30 Haziran 2014 Pazartesi

İnsan, Tanrı, Sosyalizm Üçgeninde; Karamazov Kardeşler - F.M. Dostoyevski

"İnsanoğlu çok derin bir varlıktır. Ben Tanrı olsaydım, 
bu kadar derin yaratmazdım"
F.M. Dostoyevski



Üniversite yıllarımın, dersleri sürekli alttan alarak bir türlü su yüzüne çıkmayı başaramadığım boğulma yıllarıydı sanıyorum. Sürekli vizeler, finaller, bütünlemeler gibi bir öğrencinin nihai kaderi olan felaketlerle mücadele halindeydim. İşte tam da böyle bir ortam ve gergin bir ruh hali içerisinde, bir arkadaşımın her hukuk öğrencisi, hele ki avukat olmayı düşünenler muhakkak Karamazov Kardeşler'i okumalıymış lafzı üzerine, zaten sınavlara çalışmaktan bunalmış beynimi, radikal bir kararla; "tamam be, onu da okuyalım" edasıyla bu dev hacimli kitapla dinlendirmeye karar verdim. Tabii o zamanlar bir Dostoyevski kitabı ile kafa dinlendirilemeyeceğini bilemeyecek kadar toydum. Okuduğum zaman zarfı içerisinde bu seçimimin ileride bana nasıl yansıyacağını bilememekle birlikte, o dönem içerisinde verdiğim en doğru kararın bu kitabı okumaya başlamak olduğunu şimdi idrak ediyorum. Herkesin bu kitap hakkında sunabileceği, beylik ifadeleri vardır. Bin yılın kitabı, olağanüstü, harikulade vb. gibi. Eminim ki bu övgülerin pek çoğunu da hak ediyordur. Ancak benim açımdan bu kitabı tanımlamak için kullanılabilecek yegane cümle, kitabın çok Dostoyevski olduğudur. Ne demek istediğimi daha ayrıntılı şekilde açıklayacağım elbet, ancak öncelikle kısa bir künye verelim kitabımızdan. İlk okuduğum baskısı İletişim Yayınlarının, Ergin Altay çevirisi ve Freud önsözüyle okumuş olduğum kitap olmasına rağmen, ikinci okuyuşumda Hasan Ali Yücel Serisinden Nihal Yalaza Taluy'un çevirisi ile okudum. Size tanıtacağım baskısı, İş Kültür yayınları tarafından basılmış, Hasan Ali Yücel Serisinden Nihal Yalaza Taluy çevirisi, karton kapaklı 1025 sayfa. Ergin Altay çevirisi de iyi olmakla birlikte, ilk defa okuyacaklara Nihal Yalaza Taluy hanımın çevirisini tavsiye ederim. Evet dediğim gibi bir sürü beyhude övgü sözcükleri dizebiliriz bu kitaba. Kitabın çok Dostoyevski olduğuna ilişkin çıkarımda bulunmamın sebebi, bu kitapta diğer bütün kitaplarından daha fazla kendinden izler taşıyor olmasıdır. Hayatının en önemli evrelerini, her bir Karamazov üzerinden aktardığına ilişkin pek çok eleştiri, yazı okunmuş olduğu için, kısaca sadece hangi karakterin Dostoyevski'nin hayatında neyi simgelediğini söyleyip geçmem yeterli olacaktır. İttifakla üzerinde durulduğu üzere, Dmitri Karamazov yazarın sürgünde geçirdiği dönemi yansıtan bir karakter iken, Ivan Karamazov yazarın Ecinnileri de yazdığı döneme denk gelen, Sosyalistlik döneminden geniş yansımalar içerir. Aleksey (Alyoşa) Karamazov ise, Dostoyevski'nin devlete, Ruslara, Ortodoksluğa tekrardan kucak açtığı dönemi simgelemektedir. Ayrıca, Alyoşa karakterinin ismini yazarın ölen oğlundan almış olması da, bu karakterin kitapta neden bütün üstün insani özelliklerle donatılmış olabileceğine dair ipuçları içermektedir. Her Dostoyevski romanında olduğu gibi yoğun psikolojik tahliller içeren, bir klasik olmakla birlikte döneminin ilk psikolojik romanlarından olması yönüyle de çok ayrıdır. Karamazov Kardeşleri okumaya başlamam ve okuduğum dönemde geçen süre de aklımda kalan en önemli iz, kitaba ne kadar süre ara verirsem vereyim, kaldığım yerden okumaya devam ettiğimde herhangi bir boşluk duygusu yaşamıyor oluşumdur. Her okumaya başladığımda, sanki yeniden başlıyormuş gibi hissettiren bir roman olması sebebiyle de üzerine söylenebilecek bütün övgü sözcüklerini hak etmektedir.

Bunun dışında İletişim Yayınları baskısında titizlikle tespit edildiği üzere, Oedipus Kompleksine dair pek çok unsur içeren, psikanalitik açıdan da değerlendirilmesi gereken eserlerdendir. Romanın devasa ölçeklerde olmasının yanı sıra, Rus yazınının, özellikle Dostoyevski romanlarının en zorlayıcı yanlarından birisi olan isim problemini aşmak için, kitabı okurken isimleri bir kenara not almanın çok faydalı olabileceğinin de altını çizeyim. Zira dört yüz küsür sayfa okuduktan sonra, Aleksey ile Alyoşa'yı farklı insanlar olarak algılayabilecek kadar çok karakterle tanışmış, birbirlerine ilginç şekilde bağlanan pek çok farklı hikayenin, kurgunun içerisinde harmanlanmış olduğunuzu fark edip, "acaba bu kimdi?" diyebileceğiniz pek çok paragraf başına rastlayabilirsiniz. Bununla birlikte, Dostoyevski'nin kendi önsözünden de dem vurarak kitabın baş kahramanı ve en önemli karakterinin Alyoşa olduğunu, bütün romanın onun için, onun etrafında şekillendiğini bilmeniz de icap eder. Baba katilliği üzerinden ilerleyen, içerisinde tutkulu bir aşk hikayesinin de cereyan etmekte olduğu, bir yandan ise manastırda Zosima dede gibi Ortodoks ermişinin hayatı ve inancı algılama şekli üzerine sohbetlerine geçiş yapabileceğiniz, oradan ise tüm hukuk tarihini derinden etkileyebilecek uzunca bir savunma sahnesine tanık olabileceğiniz çok kapsamlı bir romandır Karamazov Kardeşler. Pek çok karakter üzerinden sarsıcı, şaşırtıcı, üzücü ve hırpalayıcı diyaloglarla karşılaşabileceğiniz, her bir Karamazov kardeşin kişiliğinde kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz; daha da önemlisi Dostoyevski'nin hezeyanlarını, sevinçlerini, övünçlerini ve kafa karışıklığını ve hatta çalakalem yazmasındaki o kusursuz anlatım gücünü yakalayabileceğiniz en önemli eseridir aynı zamanda. Tatilde yetmişer sayfalık süreçler halinde okuyarak kendimi dizginlemeye çalıştığım, bazı zamanlar okumayı unutup araya bir-iki haftanın girdiği buna rağmen okumakta ve bitirmekte sıkılmadığım, sadece sayfa sayısının çokluğundan dolayı yorulduğum bir romandır. Belirli bir edebi olgunluk ve erişkinlik çağını atlattıktan sonra, ikinci okuyuşumda kesintiye uğratmadan bir haftada bitirmeyi başarmış, hatta ilk okuduğum zamandan çok daha fazla keyif almış olduğumu da gayet net hatırlamaktayım. Tahminim bir beş sene sonra tekrar okuyacağım. Kendi içerisinde bir takım sorunlar yaşayan küçük bir ailenin etrafında, koca bir dünyanın anlayışını, ahlakını, düşüncelerini ve insan denilen varlığı sorgulayacak pek çok olayın bazen delicesine bir hızla, bazen ise ürkütücü bir yavaşlıkta, içinize sindire sindire ve de bazen başınıza kakılarak okuttuğu, kendini benimseten bir kitaptır aynı zamanda. Baba Fyodor Karamazov'un olanca ahlaksızlığı, vurdumduymazlığı ve kendisini defalarca komik duruma düşürmesi karşılığında, kendisinin maktul olduğu bir cinayet sonrasında gerçekleşen olaylar, kardeşlerin babalarının cinayetine ilişkin ilk okuyuşta sindirilmesi zor gelebilecek görüşleri, bütün bu olayların arkasında, bir dördüncü Karamazov olup olamayacağının insanın ruhunu daraltan; ama okumaktan da alıkoyamayan bir hava içerisinde sunulması sebebiyle de birinci sınıf klasiklerden olarak değerlendirmişimdir hep.

Her zaman için olduğundan ve anlattığından fazlası olan Dostoyevski romanlarında, yazarın üslubunun en parlak noktalarına gelmiş olduğu romanıdır. Dostoyevski'nin kendisini Tolstoy ve Turgenyev ile karşılaştırırken dem vurduğu en önemli şeyin, varlıklı olamaması, hayatını idame ettirebilmek için yazıyor oluşu olduğunu dip not olarak düşerek bir karşılaştırma yapmak gerekirse; bir Tolstoy veya Turgenyev kitabının, kusursuz armoniye sahip, notaların ve enstrümanların görevlerinin kusursuz bir şekilde icra edildiği beste gibi olduğunu söyleyebiliriz. Buna karşın Dostoyevski'nin eserleri, armoni kurallarına uymayan, dağınık ancak daha ilahi ve yüreğe dokunan besteler olarak vücut bulur. Şahsi kanaatime göre de, dokuzuncu senfoni klasik müzik için ne ifade ediyorsa, Karamazov Kardeşler de, Rus yazını için onu ifade etmektedir. Ve pek çok kişinin aksine bana göre Dostoyevski'nin baş yapıtı Suç ve Ceza değil, Karamazov Kardeşlerdir. Çünkü bu roman ne tek başına Oedipus Kompleksini, ne Rus sosyalizminin varlığını, ne de Tanrının var olup olmadığı sorgusunu işlemez. Bunların hepsini ve daha fazlasını ilginç bir şekilde birbirine sıkı sıkıya bağlı bir hikaye örgüsünün içerisinde eritir.


En başta okuduğunuz özlü sözden yola çıkarsanız, Dostoyevski'nin neden sıradan insanların hayatını anlatmakta bu kadar usta olduğunu anlarsınız. Belki cümleyi ilk seslendirdiğinizde bunu bir aşırılık olarak görebilirsiniz. Ancak bir yazar için hele ki yazdıkları ile aslında olmamış dünyalar yaratabilmeyi başaranlar için, Tanrı olmaktan bahsetmek veya buna öykünmek bir rahatsızlıktan da öte, kişinin kendi ölümsüzlüğünü kalemine mahkum etmesinin ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Aslında sıradan insanların hikayelerini anlatırken de yüzeysel değil derindir Dostoyevski. Hakkında yazılan onca güzel övgü sözcüğü, ilk bakışta ağır bir külçe gibi gözüken romanın değerinin anlaşılabilmesi için sarf edilmiş çabalardan ibarettir. Freud'un dünya edebiyatının en büyük üç eserinden birisi olduğunu düşündüğü, -ki büyük ihtimalle saydığı bütün eserlerin baba katilliğini konu ediyor olması bu sıralamayı yapmasına sebebiyet vermiş olabilir- Tolstoy'un ölmeden önce ailesini terk ederken okumak için yanına almış olduğu tek roman olması, daha da önemlisi yazarın ömrü yetmediğinden aslında bu hacmine rağmen tamamlanamamış, yarım kalmış bir roman olması; bu kadar uzun yazılmış olmasına sebep olarak, o dönem kitaplara yazılan kelime sayısınca yazarlara para ödeniyor olması ve iflah olmaz bir kumarbaz olan Dostoyevski'nin bir kumar borcunu kapatmak için bu kadar uzun yazdığının iddia edilmesi ve daha duyup işitebileceğiniz pek çok ilginç hikayeyi kitabın kapağının içinde ve dışında saklayan, dünya tarihinin en önemli edebi eserlerinden birisi sizlere tanıtmaya çalıştığım. Olur ya "bir gün okumaya başlarım elbet" diye kitaplığınızın bir köşesini süslemekten başka bir işe yaramıyorsa, ya hemen okuyun, ya da okuyacak birisine gönderin. Zira Karamazov Kardeşler; bir sayfasından bile faydalanmaksızın, kütüphane köşelerini süslemeye terk edilebilecek bir kitap olmadığı gibi, her beş senede bir okunduğunda insanın dimağında çok daha farklı tatlar bırakabilen bir eser. Kendinizi süslü eleştirilerden ve övgülerden soyutlayarak başına oturmalı ve Dostoyevski'nin kelimelerinin üzerinizden akıp gitmesine izin vermelisiniz. Böylece bir kitap severin yaşayabileceği sıkıntılı hazlardan biri olan, çok hacimli olduğu için gözünü korkutan bir eser için, "keşke biraz daha yazmış olsaydı" diyebileceğiniz bir duyguyu da yaşamış olursunuz.

Son olarak kitaptan bir alıntıyla , Haziran ayına ve Temmuz ayında yeni kitaplarla tekrar görüşmek üzere elveda;

"İşin garip, şaşmaya değer yanı, Tanrının gerçekten var olması değil, böyle bir fikrin, Tanrı ihtiyacı fikrinin insan gibi vahşi, zararlı yaratığın kafasında yer edebilmesi... Bu derece kutsal, duygulandırıcı, yüksek ve insana onur veren bir düşüncedir bu." 






29 Haziran 2014 Pazar

Gün Işığında Bir Kara Elf: Göç - R.A. Salvatore

"Dünyada suçluluktan başka, omuzlara daha fazla yük bindiren 
başka bir şey var mıdır?"
Drizzt Do'urden



Kara Elf Üçlemesinde, kendi toplumu içerisinde ötekileşmiş, kendi köklerine muhalif bir Kara Elf'in kendi topraklarından uzaklaşması ve ardından karanlıkaltı denilen dehşet dolu yerde türlü maceraları atlatan esas oğlan Drizzt Do'urden son kitapla birlikte nihayet gün ışığını görebilmişti. Kara Elf üçlemesi nasıl, bütün Drizzt efsanesinin en iyi serisi ise, bu serinin de en iyi kitabı bana göre "Göç"tür. Tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, yine Laika Yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı 283 sayfa. Drizzt büyülü oniks bir heykelin içinde yaşamakta olan dostu Guenhwyvar ile gün ışığına çıkmayı başarıyor. Bu sefer ise ötekileştirmenin öbür yüzü ile karşı karşıya kalarak, gün ışığında Kara Elf soyunun dehşetinden haberdar olan, tüm yeryüzü varlıklarınca dışlanmanın, ötekileştirilmenin kahramanımız için nasıl olduğunu fark ediyoruz. Aslında Drizzt'in sürekli bir yalnızlık hali içerisinde olması, bu efsane süresince karakterinin şekillenişinin en önemli unsurlarından da olsa, bu sefer uğruna kendi soyuna sırını döndüğü yeryüzünde de istenmiyor olduğunu fark etmek, onun zaten zayıf olan inançlarını sorgulamasına ve yeni arayışlar içerisine girmesine sebep oluyor. Drizzt'in yeni karşılaştığı güneşin doğuşu karşısındaki betimlemeleri romanın en başında, sizi sadece fantastik değil, aynı zamanda psikolojik bir yolculuğa davet ettiğini anlıyorsunuz. Aslında bütün bu seri boyunca Drizzt'in yolculuğuna eşlik etmekle kalmıyorsunuz, bazı noktalarda bizzat Drizzt ile empati kurmanız ve karakterin yerine kendinizi koymanız mümkün. Drizzt yeryüzünde karşılaştığı pek çok tür tarafından dışlanmasının ardından kör bir korucu, iz sürücü (frp aleminde çok daha yaygın olan ingilizcesiyle ranger) olan ve Unutulmuş Diyarların en etkileyici karakter profillerinden birine sahip olan Montolio tarafından yardım görüp, onun yanında bir iz sürücü olmak için eğitime tabi tutulmaya başlar. Montolio kör olmasına rağmen, baykuşu sayesinde kusursuz oranda ok isabetine sahip bir korucu. Drizzt'in inançlarını değiştirip, onu Mielliki isimli tanrıça ve öğretisiyle tanıştıran Montolio aynı zamanda korumakla yükümlü olduğu koruda, onun da yardımına ihtiyaç duyuyor. 

