadolu'nun, hem de eski çağın köklü uygarlıklarının tarihlerini belirleyeceklerini biliyorlar mıydı bilinmez. Yıkıcı ilerleyişleri ve kültürleri o kadar büyük etkiler yaratmış ki, Homeros Kimmerya'yı Hades'in ülkesi ilan etmiş, Tevrat'ın ayetlerinde Gomerlerden(Kimmer) bahsedilmiştir. Hatta İskitler ile birlikte Kimmerler uzun bir dönem Gog-Magog (Ye'cüc ve Me'cüc) olarak görülmüşler. Aslında eski çağ tarihinde bir dönemi ifade etmek için sürekli İskitler ile birlikte anılan bir kavim olarak kalmışlar. Bununla birlikte bugünkü Kapadokya bölgesinin uzun süre boyunca Gomer olarak anılmış olması, Kimmerlerin bu bölgedeki etkisini ispatlar niteliktedir. Onlar hakkında ulaşabildiğim veriler ya akınlarının ve işgallerinin yaratmış olduğu yıkıcılığa ilişkin ya da savaşmaktan başka bir şey bilmeyen barbar bir ulusun hikayesine dair anlatılar. Öyle ki bir çizgi roman kültü olan Kimmeryalı Barbar Conan'da bu imgelerden fazlasıyla nasibini alarak oluşturulmuş bir karakter. Kimmerler savaşçı bir ulus, ancak onlara ithaf edilen vahşiliğin orta çağ korku hikayelerinden daha fazlası olabileceğini düşünmüyorum. Zira arkalarında sanatsal açıdan birçok eser bırakan, kültürlerini Anadolu'nun içlerine Amasya Gümüşhacıköy'e kadar getirmeyi başarabilen, Anadolu'nun kaderini değiştiren bir uygarlık. Anadolu'ya girerken Urartulara kan kusturan, Frig Krallığını yıkan, Asur İmparatorluğuna uzun süre kök söktüren, Lidya Krallığına devrinin en zor yıllarını yaşatan bu uygarlığın savaş gücü ile baş edilememiş olması itirabiyle salt yıkıcı bir unsur olarak algılanmaları ve yok ettiği veya zora düşürdüğü unsurlar tarafından korku yaratan bir ulus olarak algılanmaları gayet normal diye düşünüyorum.

Bununla birlikte, diplomatik ilişkiler ve ittifaklar kurarak Anadolu'da büyük bir bozkır devleti kurmuş olmaları, Anadolu'nun ve dolayısıyla Mezopotamya'daki devletlerin kaderini de yakından etkiledikleri hususu yadsınamaz. Homeros, Herodot ve Strabon'a göre Kimmerler Güney Rusya'nın ilk seçkinleridir. Bulundukları bölgenin seçkini olarak tanımlanan bu kavmin, Anadolu'ya girişlerinden itibaren vahşi olarak adlandırılmaları ancak ve ancak, kendilerinin uygarlıklarını genişletmek için savaşmış ve savaşıyor olduğu gerçeğini görmezden gelenlerin yapabileceği bir tanımlamadır. Üstelik vahşi olmayan bu kavmin sanatları o kadar güçlüdür ki, son dönem eserleri Urartu sanatını çok derinden etkilemiştir. Atlı kavimlerin ilki sayılabilecek bu kavim hakkında arkeolojik delillerin azlığı, az eser bırakılmasından değil, onlara ait kurganların define kazıcıları tarafından tarumar edilmesinden kaynaklanmaktadır. Belki de Anadolu'yu tarumar etmiş olmalarının kendilerine dönüşü de bu şekilde olmuştur. Bugün Kimmerler'in yayılmış olduğu coğrafyayı düşündüğümüzde, Güney Rusya'dan Anadolu içlerine, Amasya üzerinden Trabzon'a doğru ilerledikleri görülmektedir. Daha sonra Anadolu içlerine onları iyice sıkıştıran İskit akınları sonucunda Batı Anadolu'dan Balkanlara doğru ilerlemişler, Tuna önlerinde İskitlerin kuzeyden inen koluyla tekrar karşılaşarak bir kez daha bu sefer bazı Trak kabileleri ile birlikte tekrar Anadolu içlerine yönelmişlerdir. Kimmerleri en son göreceğimiz yer Kilikya bölgesine yaptıkları saldırıdır. Kimmer Hakanı ya da kralı Dugdamme'nin ölümü sonucunda kendi içinde büyük bir karmaşaya düştükleri ve Kilikya'da yenildikleri bunu takiben de çöküşlerinin hızlandığı bilinmektedir.

Kralların Ölümüne Neden Olan, Amazonları Dünyayla Tanıştıran Uygarlık

Kimmerlerin Anadolu'yu tarumar ederken birçok kralın ölümüne sebebiyet vermiş olmaları da enteresan bir ayrıntıdır. Urartu Kralı I. Ruşa Kimmer baskısına dayanamayarak intihar etmiştir. Kral Midas Gordion'un yağmalanması üzerine boğa kanı içerek intihar eder. Kimmerlerin bozkır gelenekleri doğrultusunda Anadolu'da devletlerini kurmaları da Frig krallığının çöküşünü takip eder. Lidya Kralı Gyges Kimmerler ile ilk karşılaşmasında Asur yardımı ile onları alt etse de, daha sonra Asurlulara ihanet etmesinin ceremesini çeker ve Sardes Kimmerler tarafından istila edilirken, Gyges'da savaş sırasında öldürülür. Bölgenin en güçlü uygarlıklarının krallarını ölüm yolculuğuna yollayan bu uygarlığın bir diğer özelliği de, artık birer Kimmer savaşçısı oldukları konusunda fazla tartışma kalmayan Amazonlar'a sahip olmalarıdır. Bozkır geleneğini sürdüren bu kavmin kadınları da, tıpkı erkekleri gibi at binmekte, kılıç kuşanmakta ve savaşmaktadır. Bu savaşçıların Kimmerler, İskitler ve Sarmatlarda yer aldığına delil teşkil edebilecek kurganlar mevcuttur. Kadın mezarlarının dörtte birinden fazlasında, bu kadınların silahları ile gömüldükleri saptanmıştır. Dede Korkut efsanelerinde de Alp Kızlar olarak anlatılan Amazonların bizim kültürümüze yabancı olmadığı ve nesiller boyu hikayelerle her bir kuşağa aktarıldığı da açıkça ortadadır. Prof. Dr. Taner Tarhan'a göre Amazonların ilk ortaya çıktığı uygarlık Kimmerlerdir. Kimmer-İskit bağları şaşılacak derecede kuvvetlidir. İki uygarlıkta da "Bozkır Hayvan Üslubu" denilen sanat üslubuna rastlanılmakta ve hatta bu iki uygarlığın eserleri birbirlerinden ayırt edilemeyecek derecede birbirlerine benzemektedir. Bu sebeple Türk kökenli olmaları konusunda büyük oranda uzlaşılan İskitler/Sakaların kendisine bu kadar benzeyen bir uygarlıkla köken bağının olmadığını iddia etmek güçtür. Bu iki uygarlık arasında en kati fark Kimmerlerin de atı binek hayvanı olarak kullanmakla birlikte, İskitler'de olduğu gibi atlı süvarilerinin olmamasıdır. Kaldı ki İskitler karşısında ezici bir şekilde yenilmelerinin sebebi olarak da atlı savaşçılar olan İskitler'e karşı yaya olarak savaşan Kimmerler'in çok güçsüz kalması gösterilmiştir.

Kimmerlerin kökeni ile ilgili tartışmalar iki noktada toplanır. Batılı tarihçilere göre Hint-Avrupalı bir kavimdir fakat İrani bir dil konuşmaktadırlar. Bu sebeple Kimmerleri İndo-İrani olarak sınıflandırmışlardır. Bu tez tarihi ve arkeolojik açıdan fazla delile sahip olmayan bir tez. Zira Kimmerlerin dillerine İrani kelimelerin girmesi bulundukları bölge ve kültür alışverişi doğrultusunda kaçınılmazdır. Kimmerleri Ural-Altay kökenli kavimler sınıfına sokan tezlerin, Kimmerler ile Orta Asya kökenli halkların çok fazla ortak noktası olduğunu göstermektedir. Kimmerler bozkır yaşantısını benimseyen, göçebe, sanatlarında Orta Asya Türk topluluklarının bir özelliği sayılan hayvan üslubunu kullanan, kılıç ve ok kullanmada üstün yetenekli, hareketli bir topluluktur. Eski çağın büyük tarihçilerinden Procopius, Kimmerleri Bulgarların atası olarak tanıtmaktadır ki, bugün Doğu Avrupa Türk tarihi alanında çalışan Türkologlar tarafından sonradan asimile olmuş olsalar da Bulgarların atalarının Hun Türkleri ile karışan Ogur Türkleri olduğu konusunda ittifaka varılmış tezler mevcuttur. Macar mitolojisi Bulgarların Kimmerlerin atası olduğu yolundaki tezi desteklemektedir. Hazarların tarihi ve ilahi metinlerin ortak noktada birleştiği konu ise Nuh-Yafes-Kimmer-Togarma silsilesidir. İlahi metinler baz alındığında Togarma'nın tüm Türklerin atası sayıldığını ayrıca belirteyim. Kaldı ki Hazar Hakanı Yosef ile Cordoba halifesinin sekreteri Hasday bin Şaprut arasındaki yazışmalar da, Yosef'de "Biliniz ki biz Yafes soyundan Togarma'nın torunlarıyız" demektedir. Bununla birlikte Gümüşhacıköy, Şebinkarahisar, Samsun, Trabzon vs. Anadolu topraklarında ele geçen arkeolojik deliller, bu kavmin bir Orta Asya kavmi olduğunu doğrular niteliktedir.

