13 Mayıs 2014 Salı

Modern Çağın Fantastik Fenomeni: Taht Oyunları - George R.R. Martin (Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi 1.Kitap)

"Savaş, kız büyütmekten daha kolay"
Eddard Stark



Son dört yıldır televizyon ekranlarını kasıp kavuran, izleyenleri koltuğuna mıhlayan ve on bölümlük sezonlar halinde, tabiri caizse tadı damakta bırakan, fantastik kurgunun daha çok izleyici ve okuyucuya ulaşmasının önünü açan bir fenomen mevcut. Evet Taht Oyunlarından bahsediyorum. Aslında Taht Oyunları dizinin senaryosu üzerinde de söz sahibi olan George R.R. Martin'in fantastik kurgu okuyucuları arasında meşhur "Buz ve Ateşin Şarkısı" serisinin birinci kitabının ismi. Dizi için daha popüler ve uygun olduğundan olsa gerek, bu serinin her kitabı Taht Oyunları adı altında televizyonlarda her sezon gerilimi gittikçe tırmandırıyor. Bu serinin ilk kitabını 2007 yılında okumuştum. Daha sonra ikincisi yayınlanmadığı için ilgim başka kitaplara yöneldi. Ta ki dizi yeniden başlayana kadar. Dizinin yarattığı fenomen sonucu kitabın yayın haklarını Epsilon Yayınları aldı ve şu zamana kadar serinin yazılmış olan tüm kitaplarını çevirmiş ve yayınlamış durumdalar. Dizinin ilk sezonu ardından ilk kitabı bu sefer Epsilon çevirisinden okuduğumda, çok daha farklı ve akıcı bir kitap okuduğuma kanaat getirdim. Bu fantastik kurgu fenomeni hakkındaki tartışmalara girmeden önce usulüm olduğu üzere size kitabı tanıtayım. Kitap Epsilon Yayınları tarafından basılmış, toplam 847 sayfa. Karton kapaklı ve Epsilon Yayınları tarafından bu seriye özel olarak düzenlenmiş kapak tasarımı doğrultusunda bence çok şık bir kapağı var. Serinin ilk kitabında, dizinin ve okuyucularının çok iyi bildiği Ak-Gezenler meselesiyle başlayan bir açılışla, ilk bakışta fantastik bir kurgu üzerine mi, yoksa orta çağ döneminde yaşanmış gerçekler üzerine mi kurulmuş olduğunu tam anlayamadığımız bir açılışla karşılaşıyoruz.

Hikaye Westeros isimli, Yedi Krallığın kah beraber, kah karşılıklı olarak çatıştıkları bir kıtada geçiyor. Yedi Krallık ve çok güçlü ailelerin birbirleri ile çekişmeleri hikayenin unsurlarından bir tanesi. Bu ailelerin en önemlileri Stark, Targaryen, Baratheon, Lannister, Martell, Tyrell, Greyjoy, Arryn, Tully haneleri ve bu hanelere bağlı olarak Westeros'ta belirli bölgeleri kontrol eden, Frey, Bolton vd. aileler mevcut. Bu ailelerin sembolleri ve bu semboller doğrultusunda sahip oldukları bazı efsaneler var. Doğrusu romanın başında Ejderhaların, Ak Gezenlerin, Ulu Kurdun veya Büvet Ağaçlarının efsanevi hikayeler dışında bir fonksiyonu olmadığı konusunda ikna oluyorsunuz. Martin'in anlatıcılığında ki ustalık bu aşamada başlıyor. Sizleri önce bu efsanevi unsurların geçmişte kalmış umacı hikayeleri olduğuna inandırıyor. Roman ilerledikçe ise birer birer dünya gerçekliğinden, fantastik kurgu gerçekliğine geçiş yapıyorsunuz. Roman ve hikaye bir çok konuda tam anlamıyla bir ustalık işi. Karakter yaratımı ve kahramanların destansı varlıklar veya bir insanın gücünü aşabilecek şeyler yapabilen kusursuz şahıslar olmadığı ender romanlardan. Romanda iyi ve kötü karakter diye net bir ayrım yok. Çünkü en iyi karakterlerin bile yanlış seçimleri, zaafları ve geçmişte yapmış olduğu hatalar mevcut olduğu gibi, kötü olarak belirtilen karakterlerin serinin ileri safhalarında vicdani kararlar alabildiklerini görüyorsunuz. Buna rağmen tamamen şeytani yapıya sahip karakterler de mevcut. Yazarın karakter yaratım gücünü örneklemek için, özellikle dizinin patladığı dönemden sonra karakterlerin bazılarına yürekten bağlanıldığı, bazılarından ise ölesiye nefret edildiği gerçeğini göz önünde tutmak gerekir. Örneğin; Eddard Stark'ın romanın son kısmında başına gelen olayların, okuyucu ve izleyici tarafından içselleştirilerek bu durumda yaşanan şokun ne derecede ciddi boyutlara vardığını görmek için video paylaşım sitelerinde dizinin ilgili bölümünü izleyenlerin yaşadıkları travmaları izlemeniz yeterli olabilir.