Kitaptaki bir diğer adı Mooshie olan Montolio, Drizzt'in ruhsal gelişimi açısından Zaknafein'den boşalan öğreticilik rolünü tamamlamakla birlikte, bir Zaknafein değil. Daha farklı, daha ilginç yönlerden Drizzt'i kuşatmayı başarabilen bir karakter. Kitabın hikayesini üç bölüme ayırmak mümkün, Drizzt'in Montolio ile karşılaşmasının öncesi, karşılaşması ve inanç, ruh dünyasının değişimi ve Montolio ile birlikte ve sonrası olarak adlandırabiliriz. Bu romanda tam da Drizzt'in Montolio ile birlikte kalıcı olarak koruda yaşayacağını ve yolculuk hikayesinin artık bir son bulmak üzere olduğunu düşünürken, esas oğlanı yeniden yollara düşürmek zorunda kalacak olaylar ve bu olayların heyecanını yaşadığımız bir kitap aynı zamanda. Montolio Drizzt'in sadece ruh ve inanç dünyasını değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda ona yeryüzündeki ırkları, bu ırkların konuştuğu dilleri öğretmekle kalmayıp, çevresini ve yeryüzünü tanıtması için, ağaçları, hayvanları, börtü böceği de kendisine tanıtıyor. Ayrıca Drizzt'in kendi ailesi ve ırkı haricinde, kendisini bir iki kitap daha takip edecek kararlılıkta bir düşman kazanmış oluşunun etkisiyle de, seriyi takip etmek açısından en önemli kitaplardan biri haline geliyor Göç. Bu kitabı serinin hem tanıttığım diğer iki kitabından, hem de tanıtmayı planladığım pek çok kitabından ayırt eden özellik, bu kitaptaki savaş sahnelerinin diğer kitaplara oranla daha az yer alıyor olması. Drizzt'in palalarını farklı açılarla savurduğu metinler, bütün kitaplar arasında belki de en düşük sıklıkta yer alıyor. Belki de Montolio'nun Mielliki ve yeryüzü ile tanıştırmak için harcadığı çabanın, kitapta yoğun yer tutmasından da kaynaklanıyor olabilir bu durum. Ancak sırf bu haliyle bile, Drizzt Efsanesi kitapları arasında ilk kitabın yeri ayrı olmakla birlikte, en sevdiğim kitap olmasına sebebiyet verdiği kesin. Aksiyonu sevmemekten değil, Drizzt'in sürekli dönen palaları ve önüne çıkan sayı olarak inanılmaz meblağları kesip biçmesinden sıkılmış olmamdan kaynaklanıyor olabilir bu durum.

Elbette şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, on ikinci kitaba kadar seriden çok az koparak keyifle okudum kitapları. Sanırım ya sekiz, ya da dokuzuncu kitaptan itibaren düşmanlar değişse de, bazı savaş sahnelerinin eski kitaplardakiler ile benzeşmeye başladığını keşfetmiştim. Takip etmeyi bıraktığımda, Salvatore halen Drizzt Do'urden'in içinde yer aldığı, yeni efsaneler ve seriler yaratmaya devam ediyordu. Kara Elf Üçlemesi kronolojik olarak Drizzt'in ilk maceraları olmasına karşın, Salvatore tarafından yazılan ilk Drizzt kitapları değil. Sizlere önümüzdeki dönemde tanıtmayı istediğim bir diğer Drizzt üçlemesi olan Buzyeli Vadisi Üçlemesini ilk olarak yazan Salvatore, Drizzt karakterinin çok beğenilmesi karşısında yazıldığını bilmeniz lazım. Bu üçlemeyi olağanüstü kılan unsur, fantastik kurgu dünyasında yaratılmış ancak haklarına pek fazla bilgi sahibi olunamayan Kara Elf'lerin yaşantıları, toplumları, adetleri, karakterleri hakkında çok geniş bilgi veriyor olmasıdır. Bunun dışında basit kitaplar olmayıp, felsefi bir derinlik taşıyan, güzel özlü sözler ihtiva eden ve ilginç karakterlere sahip bir üçlemedir. O yüzden bir fantastik kurgu okuruysanız, kütüphanenizde yer almaması eksiklik addedilecek bir üçleme, bir seri, bir karakterler manzumesi. Drizzt Do'urden ve onun felsefesi ile tanışmak için daha fazla beklemeyin. Çünkü soyu itibariyle şeytani olması gereken bir iyi karakterin olduğu hikaye, size ilgi çekici gelebilir. Fantastik kurgunun yeşil, elf ormanları yerine, kara elflerin yer altındaki karanlık dehlizlerinde gezmek ya da ömrü yolculuk üzerine kurulmuş, Do'urden hanesinin asi prensi ile maceralara koşmak isterseniz muhakkak okuyun. Kitaplarla kalın dedikten sonra, Drizzt'in sözleri ile bu üçlemeyi bitirmiş olalım;

"İnsanlar gerçekten de akıl karıştırıcı bir ırk ve dünyanın kaderi gün geçtikçe onların her yere ulaşan ellerine geçiyor. Bu nazik bir denge oluşturabilir ama kesinlikle renksiz olmayacaktır. İnsanlar, karakter çeşitliliğine tüm diğer varlıklardan daha fazla sahipler; onlarınki, kendi ırklarına karşı -endişe verici sıklıkta- savaş açabilen tek 'iyi' ırk..." 







27 Haziran 2014 Cuma

Karanlıktan, Aydınlığa Zor Bir Yolculuk: Sürgün - R.A. Salvatore

"Ruh parçalanamaz ve çalınamaz. Ruh kalır, 
bazen derinlere gömülür, 
ancak asla tamamen yok edilemez"
Drizzt Do'urden



Unutulmuş Diyarlar serisinin en önemli karakterlerinden olan Drizzt Do'urden ile sizi tanıştırdığımda, kendisi Menzoberranzan'dan kaçmış ve kendi toplumuna isyan etmiş bir halde, yanında büyülü bir kara panter ile romanda adına "karanlıkaltı" denilen yeraltı dünyasının dehlizlerinde sürüklenmeye başlamış bir muhalifti. Arkasında ustası ve öğreticisi Zaknafein'i bırakarak, kendi ahlaki değerleri ile çelişen Kara Elf toplumunu terk eden Drizzt'in macerası, Kara Elf üçlemesinin ikinci kitabıyla daha karanlık, daha kanlı ve daha kovalamacalı bir hal alıyor. Kitap Laika Yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı 275 sayfa. Kendi büyüsünü yenerek, Drizzt'in yol arkadaşı olan Guenhwyvar isimli büyülü panter ile birlikte içinde bulunduğu hem maddi, hem de manevi karanlıktan kurtulmaya çalışan kahramanımızın yolculuğunu anlatıyor kitap. Salvatore'nin Drizzt karakterini parlatmaya başladığı, bu yorgun ve muhalif kara elfle birlikte gerçekten yolculuk yapıyormuş gibi hissetmenize sebep olan anlatım gücünün kendisini gösterdiği bir kitap. İlk kitaptan hatırladığım, Menzoberranzan'da esir bir svirfneblin (gnomelarla akraba olan, taş işçilikleri cücelerden daha iyi olan, karanlıkaltında yaşayan bir tür) olan Belwar Dissengulp'un şehri olan Blingdenstone'a düşüyor kahramanımızın yolu. Belwar'ın elleri Drizzt'i ağabeyi tarafından kesildiğinden, bir eli yerinde çekiç, öbür elinin yerinde de bir savaş baltası var. Bu iki farklı elini birbirine vurarak büyü yapabilen bir arkadaş. Ayrıca ırkının kara elflerin can düşmanları olması, buna karşın Drizzt'in kendisinin canını kurtarması sebebiyle, roman boyunca kahramanımıza yardım ediyor. Svirfneblin'lerin şehri çok güzel tasavvur edilmiş. Aslına bakarsanız, ortamın betimlemesi o kadar gerçekçi ki, benim gibi zaman zaman kapalı alan korkusu yaşayan biriyseniz, roman sizi epey bir gerebiliyor. Blingdenstone şehrinin işçiliği sanki sizin gözlerinizin önündeymiş gibi anlatılıyor. Bunun dışında esas oğlan ile birlikte, ötekileştirilmenin, dışlanmanın kıyılarında gezinebiliyorsunuz. 

Geçmişinin kendisini sığınmak istediği her yerde kovalamaya başladığı bir dönemde, Drizzt yeni dostu Belwar ve büyülü kedisi ile Karanlıkaltında savaştan savaşa, mücadeleden mücadeleye koştururken peşlerine takılan bir Kancalı Dehşet ile maceraları daha da ilginç bir hal alıyor. Unutulmuş Diyarlarda Drizzt'i efsane yapan şeylerden birisi, Salvatore'nin Drizzt'in ağzından tuttuğu günlükler. Her ne kadar ilerleyen kitaplarda bu günlüklerde bahsettiği şeyleri zaman zaman çiğneyecek olsa da, kitap sayısının fazlalığı yüzünden zaten büyük bir bölümünü hatırınızda tutamıyorsunuz. Menzoberranzan'dan kendisini bulmak üzere gelen diğer Kara Elf'lerden kaçarken, "Zin-Carla" denen kadim Kara Elf büyüsü ile en büyük kabuslarından biriyle karşılaşacak olması da, bu romanda insanı içine hapseden unsurlardan. Kitabın tanıtım yazısında kısa ama öz olarak yer alan "bu bir yolculuk hikayesi" tümcesi, kitabı esas itibariyle çok iyi özetliyor. Pek tabii bu yolculuk çok rahatsız edici yerlerde gezmeyi gerektiriyor. Karanlıkaltı denilen mekanın yarattığı kapalı alan korkusunun yanı sıra, burada karşılaşılan ve gözünüzde canlandırabileceğiniz kadar net tarif edilen yaratıklarda yeterince ürkütücü. Örneğin bir örneğini aşağıda paylaştığım, kitabın ön ve arka kapağındaki resimlerde yer alan İllitid isimli, beyin emicilerin ortasında geçen bir Drizzt mücadelesi var ki, okurken ciddi anlamda gerildiğimi, hatta nasıl gerildiğimi canlı bir şekilde hala hatırlıyor oluşum size tuhaf gelebilir. Kara Elf Üçlemesi Drizzt Efsanesinin en sürükleyici kitaplarını içeriyor. Bu sebeple seride on altı kitap okumama karşın, bu ilk üç kitap ve Drizzt'in yeryüzüne çıkışı sırasında verdiği mücadeleleri hatırlamak serinin diğer kitaplarına göre daha kolay geliyor. Yeri gelmişken, uzunca bir müddet, güncel olarak okuduğum kitapların yanında, geçmişte okuduğum pek çok kitabı tanıtıyor olduğum hususunun tekrar altını çizeyim. Yani burada okumuş olduğunuz her inceleme güncel olarak okuduğum kitaplara dair değil. Pek çoğu tıpkı, Sürgün gibi önceden okuyup, haklarında bir kaç paragraf bahsedilmeyi hak ettiğini düşündüğüm kitaplar. 

Salvatore'nin Unutulmuş Diyarlar evrenine sunduğu karakterler, her iki anlamda da birer fantastik kurgu klasiği karakterler. Yani hem çok sevilen, hem de çok tekrar edilen karakterler. Örneğin, Drizzt her türlü beladan kurtulabilen, öldü dediğiniz anda dirilen, roman içerisinde bir tanesinin bile aşırı derecede tehlikeli olduğu vurgulanan yaratıkların, inlerine girerek tamamından kurtulabilen bir karakter. Yaratılışına zıt özelliklere sahip olmasının yanı sıra, türünün en seçkin özellikleri ile birlikte, başka türlerin en seçkin özelliklerini bünyesinde buluşturabilen fantastik kurgunun fantezi ögesini bile zorlayan bir karakter. Buna rağmen, maceralarını okutan unsur, hem acaba bu sefer nasıl kurtulacak merakı, hem de Salvatore'nin betimlediği savaş ve ortam sahnelerini, göz önüne gelircesine yaşatmayı başardığı üslubu. Bunun yanı sıra, özellikle sonraki romanlarda farklı stepne karakterlere dönüşen yan karakterlerin ilk kitaplarda çok iyi kurgulanmış olduğu gerçeği. Örneğin Belwar Dissengulp karakteri, bu kitapta en az Drizzt kadar dikkati üzerine çeken bir karakter. Serinin sonraki kitaplarında da bu ve benzeri yardımcı karakterlerin yarattığı atmosfer, Drizzt'e kolaylık sağlayacak olmakla birlikte, Drizzt'in yalnızlığı seven bir yapıda olması sebebiyle kendi başını sürekli yeni bir belaya sokacak olması gerçeğini değiştirmiyor. Sürgün ile birlikte, Karanlıkaltı denen kabustan, gün ışığına çıkan kahramanımızın, lavanta gözlerinin herhangi bir kara elf büyüsüne ihtiyaç duymaksızın güneşe bakabiliyor olması, belki de onun aslında aydınlık için yaratılmış olduğunu gösteriyor. Bizler ise aydınlıkta da, karanlıkta olduğu kadar güçlü olup olamayacağını merak ederek bekliyoruz.

Bu üçlemenin üçüncü kitabı ile çok yakında tekrar buluşmak dileğiyle. 





24 Haziran 2014 Salı

Okumanın Kutsallığını Sarsan Kitap: Okuma İlleti - Mikita Brottmann

"Okuma kendi içinde her zaman iyi bir şey midir gerçekten?"