Ön-Türkler (Proto-Türkler) mi? İlk Türkler (Pre-Türkler) mi?: Kimmerler'in Türk Tarihindeki Yeri  

Kimmerlerin kökenleri konusunda kendi okuduğum kaynaklar doğrultusunda bir kanaat geliştirmiş olduğum için, tarihi ve arkeolojik gelişmeler sonucunda fikrimin netleşeceğine inanarak, başka bir hususta fikirlerimi sunmak istiyorum. Kimmer-İskit-Sarmat-Hun kavimleri bundan önceki tarihi bilgilerimiz ışığında hep Ön-Türk uygarlıkları olarak anılmıştır. Zamanla Hunlar bu tashihten çıkartılıp İlk Türkler olarak sınıflandırılmış, diğer üç kavim için Ön-Türk uygarlığı ibaresi kullanılmaya devam edilmiştir. Günümüz tarihi araştırmaları ve popüler tarihin konuları arasında yer alması ve Urmu teorisi doğrultusunda Türk tarihinin mevcudiyetinin çok daha önceki tarihlere ulaşması karşısında bu sınıflandırmanın yeniden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Zira M.Ö. 6.000 Anadolu'nun muhtelif yerlerinde Türk tamgalarının ilkel örneklerine rastlanıldığına ve M.Ö. 4.000'de Mezopotamya'da uygarlığı kuran Sümerliler-Kengerliler'in Türk kültürü ile bağları yüksek bir tutarlılık arz ediyorken, M.Ö. 6.000 tarihinden, Kimmerlere ulaşana kadar geçen sürede sizlere önceki yazılarımda bahsetmiş olduğum Sümer-Kenger, Hatti-Hitit, Hurri-Urartu, Frig kavimlerinin birer Ön-Türk uygarlığı olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Kanaatimce Kimmerler, İskitler ve Sarmatlar; dil, toplum yapısı, yazı, din, örf, adet, gelenek vesair unsurlarla Türk uygarlığına bir ön hazırlık değil, Türk uygarlığı ve kültürünün olgunluk aşamasının başlangıcı sayılmalı, bu sebeplerle Kimmerler, İskitler ve Sarmatlar İlk Türkler olarak sınıflandırılmalıdır diye düşünüyorum. 2000 sene boyunca süslenerek gelişen Türk prototipinin bütün kültürel harcını ve ana özelliklerini taşımaları itibariyle İlk Türkler olarak anılmayı ayrıca hak ettiklerine de inanıyorum.

Evet Kimmerler ile Türk tarihi maratonundaki yolculuğumuz, savaş arabalarından atların üzerine taşınmaya başladı. Artık Avrasya coğrafyasını at üzerinde geçerek ilerleyeceğimiz bir dönemin girişindeyiz. Tarihçiler bu dönemi Atlı Kavimler Medeniyeti olarak tanımlıyorlar. Başlangıcı da İskitler/Sakalar. Tahmin edeceğiniz üzere maratonda bir sonraki adım Türklerin ilk süper devleti olan, Ön Asya ve Avrupa'yı atlı süvarilerin ezici gücüyle tanıştıran İskitler/Sakalar olacak.

Her ne kadar dikkatimi ilk cevabı çekse de, manipülasyon yapmamak için Kimmeryalı Barbar Conan'ın filminde geçen bir replik ile bu yazıyı bitirelim:

- Hayatta en iyi şey ne?
- Geniş bozkırlar, çevik at, bileğindeki şahin ve saçlarındaki rüzgar...
- Yanlış! Conan! hayatta en iyi şey ne?
- Düşmanını ezmek, önünden sürüldüğünü görmek ve kadınlarının feryatlarını duymak
- Güzel.





18 Mayıs 2014 Pazar

Hattuşa'nın, Entrikalarla Dolu Taht Oyunları: Demir Taht - Nesrin Baytok

"Büyük babalarımın düşmanı olan Kaşkalar bile beni desteklediler;
Bütün Hattuşa da benim arkamda idi"
III.Hattuşili


Taht oyunları ve Demir Taht kelimelerini yan yana kullandığım için size George Martin'in serisinden bir romanı tanıtacağımı sanabilirsiniz; ancak size Hitit İmparatorluğunun son döneminde yaşanmış bir taht kavgasının hikayesini anlatıyor bu roman. Hititler ile ilgili araştırma yaparken, bu imparatorluğun sık sık entrikalar ve kanlı taht darbeleri ile iç içe yaşadığını, Hattuşa'da Hitit kralının oturduğu tahta Demir Taht adını verildiğini öğrenmiştim. Bu tahtın özelliği elbette Fantastik Kurgu edebiyatındaki sürümü gibi düşmanların kılıçlarından eritilerek yapılmasından kaynaklanmıyor. Hititler döneminde demir, altından bile kırk kat pahalı bir maden ve Hitit Kralının gücünü göstermek için öncelikle tamamen demirden dökülen, daha sonra çağlar geçtikçe sadece önemli parçaları demirden yapılmış olan bir taht var. İşte bizim konumuz olan Demir Taht bu. Kitap, Bilgi Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 360 sayfalık bir roman. Bir roman olmasına karşın kaynakçasının olması da hoşuma gitti doğrusu. Yazarın Hititler konusunda okuduğu, araştırdığı eserlerin çoğunu okumuş olduğum için kitapta içerik olarak bir yanlışlık bulamadığımı belirtmek isterim. Roman, ölen Hitit Kralı Muvatalli'nin ikinci eşinden olan oğlu Urhi-Teşup ile amcası Hattuşili arasında ki taht kavgasının nasıl başlayıp geliştiğini anlatıyor. Bu konuda Hattuşili'nin, kendisinin kil tabletlere aktardığı hususlara riayet edildiği gibi, dönemin diğer kaynakları ve bilim adamlarının tezleri doğrultusunda objektif bir hikaye aktarılmaya çalışılmış. Belirttiğim gibi tarihi gelişmeler doğrultusunda romanda bir tutarsızlık yok. Yazar, Hititler ile ilgili birçok olguyu romanın içerisine güzelce yedirmeyi başarmış. Okunuşu akıcı, insanı heyecanlandırıyor ve sonrasını merak ediyorsunuz. Trabzon Havaalanında elimdeki kitabım bitince, oradaki kitapçıdan merak ederek almıştım. Blogu takip edenlerin bileceği üzere, tanıttığım her uygarlık ile ilgili varsa tarihi kurgu romanlarını da paylaşmaya çalışıyorum. Bu doğrultuda Hititlere ilişkin bir romana ulaşmış olmam bile beni yeterince mutlu etti. İçerik olarak ne olacağını pek kestirememe rağmen yine de düşünmeden aldım. Şimdi de hiç pişman olmadığımı fark ediyorum.

Tarihi kurgu romanları okurken, eğer gerçekte olanları biliyorsanız, roman daha keyifli oluyor. Hem bilginizi güncelliyorsunuz, hem de eserdeki olaylarla karşılaştırma imkanı buluyorsunuz. Bu noktada yanlış bilgileri ayıklamanın ve özellikle son dönem Osmanlı tarihi hakkında çıkan spekülatif bazı tarihi kurgu romanları ile elinizdeki romanı karşılaştırmanın keyfini yaşıyorsunuz. Demir Taht sayesinde sadece tarihte olan olayları edebi anlatımla süsleyerek de aslına uygun roman yazılabildiğini fark edebilirsiniz. Roman da çok göze batmasa da dikkatimi çeken tek olumsuz ayrıntı, romandaki karakterlerin konuşurken o dönem konuşmalarında bulunması mümkün olmayan ifade ve duygu aktarımına sebebiyet verecek kelimeler kullanılması. Örneğin, Tanuhepa'nın Urhi-Teşup'u hırslandırmak için "Herkes amcan için 'helal olsun bak yeğenini nasıl da tahta çıkardı diyorlar" cümlesindeki helal olsun ifadesi hem edebi, hem de tarihi anlamda Hitit soylularının konuşmaları olarak nitelendirilemez. Zira bu tip kalıp kelime öbeklerinin okuyucuya aktardığı somut anlamının dışında, soyut vurguları da mevcuttur. Hititler döneminde gelişmiş bir inanç sistemi olmakla birlikte; burada duygu aktarımı için yanlış cümlenin seçilmesi bir yana, bu toplumun kelime anlamı itibariyle helal-haram ayrımı yapacak duygu, düşünce ve inanç da olmaması da ayrı bir vaka. Elbette buradaki amaç tek cümle üzerinden yargılama yapmak değil; ancak kanaatime göre böyle durumlarda karakteri fazla konuşturmak, daha vahim hatalara sebebiyet verebilir. Sonuçta konuşma kendini ifade biçimidir ve Hitit uygarlığının kendini daha çok aynı cümleyi tekrarlayarak, dua ederek vs. yollarla ifade ettiğinin de göz önünde bulundurulması gerekir diye düşünüyorum.

Hitit tarihi, Osmanlı İmparatorluğunun yükseliş ve duraklama dönemi harem hikayelerini ve Valide Sultanlar ile yabancı uyruklu sultanların entrika dolu mücadelelerini aratmayacak kalitede hikayelere sahip. Yazar da bu durumu çok iyi değerlendirmiş ve Hitit tarihi kurgusu adına türünün kaliteli bir örneğini vücuda getirmiş. Belki de bu taht kavgaları Osmanlılara Bizans'tan değil de Hititlerden miras kalmış olabilir diye de insanı düşündürüyor. Kitabı okurken Hitit tarihine ilişkin pek çok şeyi de öğrenebilirsiniz. Örneğin Urhi-Teşup'un veliahtlığı sorgulanırken, bu hakkının dayanağı olan Telipinu Metni roman içerisinde özet olarak karakterlerin ağzından sunuluyor. Hikaye bütün Hatti ülkesini kapsıyor. Mısır'a, Arzava, Kizzuvatna, Mitanni, Kaşka, Amurru ve diğer küçük vasalların topraklarına seyahatinizi de mümkün kılıyor. Elbette ki, hikayenin özüne olan bağlılığı yitirmemek adına çok geniş bilgi verdiklerini söylemek de yanlış olur. Akıcı bir okuyuş ve okuyucuyu sarması sebebiyle kitabı elinize aldığınız gün bitirmeniz mümkün. Aynı gün içerisinde ara vermeden kitabı bitirebilmek için uykunuzdan feragat etmeyi göze alabileceğiniz romanlardan. Nisan 2014 basımı olduğu için ilk defa yeni çıkmış bir romanı da tanıtmış olma şerefini bahşetti bana.