Romanın ilerleyiş tarzı, her bir karakterin gözünden hikayenin bir bölümünün aktarılması ile örülmüş durumda. Örneğin, Bran Stark'ın gözünden anlatılan bir bölümün ardından, devamlılığı sağlamak adına Catelyn Stark'ın görüş açısı tarafından hikayenin anlatılmasına devam ediliyor. Bu husus hem hikayenin devamlılığına, hem de karakterlerin olayları yorumlama açılarına genişlik katıyor. Dolayısıyla hikayeyi takip ettiğiniz karakterlerin duygu durumlarını; bu kısım, başka bir karakterin bakış açısından aktarılsa nasıl olabileceğine dair hayal gücünüzün sınırlarını da zorlayan bir okuma serüvenine sürükleniyorsunuz. Karakter oluşturmanın yanı sıra, Martin'in anlatımını olağanüstü kılan şeylerin en önemlisi, detaycılığı olmuş durumda. Karakterlerin üzerine giydikleri kıyafetlerin detayları muazzam derecede şaşırtıcı. Giysiler o kadar detaylı bir şekilde betimleniyor ki, karakterin gözünüzde canlanması işten bile değil. George Martin'in kaynatılmış deri zırh konusunda ise ciddi bir saplantısı olması muhtemel. Çünkü savaşçı karakterlerin büyük çoğunluğu er ya da geç bu zırhı giyiyor. Bunun dışında kralların veya hikayenin geçtiği han veya evlerin sofralarında yenmekte olan yemekler de çok ayrıntılı şekilde tarif ediliyor. Öyle ki, roman karakterleri yerken sizin ağzınızın sulandığı bile olabiliyor. Coğrafi olarak, serinin geçtiği evren üç kıtadan oluşuyor. Westeros, Essos ve Sothoryos. İlk kitapta kurgunun büyük çoğunluğu Westeros kıtasında gerçekleşiyor. Yazarın Buz ve Ateşin Şarkısı olarak adlandırmış olduğu seride, Westeros kıtasında buzu, Essos kıtasında ateşi yaşıyorsunuz. Üçüncü kıta olan Sothoryos henüz tam olarak keşfedilmemiş, büyük ormanlarla çevrili bir kıta. Buz ve Ateşin Şarkısına ait wikipedia sayfasından az çok öğrenebildiğim kadarıyla da sadece kuzey kısmı bilinen, salgının hüküm sürdüğü bir kıta. Seri boyunca okuduğum kitaplarda -ki şu ana kadar çıkmış olanların tamamını bitirmiş durumdayım- henüz bu kıtaya ilişkin bir bilgiye de rastlamış değilim. Yedi Krallığın hüküm sürdüğü yer Westeros. Essos kıtasında ise Özgür Şehirlerin oluşturduğu bir koalisyon var. Bunun dışında köle tacirleri şehirler ve Dothrakiler de bu kıtada yer alıyor. Hikayenin önemli karakterlerinden biri olan Daenerys Targaryen'in de şu ana kadar ki bütün hikayesi bu kıtada geçiyor. Aynı zamanda Targaryen sülalesinin ana vatanı olan ve roman boyunca çeliğine yapılan övgüyü sürekli işiteceğiniz Valyria toprakları bu kıtada yer alıyor.