İnsanın varoluşundan bu yana, düşüncelerini, duygularını, tarihlerini yazmak; sonraki nesiller tarafından anılabilmek ve bir anlamda ölümsüz olabilmek için geleceğe bir şeyler bırakmak güdüsü olmasaydı, bugün okumak dediğimiz şeyin ne olduğunu bilemeyebilirdik. Okumak; insanoğlunun bulunduğu yerden bir adım kıpırdamadan pek çok farklı ülkeyi, gezegeni, dünyayı, hatta var olmayan yerleri gezebildiği bir atlasa, tanışmak isteyip de farklı dönemlerde yaşadığı tarihi figürlerle karşılaşıp onların soluduğu havayı soluyabileceği bir ajandaya, olmak isteyip olamadığı veya olmaktan korktuğu kişileri hiç çekinmeksizin olabildiği bir soyunma kabinine, burnu bile kanamadan maceradan maceraya atılabileceği bir savaş meydanına, velhasıl bunlara ve daha birçoğuna sahip olabilmek demek. Peki, okumanın bir illet olabileceği, özellikle kitapsever insanlarda görülen bir sapıklık hali veya kitap okumanın sınırları dışına çıkarak, tehlikeli bir yaşam tarzı olabileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Bugün size tanıtacağım kitap bu ve bunun gibi şeyleri sorguluyor. Kitap Paloma Yayınevi tarafından basılmış, karton kapaklı ... sayfa. Mikita Brotmann kitabın ilk bölümünde enteresan betimlemeler ile okuyucuların kitaplara ve kitap severliğe bakış açısını allak bullak edebilecek bir giriş yapıyor. Özellikle okumanın, özünde dünyayı kurtarabilecek, parlak ve mükemmel bir fikir olmadığına ikna etmek için sunduğu örnekler, mevcut durumunuzu sorgulamaya kadar götürüyor sizi. Kitabın ilk bölümlerinden itibaren saran bir anlatımı var. Mikita Brotmann edebiyat bölümünde bir akademisyen ve yüksek lisansını psikanaliz üzerine yapmış bir yazar. Okuma eyleminin, çok derinlemesine tahlil ve analizlerle önünüze geldiğine ikna edebilecek bir özgeçmişe sahip. Kendisi de bir kitap aşığı olan yazarın, iğneyi kendisine batırdıktan sonra çuvaldızla yaptıkları takdire şayan. Yazarın kitaplara karşı sapıkça ilgi duyanlar kategorisine girdiğimi de fark etmiş oldum bu arada. Tek farkla, kitaplara karşı gösterdiğim pek çok tutum uyuşmakla birlikte, bir kitap sapığından farklı olarak ben aynı zamanda kitapları da okuyorum. 

Okuma eylemini sorgularken, okuyucuların aşırıya kaçabildiğini, belirli psikolojik rahatsızlıklarla kitap okuyanın davranışlarının birebir örtüşüyor olduğuna dair ilginç tespitler sunuluyor. Bununla birlikte, kitabın tamamı okuma eylemine ve okuma hastalığına ayrılmış durumda değil. Bir noktadan sonra yazarın okumaktan hoşlandığı türlerin analizine, belirli kitaplar ve yazarlar üzerinden okuma eylemine ilişkin genellemelere rastlıyorsunuz. Bu kısımda, ufak bir eleştiri olarak; keşke eser çevrilirken, ülkemizde basılmış bulunan Türkçe isimleri tercih edilmiş olsaydı diye içimden geçirdim. Zira akıcı bir şekilde okurken, parantez içerisinde İngilizce roman isimleri okumaya başladığınızda, beyin kısa bir anlığına işlevsiz kalabiliyor. Okumak aynı zamanda düşünsel bir faaliyet olduğundan, okuduğunuz dilde akar şekilde giden metin, birden yapılan dil değişikliği ile kısa kesintilere maruz kalıyor. Roman isimleri birkaç sayfada bir geçiyor olsa, bu yine bir sorun olmayabilir, ancak yazarın bir sayfada arka arkaya birkaç eserden bahsettiği yeri okurken iki farklı dvd oynatıcıdan, oynat, durdur yapıyormuş gibi hissedebilirsiniz. Bunun haricinde, eğer yazarın bahsettiği kitaplara dair bir fikriniz yoksa, daha önce hiç okumamışsanız veya bahsedilen kitapların yazarlarının üsluplarına dair bilginiz yoksa, bu bölümler okuyan için anlam da ifade etmeyebilir. Bu anlamda, genel okuyucuya yönelmiş olan bir kitapta, birden özel bir kitlenin muhatap olabileceği bir eleştiri silsilesi ile karşılaşmanız da olası. Yazarın bahsettiği bazı eserlerin, Türkçe çevirilerinin olmadığını da tahmin ediyorum. Özellikle bir bölümde muhatap alanının iyice daraldığını fark edebiliyorsunuz.

Buna rağmen, yazarın okumak eylemine bu zamana kadar atfedilmiş olan kutsallığı sarsmak ve hatta yerle bir etmek istediğini söyleyebilirim. Bunun için de geçerli sebepleri var. Üstelik çok haklı olduğu önermeler de mevcut. Her ne kadar okurken, kendimi kitaplara sapkınlık derecesinde bağlı olduğumu fark ederek rahatsızlık hissetmiş olsam da, bu yazarın tespitlerinin geçerliliğini yitirmiyor. Özellikle okumanın özünde, mutluluk olmadığına, aksine insanın gerçeklik algısını kırarak onda hayal kırıklığı yaratmasının daha muhtemel bir olasılık olduğuna dair tespitlere katılmamak elde değil. Buna karşın elbette okumaya ve kitaplara karşı görüşlerinin bazıları yazarın kendi kültürü çevresinde yorumladığını düşündüğümü de eklemem gerekir. Okuma eylemi ile benzerlik kurulan eylemler ve betimlemeler okurken içten içe kıs kıs gülmenizi ve "doğru söylüyor galiba" demenizi sağlayabilir. Edebi eserler üzerinden yapılan değerlendirmelerin genel okuyucu kitlesine özgülenmesinin mümkün olmadığına inanmakla birlikte, yazarın rahatsız edici bir yolculuğa çıkardığını kabul etmeliyim. Bunu olumsuz anlamda değil, aksine olması gerekene yönlendirme anlamında söylüyorum. Çünkü yazarın da bahsettiği gibi "Okumak kendi içinde her zaman iyi birşey değil". Okuma yolculuğuna ve bu eylemin altında yatan psikolojik nedenlere ilişkin güzel bir inceleme kitabı okumak istiyorsanız, kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap. Çeviri kısmında bazı yorucu detaylara takılmazsanız da gayet akıcı. Ayrıca bu kitabı okuyarak, ne tip bir kitap tutkunu olduğunuz yolunda çıkarımda bulunabilmeniz de mümkün. Acaba sizler de benim gibi, kitapları seyretmekten zevk alan, onların sayfalarına dokunan, belirli şekilde sıralayan kitap sapkınlarından mısınız?

Öğrenmek için okumalısınız. Kitapla kalın.






23 Haziran 2014 Pazartesi

İlginç Bir Ordu, Dikkat Çekici Bir Roman: Kasırga Ordusu - Alper Bıyıklı

"Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, 
Ruhunuzu satmayın yeter"
Nelson Mandela



Fantastik kurgu romanlarının, tüm dünya genelinde çok satanlar listesinde yer alan en önemli eserler olmasının bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. Hayal kurmak; aslında normal ve sıradan hayatlarımızı, farklı hayallerin içerisinde delicesine koşturmak, hayal bile edemeyeceğimiz, aslında hiç var olmamış coğrafyalarda var olmaya çalışmak insanlığın belki de en çok ihtiyaç duyduğu şey. Fantastik kurgunun sınırlarının olmaması, bu sebeple bu tarzda çok ciddi bir genişliğe ve edebi yaratıcılık anlamında sınırın, yazarın hayal gücü olması da bu türün kaçınılmaz tercih sebeplerinden. Türk fantastik kurgusu yeni gelişmekte ve büyümekte. Size tanıtacağım kitap bu türün ülkemizdeki en yeni örneklerinden. Kitap Truva Yayınları tarafından basılmış ve 288 sayfa. O kadar çok şey söyleyebilirim ki bu kitap hakkında, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Kitap tam da adında yer aldığı gibi, Kasırga gibi başladı. Alper Bıyıklı'nın kalemi ve anlatımının yanı sıra, hikayenin kurgusu ve düzenlenişi, ara geçişler o kadar vurucuydu ki, nasıl olur da bu kitap bu kadar az insana ulaşmış olabilir diye düşündüm. Yazarın hayal gücünün tahmin edebileceğinizden fazlasıyla geniş olduğunu belirtmeliyim. Kitabın konusuna yüzeysel olarak değinmeden önce, bu unsuru kitabı okurken asla aklınızdan çıkarmamanız gerektiğini not etmeliyim. Zira bazı yerlerde fantezinin sınırlarının aşıldığını düşünmek mümkün. Hikayenin özünde bir iyiler, kötüler savaşı ve bir seçim var. Ancak pek çok kitapta olduğunun aksine, burada iyileri birleştiren unsurlar çok farklı. Onları kitlesel katliamlar, savaşlar, kayıplar ve acılar birleştirmiş durumda. Romanın baş kahramanı Kenan'ın kendi hayatından kesitlerden, içeriğini bilmediğiniz bir savaşın ortasına düşebileceğiniz; heyecanın doruğundayken, birden onulmaz acılarla baş başa kaldığınız bir roman. Kenan'ın bir lider olarak seçildiği, kendisi ile birlikte seçkin ve yetenekli insanların seçildiği bir koalisyonun liderliğini yaptığı, buna karşın elinde ne teknolojik silahlar, ne gelişmiş bir ordu, ne çok sayıda savaşçının mevcut olmadığı bir durum da, kendisine ve onu izleyenlere güç veren seçimlerinin varlığını idrak ediyorsunuz. İlkel bir ordu olarak betimlenen Kasırga Ordusunun bu ismi neden hakettiğini kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız. Dünyanın acılarını yaratanlara karşı verilen bir savaş olduğunu kısaca söyleyebilirim. Kurgu ve bu kurgu yaratılırken kullanılan hayal gücü gerçekten muazzam.

Kullanılan karakterlerin bize ruhen ve fiziken yakın coğrafyalardan seçilmiş olması bilinçli bir kurgunun eseri midir bilmiyorum? Ancak doğru bir seçim olduğuna inanıyorum. Kitapla ilgili size bir ton övgü cümlesi yazabilirim. Okumaya başladığım ve yarısına kadar nasıl geldiğimi gerçekten fark edemedim dersem yeridir. Hatta kitap bir anda kendisinden beklentimin kat kat üstüne çıktı. Bazı kitaplar vardır, okudukça sizde çok ciddi beklenti uyandırırlar ve sonlarına yaklaştıkça elinizde geleceğin klasiklerinden birini tutuyor olabileceğinize dair bir his uyandırır içinizde. İşte tam bu hissiyat içerisine girmişken, ciddi şekilde bir düşüş yaşattı roman bana. Aslında pek çok yönden Metal Fırtına ve türevi "Türkler dünyayı ele geçiriyor" temalı romanlardan sıyrılmış olması ve uluslar üstü bir kimliğe bürünmüş olması beni çok mutlu etmişti. Yalnız hayal gücünün sınırsızlığı ile birlikte, kurgunun bir miktar tutarlılık arz etmesi, yazarın kararsızlığının, karakterlere yansımaması da gerekir. Uzun yıllar önce Phantasmagoria 2 isimli bir bilgisayar oyunu oynamıştım. Arkadaşlarımla birlikte üç gece aralıksız oynadığımız bu korku temalı oyun, bizi süregelen 11 bölümü boyunca kendisine hayran bırakmış, fakat oyunun son iki ya da üç bölümünde bütün hikayeyi aniden uzaylılara bağlayınca oyundan birden soğumuştuk ve daha sonrasında oyunu bitirmek bir daha hiç nasip olmamıştı. İşte bu kitabı okurken birden o uzun yıllar önceki hislerimi tekrar yaşadım. Okuyucunun kitaba verdiği çift anlamlı tepkilerden birisi "bu kadar da olamaz artık" tümcesidir. Bu ifadeyi ya kitabın bütün görüşlerinizi tepetaklak etmesi ve sizi içten içe aldığınız keyif dolayısıyla çıldırtması sebebiyle söylersiniz, ya da bu kadarı da fazla olmuş, abartılmış diyerek bir miktar hayal kırıklığı içerisinde söyleyebilirsiniz. İlginçtir bu kitap her iki şekilde de size "bu kadar da olmaz artık" dedirtebiliyor. 

Bu kitabı okumak için pek çok sebep olduğunu düşünüyorum. Manevi sebepleri geride bırakırsak, Kasırga Ordusunun kurgusu inanılmaz. Bazı yerlerde ufak anlatım düşüklükleri olsa da, kurgu sizi o kadar çok içine çekiyor ki, görseniz dahi bu aksaklıkları unutuyorsunuz. İkincisi, yazarın farklı toplumların yaşamış oldukları ve genelde dünyanın ötelenmiş tarafında kalan insanların acılarını yansıtan, bu vesileyle Kenan'ın emrinde Kasırga Ordusu'nun komutanları olacak olan şahısların mevcut sürece nasıl geldiklerini anlatan ara pasajlar, üzüntü ve acıya karşı yoğun empati yapmanızı sağlıyor. Karakterlerin eğitim aşamaları ve yazarın kaleminden size sunulan ortam betimlemeleri muazzam. Birinci sınıf bir Hollywood filmi atmosferini yaşatabiliyor size. İsami Nagura olsun, Aybars olsun çok ilginç geçmişleri olan karakterlerle tanışabiliyorsunuz. Özellikle kitabın ilk 200 sayfasında olanlar sizi bu dünyadan alıp, Kasırga Ordusunun bir askeri haline getirebilecek türden. Kitap bu 200 sayfa boyunca yarattığı atmosferden dolayı, göze çarpabilecek bütün aksaklıklara rağmen büyük bir övgüyü hak ediyor. Fakat, kitabın sonu ile ilgili çekincemi koymazsam hem romana, hem de yazara haksızlık yapacağıma inanıyorum. Hayal gücü sınırsız olmakla birlikte, işlediği kurgu içerisinde bir miktar tutarlı olması ve yazılan kitap açısından hayal edilen ortamın bazı sınırlar taşıması gerekir diye düşünüyorum. Örnek vermem gerekirse; kitapta geçtiği için değil ama; 300 sayfa boyu ejderhalardan bahsettiğiniz bir romanda, birden bağlantısız şekilde uzay araçlarına ve uzaya seyahate geçiş yapmamak lazımdır diye düşünüyorum. Geçiş yapılacaksa bile bunun, kurgunun başından itibaren arada geçen paragraflarla okuyucuya yavaş yavaş damardan verilmesi gerekir diye düşünüyorum. Yoksa Alper Bıyıklı'nın hayal gücü kesinlikle önünde diz çökülmesi gereken bir durumda. İlk romanında bu denli güzel bir iş çıkaran yazarın, ilerleyen yıllarda bu piyasaya çok daha kaliteli ve çok daha geniş kitlelere hitap edecek eserler sunacağına olan inancımla sonraki kitaplarını yakından takip ediyor olacağım. Kasırga Ordusu'nu muhakkak temin edip okumanızı tavsiye ederim. Zira Türk Fantastik Kurgu ve Bilim-Kurgu türlerini, ikisi bir arada harmanlanmış şekilde sunabilecek romanların sayısı çok az ve Kasırga Ordusu yazarın ilk eseri olması sebebiyle bu anlamda hem büyük bir boşluğu dolduran, hem de Türk yazınının gelişmesi için muazzam bir çaba olarak addedilmesi gereken bir roman.  