Hititler ile ilgili güzel bir tarihi kurgu romanı okumak istiyorsanız, bunu keyifle yapmanızı garanti edebilecek bir roman.




16 Mayıs 2014 Cuma

Eşek Kulaklı Kral Midas mı? Arami Ülkesine Oturan Kral Mete mi?: Friglerin Kökenine Dair Tezler

"Bilmiyorsan öğren. Biliyorsan öğret"
Sümer Atasözü


Frigler ve onların Batı Anadolu'da bıraktığı izlere ilişkin yapılabilecek çok fazla yorum var. Köken tartışmaları konusunda batılı akademisyenlerin bir kısmı kökenlerini kesin olarak tespit ettiklerini iddia ederken, büyük bir çoğunluğu hala bu olguya şüphe ile yaklaşmakta. Özellikle Frigce denilebilecek dilin, iki dönemde birbirlerinden farklı şekillerde var olması bu konudaki araştırmalarda, arkeolog ve eski çağ tarihçilerinin kafasını epey karıştırıyor. Friglerin kökeni ile ilgili tartışmalara geçmeden önce size bu uygarlıkla ilgili geniş bilgi edindiğim bir kitabı tanıtmak istiyorum. Ondan sonra bu konu üzerindeki düşüncelerimi, mevcut varsayımlar üzerinden yürüteceğim.

Bir Uygarlığın Sırları Arasında Yolculuk: Frigler, Midas'ın Ülkesinde, Anıtların Gölgesinde - Taciser Tüfekçi Sivas, Hakan Sivas

Hititler ve Urartular bahsinde olduğu gibi yine Yapı Kredi Yayınlarının, aynı seri içerisinde yer alan Frigler ansiklopedisini tanıtacağım size. Bazı konularda şüphelerimi gidermek yerine arttıran bir eser olmasına karşın, Frig uygarlığı ile ilgili ayrıntılı bilgiler, büyük ansiklopedilerde ve genel eski çağ tarihi kitaplarında toplu olarak geçildiği için, size bu kitabı tanıtıp, düşüncelerimi ise edindiğim bilgiler doğrultusunda sunacağım. Yukarıda da belirttiğim gibi yine Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmış bir eser, kuşe kağıda renkli 388 sayfadan oluşuyor. Tıpkı diğer yayınlarda olduğu gibi, sayfanın yarısı İngilizce, yarısı Türkçe olarak ayrılmış durumda. Yine diğer eserlerde olduğu gibi, çok güzel görseller ve sayfaların bölünmüş hali sebebiyle, okuma yapmak üzere ortalama 150-170 sayfa arası bir metinle karşı karşıya kalıyorsunuz. İçerik konusuna gelince, yayınlanan makaleler arasında ciddi farklılıkların olması, olumlu mudur? yoksa olumsuz mu pek kestiremedim. Şöyle bir örnek vermem gerekirse; Friglerin kökenine ilişkin bir makalede Friglerin yazısının iki döneme ayrıldığı, Roma dönemi yazıların Hint-Avrupa dili olduğunun kesin olduğu, ancak ilk döneme yazılara ilişkin (Friglerin hüküm sürdüğü dönem kastediliyor) kesin olmasa da ikinci yazıdan hareketle Hint-Avrupa dil ailesi içerisinde yer alma ihtimalinin yüksek olduğundan bahsediliyor. Bir diğer makalede ise, makalenin yazarı kesin ve kuşkusuz bir şekilde Frig dilinin Hint-Avrupa dil ailesi içerisinde olduğu ispatlanmıştır diyor. Hali hazırda güncel olarak takip ettiğim bir konu olduğundan, henüz böyle bir ispatlanmışlık göremediğimi belirtmeliyim. Ayrıca madem farklı görüşlere yer veriliyor, bu takdirde neden Dr. Selahi Diker ve Prof.Dr. Kazım Mirşan'ın "Frig dili Türkçe'nin eski diyalektlerinden biridir" tezleri dikkate alınmıyor? İşte bir önceki yazımda bahsettiğim bizim akademisyenlerimizin tarafsızlık anlayışına muhteşem bir örnek daha. Size aşağıdaki satırlarda gayet akademik dille yazılmış bazı eserlerden örnek vererek bu durumun altını bir kez daha çizeceğim.

Eserin içerisinde pek çok konuda tıpkı diğerlerinde olduğu gibi Frig toplumunun alışkanlıkları, yapıları, sanatları ve tümülüslerinden bahsediliyor. Gönül isterdi ki, burada tümülüs kavramından bahsederken, hiç yön göstermeden kurganın ne olduğu da açıklansaydı, ancak tarafsız bilim buna da ne yazık ki müsaade etmemiş. Aslında bu taraflılık, tarafsızlık mevzuunda YKY'den çıkan diğer eserlere de not düşebilirdim, ancak her ileri adım attığımda daha fazla "taraflı tarafsızlık" gördüğüm için, bu konudaki görüşlerimi aktarmak bu esere kısmet oldu. Yoksa dizgi, özen ve kalite açısından tıpkı diğer eserler gibi çok üst düzey bir iş çıkartılmış. Aslında Hititler ve Urartular ile ilgili düşünce yazılarında tanıttığım kitaplar doğrultusunda neredeyse aynı şeyleri de söyleyebilirim. Farklı olarak bu eserde Frig müziği hakkında detaylı bilgiler edinmiş olmam oldu. Anadolu'da ve hatta dünya genelinde sistemli müziğin atası olarak Friglerin kabul edilmesi ve Helen müziğini ciddi şekilde etkilemesi de ayrıca çok önemli geldi bana. Bu konuyla ilgili eser dışında başka bir makalede Frig müziğinin etkilerini Osmanlı sanat müziğine kadar sürdürdüğünü öğrendim. Sonuç olarak Friglerin yaşamları ve uygarlıkları hakkında en geniş bilgiyi edinebileceğiniz tek derli toplu kaynak size tanıttığım bu eser. Elbette içinde doğruluğu kesin olan şeyler olduğu gibi, doğruluğu kesinleşmemiş durumlar hakkında da bilgi verildiğini unutmamak lazım. Gelelim Friglere, kim bu gizemli halk?

Trakya'dan Frigya'ya Uzanan Bir Dolu Varsayım

Friglerle ilgili köken tartışmalarını sonuçlandırabilmek için, akıbetleri ve kökenleri konusunda tartışmalar olan bir diğer uygarlık olan Trakları iyi etüt etmek gerekiyor. Trak kavimleri M.Ö. 3.000 yılından bu yana adlarını verdikleri topraklar olan Trakya'da mukim bir kavim. Yazı kullanmadıklarına ilişkin kanılardan veya yazılı kaynakları varsa da bunlara ulaşılamadığından, bu kavmin kökeni hakkındaki tartışmalar akademik anlamda halen sürmekte. Hakkında yazılı kaynağa ulaşılamadığı iddia edilen bu kavmin diline ilişkin ise dayanak göstermeden ciddi tartışmalar yürütülmüş. Yazılı bir örneği olmayan bir dilin Hint-Avrupa veya Ural-Altay dil ailesine ait olduğu yolundaki tartışmalar olması çok garip. Traklara ilişkin tezlerde; yazılı alfabesi olmayan ve ölü diller sınıfında gösterilen bir dilin, hangi dil ailesine mensup olduğunu, hangi teknik kriterler ile tespit edebiliyorlar bu konuda bir uzmanlığım yok. İlla ki, başka kültürlere ait yazılı metinlerde misal Eski Yunancada Trak diline ilişkin bir kaç kelimeye rastlayabilirsiniz. Ancak M.Ö. 3.000'den beri bölgede olduğu bilinen bir uygarlığın dilini hangi delillerle Hint-Avrupa dil ailesi içerisine soktuğunuzu göstermeniz gerekmektedir. Sonuç olarak bir toplumun kökeni hakkında varsayımlarda bulunmak için tek geçerli delil dil değil. Trakların yaşam şekilleri incelendiği zaman, yakınlık gösterdiği kültürler üzerinden de hareket edilebilir. Traklar benim ikircikli bulduğum, batılı akademisyenlerin "Asyanik" olarak adlandırdıkları topluluklarla pek çok ortak özellik göstermeleridir. At yetiştiren, ata binen, ok kullanan, ölülerini kurgan-tümülüs tipi yapılar içerisine gömen, savaşçı, dağda yaşayanları vahşi, şehirde yaşayanları Yunan kavimleri sayesinde medeni!!(Asya ırklarının savaşçılığı ile Ari ırkların vahşiliği kıyas tutmaz) olarak nitelendirilen bir topluluk.

Hatırlarsanız geçen yazı da Hititlerin kökenleri ile ilgili dil üzerinden yapılan araştırmalarda "wasser" kelimesinden "water" yani su kelimesine ulaşılarak bu dilin Hint-Avrupa kökenli bir dil olduğu ispatlanmıştır demiştim. Her ne hikmetse bu bağlantı Trak-Turuk-Türk arasında kurulamamaktadır. Trakların kökeni ve Orta Asya kavimlerine benzerliklerini gösteren metinler Ksenophon'un Onbinlerin Dönüşü eserinden yapılan alıntılar ve Herodot Tarih'inden nakledilenler ile elde edilmiş bir sonuç. Eski Yunan tarihçilerinin anlatılarından aktarılanlar, bu kabilenin çağdaşlarından İskitlerle benzeri özellikler sergilediğini, hediye verme, toy kurma, savaşma adetleri ve sosyal yaşam konusundaki benzerlikler, Trak-Türk bağlantısının değerlendirilmeye alınmaya değer bir ihtimal olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak bu kısa girizgahın sebebine gelecek olursak, Friglerin kökenine ilişkin teorilerden birisi de köklerinin Traklara dayanıyor olabileceğidir. Bir çok özellik açısından benzeşen unsurlara sahip olmalarının yanı sıra, Erken dönem Frigcesinin Trakçanın diyalekti olabileceğini savunanlar var. Bu sebeple Frigler ile Traklar arasında kurulması muhtemel olası bir bağlantı ve Traklar mevzuunun daha net deliller ışığında değerlendirilmeye başlanması eski çağ tarihi açısından bir çok karanlık noktayı ortaya çıkarabilir. Benim dikkatimi çeken ise M.Ö. 3.000 tarihidir. Bu tarih Kenger uygarlığının refah içerisinde olduğu döneme tekabül ettiği gibi, aynı zamanda Sami göçlerinin artmaya başladığı ve tahmini olarak Kengerli nüfus çoğunluğunun göç etmeye zorlandığı dönemin başlangıcıdır. Yine aynı tarihte her ne kadar çok daha önceki tarihlerde Güneydoğu Anadolu'da bulundukları yönünde kuvvetli bir karine olsa da, Kenger-Sümer uygarlığının yoğun etkisi altında kalan Hurrilerin yazılı tarihe kayıtlı olarak girdiğini görmekteyiz. Yine şaşırtıcı bir şekilde M.Ö. 3.000'lerin başlangıcında, Proto-Frig diyebileceğimiz Trakların Trakya bölgesine yerleşmiş olması, Orta Anadolu'da Hatti unsurların beylikler halinde örgütlenmeye başlaması olguları hep birlikte ele alınmalıdır. Bu şekilde bir incelemeyle bu tarihin ve öneminin daha net kavranacağına inanıyorum.