Bu kadar kelamdan sonra, kısaca ilk kitabın hikayesini de anlatayım. Serinin geçtiği coğrafyada Westeros'un kuzeyinde Ak-Gezenler ve Yabanılların insanların şehirlerine saldırmasını engellemek için çok yüksek bir duvar inşa edilmiş ve bu duvarı kötülüklerden koruyan, azı gönüllü, çoğu hüküm giymiş suçlulardan oluşan gece nöbetçileri var. Kitap duvarın ötesinde gerçekleşen bir sahne ile açılıyor. Westeros'ta Yedi Krallık ve birçok güçlü aile, uzun süren bir savaşın sonunda Targaryen hanedanının nam-ı diğer Deli Kralını devirerek bu kıtada barışı tesis edip ve Baratheon hanesinden Robert'ı tahta geçirdiklerini hikayenin başlangıcında kısmen öğreniyorsunuz. Bu olaylara ilişkin hikayeler romanın genelinde verilmiş durumda, yani hikayenin eskileri anlatan bir giriş kısmı yok o konuda da uyarımı yapmış bulunayım. Bu kıtadan farklı olarak Deli Kral'ın hanesinden Viserys ve Daenerys Targaryen kardeşlerde Demir Tahtı tekrar ele geçirmek için Essos kıtasında müttefik aramaktalar. Öyle ki, bu uğurda Daenerys'i göçebe ve vahşi, ancak kudretli savaşçılar olan Dothrakilere gelin olarak satılıyor. Hikayenin tek bir esas oğlanı yok. Bir çok açıdan karakterler kendi nihai hedeflerine ilerliyorlar. Örneğin Kral Robert'ın yakın arkadaşı Eddard Stark "Kral Eli" yani kralın sağ kolu olarak Kral topraklarına giderken, eşi ve oğullarının her biri ayrı bir kaderi yaşamak üzere enteresan yolculuklara çıkıyorlar. Ahlak ilkesini yorumlama yetiniz doğrultusunda bazen çok sert, bazense olağan karşılayabileceğiniz durumlar mevcut. Piç evlatlar diye bir gerçeklik var romanda. Soylu bir babanın, alelade bir kadından nikahsız olan çocukları Piç olarak addediliyor ve babalarının soy adını taşıyamıyorlar. Bu durumda bulundukları bölgelere göre soy adları alıyorlar. Örneğin kışın sert geçtiği Kuzey'de, "Kar" soyadı olurken, Nehirova topraklarında bu soy adı "Nehir" Fırtına Vadisinde ise "Fırtına" oluyor. Hikayenin başat karakterlerinden birisi de Eddard Stark'ın piç oğlu Jon Kar. Bir seçim yaparak Duvar'da gece nöbetçisi olmayı tercih ediyor. Tyrion Lannister ise anti-kahraman tanımını içinde en ufak bir boşluk kalmayacak şekilde dolduran bir karakter. Oturup her karakteri tek tek anlatmak çok keyifli olabilirdi. Hatta bir kitap blogu olmasa, ayrı ayrı her karakterin tahlilini yapmaktan büyük zevkte duyardım. Ne yazık ki bunu yapmam çok uzun bir yazı anlamına geldiğinden, karakterleri keşfetme kısmını size bırakmak istiyorum.