Kitaplarla dolu güzel günlerde buluşmak dileğiyle. 




22 Haziran 2014 Pazar

Satranç Tahtasında Şah'lar Yıkılırken: Kılıçların Fırtınası - George R.R. Martin (Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi 3. Kitap)

"Ölüm olmasaydı, onu icat etmek zorunda kalırdık"
Voltaire



Yukarıdaki güzel aforizmanın devamına bende şunu eklemek isterim, "ve biri ölümü icat edecek olsaydı, bu kesinlikle George Martin olurdu". Buz ve Ateşin Şarkısı serisinde kaosun gittikçe bu fantastik dünyaya hakim olmaya başladığı bir döneme giriliyor üçüncü kitapta. Karakterlerin teker teker öldüğü, öldürüldüğü, kaybolduğu bir seri olması sebebiyle her an ne olacağını kestiremeden okumaya devam ediyor olmak her ne kadar insanı birazcık huzursuz hissettirse de, bu seride asıl keyif veren şeyin bu olduğunu idrak edebileceğiniz bir noktadayız aynı zamanda. Biraz da olsa içimizin soğuduğu, ancak Martin'in katliam kıskacından bir türlü kurtulamadığımız, serinin üçüncü kısmı daha önce belirttiğim gibi Epsilon Yayınları tarafından iki kitap halinde basılmış. Kitabın orijinal basımı da sayfa sayısının çokluğu yüzünden iki kitap halinde sunulmuş durumda. Buz ve Ateşin Şarkısı Serisinde hikayeye dair anlatılabilecek o kadar çok şey var ki, muhakkak bir iki noktayı es geçmiş oluyorsunuz. Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin bana sorarsanız en hareketli, en maceralı, en nefes kesen kitabı Kılıçların Fırtınasıdır. Ölümün hem Westeros'ta, hem de Essos'ta kol gezdiği sınırsız bir gerilim ve maceranın, sizi peşi sıra sürüklemesi de bunun sebebi olsa gerek. Bildiğiniz gibi Kralların Çarpışmasında kitaba dair bilgi vermekle beraber karakter bolluğundan geçilmeyen bu seride önemli bir kaç ismi sizlere tanıtmaya çalışmış ve bu yazımda da bu tanıtımlara devam edeceğimi söylemiştim. Ancak önce kitapla ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum. George Martin, yeryüzünde okuruna en çok işkence eden yazarlardan birisi olsa gerek. Bir seri boyunca ana karakterleri okuruna sevdirip, ona hayran bırakıp daha sonra hiç beklemediğiniz bir anda onu öldürmesi kadar okuyucuya acı veren bir durum olamaz. Buna karşın, sanırım bu seriyi epik fantezi dalında bir efsane yapan unsur da bu olsa gerek. Elbette Joffrey Baratheon'dan bahsetmiyorum. Bildiğiniz üzere kitabın orjinali de iki cilt halinde çıktı ve her cilt bir sezon olarak diziye çevirildi. İzleyenlerin de, okuyanların da geçen yıl derin üzüntü duyduğu Kanlı Düğünden bahsediyorum elbette. Martin'in bütün Kuzeyli aileleri sancağı altında topladığı Robb Stark'ı, oturduğu tahttan dahi kalkamayan bir dere beyinin komplekslerine kurban etmesi çok yıpratıcıydı. Oysa Buz ve Ateşin Şarkısı serisini diri tutan bu gerçeklik unsuru. Martin kesinlikle bir peri masalı yazmadığını net bir şekilde ispatlamış durumda. Yine de bunun bir peri masalı olmadığını ispatlamak için Stark hanesinin köküne kibrit suyu dökmemiş olsaydı, biraz daha mutlu bir okur olabilirdim.

Şaka bir yana Kuzey'in unutmayacağı düsturundan hareketle, mevcut durumda bütün kitapları bitirmiş olmama rağmen halen teyakkuz halindeyim. Kılıçların Fırtınasının ilk cildindeki hava, ikinci cildinde tamamen Joffrey ve Lannister'lara yöneliyor. Martin'in romanda kurduğu bu hassas denge bütün seriye hakim olan bir unsur; fakat serinin ilerleyen kısımlarında bunu nasıl toparlayacağını çok merak ediyorum. Serinin bu ciltlerinde Westeros'ta Deli Kral'ın ölümüne ilişkin ayrıntılar ve Yedi Krallığın geçmişine dair bilgilere de sahip olabiliyorsunuz. Karakter odaklı hikaye anlatımının avantajlarını kullanmasının yanı sıra yazım tekniğine ilişkin verdiği röportajlarda belirttiği hususların, ne kadar doğru ve profesyonel olduğu da ortaya çıkıyor. Martin bir röportajında seride yeni bir kitabı yazarken, bakış açısını yazdığı karakterle ilgili olarak, önceki kitaplarda karakterin gözünden neleri yaşadığını tekrar tekrar okuduğunu belirtmiş. Bu da hem hata yapma riskini aza indiren, hem de devamlılığı ve canlılığı koruyan bir unsur olarak beliriyor kitapta. Kitapla ilgili en hoş detaylardan birisi de, yazarın, karakterlerine kişisel tercihleri açısından keskin dönüşler yaptırmıyor olması. Yedi Krallık'ta tahtta hak iddia eden ve tahtta oturan kralların bir devinim halinde sürekli ortadan kalkması unsuruna rağmen, yeni opsiyonların ortaya çıkıyor olması ve yeni taht namzetlerine ilişkin gizemin korunuyor olması da okuru kitaba inanılmaz derecede bağlıyor. Myr'li Thoros, Beric Dondarrion, Brienne, Oberyn Martell, Tyrell ailesinin yeni fertleri vs. her ne kadar hatırlamamız gereken karakter sayısını arttırsalar da, kendilerine biçilen roller doğrultusunda farklı farklı hikayelere ve inanılmaz geniş bir kurgunun içinde kaybolmadan yolculuk edebilmemize imkan sağlıyor. Bu kitapla Daenerys'in önlenemeyeceğini düşündüğünüz yükselişine şahit olurken, aslında arada geçen pasajlarda ileride gerçekleşecek bir çöküşün izlerini de sürmeye başlıyorsunuz. Bu kitapla kendilerinden bahsedilen, ancak herhangi bir ferdi ile tanışamadığımız Dorne hanesi ile de karşılaşıyoruz. Oberyn Martell her ne kadar Martin'in kaleminin gazabından kurtulamasa da, seri de doldurduğu büyük alanın boşluğunu nasıl bir karakterin doldurabileceğini merak ediyorsunuz.

Westeros'un birçok farklı bölgesinde, çok sayıda karakterin farklı amaçlar uğruna yolculuklara çıktığı bir kitap bu aynı zamanda. Greyjoy hanesinden Victarion ile Daenerys'in yolunun kesişeceğine dair öngörüler, Bolton'ların Kuzey'i ele geçirmesine içerleyen Kuzey'li ailelerin gizliden gizliye yürüttükleri planlar, Duvar'da yabanıllarla gözcüler arasında ki yıkıcı savaş ve sürpriz bir ismin Duvar'da ortaya çıkması ile romanın şaşırtıcılığı, derinliği ve giriftliği çok uzun bir süre okuyucuyu içine hapsediyor. Kitaplarla ilgili okuyucunun kafasında ki en önemli soru, gittikçe genişleyen, birçok farklı hikaye doğuran, karakterlerin ayrı ayrı yollara kendilerini vurduğu bu karmaşanın serinin beklenen kitaplarında nasıl toparlanacak olduğu olsa gerek. Diğer kitapları tanıtmaya devam edeceğim, ancak söylemeliyim ki, beşinci kitabın sonunda karmaşa, şimdi olduğundan daha ileri noktalara gelmiş durumda. Benim de en çok merak ettiğim unsur olayların nasıl toparlanacağı. Bununla birlikte Arya Stark'ın, Jaqen H'ghar'ın gümüş parasıyla Braavos'a beklenen yolculuğu, ilk ciltte arkasından ağladığımız Leydi Taşyürek ile tanışmamız, Tyrion'ın kendi sınırları dahilindeki kahramanlıklarına devam ediyor oluşu, Serçeparmak'ın entrikalarının bir sınırının olup olmadığı, Jon Kar'ın Stark olma şansına bakış açısı kitabın en vurucu noktalarını içeriyor. Bu serinin ve Martin'in bende yarattığı enteresan bir etki var. Diziyi seyrederken, olan olayları ilk kez dizide mi seyrediyorum, yoksa kitapta mı okudum? ya da kitabı okurken, acaba okuduklarımı daha önce seyrettim mi diye düşünmeme sebep olan bir anlatım var. Bu anlamda hem dizinin, hem de kitabın ciddi anlamda dünya çapında başarısına şapka çıkartmak gerekiyor. Fantastik kurgu edebiyatını yakından takip edenlerin iyi bileceği üzere, meşhur kurgu eserlerin büyük çoğunluğu uzun kitaplardan oluşan serilerden oluşur. Bu serilerde başlangıçta büyük keyifle ve umutla devam ederlerken, seride ilerledikçe olaylar sıradanlaşmaya, karakterler kendini tekrar etmeye, serinin atmosferi gittikçe sıkıcılaşmaya başlar. Buz ve Ateşin Şarkısı serisi Martin tarafından açıklanan son bilgilere göre yedi kitap olarak tasarlanmış durumda. Son bilgiler diyorum, çünkü ilk yazmaya başladığında, seriyi üç kitap olarak tasarladığını belirtiyordu. Görülen o ki, yazmanın şehveti ile gittikçe daha da ileriye gidebilecek bir seri. Bu seriyi diğer fantastik kurgu eserlerden ayıran unsur ise, karakter bolluğunun yanı sıra, ana kurguyu kitabın sonuna kadar yürüteceğine inandığınız karakterlerin birden kitaba veda ediyor olması. Bununla birlikte, Martin'in seriyi uzattıkça karşı karşıya kaldığı zorlukları es geçebilmek için birkaç yan unsuru hazırda tuttuğunu anlamak zor değil. Örneğin, yaşaması gereken bir karakterin ölse dahi nasıl canlanacağını kitabın başında Myr'li Thoros ve R'hllor'un kudreti olabileceğini işaret ediyor. Bu da Martin'e ilerleyen seride birilerini öldürüp, tekrar canlandırma şansı vermiş durumda.

Sadece bununla da kalmayıp, kitabın sonuna kadar geliştirip, yetiştirebileceği ve sonunda Demir Taht'ın galibi olarak ilan edebileceği karakterler de oluşturmuş durumda. Bu anlamda önüne çıkabilecek handikapları aşabilmek için önceden önlem alan bir yazar olması, seriyi ilgi çekici kılan unsurlardan bir diğeri. Elbette okuyucusunun nefretini kazanma konusunda da çok maharetli bir yazar olduğunun da altını çizmek lazım.  Seri boyunca sürekli sonrasını merak etmekten, aslında seri içerisinde sonuca ermiş pek çok olayı es geçebiliyor insan. Martin'in "mutlu son olmasa da, iyi ama buruk bir son olacak" açıklamasının ardından ve kendisi bu dünyadan göçüp gitse bile, dizi senaristlerinin serinin geri kalanında ne olacağına dair bilgi sahibi olduğuna ilişkin açıklamaların ardından bu merak gittikçe daha da alevlenmiş hal almakta. Kılıçların Fırtınası, olay örgüsünü daha sarmal bir hale getirmesine ve takip edilecek daha çok karakter ortaya çıkarmasına rağmen, sürükleyiciliğinden ve etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmemiş durumda. Okuyucuyu çok daha gizemli, çok daha meraklı ve çok daha iştahlı hale getiren bir roman. Karakterlerin özellikle fantastik kurgu eserlerde, insan kalmayı beceremediği, ya çok erdemli, ya çok şeytani oldukları, her şeyi başarabildikleri veya her şeyi mahvettikleri bir dönemde, bu serinin fenomen haline gelmesi elbette kaçınılmaz. Zira roman karakterlerinin doğru ya da yanlış kararlar alan, bazen hatalarında ısrar eden, bazen ise fikir değiştirmekten yapması gerekeni unutan, yani insan olabilen bir eserin bu başarıyı yakalaması da sürpriz olmasa gerek. Bakalım önümüzdeki kitaplarda bizleri neler bekliyor olacak; kimler hükmedebilecek, kimler hükmedemeyecek hep birlikte göreceğiz. Buz ve Ateşin Şarkısı serisi kesinlikle okumanızı tavsiye edebileceğim, insanın saran ve kendi dünyasının içine hapseden bir seri. Kılıçların Fırtınası'da bu serinin en iyi bölümlerinden birisi. Cevaplanması gereken birçok yeni soruyu kucağımıza bırakan, yeni yolculukları ve yeni yolcuları bizimle tanıştıran bir kitap.

Bizi çocukluğun en büyük erdemlerinden biri olan hayal kurmaya zorlayan kitaplar, kütüphanelerimizden eksik olmasın.

"Valar dohaeris"




19 Haziran 2014 Perşembe

Devler Liginde İdealist Bir Avukat: Çaylak - John Grisham

"Adaletin olmadığı yerde, ahlak da yoktur"
Montaigne



Adli gerilim türünü seven, hatta hukukçu olan okurların pek çoğunun yakından tanıdığı bir yazar John Grisham. Her sene bir kitap yazan ve yazdığı her kitap basılır basılmaz, hızlı bir şekilde Amerika'nın çok satanlar listesinde zirveye oynayan bir yazar. Grisham'ın kitaplarında ilgi çekici olan unsur, ne kitaplarındaki edebi yoğunluk, ne de anlatılan konuların okuyucunun karşısına hiç çıkmamış konular olması. Aslında hukuk gibi geniş ancak üzerinde çok konuşulan, kitap yazılan, film ve dizi çekilen bir alanda bu kadar başarılı olmasının anahtarlarından birisi de Grisham'ın Amerikan hukuk sistemini çok iyi bilen hukuk geçmişinde yatıyor. Bense size, yazarın çok satanlar listesinde yer alan diğer kitaplarından farklı kitaplarını tanıtmaya çalışıyorum. Hollywood'u yakından takip eden pek çok insanın Şirket, Pelikan Dosyası gibi filmleri beğenen birçok izleyicinin kitaplarından haberdar olmaması, olsa dahi okumamış olması gerçeği karşısında, bu kitapları tanıtmamın pek de faydası olmayacağını düşündüm. Kitap Remzi Kitabevi tarafından basılmış, karton kapaklı 367 sayfa. Grisham'ın genel kurgusu; bir iyi adam, karşısında, içinde veya arkasında olduğu bir kötülük ve bu olayların hepsinin sarmal bir halde hukuki bir olguya bağlanmış olması şeklinde ilerlemiştir. Burada da iyi adamımız Kyle McAvoy isimli Yale Hukuk Fakültesi'nden yeni mezun olmuş, dürüst, insanlarla iyi geçinen bir karakter. Yale gibi üst düzey bir üniversiteden mezun olmuş olmasına karşın, öyle büyük hukuk bürolarında çalışmak ve Amerikan hukuk sisteminin genç avukatlara dayattığı, avukatlık şirketlerinde yükselmek için her şeyi göze alabilecek tipte hırs sergileyen bir adam değil. Aksine sosyal yardım alanında çalışmak isteyen idealist bir avukat. Bu yönüyle bakarsanız, sitede ilk tanıttığım Grisham kitabı olan Sokak Avukatı ile kıyaslarsanız, oradaki hikayenin tersten başlamış halini tanıttığımı düşünebilirsiniz. Aslında bu tip bir ters orantının mevcut olduğunu söyleyebilirim. Yine de McAvoy'un içerisine girdiği sarmal çok daha farklı. Tıpkı en meşhur kitaplarından Şirket'teki gibi bir kurgu mevcut kitapta.