Frigcenin Çözümlenmesi Açısından Türk Dili Tezlerinin İncelenmesi

Maraton kapsamında eski çağ tarihi döneminin sonuna geldiğimde sizlere tanıtmayı planladığım içerik olarak birçok uygarlıktan bir anda bahseden kitaplar var. O kitaplardan birinden yardım alarak Frigce hakkında bazı görüşleri tarafınıza sunmamın bu konu açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Türk tarihi ile ilgilenenlerin iyi bildiği bir isim olan Kazım Mirşan'ın araştırmaları konusunda tarihle ilgilenenler arasında birçok ihtilaf mevcuttur. Kimileri Türk tarihini, tarihin başlangıcından başlatan ve neredeyse her topluluğu Türk addeden Mirşan'ı abartılı ve şovenist bulmakta, kimileri kendisine deli demekte, kimileri ise tezlerinin kuvvetli delillerle dolu olduğunu ve söylediklerinin doğruluğu ihtimalinin çok yüksek olduğunu iddia etmektedir. Ben bu üç grupta da yokum. Bana göre iddiaları ilk okunuşta mantıklı gelebilir, ancak daha fazla akademik delil gerekmektedir. Bununla beraber tezlerinin ve iddialarının bir delinin güncesi muamelesi görmesinin de aşırı bir tavır olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde bundan 50 yıl önce İskitler bir Proto-Türk kavmidir diyenlere de deli gözüyle bakılıyordu; ancak akademik ve arkeolojik veriler şu anda tam tersini gösteriyor ve Hunlar gibi İskitlerin Türklüğü konusunda da hakim kanaat bu yönde. Mirşan'a göre Frigce Türkçenin diyalektlerinden birisi. Kitaplarını satın almam mümkün olmadığı için iddialarını nasıl delillerle oluşturduğunu bilmiyorum. Ancak bildiğim bir diğer araştırmacı var. Dr. Selahi Diker'in Türk Dili'nin Beşbin Yılı isimli kitabını ilk elime aldığımda, Mirşan vari tespitlerle karşılaşacağımı düşünüyordum. Ancak ömrünü bu işe vakfetmiş ve dil bilimi konusunda ciddi seviyede uzmanlaşmış Selahi Diker'in bu kitabında diğer bir çok arkaik dil gibi Frigce'nin de doğru dilbilim ve söz dizimi kuralları çerçevesinde incelendiğinde bu dilin Ural-Altay dil ailesi içerisinde yer alması gerektiğine ilişkin çok vurucu tespitleri var.


Bu konu ile ilgili kitabında verdiği bilgileri okumanızı rica etmekle bir örnek vermem gerekirse; Kitapta bir Hitit mühründe yer alan ancak içerdiği ifadelerden dolayı Friglerle ilgisi bulunduğunu düşündüğü bir metini aşağıdaki gibi çözmüş Selahi Diker. Kitabın başında yaptığı açıklamalar, Türkçe dil bilgisi kuralları, ses bilim ve söz dizimi ilkeleri doğrultusunda bir altındaki şekilde çevirmiş durumda:

- tar-rik-tim mesar mat erm me-e (Tarriktime Erme ülkesinin kralı) (Orijinali)

- otur-ık-tım me(n) Ser Mata Arim-me (Ben Kral Mata (Mete) Arami Ülkesinde tahta oturdum)  veya
- otur-ık-tım me(n) Ser Mata er-i-me (Ben Kral Mete, erlerime hükümdar olarak tahta çıktım) (Selahi Diker çevirileri)


Selahi Diker'in Frigce başlığı altında çözümlediği başka kelimeler ve Frigce, Türkçe hazırlamış olduğu bir sözlük de mevcut bu kitabın içerisinde. Asurluların kaynaklarında Friglere Muşki denilmekte ve hükümdarlarının ismi Mita olarak sunulmaktadır. Mete-Mata-Mita-Midas dizisinden söz ederek, meşhur Kral Midas'ın gerçek isminin Mete olabileceğini vurguluyor Selahi Diker. Bu kitapta baştan sona çözümlediği Midas Anıtındaki yazılar, Limni yazıtları, Frig kült yazıtları çevirilerini de bu kitabı temin edebilirseniz okumanızı tavsiye ederim. Dil Bilgisi açısından, doğru kurallar, doğru ses bilgisi(fonetik) kuralları, söz dizim (sentaks) ilkeleri kullanılarak yapılan bu çalışmanın bu zamana kadar pek fazla su yüzüne çıkmamış olması, üstelik kitaba övgüler düzen yabancı akademisyenlerin varlığına rağmen, dikkat çekmiyor oluşu biraz garibime gidiyor. Kitabı geniş olarak tanıtacağım elbette; ancak bu kadar akademik ve dolu dolu bilgi veren, sunduğu tezlere karşı koymak için çok daha fazlasına sahip olunması gerektiğine inandığım bir eseri kaleme aldığı için kendi namıma Selahi Diker'e şükran borçluyum.Size bunun dışında internette karşılaştığım çok güzel bir karşılaştırmayı da okumanızı tavsiye ediyorum. Frig yazısı ile Orhun abidelerinin karşılıklı bir analizini içeriyor(*). Resimleri inceleyerek benzerliği kendiniz de görebilirsiniz.

Gorda'dan Midas'a Friglerin Kökenlerine İlişkin Fikirler

Frig uygarlığı hakkında geniş çaplı eserlerden faydalandığım bilgiler ve tarihi kendi algılama şeklim doğrultusunda ve bu konuda geliştirilmiş Türk tezleri açısından inceleme yapmam gerektiğinde Friglerin'de Proto-Türk kavimlerinden biri olabileceği yönünde ciddi bir kanaate sahip oldum. Bunu salt kafatasçı bir bakış açısıyla değil, bu zamana kadar okumasını yaptığım çok sayıda eski çağ tarihi kitabından yola çıkarak edindiğim bir bakış açısı olduğunu da belirtmeliyim. Yukarıda da belirttiğim üzere eski çağ tarihinin üzerindeki bulutların kaldırılması, M.Ö. 3.000'li yılların ilk döneminin aydınlatılmasına bağlıdır. Zira şu anki incelemelerim doğrultusunda Kenger-Sümer ve Hurrilerin birer Proto-Türk uygarlığı olduğu konusunda çok tatmin edici deliller olduğunu düşünüyorum. Bu iki uygarlığın yükseliş tarihinin, günümüz uygarlığının kökenini oluşturuyor olması ayrıca önemlidir. Hititlerin de Proto-Türk olduklarını düşünüyorum. Zira konuştukları dili Hint-Avrupa dil ailesi içerisine alan akademisyenler, aynı zamanda tarihteki ilk İndo-Avrupai milletin Hititler olduğunu beyan ediyorlar. Kavram karmaşası yaratmak için değil, ancak kavramların mantık ilkeleri doğrultusunda düzenlenmesi gerektiğine inanan biri olarak, Hititlerin devlet kurduğu tarihte Avrupa'da "uygarlık" olmadığını, Neolitik çağdan kalma yaşantılarını sürdüren toplulukların var olduğunu düşünürsek, bu millete Hint-Avrupalı demenin ne kadar saçma olacağını bir nebze olsun idrak edebiliriz. Bu durumda doğru önerme ya tüm Avrupa milletlerinin Anadolulu olduğu, ya da konuştuğu dil bakımından farklı özellik gösterse de, adet, töre, mitoloji, yaşam tarzı, ölü gömme adetleri gibi diğer birçok açıdan başka kavimlerin özelliğini sergileyen bu topluluğun kökenleri hakkında yeniden araştırma yapılması gerekliliğidir. Kaldı ki Hatti ve Hurri etkileri düşünüldüğünde, Avrupalıların "Anadolulu" olmayı pek de içlerine sindirebileceğini zannetmiyorum. 