Hikayede taht kavgalarını başlatacak olan tek bir olay yok. Bir çok olgunun bir araya gelerek doğurduğu bir sonuç. Serinin ilk kitabının yarısına gelene kadar da karakterlerin çoğunluğunu tanıyor hale geliyorsunuz zaten. Ancak kurguyu bütün fantastik ögelere rağmen gerçekçi kılan bir hususa da değinmek gerekiyor ki, bu seri boyunca sizi sürekli şoka uğratan, şaşırtan, olayların akışının beklenmedik şekilde gitmesine sebep olan bir durum. Martin kurgunun akışı uğruna en önemli karakterlerini, sizin tam o karakterin kurtulacağına inandığınız anda öldürüveriyor. Bu sayede hiç ölmeden; asan kesen, binlerce düşman öldüren, her türlü zorluktan nasıl çıkılacağını bilen insanüstü fantastik kurgu karakterleri yerine, yeterinden fazla insan olan karakterle karşılaşmış oluyorsunuz. Bitirmeden önce, seri Epsilon Yayınları tarafından yeniden yayınlanırken, çevirmen konusunda sosyal medyada kopan eleştiriler ile ilgili fikirlerimi söylemek isterim. Kitabın çevirmeni benim akranlarımın "Adam" şarkısıyla hatırlayacağı Sibel Alaş. Bence gayet iyi ve farklı bir iş çıkarıyor. Özellikle şehir isimleri konusunda yaptığı çevirilerin hatalı değerlendirildiğini düşünüyorum. Sosyal medyada kendisine en sık yöneltilen eleştiri, Winterfell'in Kışyarı, Riverrun'ın Nehirova gibi isimlere çevrilmiş olması ve birde piç soy adlarına ilişkin eleştirilerdi. Piçlere bulundukları coğrafyaya göre soy adı verildiğini bizzat yazarın kendisi belirtmiş olmasına karşın, Jon Kar'ın neden Jon Snow olmadığı yönünde eleştiri sunulduğunu anlamış değilim. Zira bizler -en azından benim çevrem- hala kış mevsimini nitelemek için kar, karlı, kar yağışlı kelimelerini kullanıyoruz. Sanırım bu eleştiride bulunan arkadaşlar kendi aralarında "bugünlerde hava çok snowy" diyorlar. Bunun dışında Duvar demek varken, neden The Wall denmesi gerektiği, bunun özel bir isim olduğu yönünde öyle enteresan eleştiriler okudum ki, Sibel Alaş'a çok büyük haksızlık yapıldığı kanaatine kapıldım. Yüzüklerin Efendisi çevirisinde belirttiğim gibi, bir romanı başka bir dile çevirmek, sadece basit bir tercüme faaliyeti değildir. Çevrildiği dilde, yazarın yansıttığı anlam bütünlüğünü yansıtamıyor, yazarın üslubunu da Türkçe'ye uyarlayamıyorsanız, yapılan çeviri bence her daim eksiktir. Kaldı ki King's Landing, Winterfell ve Riverrun gibi isimler aynı zamanda anlam taşıyan özel isimlerdir. Üstelik Sibel Alaş'ın Türkçe çevirisinde dilimizde herhangi bir anlamı olamayacak Castamere, Braavos gibi özel şehir isimlerini aynen koruduğunu da düşünürsek yapılan eleştirilerin beyhude olacağı sonucuna varabiliriz. Kitabın orijinaline de göz atma şansı olan biri olarak Alaş'ın çok iyi iş çıkardığına da inandığımı söylemeliyim.

Buz ve Ateşin Şarkısı serisi şimdiden önümüzdeki on yıla damgasını vurmuş durumda. Gerçi bu fenomen herkes tarafından, serinin ilk kitabı olan Taht Oyunları ismini almış dizi olarak algılanıyor ancak olsun. Fantastik kurgu türünün hayranlarının tekelinden çıkıp, dünya çapında bir fenomen olmuş olan Buz ve Ateşin Şarkısı serisini, dizisini izlemiş olsanız bile okumanızı öneriyorum. Yolculuğumu serinin diğer kitapları ve çizgi romanları ile size kısım kısım aktaracağımı ve sadece seriye değil, yazıma ilişkin diğer detayları da sonraki yazılarıma sakladığımı şimdiden belirteyim.

Ve unutmadan "Kış geliyor"  




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...