Kurgu ilerlerken esas oğlan, seçimlerini yeniden gözden geçirmesi gerektiren olaylarla dev bir hukuk şirketinde çalışmak zorunda kalır. Bu yeni dönemle birlikte, kendi idealizmini zorlayıp, sınırlarını zorlayacak pek çok olaya, entrikaya ve dev şirketlerin ayak oyunlarına tanık olmasına rağmen ayakta kalma mücadelesine şahit olursunuz. Kitabın içeriği hakkında ayrıntı vermenin en zor olduğu tür çok satanlar kitaplardır. Zira kanaatime göre, bu tip kitaplar çabuk tüketilebilen ve içeriğine ilişkin ufak bir şifre verdiğiniz de bütün kitap okuma keyfinizi bir anda bitirebilecek eserlerdir. Çabuk tüketilebiliyor olması ile çok satan kitaplara karşı bir antipatim olduğunu düşünmeyin. Her kitap kadar gerekli olduklarına inanırım. Bazen okuduğu şeyler insanın zihnini olması gerekenden daha fazla yorabilir. İşte bu gibi durumlarda, kelimelerin zihninizde bir film şeridine dönmesini sağlayacak kitaplara ihtiyacınız olur. Grisham bu yazarlar arasında kesinlikle favorimdir. Ne yazdığının ve ne yaptığının tamamen farkında olan bir yazardır. Kendi yazdıklarının edebi kaygılar taşımadığını, popüler kurgu eserler kaleme aldığını belirtir. Popüler kurgu romanları arasında da gerçekten üst düzey bir yere sahiptir. Henüz yazmadığı kitaplar için yayıncısıyla anlaşmış olan, her kitabına neredeyse bir film çekilmiş veya çekilecek olan Amerikan Popüler kurgusuna ve adli gerilim türüne muazzam eserler kazandırmış bir yazar olması, her kitabında sürükleyici bir kurgu, gerilim ve ilginç final sahneleri barındıran eserler yazması da kendisini okunur kılan unsurdur. Çaylak'ta tıpkı diğer çok satan kitapları gibi gerilim dolu, temposu yüksek, aynı zamanda hukuk ile yoğrulduğunuz kitaplarından.


Bazı yönleriyle eski kitaplarını anımsatıyor olması, baş karakterin diğer romanlardaki karakterle parallellik arz eden yollardan geçmesi veya tersine dönmesi ise artık Grisham'ın tarzında kabullenilmesi gereken unsurlardan birisi. Hukuk, özellikle Anglo-sakson hukuku, jüri, savunma, iddia makamının yapısı itibariyle pek çok hikayeyi barındıran geniş bir alan olmakla birlikte, her yıl bir kitap çıkaran bir çok satan yazarı için zaman zaman tekrara kaçan sahnelerin olması da kaçınılmaz. Buna rağmen Grisham bir yaz tatilini ya da kafanızı boşaltmak istediğiniz bir hafta sonunu iyi geçirmenizi size garanti eden yazarlardan. Çaylak sürükleyici yapısı, uyku kaçıran atmosferi, karakterle yüksek düzeyde empati kurduran ve yüksek gerilimi ile bir solukta bitirebileceğiniz bir roman. Bunun karşılığında da McAvoy'un ahlaki sorgulamalarını, mecbur kaldığı durumun içerisinden çıkmak için parlak zekasını kullanmasını keyifle okuyacağınız, kendisinin çaresizliğini derinden hissedebileceğiniz bir karakter. Son söz olarak Grisham'ın mükemmel işlerinden biri olmamakla birlikte, yine de kendisini okutan bir roman olduğunu kaydetmeliyim. Aklıma gelmişken, Çaylak, 2015 yılında filminin çekilmesi beklenen Grisham kitaplarından. Aksiyonu ve gerilimi bol olacağı da önceden kestirilebilir gözüküyor. Bu sebeple filmi izlemeden önce, daha doyurucu bir bakış açısına sahip olmak adına, kitabı okumuş olmanızı da ayrıca tavsiye ederim.

Bir sonraki incelemede görüşmek dileğiyle. Kitap ve okuma dolu günler sizlerin olsun. 






18 Haziran 2014 Çarşamba

Ölümsüzlüğe Yelken Açan Gemi: Amat - İhsan Oktay Anar

"Düşünme ve varlık aynı şeydir"
Parmenides



İhsan Oktay Anar'ın hayranı olduğumu az çok tahmin ediyorsunuzdur. Bunun en önemli etkenlerinden birisi, yazacağı kitaba çalışan bir yazar olması. Yazmayı düşündüğü konu ne ise onu derinlemesine araştıran, özümseyen ve okuruna da kabul ettiren bir üslubu olması da çok önemli. İşte size tanıtacağım kitabı ile de, 1700'lü yıllarda bir gemi nasıl işler, parçaları nelerdir, gemicilikte o dönem kullanılan tabirler nelerdir diye ayrıca düşünmenize gerek kalmadan okur yerine yapıştırılmış muazzam bir araştırma, kitap için de çok güzel bir temel hazırlanmış. Amat İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 239 sayfa. Bundan önceki kitaplarında şehir sokaklarını, evleri ve olağanüstülüğün yaşandığı rüyaları gezerken, bu defa üzerinde bu denli geniş bir kurgu yaratılması zor bir atmosfer seçmiş Anar. Bir Osmanlı Kalyonu ve onun mürettebatı ile birlikte uçsuz bucaksız deniz üzerinde bir hikaye oluşturmak, gerçekten etkileyici bir seçim. İhsan Oktay Anar kitapları okuyan farklı insanlardan duyduğum, pek çok farklı yorumun en önemli ortak noktası; yazarın, kitaplarında ilk okuyuşlarda insanı zorlayan en önemli unsur olan Osmanlıca kelimelerdir. Benim sadece Osmanlıca için değil, ilk okuyuşta bana yabancı gelen kelimelerin anlamlarını öğrenmek gibi bir huyum olduğu için ve yazarın daha önceki kitaplarından edindiğim tecrübeyle aşabileceğimi düşündüğüm bir engeldi bu durum. Lakin Anar'ın Osmanlıca'sına bir de Osmanlıca denizcilik terimleri eklenince ilk okuyuşumda bir miktar bocaladığımı itiraf etmeliyim. Ancak bazı terimlerin anlamını öğrenir öğrenmez, takriben 35-40. sayfalardan sonra, sık tekrarlarla iyice kafanıza yerleşiveriyor denizcilik terimleri. Üstelik daha öncede bahsettiğim gibi, Anar'ın anlatımının akıcılığı sebebiyle, anlamakta zorlandığınız kelimelerin varlığına rağmen, romanları ilginç bir şekilde çok akıcı ilerliyor. Dolayısıyla okurken bazen kelimelerin anlamına takılmaksızın sayfaları kulaç kulaç geçmiş oluyorsunuz. Denizde geçebilecek bir hikayenin ne kadar sürükleyici olup olmadığını düşünmeyin bile. Hem kitap, hem de yazarı çok ilginç bir yolculuğa çıktığınızı açıkça hissettiriyor size. Diyavol Paşa, Kırbaç Süleyman Reis, Abuzer Reis, Fitilli Danyal ve hatta çok fazla karşılaşmayacağınız İsrafil ile karanlık, acımasız ve bilinmez bir sefere çıkıyorsunuz. 

Amat isimli kalyonun atmosferinin bu kadar canlı yaşanması sizi geminin bir parçası haline getiriyor. Her ne kadar kitabı bitirdiğinizde bu geminin bir parçası olmaktan mutluluk duyup duymayacağınız şüpheli olsa da! Diyavol Paşa'nın kaptanlığını yaptığı gemilere isim vermenin uğursuzluk getirdiğinin düşünüldüğü bir dönemde ismi olan bu geminin 247 kişilik mürettebatı her biri en az bir günah işlemiş insanlardan müteşekkil. Yine felsefi göndermelerin bol bol kullanılmasının yanı sıra, yazarın simgeci anlatımı bu sefer sadece karakterler üzerinden değil, dini menkıbeler üzerinden de yürüyüp gitmekte. Şeytan'ın ademoğlunu kandırmak için Allah ile pazarlık yaptığı menkıbenin bir örneğini Amat'ta bulmanız mümkün. Yalnız bu sefer birebir eşleştirme söz konusu değil kitapta. Yani Anar'ın daha önce yaptığı gibi karakter, sembolik bir anlatımla kendisine yükleneni romanın sonuna kadar taşımıyor. Sadece kitabın belirli bir kısmına has olan bölümünde bir farklılık ve güzellik yaratmak için kullanılmış. Her zaman ki gibi ana veya yan karakterler demeden aradan seçip çıkartabileceğiniz, hayran olabileceğiniz karakterler yaratmış yazar. Birisi dışarıdan size söylediğinde inanmak zor gelebilir belki; ancak kitabı okurken tuzlu suyun rayihası burnunuzu gıdıklıyor. O koca kalyonun pis ve izbe karanlığında uykuya daldığınızı, İsrafil'in borusu veya "Alesta vardiya" bağırışı ile uyanarak kalyonun güvertesini silmeye başladığınızı hissettirebiliyor. Ya da yaklaşmakta olan yabancı bir kadırga veya kalyonu görüp, kolombornelerin başına koşturduğunuzu, tepenizden Yeniçerilerin ölüm kusan kurşunlarının geçişini yaşayabiliyorsunuz. Yeniçeriler demişken Fitilli Danyal nam-ı diğer Emilio Santos için ayrı bir başlık açmak gerek. Tek gözünü kapatarak nişan alamadığından, iyi nişan alabilmek için gözünü korsan bantları gibi siyah bir bantla kapatan, mürettebatın Fitilli Daniyal olarak bildiği, hareketli hedefleri vurmak konusunda en ufak bir sıkıntısı olmayan Yeniçeri keskin nişancısının ilk adıdır Emilio Santos. Kitap boyunca işini iyi yapabilmesinin yanında, Türk edebiyat literatürünün en mükemmel pasajlarından birisinin sahibidir aynı zamanda. Kitabı okumamış olanlar için daha fazla ayrıntı vermemek lazım. Ancak gözünüz gibi bakın, hatta onun yer aldığı bölümlerde karakteri içselleştirin. Romanın esas kurgusunu yürüten gerçeklik, ölüm ve ölümsüzlük gibi kavramların havada uçuştuğu bir ortamda keman çalabilen, aynalara saklanmış bir kaptanla, kendisini ispatlamak için merhametini ve inançlarını silip atabilecek, ölümsüzlüğe olan arzusu bir susuzluk halini almış bir reisin hikayesi aslında. Bununla birlikte yan hikayeler kurguyla alakasızmış gibi dururken, öyle yerlerde ana hikayeye bağlanıyor ki, okurken hayret etmemeniz mümkün değil.

Amat'ın felsefi derinliği ve gerçeklik sorgusu, diğer Anar kitaplarında olduğundan daha fazla. Tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi yazar tarafından Anar'laştırılmış tarihi ve felsefi figürler mevcut yine. Diğer romanlarından farklı olarak ise Uzun İhsan Efendi ile karşılaşamadığımız bir roman. Çok ararsanız elbette bazı kopukluklar veya kurguyla bağlanacağına inandığınız halde yarım kalmış bazı noktaları bulabilirsiniz. Şahsen kitapta bir elli sayfayı bitirdiğimde bir kalyonda geçen hikayenin, yazarın elini kolunu bağlayacağını düşünmüştüm. Oysa Diyavol Paşa'nın o küçük kamarası koca bir dünya gibi çöktü üzerime. Yeniçerilerin tüfekleri patladıkça, Süleyman Reis'in kırbacı kafanızın üstünde şakladıkça hele Abuzer Reis bütün mürettebata kavurmalı pilav dağıttığı zaman aslında kitabı okumadığınızı, yaşamaya başladığınızı anlıyorsunuz. Amat gerçekten çok etkileyici, düşündürücü, zorlayıcı bir kitap. Malta adasına yapılan kısa süreli çıkarma hariç hikayenin tamamının bir kalyonda geçtiği, deniz savaşlarının tüm kıyıcılığını yaşadığınız ve denizciliğe dair muazzam bilgi sahibi olduğunuz, vebalı gemilerin arasında seyrüsefer ettiğiniz bir masal ya da Amat ne kadar gerçekse, o kadar gerçek olan bir hikaye bu. 247 adet meşe ağacından yapılmış, 247 mürettebatlı; ölüme, ölümsüzlüğe, hayale yolculuk eden bir kalyondur bindiğiniz. O yüzden okurken ürperiyorsanız biraz, ya Diyavol'un çaldığı kemandır içinizi ürperten, ya da alnınıza çoktan "Amat" yazılmıştır.

Kitapla kalın demek yerine, Fitilli Danyal, nam-ı diğer Emilio Santos'un sözleriyle bitireceğim yazıyı;

"İlk kez öldürdüğünde bir değil, sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. Yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. Babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilan eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da, savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da... Bütün bu kişileri öldürmüş olursun. İkinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişiyi öldürmüşsündür. Üçüncü kez ise kimseyi öldürmüş sayılmazsın." 