Bu doğrultuda M.Ö. 3.000'li yıllarda Trakların yerleştiği bölgeden veya daha kuzeyinden kopup gelen, Orta Asya tipi kurganlar yapan, ölülerini değerli eşyaları ile birlikte gömen, cenaze törenleri arkasından ahaliye yemek veren, inanışları doğrultusunda anaerkil bir kültürden gelen ve kadına sosyal hayatta emsali uygarlıklara göre değer verilen, dağlık Frigya bölgesi ele alındığında ve Bitinya'nın coğrafi özellikleri doğrultusunda tespitte bulunmak gerektiğinde yüksek ve sarp yerlerde yerleşmeyi seven bir topluluktan bahsediyoruz. Benim burada bahsettiğim özelliklerin ne kadarını kendi kafanızda tanıdığınız uygarlıklarla eşleştirebilirsiniz bilmiyorum. Bu tarih bilginize ve hayal gücünüze kalmış. Ancak benim kanaatime göre bu özelliklerin çok büyük bir çoğunluğu Milattan öncesinde 2.000 yıllık bir süreyi kapsayan Proto-Türk boylarında gözüken özelliklerdir. M.Ö. 4.000 ve M.Ö. 2.000 arasına tarihlenen Orta Asya mezarlarında Frig tümülüslerine birebir benzeyen kurganlar bulunmakta olup, her iki mezarda da ölülerin hocker pozisyonunda (ana rahminde duran bebek pozisyonu) gömülmüş olduğuna ayrıca dikkat edilmelidir. Hititlerin de ölülerini aynı pozisyonda defnettiklerini belirtmek lazım. Tabii bunlar tek başına delil olabilecek kadar kuvvetli unsurlar değil. Aynı dönemde, aynı uygarlığın toprakları içerisinde ölülerin yakıldığı, gömüldüğü farklı uygulamalar da mevcut. Fakat bence anahtar nokta; ölü gömme adetlerinin, ölülere saygı duyma ve ölümden sonra yaşam olguları konusunda bir çizgi tutturmuş olan Asyanik (daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi sonradan uydurulan bir tanımdır) kavimlerin imzası niteliğinde olduğunu bilmekten geçiyor. 

Ben kendi maratonum sonrasında yaptığım tetkiklerde Friglere ilişkin gizemlerin çözülmesi halinde, onların da bir Proto-Türk kavmi olduğunun kesinleşeceğine inanıyorum. Dediğim gibi inanıyorum. Bilimsel bir delil olarak belirtmiyorum. Anadolu uygarlıkları hakkında ulaşılan verilerdeki karmaşıklığın sebebini ise M.Ö. 500 yılından sonra başlayan gelişmelere ve Pers, Helen ve Roma kültürlerinin etkisinin burada üstün bir kültür yaratırken, (Troya gibi) var olan kültürü tahrip etmesine bağlıyorum. Frigler ile ilgili ortaya çıkabilecek gelişmeleri takip edilecekler listeme eklemiş durumdayım.

Frigleri bitirirken maratonda bir sonraki yazıda, Friglerin sonunu getiren Kimmerleri tanıtacağım. Onlarla ilgili araştırmalarımda Frigler konusunda çaresiz kaldığımdan daha fazla çaresiz kalmıştım. Kimmerlerle ilgili bilgi sahibi olmak, bana 21 ciltlik bir ansiklopediye patladı. Bir sonraki yazıda elimdeki tek kaynağım olduğu için sizleri ansiklopedi ile tanıştıracağım ve daha sonra Kimmerler ile ilgili düşüncelerimi geniş geniş aktaracağım. 

Güney Rusya'da görüşmek üzere. 






(*) http://mozbulbul.blogcu.com/frigler-ve-gokturk-abideleri/9198551



13 Mayıs 2014 Salı

Modern Çağın Fantastik Fenomeni: Taht Oyunları - George R.R. Martin (Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi 1.Kitap)

"Savaş, kız büyütmekten daha kolay"
Eddard Stark



Son dört yıldır televizyon ekranlarını kasıp kavuran, izleyenleri koltuğuna mıhlayan ve on bölümlük sezonlar halinde, tabiri caizse tadı damakta bırakan, fantastik kurgunun daha çok izleyici ve okuyucuya ulaşmasının önünü açan bir fenomen mevcut. Evet Taht Oyunlarından bahsediyorum. Aslında Taht Oyunları dizinin senaryosu üzerinde de söz sahibi olan George R.R. Martin'in fantastik kurgu okuyucuları arasında meşhur "Buz ve Ateşin Şarkısı" serisinin birinci kitabının ismi. Dizi için daha popüler ve uygun olduğundan olsa gerek, bu serinin her kitabı Taht Oyunları adı altında televizyonlarda her sezon gerilimi gittikçe tırmandırıyor. Bu serinin ilk kitabını 2007 yılında okumuştum. Daha sonra ikincisi yayınlanmadığı için ilgim başka kitaplara yöneldi. Ta ki dizi yeniden başlayana kadar. Dizinin yarattığı fenomen sonucu kitabın yayın haklarını Epsilon Yayınları aldı ve şu zamana kadar serinin yazılmış olan tüm kitaplarını çevirmiş ve yayınlamış durumdalar. Dizinin ilk sezonu ardından ilk kitabı bu sefer Epsilon çevirisinden okuduğumda, çok daha farklı ve akıcı bir kitap okuduğuma kanaat getirdim. Bu fantastik kurgu fenomeni hakkındaki tartışmalara girmeden önce usulüm olduğu üzere size kitabı tanıtayım. Kitap Epsilon Yayınları tarafından basılmış, toplam 847 sayfa. Karton kapaklı ve Epsilon Yayınları tarafından bu seriye özel olarak düzenlenmiş kapak tasarımı doğrultusunda bence çok şık bir kapağı var. Serinin ilk kitabında, dizinin ve okuyucularının çok iyi bildiği Ak-Gezenler meselesiyle başlayan bir açılışla, ilk bakışta fantastik bir kurgu üzerine mi, yoksa orta çağ döneminde yaşanmış gerçekler üzerine mi kurulmuş olduğunu tam anlayamadığımız bir açılışla karşılaşıyoruz.

Hikaye Westeros isimli, Yedi Krallığın kah beraber, kah karşılıklı olarak çatıştıkları bir kıtada geçiyor. Yedi Krallık ve çok güçlü ailelerin birbirleri ile çekişmeleri hikayenin unsurlarından bir tanesi. Bu ailelerin en önemlileri Stark, Targaryen, Baratheon, Lannister, Martell, Tyrell, Greyjoy, Arryn, Tully haneleri ve bu hanelere bağlı olarak Westeros'ta belirli bölgeleri kontrol eden, Frey, Bolton vd. aileler mevcut. Bu ailelerin sembolleri ve bu semboller doğrultusunda sahip oldukları bazı efsaneler var. Doğrusu romanın başında Ejderhaların, Ak Gezenlerin, Ulu Kurdun veya Büvet Ağaçlarının efsanevi hikayeler dışında bir fonksiyonu olmadığı konusunda ikna oluyorsunuz. Martin'in anlatıcılığında ki ustalık bu aşamada başlıyor. Sizleri önce bu efsanevi unsurların geçmişte kalmış umacı hikayeleri olduğuna inandırıyor. Roman ilerledikçe ise birer birer dünya gerçekliğinden, fantastik kurgu gerçekliğine geçiş yapıyorsunuz. Roman ve hikaye bir çok konuda tam anlamıyla bir ustalık işi. Karakter yaratımı ve kahramanların destansı varlıklar veya bir insanın gücünü aşabilecek şeyler yapabilen kusursuz şahıslar olmadığı ender romanlardan. Romanda iyi ve kötü karakter diye net bir ayrım yok. Çünkü en iyi karakterlerin bile yanlış seçimleri, zaafları ve geçmişte yapmış olduğu hatalar mevcut olduğu gibi, kötü olarak belirtilen karakterlerin serinin ileri safhalarında vicdani kararlar alabildiklerini görüyorsunuz. Buna rağmen tamamen şeytani yapıya sahip karakterler de mevcut. Yazarın karakter yaratım gücünü örneklemek için, özellikle dizinin patladığı dönemden sonra karakterlerin bazılarına yürekten bağlanıldığı, bazılarından ise ölesiye nefret edildiği gerçeğini göz önünde tutmak gerekir. Örneğin; Eddard Stark'ın romanın son kısmında başına gelen olayların, okuyucu ve izleyici tarafından içselleştirilerek bu durumda yaşanan şokun ne derecede ciddi boyutlara vardığını görmek için video paylaşım sitelerinde dizinin ilgili bölümünü izleyenlerin yaşadıkları travmaları izlemeniz yeterli olabilir.

Romanın ilerleyiş tarzı, her bir karakterin gözünden hikayenin bir bölümünün aktarılması ile örülmüş durumda. Örneğin, Bran Stark'ın gözünden anlatılan bir bölümün ardından, devamlılığı sağlamak adına Catelyn Stark'ın görüş açısı tarafından hikayenin anlatılmasına devam ediliyor. Bu husus hem hikayenin devamlılığına, hem de karakterlerin olayları yorumlama açılarına genişlik katıyor. Dolayısıyla hikayeyi takip ettiğiniz karakterlerin duygu durumlarını; bu kısım, başka bir karakterin bakış açısından aktarılsa nasıl olabileceğine dair hayal gücünüzün sınırlarını da zorlayan bir okuma serüvenine sürükleniyorsunuz. Karakter oluşturmanın yanı sıra, Martin'in anlatımını olağanüstü kılan şeylerin en önemlisi, detaycılığı olmuş durumda. Karakterlerin üzerine giydikleri kıyafetlerin detayları muazzam derecede şaşırtıcı. Giysiler o kadar detaylı bir şekilde betimleniyor ki, karakterin gözünüzde canlanması işten bile değil. George Martin'in kaynatılmış deri zırh konusunda ise ciddi bir saplantısı olması muhtemel. Çünkü savaşçı karakterlerin büyük çoğunluğu er ya da geç bu zırhı giyiyor. Bunun dışında kralların veya hikayenin geçtiği han veya evlerin sofralarında yenmekte olan yemekler de çok ayrıntılı şekilde tarif ediliyor. Öyle ki, roman karakterleri yerken sizin ağzınızın sulandığı bile olabiliyor. Coğrafi olarak, serinin geçtiği evren üç kıtadan oluşuyor. Westeros, Essos ve Sothoryos. İlk kitapta kurgunun büyük çoğunluğu Westeros kıtasında gerçekleşiyor. Yazarın Buz ve Ateşin Şarkısı olarak adlandırmış olduğu seride, Westeros kıtasında buzu, Essos kıtasında ateşi yaşıyorsunuz. Üçüncü kıta olan Sothoryos henüz tam olarak keşfedilmemiş, büyük ormanlarla çevrili bir kıta. Buz ve Ateşin Şarkısına ait wikipedia sayfasından az çok öğrenebildiğim kadarıyla da sadece kuzey kısmı bilinen, salgının hüküm sürdüğü bir kıta. Seri boyunca okuduğum kitaplarda -ki şu ana kadar çıkmış olanların tamamını bitirmiş durumdayım- henüz bu kıtaya ilişkin bir bilgiye de rastlamış değilim. Yedi Krallığın hüküm sürdüğü yer Westeros. Essos kıtasında ise Özgür Şehirlerin oluşturduğu bir koalisyon var. Bunun dışında köle tacirleri şehirler ve Dothrakiler de bu kıtada yer alıyor. Hikayenin önemli karakterlerinden biri olan Daenerys Targaryen'in de şu ana kadar ki bütün hikayesi bu kıtada geçiyor. Aynı zamanda Targaryen sülalesinin ana vatanı olan ve roman boyunca çeliğine yapılan övgüyü sürekli işiteceğiniz Valyria toprakları bu kıtada yer alıyor.

Bu kadar kelamdan sonra, kısaca ilk kitabın hikayesini de anlatayım. Serinin geçtiği coğrafyada Westeros'un kuzeyinde Ak-Gezenler ve Yabanılların insanların şehirlerine saldırmasını engellemek için çok yüksek bir duvar inşa edilmiş ve bu duvarı kötülüklerden koruyan, azı gönüllü, çoğu hüküm giymiş suçlulardan oluşan gece nöbetçileri var. Kitap duvarın ötesinde gerçekleşen bir sahne ile açılıyor. Westeros'ta Yedi Krallık ve birçok güçlü aile, uzun süren bir savaşın sonunda Targaryen hanedanının nam-ı diğer Deli Kralını devirerek bu kıtada barışı tesis edip ve Baratheon hanesinden Robert'ı tahta geçirdiklerini hikayenin başlangıcında kısmen öğreniyorsunuz. Bu olaylara ilişkin hikayeler romanın genelinde verilmiş durumda, yani hikayenin eskileri anlatan bir giriş kısmı yok o konuda da uyarımı yapmış bulunayım. Bu kıtadan farklı olarak Deli Kral'ın hanesinden Viserys ve Daenerys Targaryen kardeşlerde Demir Tahtı tekrar ele geçirmek için Essos kıtasında müttefik aramaktalar. Öyle ki, bu uğurda Daenerys'i göçebe ve vahşi, ancak kudretli savaşçılar olan Dothrakilere gelin olarak satılıyor. Hikayenin tek bir esas oğlanı yok. Bir çok açıdan karakterler kendi nihai hedeflerine ilerliyorlar. Örneğin Kral Robert'ın yakın arkadaşı Eddard Stark "Kral Eli" yani kralın sağ kolu olarak Kral topraklarına giderken, eşi ve oğullarının her biri ayrı bir kaderi yaşamak üzere enteresan yolculuklara çıkıyorlar. Ahlak ilkesini yorumlama yetiniz doğrultusunda bazen çok sert, bazense olağan karşılayabileceğiniz durumlar mevcut. Piç evlatlar diye bir gerçeklik var romanda. Soylu bir babanın, alelade bir kadından nikahsız olan çocukları Piç olarak addediliyor ve babalarının soy adını taşıyamıyorlar. Bu durumda bulundukları bölgelere göre soy adları alıyorlar. Örneğin kışın sert geçtiği Kuzey'de, "Kar" soyadı olurken, Nehirova topraklarında bu soy adı "Nehir" Fırtına Vadisinde ise "Fırtına" oluyor. Hikayenin başat karakterlerinden birisi de Eddard Stark'ın piç oğlu Jon Kar. Bir seçim yaparak Duvar'da gece nöbetçisi olmayı tercih ediyor. Tyrion Lannister ise anti-kahraman tanımını içinde en ufak bir boşluk kalmayacak şekilde dolduran bir karakter. Oturup her karakteri tek tek anlatmak çok keyifli olabilirdi. Hatta bir kitap blogu olmasa, ayrı ayrı her karakterin tahlilini yapmaktan büyük zevkte duyardım. Ne yazık ki bunu yapmam çok uzun bir yazı anlamına geldiğinden, karakterleri keşfetme kısmını size bırakmak istiyorum.

Hikayede taht kavgalarını başlatacak olan tek bir olay yok. Bir çok olgunun bir araya gelerek doğurduğu bir sonuç. Serinin ilk kitabının yarısına gelene kadar da karakterlerin çoğunluğunu tanıyor hale geliyorsunuz zaten. Ancak kurguyu bütün fantastik ögelere rağmen gerçekçi kılan bir hususa da değinmek gerekiyor ki, bu seri boyunca sizi sürekli şoka uğratan, şaşırtan, olayların akışının beklenmedik şekilde gitmesine sebep olan bir durum. Martin kurgunun akışı uğruna en önemli karakterlerini, sizin tam o karakterin kurtulacağına inandığınız anda öldürüveriyor. Bu sayede hiç ölmeden; asan kesen, binlerce düşman öldüren, her türlü zorluktan nasıl çıkılacağını bilen insanüstü fantastik kurgu karakterleri yerine, yeterinden fazla insan olan karakterle karşılaşmış oluyorsunuz. Bitirmeden önce, seri Epsilon Yayınları tarafından yeniden yayınlanırken, çevirmen konusunda sosyal medyada kopan eleştiriler ile ilgili fikirlerimi söylemek isterim. Kitabın çevirmeni benim akranlarımın "Adam" şarkısıyla hatırlayacağı Sibel Alaş. Bence gayet iyi ve farklı bir iş çıkarıyor. Özellikle şehir isimleri konusunda yaptığı çevirilerin hatalı değerlendirildiğini düşünüyorum. Sosyal medyada kendisine en sık yöneltilen eleştiri, Winterfell'in Kışyarı, Riverrun'ın Nehirova gibi isimlere çevrilmiş olması ve birde piç soy adlarına ilişkin eleştirilerdi. Piçlere bulundukları coğrafyaya göre soy adı verildiğini bizzat yazarın kendisi belirtmiş olmasına karşın, Jon Kar'ın neden Jon Snow olmadığı yönünde eleştiri sunulduğunu anlamış değilim. Zira bizler -en azından benim çevrem- hala kış mevsimini nitelemek için kar, karlı, kar yağışlı kelimelerini kullanıyoruz. Sanırım bu eleştiride bulunan arkadaşlar kendi aralarında "bugünlerde hava çok snowy" diyorlar. Bunun dışında Duvar demek varken, neden The Wall denmesi gerektiği, bunun özel bir isim olduğu yönünde öyle enteresan eleştiriler okudum ki, Sibel Alaş'a çok büyük haksızlık yapıldığı kanaatine kapıldım. Yüzüklerin Efendisi çevirisinde belirttiğim gibi, bir romanı başka bir dile çevirmek, sadece basit bir tercüme faaliyeti değildir. Çevrildiği dilde, yazarın yansıttığı anlam bütünlüğünü yansıtamıyor, yazarın üslubunu da Türkçe'ye uyarlayamıyorsanız, yapılan çeviri bence her daim eksiktir. Kaldı ki King's Landing, Winterfell ve Riverrun gibi isimler aynı zamanda anlam taşıyan özel isimlerdir. Üstelik Sibel Alaş'ın Türkçe çevirisinde dilimizde herhangi bir anlamı olamayacak Castamere, Braavos gibi özel şehir isimlerini aynen koruduğunu da düşünürsek yapılan eleştirilerin beyhude olacağı sonucuna varabiliriz. Kitabın orijinaline de göz atma şansı olan biri olarak Alaş'ın çok iyi iş çıkardığına da inandığımı söylemeliyim.

Buz ve Ateşin Şarkısı serisi şimdiden önümüzdeki on yıla damgasını vurmuş durumda. Gerçi bu fenomen herkes tarafından, serinin ilk kitabı olan Taht Oyunları ismini almış dizi olarak algılanıyor ancak olsun. Fantastik kurgu türünün hayranlarının tekelinden çıkıp, dünya çapında bir fenomen olmuş olan Buz ve Ateşin Şarkısı serisini, dizisini izlemiş olsanız bile okumanızı öneriyorum. Yolculuğumu serinin diğer kitapları ve çizgi romanları ile size kısım kısım aktaracağımı ve sadece seriye değil, yazıma ilişkin diğer detayları da sonraki yazılarıma sakladığımı şimdiden belirteyim.

Ve unutmadan "Kış geliyor"  




11 Mayıs 2014 Pazar

Batı Anadolu'nun Gizemli Uygarlığı: Frigler (M.Ö. 1.200 - M.Ö. 300)


Tarih maratonunda kendimi en çaresiz hissettiğim anlar, konuya ilişkin basılı kaynak bulamadığım dönemlere denk geliyor. Bazı konularda aşırı takıntılı davranabileceğim için, sizlere bir uygarlık hakkındaki önemli kitapları tanıtabilmek için o uygarlığa özel olarak yazılmış hususi kitapların bulunması gerekiyormuş gibi bir tavır takındığım zaman da oluyor. İşte Frig uygarlığı benim bu çaresizliği derinden yaşadığım uygarlıklardan birisi. Genel eski çağ tarihine ilişkin bilgi veren hacimli eserler dışında, bu uygarlığa özgülenmiş ayrı kitaplar bulabilmem ne yazık ki mümkün olmadı. Bu konu üzerinde fazla da durmadım, çünkü Yapı Kredi Yayınları klasiği olan bir ansiklopedim olması ve bu uygarlığa ilişkin geniş kapsamlı bilgilerin bu eserde bulunması işimi biraz daha kolaylaştırdı. Yine de karşılaştırmalı olarak bilgi sahibi olabileceğim birden çok kitabım olsaydı, daha eksik bilgi vermemekle birlikte daha tatmin olmuş bir şekilde devam edecektim maratonuma. O yüzdendir ki, mevzu bahis Frigler olduğunda yeni kitaplar bulursam sizlere tekrar tanıtmayı düşünüyorum. Bu girizgaha neden ihtiyaç duydum? Çünkü uygarlığa ait düşüncelerimi yazacağım yazıdaki kitap hariç, size sadece bir kitap tanıtabileceğim. Bu kitapta da, Frig uygarlığından daha çok, Dağlık Frigya bölgesine kendini adamış bir arkeolog olan Hollandalı arkeoloji profesörü Emilie Hespels'in Frigya kazı notlarını içeren günlüğünü oluşturuyor. Frigya ve Frig uygarlığına ilişkin çok fazla bilgi vermese de okunmasını tavsiye edebileceğim bir eser. Buyurun beraber bakalım ve tarih maratonumun en kısa tanıtımlarından biri ile yazıya devam edelim.