17 Haziran 2014 Salı

Özgürlüğün ve Köleliğin Masalı: Hayvan Çiftliği (Bir Peri Masalı) - George Orwell

"Önemli olan yaşamak değildir, başarmak hiç değildir.
Önemli olan insan kalmayı bilmektir"
George Orwell


Orwell'ın iktidara ve onun temsil ettiği her şeye karşı ciddi bir antipatisi olduğuna inanmışımdır. Onun üst üzey distopyasının ve hicivlerinin yıllar sonra bu kadar canlı kalabilmesini sağlayan dürtünün de bu olduğunu düşünürüm. Üslubunun getirmiş olduğu sarsıcılık, yazdıklarının belirli bir döneme hapsolamayacak kadar değerli olmasının anahtarıdır belki de. İşte Hayvan Çiftliği'de böyle bir kitaptır. Aslında Sovyet devrimini ve Stalin'i karikatürize ederek, çok yalın bir anlatımla taşlamaktır eserin amacı. Buna rağmen üslubun devrinin de ötesinde olması sebebiyle, aslında her yönetim biçimine ve her iktidar erkine yöneltilebilecek muazzam bir kitaptır. Can Yayınları tarafından basılmış olan bu klasik toplamda 160 sayfadır. Çoğunlukla Stalin ve Komünizm eleştirisi olarak tanınmış, algılanmış ve ön plana çıkmıştır. Bunda çiftlikte mukim hayvanların her birinin alegorik anlatımla Sovyet rejimine birebir örtüştürülmesinin de payı vardır. Orwell'ın yazışmaları, eserin neye özgülendiği yolunda şüphe bırakmamaktadır. Oysa her döneme ve erke uygulanabilir bir yapıdadır eser. Hikayesi de eğlenceli aynı zamanda ürkütücüdür; Hayvanlar, insanların kendilerini sömürmelerinden bıkmış bir halde, bir araya gelerek çiftliğin sahibine karşı ayaklanırlar ve çiftliği ele geçirerek kendi nam ve hesaplarına çiftliği yönetmeye başlarlar. Bütün hayvanların eşit olduğu fikrinden yola çıkarak kurulan bu yeni yönetimde zaman içerisinde domuzlar ön plana çıkmaya başlarlar. Hatta Napoleon ve Snowball isimli iki domuz hareketin lideri haline gelirler. Zamanla Napoleon ön plana çıkarak, türlü propaganda ve karalama ile Snowball'ın çiftlikten kaçmasına sebep olur ve bütün hayvanların eşit olduğu çiftlikte, domuzlar artık daha bir eşit olmaya başlamıştır! Çiftlikteki diğer bütün hayvanlar zamanla domuzları memnun etmek için çalışmaya başlarken, birçok hayvan üzerinden toplumlardaki farklı kesimlere vurgular yapılmaya başlanır. Örneğin koyunlar sürekli domuzlar tarafından kendilerine öğretilen sloganları tekrarlar çiftlik içerisinde. Ya da Squaelor domuzların propaganda yöntemlerini ifade eder. Kurgu o kadar vurucudur ki, geçen zaman içerisinde önceden konulmuş yasakların, domuzlar lehine nasıl değiştirildiği ve bunun çiftlikte yarattığı etkinin propaganda ve baskıyla nasıl giderildiğini gördüğünüzde hissedeceğiniz aynılık hissine engel olamazsınız.

Nihayetinde domuzlar çiftlikten kovdukları insanlara o kadar benzemeye başlarlar ki diğer hayvanlar farkı ayırt edemez. Domuzların insanlaşması sadece Komünizme has bir olgu değildir. Bütün totaliter rejimlerde geçerli olması muhtemel bir durumdur. Zaten Orwell'ın bir ideolojiyi kayırmak gibi bir tutumu da yoktur. Hatta kitabın ilk çevirisini yapan Halide Edip Adıvar'a göre, Orwell aslında kapitalizmi eleştirmekte, domuzların kapitalist insanlara dönüşmesinin kötülüğünü vurgulamaya çalıştığını belirtmektedir. Mevzu bahis eserdeki siyasi tartışmadan daha önemli olan unsur, daha müreffeh bir yaşam için ayaklananların, zamanla kendi eski köleliklerine dönmeleri, tek fark olarak sahiplerin değişmesi vurgulanmaktadır. Klasik eserleri dönemi içerisindeki koşullarla değerlendirmekle beraber, onları klasik yapan belirli bir zaman dilimi içerisinde hapsolmamış olmaları unsurunun atlanmaması gerekir. Dönemine uyarlandığında Napoleon adlı domuz Stalin'i temsil etmekle birlikte, çiftlikte sesini yükselten hayvanları korkutan köpeklerin KGB, Snowball'un ise Troçki olarak arz-ı endam ettiği söylenir. Çiftlikteki koyunların kendilerine ezberletilen sloganları sürekli tekrar etmesi, sizlerin de ilk bakışta tahmin edeceğiniz üzere, medya ve propagandayı işaret etmektedir. Çiftlikte kendi koydukları kuralları yeri geldikçe kendileri için değiştiren domuzlar ile Orwell'ın başka bir eseri olan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te Doğruluk Bakanlığının gazeteleri ve geçmiş tarihi sürekli değiştirmesi çakışan bir unsur olarak gözüme çarpmıştır. Aslına bakarsanız bir hiciv olmakla birlikte, distopik sayılabilecek bir eserdir. Çiftlik hayvanlarının daha iyi, daha eşit bir hayat için başkaldırırken, bu sefer kendileri gibi olan hayvanların ihaneti sonucu, her ne kadar eski duruma dönmüşler gibi algılansa da, daha kötü ve çökmüş bir sistemin kölesi oldukları bir distopya betimlenir. 

Dönem edebiyatına hakim olan, insanları hayvanlarla simgeleyerek yapılan anlatımın vuruculuğu ve bu simgeleme sanatında, hayvan çiftliğinde domuzların insana dönüşüyor olmaları elbette kitap açısından dikkat çekici ayrıntılar. Kutsal amaçlar ve özgürlük fikri etrafında toplanan her topluluğun, belirli bir zaman içerisinde kendi arasında ayrışması ve liderlerin zamanla kendi ihtiyaçlarını, uğrunda toplanılan amaca tercih ediyor olmalarını güzel bir taşlama ile yansıtmıştır Orwell. Şahsen bu peri masalı ile ilgili okuduğum yorumlarda ve kitabın içerisinde de geçen ama benim katılmadığım bir kısım da var. Çiftlikteki diğer hayvanların, domuzların insanlarla anlaştıklarını gördüklerinde başa döndüklerine, durumlarının aslında hiç değişmemiş olduklarına ilişkin tespitin eksik olduğunu düşünüyorum. Yaşanılan ihanetler, baskı ve susturma girişimleri hayvanların önceden karşılaştıkları durumlar değildir. Dolayısıyla eski sistemlerine geri dönüşten ziyade, mevcut sistemden daha kötüsüne ilerleyiş söz konusudur. İnsanların kendilerine yaptıkları zulmün ve dayatmaların üzerine; birlikte çalıştıkları, kendilerini eşit gördükleri dava arkadaşlarının ihanetine uğramış, eskiden yanında doğruyu söyleyebildiklerinin yanında artık korkmadan ve çekinmeden konuşamaz hale gelmiş hayvanların, hayvanizm davasının ötekileştirilmiş unsurları oldukları ve eski sistemi bile arar hale gelecek olmaları kaçınılmazdır. 

Orwell, iktidarlara ve ideolojilere bakış açınızı genişletecek bu kitabına belki de bu yüzden bir peri masalı demektedir. Çünkü onu elde etmek için kanlı mücadelelerden geçtiğimiz özgürlüğe sahip olduktan sonra, o özgürlüğü nasıl kullanacağımızı, bize anlatacağını iddia edenler tarafından tekrar köleleştirilmek ilk işitildiğinde kulağa bir masalmış gibi gelmektedir.

Özgürlüğümüz için, insan kalmak için; kitap okumaya devam edin!






16 Haziran 2014 Pazartesi

Psikolojik Gerilimin Zirvesi: Katya'nın Yazı - Trevanian

"Onu hem bırakmak, hem de öpmek istiyordum. 
Hangisini yapacağıma da karar veremiyordum. 
Çok gençtim. Öptüm onu."




Bazı romanlar diyerek sınıflama yapamayacağınız bir romanı tanıtacağım bugün sizlere. Trevanian ile tanışmam Şibumi adlı güzel romanı ile başlamıştı. Nikolai Hel karakterinin gerçeklik üstü betimlenişi, içten içe, "yok artık daha fazlası da olamaz" dedirtirken, bir yandan da bende karakterin vasıflarına sahip olma arzusu uyandırmıştı. Katya'nın Yazı hakkında pek fazla yorum işitmiş, olumlu ya da olumsuz pek çok farklı yönlendirmeye maruz kalmıştım. O yüzden kitabı okumaya başladığımda benim kitap humması dediğim, ikircikli, karmaşık duygular içerisindeydim. Bir okur olarak, okumadığınız bir kitaba dair en yorucu şey nedeni belirtilmeden başkalarının bir kitabı sevip sevemeyeceğinize dair yorumlarda bulunmalarıdır. Aslında bu blogda kitapların içerikleri olmasa da kendilerine dair ayrıntılı bilgi vermek fikrini kafamda oluşturanlardan birisi de bu olmuştur. O yüzden sizinle açık konuşmalıyım; Bu kitabı sevip sevemeyeceğinizi bilemem. Ancak konusu, yazımı, hissettirdikleri itibariyle gerçekten okunmayı hak eden bir kitap. Kısa künyesine bakarsak E Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 232 sayfa. Şibumi'yi tanıtırken size Trevanian'dan biraz bahsetmiştim. Gizemli bir yazar ve ölümüne kadar öyle kalmak konusunda epey ısrar etmiş. Bu kitap, Trevanian gizeminden çok şey barındırıyor, yine de kitap süresince epey uzun süren bir süreçte bunun farkına varamıyorsunuz. Kitabın anlatımı, roman kahramanı Jean-Marc Montjean tarafından üstlenilmiş durumda. Birinci tekil şahıs görüşünden anlatılan romanlara karşı biraz ön yargılıyımdır aslında. Kitaba kuş bakışı hakim olma güdümü körelten ve romanın kahramanının bakış açısına hapsolmama sebep olabilecek bir anlatım tarzıdır. Ancak Trevanian'ın üslubundan olsa gerek, bu kitapta pek garipsemedim bu durumu. Aksine Montjean'ın anlatımı okuyucunun empati kurmasını kolaylaştıran ve romanın havasına çabuk girmesini sağlayan bir üslup üzerine kurulmuş. Bu anlatımla birlikte Bask topraklarında geçen bir gençlik aşkının hikayesine kapılacakmış gibi hissediyorsunuz. Eğer Trevanian hayranı biri olup da Katya'nın Yazını yeni okumaya başlamış iseniz; bu durumda da acaba Trevanian aşkı nasıl anlatıyor diye meraklanmanız mümkün.

Oysa Trevanian'ın yazım gücü ve dehası burada yatıyor. Siz kitabın neredeyse 150 sayfalık bölümü boyunca bir aşk hikayesine tanıklık ettiğinizi düşünürken, aslında kitabın başından bu yana gelen küçük ayrıntılar ve hissettirmeden okuyucuya zerk edilen düşük doz gerilim, kitabın sonlarına yaklaştıkça artık dimağınızda bol miktarlara ulaştığından sizi olması gerekenden fazla geriyor. Montjean'ın Katya'ya duyduğu aşk, onun tuhaf babası ve başlangıçta itici bulacağınız; ancak zamanla kendisine kalbinizde iyi bir yer edinebilecek ikiz kardeşi Paul'ün ilk bakışta okuyup geçeceğiniz, ancak romanın sonuna ciddi şekilde tesir etmeye başlayan diyalogları ve tuhaflıkları bu gerilimi okuyucuya ciddi şekilde kazandırıyor. Trevanian'ın bilgeliğinden kitaptaki pek çok karakter de payını almış durumda. Dr. Gross ile Montjean'ın sohbetleri küçük hayat dersleri eşliğinde geçiyor. Başlangıçta psikolojik gerilim olduğunu bilmenize rağmen, kitapta uzun süre Montjean'ın hoyrat gençliğini ve Katya'nın beyaz elbiseler içerisindeki güzelliğinin nasıl bir gerilim getirebileceğini düşünürken, ilk ipuçları ile başlayan gerilim, son kırk-elli sayfaya geldiğinizde artık ciddi bir şekilde rahatsız edici ve ürpertici bir hal alıyor. Kitabın sonuna yaklaştıkça, kitabın sonu için biçilen senaryolarımın birer birer çöküşü benim kitabı çok beğenmeme de sebep olmuş olabilir. Diyaloglar, yan karakterler, ana karakterler kitaptaki yerlerini o kadar sağlam almış durumda ki, bu kurguyu oluşturan kaleme saygı duymamak elde değil. Ayrıca Trevanian'ın Bask coğrafyasını anlatırken kullandığı betimlemeler, sizi hiç tanımadığınız o yerlerde yabancılıktan kurtaracak düzeyde. Bununla birlikte son kısıma ulaşana kadar sürükleyici olmakla birlikte, akıcı olmayan bir kitap. Anlatmaya çalıştığım kitabın sıkıcı olması değil, sizi çok esrarengiz ve çözülmesi karışık bir gizeme hazırlarken bunu hızla, hevesle, bir an önce kitabın sonuna ulaşma arzusuyla götürmesi. Fakat bu sürükleyiciliğin içerisinde kitabı kenara koyup bir kaç saat ve hatta belki bir iki gün unutsanız, tekrar okumaya başladığınızda sürükleyiciliği itibariyle sizi bıraktığı yerden tekrar romana adapte edebiliyor. 

Trevanian'ın Şibumi'si ve bu kitap arasında o kadar ciddi farklılıklar mevcuttur ki, bu kitapları farklı iki yazarın yazmış olduğunu düşünebilirsiniz. Bu durum Trevanian'ın özellikle bu iki kitabı için geçerlidir. Bence iki romanın kıyaslamasını yapmak da yanlış bir yol olur. Zira dokuları ve sonuca varış şekilleri pek farklı iki romandan bahsediyorum. Şibumi'de sayfa sayfa aksiyonun içerisine yedirilmiş mükemmel bir kurgu ve felsefenin varlığından kaynaklanan bir okuma susuzluğu mevcuttur. Öyle ki her sayfayı kana kana okursunuz. Katya'nın Yazı ise daha çok, sizi etkileyici bir finale hazırlayan bir spor müsabakası gibi, ortada geçen bir maçın, son dakikalarında inanılmaz heyecan verici olayların yaşanması gibi bir durum yaşatır. Katya'nın Yazı ayrıca, çok basit ama vurucu tahlilleri ile okuyucuya kurguyu takip etmenin yanı sıra da ayrı bir haz yaşatmaktadır. Her karakterin kendi penceresinden haklı önermeler oluşturduğu, gerçekten üst düzey diyalogları içeren bir kitap. Jean-Marc Montjean'ın ömrü boyunca unutamayacağı gençliğinin yazını, gıdım gıdım ilerleyen bir gerilimin eşliğinde okumanın özellikle bu türü seven okuyucu için büyük bir zevk olacağına inanıyorum. Trevanian aşktan da, gerilimden de, psikolojiden de ne kadar iyi anladığını bu romanıyla ciddi şekilde göstermiş durumda. Başlangıçta söylediklerime gelince; size dilim döndüğünce ve dimağım elverdiğince neden bu kitabı okumanız gerektiğini anlattım. Kuru kuruya mutlaka bu kitabı okumalısınız demiyorum. Bu kitabı okumalısınız, çünkü okunmayı hak edecek kadar heyecan verici, güzel kurgulanmış, karakter tahlilleri üst düzey ve sizi sonuca götürürken geriyor ama yormuyor. Hala Trevanian okumadıysanız, başlamak için en ideal kitaplarından biri karşınızda duruyor.

Okumanın zevkini her harfte dolu dolu yaşamanız dileğiyle, bir sonraki kitapta görüşmek dileğiyle.     





15 Haziran 2014 Pazar

At Üstünde Yay Çekip, Ok Salan, Mızrak Vurup Ordu Olan Kavim: İskitler/Sakalar

"...güvenmekte olduğun duvarlı şehirlerini kılıçla vurup yıkacaklar"
Yeremya 5.Bab, 15-17



Hunların ataları olan Hiung-Nu'lar Çin tarafından batıdaki bozkırlara doğru sürülünce, Orta Asya'da büyük bir kitle yurdunu terk etmek, göç etmek zorunda kaldı. Bu göç öylesi bir hareketi beraberinde getirdi ki, batıya doğru ilerleyen her kavim, karşılaştığı kavimleri önüne katarak, onları da daha batıya göç etmeye zorladı. Bugün ulusların tarihlerini ve kökenlerini yakından ilgilendiren en büyük göç dalgalarından biriydi bu. Tarih maratonunda incelediğim İskitler'de, bu göçün en önemli faktörlerinden oldu. Kökenlerine dair tartışmalar halen devam etmesine karşın, günümüzde üç ana köken unsuru üzerinden bu tartışmalar yürütülmekte. İskitlerin Slav kökenli olduklarına dair tezler bilim dünyasında pek kabul gören bir tez olmamakla birlikte, özellikle Rus akademisyen, tarihçi ve arkeologlar arasında savunulan bir görüş. Ana tartışma unsuru ise İskitler/Sakalar'ın İrani ya da Turani bir kavim olması etrafında toplanmakta. Maraton boyunca İskitler'e ait kitapları incelerken İrani bir kavim olmasına delil olarak gösterilen en önemli hususun, Perslerle çok yakın ilişki içerisinde olan bir Saka topluluğundan kaynaklandığını tetkik ettim. Aşağıda daha ayrıntılı olarak izah edeceğim; ancak İskitler/Sakalar Pers kaynaklarına göre üç sınıf olarak ayrılıyor. Perslerin "bizim Sakalar" dedikleri kavim, "denizin ötesindeki Sakalar" dedikleri ve Herodot tarihinde geniş olarak bahsi geçen İskitler, bir de "Sivri şapkalı Sakalar" olarak çevrilen üçüncü sınıf Sakalar. İskitler/Sakaların kökenleri ne olursa olsun, haklarında ittifak edilen görüş onların bir konfederasyon şeklinde örgütlenmiş büyük ve yıkıcı savaş gücüne sahip, çağının en büyük devletlerinden olmaları. Gelin hep beraber bu büyük gücü inceleyelim.


İskit Araştırmalarında Sorunları Ortadan Kaldıran Çalışma: Çar İskitler - Zaur Hasanov

Sovyetler Birliği dağılana kadar; İskitler ile ilgili yapılan arkeolojik çalışmaların bir kısmının örtbas edilmiş olması, bir kısmının ise onların Slav ya da İran kökenli bir kavim olduğu yönünde toplanmasının önündeki engeli kaldıran unsur, Türki Cumhuriyetlerin kurulması ve bu ülkelerde seçkin arkeologların yetişmesi, bilim ve tarih dünyasına yeni tezler sunmaya başlaması ile İskitler/Sakalar ile ilgili pek çok tartışma konusunu aydınlatmaya başlamış olmalarıdır. Zaur Hasanov'da ilmi çalışmalarını bu uğurda vakfetmiş ve ortaya İskitoloji alanındaki pek çok problemi daha kapsamlı bir açıdan gören, farklı bir tarih metodu içeren çalışması ile benim kanaatimce pek çok boş noktayı doldurmuştur. Kitaba verilen Çar İskitler ile bahsedilenin Herodot tarihinde geçen Krali İskitler olduğunu belirteyim. Ayrıca kitabın yazarı Hasanov'a göre Çar, (Delil olarak Moyen Çor gibi isimleri ve Çor-Çur kelimelerinin kadim Türk dilinde yer alan kelimeler olduğu gösterilmekte) Türkçe bir kelime ve başından beri Türk dünyasında Hakan anlamında kullanılıyor. Kitap Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından yayınlanmış, karton kapaklı büyük ebatlarda 422 sayfa. Yazarın tarafsızlık ilkesi doğrultusunda, hem kitabın girişinde, hem de genelinde gösterdiği tavır takdire şayan. Akademik ciddiyetle ve üslupla hazırlanmış tam teşekküllü bir eserle karşı karşıya olduğunuzu belirtmek isterim. Özellikle kitabı okurken, etnonim, semantik, toponim vs. kavramlara alışkın olmanız gerekiyor. Zira bu kavramlar İskitlerin kökenine ilişkin problemler incelenirken büyük yoğunlukta kullanılmış durumda. Yazarın İskitlerin konfederasyon olarak örgütlenmiş bir halklar topluluğu olduğunu göz önünde bulundurarak, ana nüve olan Çar İskitlerin yani yönetici kesimin kökenlerine ve tarihlerine ilişkin soru işaretlerini gidermeye çalıştığını ayrıca dipnot olarak düşmek gerekiyor. Bu noktada Hasanov, birçok akademik kaynağa müracaat etmekle birlikte, kitabın ilk bölümünde kendi katılmadığı görüş olan İskit/Saka köklerinin İrani bir kavimden geldiği görüşünü çürütmeye çalışıyor. Burada tek tek delillendirmeyeceğim, ancak kısaca şunu söyleyebilirim ki, yazar İskitlerin İrani olduğunu iddia eden bilim adamlarını, kendi görüşlerinin tutarsızlıkları ve tezlerindeki çelişkiler üzerinden çok güzel eleştirmiş.

Dış kapakta sade bir şekilde yer alan Çar İskitler başlığı dışında, eserin alt başlığı "İskitler ve Eski Oğuzların Etno-Dil Özdeşleştirmesi" olarak geçiyor ki, bu vasıtayla eserin içeriğine daha rahat hakim olabiliyorsunuz. Eserin akademik ağırlığı kaçınılmaz. Bazı noktalarda bir ders çalışır gibi üzerine eğilmeniz gerekiyor. Bununla birlikte özellikle etnik açıdan ve İskit dili üzerinden yola çıkılarak varılan noktalar gerçekten hayranlık uyandırıcı. Hasanov'un kitabında hamasi bir bakış açısı olmadığını, tespitlerin bilimsel temele oturtulduğu ve İskitlerin kökeni sorununun kesin bir şekilde sonlandırılmaya çalıştığını açıkça görebiliyorsunuz. Özellikle önce konuya ilişkin diğer tezleri yorum katmadan sunup, daha sonra Türk tezlerini savunurken bu tezlere eleştiri getiriyor olması ve eleştirilerinin sadece bilimsel süzgeçte değil, akıl ve mantık eşliğinde de lüzumlu eleştiriler olduğunu belirtmeliyim. Hasanov'un çalışması, kendi geliştirdiği metodoloji doğrultusunda size neredeyse kesin anlamda doğruluğa ulaştıracak veriler sunuyor. İskitlerin, Oğuzlar olmasına ilişkin özellikle dil bilim açısından sergilenen yaklaşım, İskit mitolojisi temel alınarak geliştirilmiş olan bakış açısı, kelime kelime sözlerin oluşumu, kökenleri ve Kadim Türk ve Yunan dilleri eşliğinde geliştirilen parlak görüş eseri çok kıymetli kılıyor. Aşağıda düşünceler kısmında beliren görüşlerimin büyük çoğunluğunun kaynağı da Hasanov'un eserinde sunduğu tezler doğrultusunda şekillenmiş durumda. Ayrıca İskitler dışında bu kitapla Proto-Türkler, Hunlar ve diğer farklı uygarlıklar hakkında ilginç bilgilere ulaşmanız da mümkün. Tüm hacmine, ağırlığına karşın, eğer İskitler hakkında bir kitap okumak istiyorsanız, bu konuda kesinlikle başvurmanız gereken yegane kaynak. Elbette bu kitabı, daha önce tanıttığım kitapları okuduktan sonra okursanız, daha donanımlı olarak eseri tetkik etmeniz ve yazarın belirli noktalarda referans gösterdiği diğer eserlerde geçen görüşlerin temelini ve kapsamını anlamanız mümkün olacaktır. Özellikle tarihle ilgilenenlerin kitaplığında bulunması katiyetle şart olan bir eser.

Gog - Magog, Yecüc - Mecüc Ekseninde, Kutsal Metinlerde İskitler

İskitler, Orta Asya'da başlayan göçün ve Çinlilerin, Hiung-nu'ları, onların Massagetleri, Massagetlerin de kendilerini batıya doğru sürmelerinin sonucu olarak Güney Rusya'da mukim Kimmerler'in efsanevi Kimmerya'sına doğru yürümüş, onların topraklarının gelecek bin yıl İskitya olarak anılmasını sağlamış, bununla da kalmayıp, bir süper devlet olma yolunda ilerleyerek Anadolu içlerine yerleşmiş ve Mısır'a kadar inmeyi başarmışlardır. Onların atlar üzerinde yay çekip, ok salan bu kudretli savaşçıları Mezopotamya kavimlerinin pek çoğunu korkutmuştur. Öyle ki Tevrat'ta kendilerinden bahsedilmiş, bölgedeki Yahudiler tarafından Kimmerler ile birlikte uzun bir dönem Gog-Magog, Ye'cüc-Me'cüc olarak görülmüşlerdir. Kehaneti doğrular gibi gözüken saldırganlıkları yanı sıra, bu kavimlerin kültürel ağırlıkları ve birikimleri belki de bu ilahi metinler yüzünden pek çok kez göz ardı edilmiştir. Bugün sanat tarihi açısından "Hayvan Üslubu" olarak tanımlanan, kurt, geyik, at heykellerindeki ince işçilik İskit ustalarının marifetleridir. Kılıç, teberzen ve balta üzerine yapılan ince işçilikler, tören kapları üzerindeki muazzam desenler, özellikle İskit giyim sanatının hem Herodot tarafından yapılmış detaylı tarifleri, hem de Kazakistan'da bulunan kurganda ele geçirilen Altın Elbiseli Adam ismi verilen buluntuda göze çarpan giyim ve altın işçiliği, dönemine göre muazzam seviyede ileridedir. Pers ve Yunan kaynaklarında İskitler'den yana sunulan savaşçılıkları ve barbarlıkları hususunu, medeniyetlerinin aldığı büyük yaralarla izah etmek tarihi olmasa da, mantıki olarak düzgün bir sebeptir. Eyer ve üzengiyi icat etmiş olan İskit süvarilerinin ve at üzerinde ok çekebilen bu amansız savaşçıların o döneme kadar piyadeler ve savaş arabaları ile birbirlerine üstün gelen kavimleri alt etmiş olması savaş hukuku ve teknolojisinin kaçınılmaz sonucudur. Nitekim İskit süvarilerine üstün gelenler de metal üzengiyi icat eden Sarmatlar olmuştur.

Oysa İskitler, sıradan göçebe vahşiler değildirler. Herodot, Strabon, Ksenofon ve Hipokrat'ın tarifleri doğrultusunda ele alındığında dört bölüme ayrılmaktadırlar. Aralarında çiftçilik ve tarım ile uğraşan, yerleşik köylerde yaşayan İskit kavimleri olduğu gibi göçer halde yaşayan ve konfederasyon içerisinde savaşçılık üzerlerine bir görev gibi yapışmış olan İskit kavimleri de vardır. Bununla birlikte ata mezarları (kurganları) yerleşik kültürün önemli miraslarından olup bu hususla ilgili Pers hükümdarı Darius'a verdikleri gözdağı da Herodot'un Tarih'inde ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Her halükarda bin yıldan uzun süre geniş sınırlara hükmetmiş bir kavmin bunu sadece barbarca ve vahşi yollar izleyerek yapmış olduğuna inanmak tarih mantığıyla çelişmektir. İskit kavimlerinin yaşam koşullarını en başından beri belirleyen şey, onların köken efsaneleridir. Bu doğrultuda Zevs ve Borisfen'den doğan Targıtay'ın üç oğluna (Lipoksay, Arpoksay, Kolaksay) gökyüzünden hediyeler ve alametler inmiş, onlar ve yönettikleri kavimlerin kaderleri de bu mitolojik hediyeler doğrultusunda şekillenmiştir. Nitekim bu ayrımı Herodot'ta çok açık şekilde yapmaktadır. O İskitleri Çiftçi İskitler, Krali İskitler vs. ayrımlara tabi tutmuştur. Pers hükümranlığı henüz var olmamışken, selefleri olan Asur İmparatorluğuna huzurlu bir soluk aldırmamış olan İskitler, Herodot tarihinde sadece Güney Rusya'dan aşağıya inen ve bu bölgede mukim kolunun faaliyetleri ile anılmıştır. Oysa İskitlerin bir kolu sayılan Massagetlerin ve Hazar kıyılarında bulunan diğer bir İskit Hanlığı hakkında İskitler kadar geniş araştırma yapılmamıştır. Bu üç büyük İskit/Saka Hanlığının Kağanları olağanüstü durumlarda bir araya gelerek karar almakta ve ortak düşmanlara karşı birlikte hareket etmektedir. Türk topluluklarının büyük çoğunluğunda görülen bu fiili konfederasyon sisteminin atalarının İskitler olması da bu açıdan en yüksek ihtimaldir.

Proto-Oğuz Bir Kavim mi? Yoksa Bizzat Oğuzların Kendileri mi?

Hasanov'un yukarıda tanıttığım kitabında en önemli unsurlardan biri İskitlerin isminin söyleniş şekline ilişkin olan teziydi. Herodot'un eserinde kadim Yunanca ile belirtilen kavmin ismine dair doğru okunuşun Rusça ve İngilizce çevirilerdeki hatalar giderilerek ve Türk dillerinde doğru ses ve dizilim ilkeleri ile okunması gerektiği, ayrıca eski Yunan dili ile günümüz Yunancası rehber alınarak yapılacak çevirinin eksik olacağını belirtiyor. Rusça'da Skif, İngilizce'de Skythes olarak beliren kavramın Türkçe doğru okunuşunun Skuz olduğunu akademik olarak, dil bilim ilkeleri doğrultusunda açıklıyor. Bu durumda kelimenin kökünde yer alan kuz-guz ile karşılaşıyoruz ki bu da Oğuz kelimesi ile aynı kökten gelen ve hatta aynı kelimeyi işaret eden bir kavim adından bahsedildiği anlamına geliyor. Oğuz isminin M.Ö. 1.000'li yıllardan bu yana bir kavmi tanımlamak için kullanılan isim olabileceği anlamına gelen bu tespit Türk tarihinin yönünü çizmesi bakımından da çok önemli içeriktedir. Hakeza, İskit mitolojisinde yer alan unsurlar ile Oğuzname, Dede Korkut efsaneleri ve farklı dönem tarihçilerinin eserlerinde yer alan unsurlar bir arada değerlendirildiğinde İskitler ile Oğuzlar arasında neredeyse bir aynılık mevcuttur. Buna en önemli örnek, Herodot'un İskit destanları arasında saydığı Kör oğulları ile Türk destanı Köroğlu arasında kurulan bağdır. Targıtay'ın üç oğluna boyunduruk, kap, kılıç verilmesi ve İskit topraklarının paylaştırılması ile Oğuz Kağan'ın üç oğluna yayı bölüp vermesi ve hükümranlığı altında bulunan toprakları oğulları arasında paylaştırması, Targıtay'ın Zeus ile Borisfen'den doğması (Borisfen isminin etimolojik incelemesi sonucu kurttan yaratılan anlamı çıktığına ilişkin tezler mevcut) Türklerin bir erkek insan ile dişi kurttan türemesi efsanesi arasındaki bağlantılar basit ve bilinen örnekler olarak sıralanabilir.