Bir Arkeoloğun Anıları: Frigya, Ben Gezginlerin Sonuncusuyum - Emilie Hespels

Kitabı satın alırken, Frigya ile ilgili bir şeyler öğrenebileceğimi düşünmüştüm. Tanıtım yazısı pek fazla açık değildi ve internet üzerinden yapılan alışverişin cilvelerinden birini yaşayacağımı düşünmemiştim. Tam olarak yürütmekte olduğum maratonun içeriğine uygun bir kitap olmasa da okuduğuma çok memnun olduğum bir kitap temin etmiş oldum. Sizlere tanıtacağım kitap Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından basılmış. Karton kapaklı 250 sayfa. Ayrıca kitabın son bölümünde kuşe kağıda basılmış bir çok resim ve en sonunda da Emilie Hespels'in kazı çalışmalarını yürüttüğü bölgenin bir paftasını bulabiliyorsunuz. Emilie Hespels'in kazı günlüklerinin yanı sıra, bu kazıların bazı bölümlerinde kendisine eşlik etmiş olan Halet Çambel'in, kitapta bahsedilen olaylarla ilgili olarak kendi görüşlerini aktardığı italik harflerle ayrılmış bölümlerde mevcut. Sanki o gün yaşananlara sonradan sunulmuş cevaplar gibi. Emilie Hespels dağlık Frigya bölgesine tamamıyla kendini adamış bir arkeolog. Bu uğurda ilk kazılarda karşılaştığı iletişim sorunlarını halletmek için Türkçe öğrenmiş ve ilerleyen yıllarda yapılan kazı kampanyalarında herhangi bir çevirmene ihtiyaç duymaksızın kazılarını ifa edebilmiş. Genel itibariyle Frigler hakkında pek bilgi alabileceğiniz bir kitap değil. Ancak bir günce olması sebebiyle anlatımı çok akıcı. Dönemin Türkiye'sine ve Türk insanına bakışı bazı noktalarda rahatsız edici olsa da bu günceden çıkartılabilecek önemli dersler de mevcut. Yine de batılı akademisyenlerin, Türk kültür ve medeniyetinin çok eski köklere dayanmadığı yönündeki düşüncelerin Cumhuriyet yıllarında da var olduğunu görmek imkanı bulmuş oluyorsunuz.

Yabancı bir arkeoloğun gözünden, hem kazı dönemlerindeki Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki görüşlerini, hem arkeoloji de Friglere ilişkin muazzam keşiflerin nasıl yapıldığını, hem de bu işin zorluklarına ve karşılaşılabilecek macera dolu bir serüvene ilişkin birçok şey okuma fırsatını vaat eden bir kitap. Açıkçası Emilie Hespels'in II. Dünya Savaşı yıllarında İstanbul'da uğramış olduğu akademik haksızlıklara okurken bile zor tahammül ettim. Kitap içerisinde Hespels'in kendince adlandırdığı, lakap taktığı kişilerin kim olduğuna ilişkin kitabın sonunda bir küçük kişiler sözlüğü de mevcut. Kitabı derleyen Dietrich Berndt'in Hespels hakkında söylemek istediklerini ve bu kitabın hazırlanışı hakkında verdiği bilgiler de çok ilginç. Aslında Frigler'e ilişkin bilgilenmeyi umut ederken, Hollandalı bir arkeoloji profesörünün, arzulu ve yoğun emek içeren çalışmasının nasıl takdir edilmediğini ve bu kitabın bir nebze de olsa, haklıya hakkının teslim edilmesi açısından önemli bir dönemeç olduğu yönünde bende ciddi bir kanaat uyandırdı. Dağlık Frigya bölgesini gezerken 1938, 1951, 1958 yılları arasında geçen kazı kampanyalarında, araştırılacak bölgeler ve yakınlarındaki köylere ilişkin o kadar detaylı ama kısa bir anlatım var ki, bir anlamda arkeolojik turist rehberi gibi kitap. Elbette kitabın yazarı olan profesörün ara ara, hem Friglere, hem de onlarla ilişki içerisinde olan Kimmerler, Romalılar, Lidyalılara ilişkin görüşlerini aktardığı yerler de mevcut.

Ancak kitap akademik bir çalışma niteliğinde olmadığından ve amacı akademik tespitler veya kazı sonuçlarının yayınlanmasını hedeflemediğinden, bu kitap ile Frig uygarlığına dair edineceğiniz bilgiler; zorlu bir coğrafyada yer almaları ve Emilie Hespels tarafından Dağlık Frigya ve Midas Kentinde çekilmiş en yakın tarihlisi 1958 olan siyah-beyaz resimler olacaktır. Kitapla ilgili belirtebileceğim tek olumsuzluk kağıt yapısı ile ilgili. Kaliteli bir kağıt olabilir ancak, kağıt kalınlığı sebebiyle sayfaları çevirmek bazen eziyet olabiliyor. Kitabı okurken sürekli; "acaba sayfa mı atladım" diyerek hangi sayfada olduğumu kontrol etmek açıkçası biraz yorucu oldu. Belki bu tip kağıt daha kalitelidir. Yine de beni özellikle yolculuk sırasında okumaya çalıştığımda epey zorladı. Frigya hakkında bilgi edinmek için yetersiz, ancak iyi bir günlük ve yarı-biyografi diyebileceğimiz bir tarzda kitap okumak istiyorsanız muhakkak tavsiye ederim.

Tarih maratonu ile tek hedeflemiş olduğum şey, sadece sizlere bu konuda bir uygarlığa özgülenmiş kitapları tanıtmak değil. Kendim için de bir araştırma temeli oturtmaya çalışıyorum. Dolayısıyla etüt ettiğim uygarlıkları sadece sizlere tanıttığım kitaplar üzerinden değil, genel olarak eski çağ tarihini anlatan kitaplar, ansiklopediler ve internet vasıtasıyla edinmiş olduğum bilgiler üzerinden de sizlere sunmaya çalışıyorum. Bu sebeple, Kenger(Sümer) uygarlığını tanıtmaya başladığım günden bu yana ayrıca düşünce yazıları kaleme alıyorum. Bu yazılar vasıtasıyla da sizlerle bilgilerimin bir bölümünü paylaşıyor, kalan kısmını öğrenmek istemeniz için kendimce bir gayret uyandırmaya çalışıyorum. Bu zamana kadar kaynak konusunda beni Frigler kadar zorlayan başka bir uygarlık çıkmadı. Kaldı ki bazı noktalarda çok gizemli bir uygarlık aynı zamanda. O yüzden bir sonraki yazımda, bu zamana kadar diğer uygarlıklar için yazdığım kadar uzun olamayacak bir düşünce yazısı kaleme alacağım. Frigler hakkındaki tezleri ve düşüncelerimi aktaracağım. Korkum ise Friglerden sonra tahlil etmeyi istediğim uygarlık olan Kimmerler'e ilişkin. Zira bu uygarlık ile alakalı ansiklopediler ve genel tarih kitapları dışında, bir romandan ve Barbar Conan serisinden başka bu uygarlığa özgülenmiş bir kitap veya bilgi yok. Bakalım bu durumda neler yapabileceğim?

Friglerle ilgili düşüncelerimi aktaracağım yazımda tekrar buluşmak dileğiyle.


9 Mayıs 2014 Cuma

Fantastik Kurgunun Kaderini Değiştiren Kitap: Yüzüklerin Efendisi - J.R.R. Tolkien

"Hepsine hükmedecek tek bir yüzük, 
Hepsini o bulacak, 
Hepsini bir araya getirip, 
Karanlıkta birbirine bağlayacak"


Daha önce fantastik kurgu türünde herhangi bir roman okudunuz mu? En sevdiğiniz fantastik kurgu serileri hangisidir? En sevdiğiniz fantastik kurgu karakteri kimdir? Bu gibi sorulara verilebilecek onlarca farklı cevap olabilir. Ancak çoğunluğunu fantastik kurgu türünün hayranlarından oluşturan bir topluluğa "İlk okuduğunuz fantastik kurgu romanı nedir?" diye sorduğunuzda çok yüksek bir oranda alacağınız cevap Yüzüklerin Efendisi serisi olacaktır. Bir çok fantastik kurgu okuru okudukları diğer kitaplarda yoğun olarak Tolkien'in Orta Dünyasından izler bulmuştur. Yüzüklerin Efendisi sadece fantastik kurgu türü açısından değil, dünya edebiyat tarihi açısından da çok önemli bir dönemecin başlangıcıdır. Tolkien'in yarattığı ve ilham kaynaklarına aşağıda az çok değineceğim hususların barındığı Orta Dünyanın ortaya çıkışı aslında Yüzüklerin Efendisi ile değil, ondan önce yayınlanan Hobbit kitabı ile olmuştur. Hobbit kitabının yayınlanması ile akademik çevrelerden, bir masal kitabı yayınladığı eleştirisiyle başlayan ağır eleştiriler almasına rağmen, bu romanın başarılı olması ve fantezi dünyasında yeni bir kıta oluşmasını engelleyememiştir. Buna karşın çoğu fantastik kurgu okuru, Tolkien'in ilk kitabının Yüzüklerin Efendisi serisi olduğunu ve Orta Dünyanın bu kitap ile oluşturulduğunu sanırlar. Hazır seri demişken size öncelikle bu mükemmel yayının eşsiz bir baskısını tanıtayım. Lisedeyken yine Metis Yayınlarının 3 ciltlik baskısından okumuş olmama rağmen, size tanıtacağım baskısı yine Metis Yayınlarından ancak tek ciltlik özel basım versiyonudur. Bu cildin içerisinde Yüzük Kardeşliği, İki Kule ve Kralın Dönüşü kitapları birleştirilmiş durumdadır ve Metis Yayınlarının mükemmel sürprizi ile cilt korumasını kaldırdığınızda kırmızı ciltli bir kitapla karşılaşırsınız. (ki burada kurgunun içerisinde yer alan Bilbo Baggins'in kırmızı kitabına atıfta bulunulmaktadır) Ayrıca ön ve arka kapakta Orta Dünyanın haritasının bulunuyor olması ve cildin sonunda yer alan ayrı bölümleri hikayeyi takip etme açısından kaçınılmaz bir keyif de vermektedir.


Bu güzide eserin, kaliteli ve tek seferde okumayı mümkün kılan bu muazzam baskısı benim gibi bir kitapseveri çıldırtmaya yetiyor da artıyor bile. Hele ki lise ve üniversite yıllarımda duvarlarımı, çerçeveletilmiş kocaman bir Orta Dünya haritasının kapladığını düşünecek olursanız, baskının beni ne kadar mutlu ettiğini az çok kestirebilirsiniz. Tolkien'in dünyanın en çok satan iki serisinden birisini meydana getirmesi birçok etkenin bir arada bulunması ile mümkün olmuştur. Ancak romanın oluşum sürecinden çok, yaratılan dünyanın göz kamaştırıcılığından bahsetmek istiyorum. Tolkien'in üslubu sayesinde Shire'ın güneş vuran yeşilliğini, Ayrıkvadi'nin insan gözlerinin alışık olmadığı olağanüstü havasını, Moria madenlerinin cücelere mezar olmuş dehlizlerini, Lothlorien'de ormanların içerisinde yaşanan gizemle karışık huşuyu, Miğfer Dibi savaşının kıyıcılığını, Minas Tirith'in görkemini ve Minas Morgul'un karanlığını hissetmemek elde değil. Seri boyunca mekanların betimlemesinde neredeyse kusursuz denilebilecek bir tarz var. Bence film serisine başarıyı getiren sebeplerden birisi de bu betimlemenin mükemmelliği. Fantastik kurgu aleminin en özgün, özenilen ve kendisinden defalarca kopya edilen karakterlerinin de Yüzüklerin Efendisi serisine ait olduğunu söylersem abartmış sayılmam. Yüzük Kardeşliğinin her bir üyesi, kendilerine özgü yetenekleri, farklılıkları, zayıflıkları ve güçleri ile inanılmaz bir grup görüntüsü çizmektedir. Hikaye içerisinde büyük önem arz eden o kadar çok yan karakter ve baş karakter mevcuttur ki, her birini ayrı ayrı kişisel kahramanınız ilan edebilirsiniz. Mesela nedendir bilmem, Faramir'i hep çok sevmişimdir. Kitaplara aşina olan ve fantastik kurguyu seven pek çok insanın hikayeyi bildiğini düşünmeme rağmen, konu hakkında kısa bir özet geçmemin de faydalı olacağına inanıyorum.


Orta Dünya denen bir alemde, hobbitler, elfler, entler, cüceler, insanlar ve diğer iyi ve kötü yaratıklar yüzyıllardır birlikte yaşamaktadırlar. Orta Dünyanın çok eski zamanlarında güç yüzükleri dövülmüş, bunlar elflere, cücelere ve insanlara bu yüzükleri korumaları için verilmiş ve bütün bu yüzüklere hükmeden çok kudretli tek bir yüzük daha dövülmüştür. Yeni okuyacak olanların okurken öğreneceği üzere bir şekilde bu yüzük, bir hobbit olan Frodo Baggins'in eline geçecek ve bu yüzüğün hakkındaki efsaneleri bilen Orta Dünya arifi Gandalf tarafından yüzüğün fark edilmesi üzerine iyi ve kötü arasındaki nihai savaşı sonuçlandırmanın bu yüzüğün yok edilmesi olduğu kararına varılacaktır. Seride bu yüzüğün yok edilmesi sürecinde hikayenin geçtiği evrende yaşanan savaşlar, mücadeleler, tartışmalar, ittifaklar üzerinden benzersiz bir hikaye kurgulanmaktadır. Herkesin kendi okuma zevkine göre değişmekle birlikte, serinin beni en çok heyecanlandıran kitabı, ikincisi olan İki Kule idi. Size tanıttığım sürüm, tek ciltlik özel basım olduğundan, okumanızı bu ciltten yaptığınız takdirde sizler için seride bir eser seçmek mecburiyeti kalmayacak. Kitaptaki karakterlerin, toplulukların, mekanların kendilerine has pek çok özelliği var. Mesela Elflerin konuşmalarının ağdalı bir Türkçe ile çevirisi yapılmıştır. Bunun sebebi Tolkien'in romanın orijinalinde Elfler için Shakespeare dönemi İngilizcesini kullanmasıdır. Bu doğrultuda da örneğin Rohanlılar için de Orta Çağ İngilizcesi kullanılmış ve Türkçe'ye çevrilirken Orta Asya Türkçesine daha yakın bir çeviri yolu izlenmiştir. Bu bağlamda Gondor halkı günümüz Türkçesinin aristokrat düzeyde bir versiyonunu konuşuyor olmakla, Hobbitler için daha halka dönük bir çeviri tercih edilmiştir. Çeviri konusundaki bu hassasiyet için çevirmen Çiğdem Erkal İpek'i yürekten tebrik etmek gerek. Çünkü bu farklılıklar yazar tarafından toplulukları özelleştirmek adına eklenmiş hoş detaylar ve bu özelliklerin kendi dilimize bu ayrıntılar göz önüne alınarak çevrilmiş olması bizler için büyük bir şans.


Tolkien'in dil bilimi konusundaki profesörlüğünün getirmiş olduğu birikimle ortaya Elfçe diye fantastik kurgu aleminin çok kadim lisanlarından biri de çıkmıştır ki, bu husus Tolkien'in sadece yoktan bir evren var etmekle kalmayıp, bu evreni en küçük ayrıntısına kadar oluşturacak derinlikte hayal gücüne sahip olduğunu göstermektedir. Zaten Yüzüklerin Efendisi bu özelliği ile ardılı olan diğer eserlerden keskin bir biçimde ayrı ve özenlidir. Orta Dünya evreni daha sonra başka fantastik kurgu serilerinde kullanılmış, geliştirilmiş, değiştirilmiş ancak bu kitapta yer alan türler bütünüyle fantastik kurgu edebiyatına kök salmıştır. Mesela Elfler, Cüceler, Hobbitler, Arifler, Büyücüler, Orklar, Troller, Goblinler, İnsanlar vd. den müteşekkil bu dünyanın geleceği; Elfleri orman elfleri, kara elfler vd. olarak geliştirmiştir. Yüzüklerin Efendisi serisinde ejderhalar yoktur; ama Orta Dünya evreninde ejderhalar mevcuttur. Daha ziyade Kartal Efendileri, Nazguller, büyük örümcekler gibi yaratıklar vardır. Bu anlamıyla da ayrı bir özgünlüğü vardır. Hikayenin içerisinde bir aşk olmasına rağmen, diğer bazı örneklerde olduğu gibi, kurgu bu aşk hikayesinin etrafında dönmez. Aksine ilk görüşte en önemsiz karakterlermiş gibi gözüken Hobbitlerin etrafında şekillenir tüm kurgu. Hem serinin, hem de Orta Dünyanın kaderini kendilerinden fedakarlık beklenmeyen buçukluklar belirler. Tolkien'in roman içerisinde pek çok sembolik ögeye de dayanmıştır. Bu konuda kendi bilginiz ve görgünüz çerçevesinde yorum yapabileceğiniz gibi, Yüzüklerin Efendisi serisi hakkında yazılmış inceleme kitaplarına da bir göz atmanızı tavsiye ederim. Fırsatım olursa bu inceleme kitaplarından birini de blogda tanıtmayı planlıyorum.


Yeri gelmişken yüksek bütçeli bir yapım olarak ve hikayenin aktarılması açısından filmi başarılı bulduğumu belirtmeliyim. Edebiyat uyarlamalarının sinemaya uyarlanması hep zor olmuştur. Peter Jackson pek çok açıdan benim gibi kitabın fanatiklerini hayal kırıklığına uğratmış olabilir, ancak imkanlar dahilinde bundan daha iyisinin yapılamayacağı konusundaki görüşlere katılıyorum. Yine de Tom Bombadil'in filmde yer almaması bence seriye biraz ihanet gibi olmuş. Yüzüklerin Efendisi serisi hakkında söylenebilecek, o kadar çok söz, yapılabilecek o kadar çok tartışma var ki, bu satırlara sığdırmak mümkün değil. Dünya üzerinde Yüzüklerin Efendisi serisinden başka; heyecan verici olduğu kadar ürkütücü, duygusal olduğu kadar hareketli, kurgunun geçtiği coğrafyayı yaşatarak anlatan, karakterlerin her birinin aşırı derecede kendilerine has olduğu, güç, cesaret, fedakarlık kavramlarının yüz yıl geçse bile yazılanlar üzerinden sorgulanmasının yapılabileceği, erdemli olduğu kadar aşağılık karakterleri barındıran başka bir roman var mı bilmiyorum. Açıkçası varsa da bilmek istemiyorum. İlk olarak, üniversite sınavına hazırlandığım yıllarda, kulağımda walkman ile boş derslerde okuduğum, daha sonra bir kitapsızlık anımda tekrar baştan okurken kaçırdığım bir çok yer olduğunu fark ettiğim, film serisinin son halkası vizyona girdiğinde, filmde bulamadığım karakterleri tekrar yaşatmak adına bir kez daha okuduğum ender romanlardandır. Bu sebeple de daha güzel, daha dolu, daha bilge bir romana katlanamam.

Çünkü nasıl tek yüzük diğer yüzükleri bulup karanlıkta birleştirdiyse, Yüzüklerin Efendisi serisi de benim okuduğum bütün romanları bulup karanlıkta birleştirmiş durumda.

Ve eğer bugüne kadar okumadıysanız, yeni ve farklı bir aleme dalmanın tam sırasıdır diyorum.






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...