İskitlerin kökeni ile ilgili olarak anlatılan her destanın, kuvvetli delillerle Oğuz destanlarına bağlanıyor oluşlarının yanı sıra, Herodot tarafından İskit kavimleri olarak sayılan kavimlerin isimlerinin Ural-Altay dilleri ile bağlantılı olması ve bu kavimlerin izlerine Oğuz boylarında rastlanıyor olması da tesadüf addedilemeyecek bağlantılardandır. Örneğin Avhatlar ile Avşarlar arasındaki bağlantılar, etimolojik açıklamalardan tutun da boyların sergilemiş oldukları avcılık stereotip özelliğinin aynılığına varan olgular ilgi çekicidir. Orta Asya, Hazar Denizinin kuzeyi, Güney Rusya stepleri, Anadolu içleri ve Mısır sınırına kadar fetihlerini ilerleten İskitlerin, Reşideddin Oğuzname'sinde Oğuz Kağan'ın fütuhatına benzer bir şekilde ilerlemiş olmaları ayrıca tesadüfü aşan benzerliklerdir. Ural-Altay dilleri, Türk destanları, yaşam biçimi, göçebe sanat üslubu gibi birçok yönden Turani kavimlerle benzerlik arz eden İskitlerin, bunca bağlantı karşısında, İrani bir kavim olmalarına delil olarak gösterilen en önemli unsurun, Pers sınırında yaşayan Sakaların dillerinde İrani kelimeler bulunduğunun iddia edilmesi, Hint-Avrupa dili konuşan kavimlerin hiçbirisinin mitolojisinde temel bağlamlar açısından Ural-Altay kavimleri ile mevcut benzerliklere yaklaşılamaması, İrani tezleri savunan bilim adamlarının kendi tezlerini sunarken, tezlerin giriş kısmında bazı mitolojik kavramların köken olarak Türk diline ait olduğunu söylemekle, ileri safhalarda bunları İrani-Farsi kabul etmeleri büyük çelişkidir. Günümüzde sanatları, yaşamları, örf, adet ve ananeleri, daha da önemlisi mitolojileri ve kökleri itibariyle Hunlar ile çok yakın addedilen İskitlerin, hangi akademik delille İrani kavim olarak sınıflandırıldığını anlamak mümkün değildir. İskit-Hun benzerliği o kadar aynılık derecesindedir ki, Pazırık Kurganından çıkartılan halıyı bazı bilim adamları Hunlar'a mal ederken, büyük bir kısmı da bu halının İskit eseri olduğunu savunmaktadır. Buna rağmen İskitlerin İrani veya İran kökenli Osetinlerden olduğu yönündeki tezlerin, Turani olduğu yönündeki kuvvetli tezlere, hatta teorilere rağmen yabancı akademisyenlerce dikkate alınmaması, tarihi açıdan akademik bir intihardır.

Targıtay, Alp Er Tunga, Oğuz Kağan Üçgeninde, Orta Asya'dan Güney Rusya'ya Bir Dünya Devleti

Türk tarihçiliğinin gelişmemesinin en önemli sebeplerinden birisi, bizlerin tarih yazmaktan çok, tarih yapmaya zaman ayırmış olmamızdır. Buna karşın ciddi bir sözlü edebiyat geleneğine sahip olduğumuz yadsınamaz. Türk sözlü edebiyatının en önemli eserlerinden birisi de Dede Korkut efsaneleridir. Oğuz Türklerinin bulunduğu coğrafyada farklı farklı isimler ile anılan (Örneğin Azerbaycan'da Korkut Ata) Dede Korkut hikayeleri, Türkistan'dan Anadolu'ya uzanan coğrafyada sözlü olarak insanların zihinlerinde yolculuğunu sürdürmüştür. Öyle ki, babamın bana küçükken dedenin masalları diye anlatmış olduğu hikayelerden birisinin Türkmen efsanelerinden, bir diğerinin ise Dede Korkut hikayelerinin varyantlarından birisi olduğunu tarih incelemelerim sırasında fark etmiştim. M.Ö. 2.000'li yıllarda Anav bölgesinde anlatılagelen bir hikayenin ya da tahmini M.S. 600'lü yıllarda toplumun dilinde dolaşan bir hikayenin, çok az bozulmaya uğrayarak, bunca yolu geçip Nevşehir'de dedemin kulağında yer etmesi ve onun babama, babamın da bana naklettiği bu sözlü edebiyat mirasının ne denli kıymetli olduğunu tahmin edersiniz. Bu sözlü edebiyatın temel taşı olan destanlarda, özellikle tüm dünyaya hükmeden kağan figürünün işlendiği iki önemli destan vardır. Bunlardan birisi Alp Er Tunga Destanı -ki günümüzde bir sagudan(ağıttan) başka bir şey kalmamıştır- diğeri ise Oğuz Kağan Destanıdır. Tarihçiler tarafından Alp Er Tunga destanının dönem olarak İskitler döneminde geçmiş olduğu, Alp Er Tunga'nın da Sakaların Kağanı olduğu yolunda bir tez geliştirilmiştir. Bu görüşün haklılık payına sahip olmasının bir diğer sebebi de, Alp Er Tunga olduğuna inanılan Efrasyab'ın hakkında Şehname'de verilen bilgilerdir. Burada geçen bilgiler ile Alp Er Tunga sagusu birleştirilerek ortaya çıkartılan tahmini tarihi gerçeklik ile Oğuz Kağan Destanında yer alan tahmini tarihi gerçeklik birbiri ile örtüşmektedir. Alp Er Tunga'da Oğuz Kağan'da aynı coğrafyada güçlü devletlerin Hakanlarıdırlar. İki destan arasında doğrudan birebir paralellik arz eden durumlar fazla olmasa da, destanlarda sergilenen kök figürlerin ayniliği önemlidir.

Targıtay İskit mitolojisine göre İskitlerin atasıdır. Herodot'tan nakledildiği üzere Lipoksay, Arpoksay ve Kolaksay isimli üç oğlu olmuştur. Yukarıda tanıttığım kitapta bu isimlerin etimolojik, semantik incelemelerine ve dilbilim açısından tahlillerine erişebilirsiniz. Hasanov'a göre Kadim Türkçe'nin kurallarına göre Lipoksay'ın Alpoksay olarak okunması gerekmektedir. Mitolojiye göre hakan olan ise Kolaksay'dır. Sizleri burada karmaşık teorilerle yormadan, bilimsel desteklerini ayrıntılı olarak tanıttığım kitaplarda bulabileceğiniz bir dizi fikri sunacağım şimdi. Alpoksay'ın Alp Er Tunga olma ihtimalinin yanı sıra, Kolaksay'ın da bu destan kişisi ile özdeşleşmesi ihtimali vardır. Bu durumda bu üç oğuldan birisinin Oğuz olma ihtimali de mevcuttur. Targıtay, Alpoksay, Arpoksay ve Kolaksay isimleri, isimlerin kuruluş halleri ve aldıkları ekler doğrultusunda da İskitlerin Türk kökenlerine açık şekilde işaret etmektedir. İskit/Saka kültürünün Türk kültürü ile ciddi bir bağı olduğuna ilişkin inanılmaz sayıda teori, tez ve hatta kati deliller içeren eserler okudum. Hatta Türkler Ansiklopedisinde İskit uygarlığına hasredilmiş, içerisinde bu uygarlığa dair en ufak bilgileri dahi içeren bütün makaleleri tetkik ettim. Bu noktada söylenebilir ki, destanların işlenişi dışında dilleri, örf, adet ve ananeleri ile pek çok kanıtla Türk tarihine bağlanan bu kadim uygarlıkla ilgili varılabilecek en önemli nokta, bu uygarlığın Oğuzlar olduğuna işaret eden delillerdir. Bu konuyu biraz daha ayrıntılı olarak açıklamak için bir çok farklı kaynağı aynı anda okumak önemli. Asur kaynakları, Yunan kaynakları, tarihi verilerin başka dillere geçerken değiştirdiği okunuşlardaki hataların düzeltilmesi bu sorunun çözümünde ayrıca etkilidir.

Asur Kaynaklarından, Aşkenaz Yahudilerine ve Emir Timur'a İskit-Oğuzlar

Yukarıda Hasanov'un Çar İskitler kitabında geçen, Herodot'un Yunancasından İngilizce'ye çevrilen bir uygarlık isminin, buradan devşirilerek Türkçe'sine ulaşılması sonucu ortaya çıkan okuma hatasından bahsetmiştim. Zaur Hasanov'a göre kadim Yunanca'dan İngilizce'ye Skythes, Rusça'ya ise Skiff diye çevrilen metnin doğru okunuşu "Skuz" dur. Bu kelimenin kökeninde ki, kuz-guz ekinin varlığı ve bu ekin Oğuz kelimesinin kökenindeki guz-kuz ekiyle aynılığı tartışılmaz bir noktada olup, İskitlerin Oğuzlar olma ihtimali hiçte uzak bir ihtimal değildir. Skuz ifadesini destekleyen bir diğer kanıtta Asur kaynaklarıdır. Asur kaynaklarında Gimmirai ve Asguzai olarak sunulan uygarlıklardan ilkinin,  Kimmerler, ikincisinin ise İskitler olduğu konusunda tarihçiler arasında ihtilaf yoktur. (A)s-guz-ai veya İs-guz-ai olarak geçen bu ifade ile Skuz okunuşuna ilişkin tez de ayrı bir delil kazanmaktadır. Asur kaynaklarında yer alan Asguzailerin, Yahudi kaynaklarda Aşkenaz'a dönüşmesi ve İskitler'den 500 yıl sonra aynı bölgede bir diğer dünya devleti olarak vücut bulan Musevi Hazarlar'ın torunlarına Aşkenaz Yahudileri denmesi arasındaki bağlantının tesadüf olması mümkün değildir. İskitler uzun yıllardır Hunların atası olarak görülmektedir. Bu durumda İskit-Hun-Oğuz üçgeninde, Oğuz Kağan Destanı paralelinde Oğuz Kağan'ın Mete Han ile eşleştirilmesi yönündeki tezlerin de tekrar incelenmesi, karşılıklı araştırmaların yanı sıra, farklı dönemlerin, farklı uygarlıklarının da bu tezler içerisine dahil edilerek, geniş kapsamlı bir bakış açısı ışığında değerlendirme yapılması elzemdir. İskit-Hun bağının dışına çıktığımızda da, İskit-Hazar uygarlıkları arasındaki bağlantıların arz ettiği benzerlik ve Hazarlar ile Oğuz Yabgu Devletinin komşuluğu aynı zamanda dikkat çekici bir diğer ayrıntıdır. Bizans kaynaklarında Asya'dan gelen pek çok Türk boyunun Skit (doğru okunuşuyla Skuz) olarak adlandırılmasının da tesadüf olmadığı kanaatindeyim. Türk kavramının tarih literatüründe geniş yer kaplaması ile başlayan dönemin ardından önemli bir ayrıntı olarak Bizans kaynaklarında 1402 yılında vuku bulan Ankara Savaşında Osmanlılar Türk olarak adlandırırken, Emir Timur ve ordusundan neredeyse bütün kaynaklarda Skit olarak bahsedilmesi de ayrıca dikkatleri İskit ismi üzerine toplamaktadır.

Bütün bu anlatılanları toparlamam gerekirse, İskitlerin kültürel özellikleri, yaşam stilleri, destanları, dilleri, örf, adet ve gelenekleri itibariyle Türk soylu kavimlerden olduğu konusunda kanaatimce bir şüphe yoktur. Bu doğrultuda bence desteklenmesi ve ispatlanması gereken olgu, Skuz-Oğuz bağlantısı olmalıdır. Zaur Hasanov, Prof. Dr. Taner Tarhan gibi bilim adamlarına göre, İskitlerin Oğuzlar olduğu konusunda şüphe yoktur. Prof.Dr. Benno Landsberger'in M.Ö. 2.300'lü yıllarda Akkadları deviren Gutilerin, hem kültür hem deGuti-Gut-Guz paralelinde Oğuzlara en yakın kavimlerden olduğu yönündeki iddiaları ile birlikte değerlendirildiğinde, özellikle Türkiye, Azerbaycan, Türkmenistan Türklerinin ataları olan Oğuzlar'ın Türk kadar eski, Türk kadar kadim varlığının ispatının da İskitler bahsinin önemli meselelerden birisi olduğuna hiç şüphe yoktur. İran efsaneleri ile uyuşmayan, dillerinde yer alan bazı Farsi kelimeler doğrultusunda koşulsuz İrani kabul edilmesi akademik olarak uygun olmayan bir yaklaşımdır. Günümüzde sadece %20 si arkeologlarca kazılmış olan İskit kurganlarından çıkan her yen arkeolojik eser, İskit-Türk bağlantısını daha da güçlendirmektedir. Kaldı ki tarihi değerlendirmeler doğrultusunda İskitlerin İlk Türk uygarlıklarından olduğuna dair de çok kuvvetli deliller mevcuttur.

İskitler/Sakalar ve hatta İskit-Oğuzlar bahsinde bu yazıyla şimdilik sona gelmiş durumdayım. Türk Tarihi Maratonu hızla devam ederken, bu bahsin ilk ana bölümü olan eski çağ Türk tarihinde sona gelmek üzereyim. Önümüzdeki uygarlık hakkında elimde sadece ince bir kitap mevcut olduğundan, bu uygarlıkla ilgili tetkik ettiğim diğer eserler doğrultusunda tek bir düşünce yazısı ile karşınızda olacağım. Bu doğrultuda sıradaki yolculuğumuz Sarmatlar ile olacak ve ardından eski çağ Türk tarihindeki son uygarlıkla ilk ana bölümde uygarlıkları tanıtmayı bitirmiş olacağım.

Toplumların hafızası olan tarihle ve onların taşıyıcısı kitaplarla kalın;

"Ve Ezeli ve Ebedi (Olan) dedi ki; '"yeryüzünün geniş alanlarını boydan boya geçecek, diğer insanların yurtlarını fethedecek bir halk yaratacağım. (Bunlar) müthiş insanlar! Atları panterlerden daha hafif, akşam kurtlarından daha hızlı. Uzaktan gelen bu atlılar, bir fırtına gibi geçiyor; avına bir kartal gibi dalıyor. Kalelerle alay ediyor, kalelerin önüne bir miktar toprak yığdıktan sonra hücum edip ele geçiriyor."

(Hab.1,7-10)



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...