23 Eylül 2015 Çarşamba

Sıradanlık, Uyum, Para, Arayış: Mutlu Ölüm - Albert Camus

"Eğer mutluysam, bu kötü vicdanım sayesindedir"
Kitaptan


İnsanoğlunun en kadim sorgularından birisi de yaşamın anlamına dair olanıdır. Sıradan hayatlarımıza anlam bulma çabalarımız pek çok olguyla birlikte harmanlanıp ele alınabilir. Hayat görüşlerimiz, okuduklarımız, içerisine doğduğumuz kültür. Hayatın ve insanın anlamına verilebilecek bir cevabın, insanlığın diğer sorularına zincirleme cevaplar sunması ihtimali de mümkündür. Örneğin hayatın anlamını keşfeden bir zihnin, mutluluğa, farkındalığa, varoluşumuza dair sorulara cevap vermesi mümkündür. Camus, varoluşçuluk akımının en önemli temsilcilerinden, benim de bu kapsamda okumaktan ve anlatımından en çok etkilendiğim yazarlar arasında. Özellikle Yabancı ile beni içerisinde paraladığı sarmaldan sonra, kitaplarına hep daha büyük bir merak ve arzu ile sarılmışımdır. Size tanıtacağım ikinci Camus kitabı, yine Can Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 149 sayfalık bir kitap. Kahramanımız yine Mersault. Zaten Mutlu Ölüm, Camus'nün ölümünden sonra ele geçen notlardan da anlaşılacağı üzere, Yabancı'nın temelini oluşturan eser. Bu kitabı iki sene önce yaz tatili sırasında, içecek bir şeyler almak için uğradığım bir cafede, bana kahve veren garsonun elinde görüp, merak ederek almıştım. Okumak içinde pek uygun bir zaman mı bilmem ama 1 Ocak 2015 sabahını seçmiştim. Mutlu bir ölümü arzulamak için uygun bir zaman mıydı? Yoksa aradığım neydi hatırlamıyorum. . Kitap kaba hatlarıyla bakacak olursanız iki ana bölümden oluşuyor. Basit bir şekilde dile getirmek isterseniz yaşam ve ölüm diye ayırabilirsiniz. Kitabı okurken mutluluğun imkansızlığına olan inancınız artıyor. Zira Mersault ile birlikte, kâh bir cinayette, kâh başka şehirlere göçlerin gölgesinde arıyorsunuz mutluluğu. Aslında kitabın adına bakarak, ölümü aradığı yanılgısına kapılmamak lazım. Varoluşumuzun sınırlarında geziniyor iken sıradanlığın, bayağılığın, mutsuzluğun da sınırlarında dolanıyoruz. Özellikle son dönemde doğu felsefeleri ve algılayışı doğrultusunda mutluluk, hayatın anlamı gibi konulara eğilen kitaplarla pek haşır neşir olduğum için, batı varoluşçuluğunun daha nesnel bir düzlemde konuyu irdelediğini düşünüyorum. Doğu felsefelerinde, varlıkla, yokluk birlik anlamına gelebildiğinden, aynı başlık altında anlam kazanabiliyor, ancak Camus ve çağdaşlarının varoluşçuluk anlayışı açısından varlık ve yokluğa bakış açısı daha nesnel ölçülerle değerlendiriliyor. Batı kültürünün ruha ve ruhun derinliklerine baktıkları pencereler, tabirde hata olmazsa, buzlu camlar gibi. Berrak bir görüntü elde edebilmek için, bizim kendi düşünce sistemimizde "öz" olarak adlandırabileceğimiz, varlıkta birlik merceği gerekebiliyor. Bu noktada varoluşçularla, mutasavvıfları karşılaştırmak ölçülü bir değerlendirme olmayacak ise de, farkın altını çizmek noktasında kullanışlı olabilir. Örneğin, zamanın satın alınması ve satın alınan zamanın getireceği mutluluğun beklenmesi, madde üzerinden, batı maneviyatının en bilinen tutunulacak dalları uyum ve farkındalık soyutluğuna uzanmakla kalıyor. 

Hatta pek çok eserde, maddi hayatın, insanın yaşayıp yaşayabileceği tek hayat olduğu vurgusundan yola çıkarak, bu maddi yaşamda insan zihninin elde edebileceği huzur için "parayla satın alınabilen veya alınamayan zamanla" kısıtlanmış bir yarıştan bahsediyor. Mutlu Ölümü benzerlerinden ayıran en önemli farklılık da, bilinçli olup olmadığı konusunda kesin bir kanaate varamadığım çokluktan birliğe varan bir çizgide ilerliyor oluşu. Elbette Camus'nün yorumu, onun hayatın boşluğu, tekdüzeliği, dolayısıyla yaşamın, varoluşun boşluğuna çıkardığı için, ölüm nihai bir son olarak belki de mutluluğun kendisiyle eş anlamlı sayılabilir. Yine de onun ölüm ile mutluluğu birbirine bağlayan bir bunalım teorisi değil, ölümün dahi mutlu veya mutsuz halleri olabileceğine ilişkin bir ayrımı var. Mersault, gerek Zagreus ile ilişkisi ve diyalogları, gerek sıkılarak kaçtığı Prag'daki tekdüze hayatı, yaşamanın herhangi bir noktasında bulamadığı mutluluktan, dünyanın karşısındaki evde geçirdiği kıymetli zamanın ardından, insan ile tabiatın uyumunu Jungvari bir şekilde keşfettiği ve daha da önemlisi, yeni keşfini hayatının geri kalanına yaymayı öğrendiği bir yolculuk vaat ediyor. Sanıldığı gibi, normal bir insan için mutlu sayılabilecek huzurlu bir ölüme yelken açmıyor Mersault. Aksine belki de ıstıraplı addedilebilecek bir süreçte, zamana hakim olmanın ve varoluşun dengesinin anahtarına sahip olmanın getirdiği bilgelik, Mersault'nun ilk başta aradığından bile emin olmadığı o mutlu ölüme kavuşmasına sebep oluyor. Devinimsiz dünyanın gerçekliğine dönüşmek diye tanımlanan mutlu ölümden anladığımız bu oluyor. Romanın ilk bölümünün ne kadar iç karartıyor ve daraltıyorsa, ikinci bölümü bir o kadar iyi ve rahat hissettiriyor. Karakter hayatının zıt formları arasında, farklı deneyimlerle mutluluğu ararken, maddeci bakış açısını uzun bir süre koruyor. Bu doğa ve onun gerçekliğiyle karşılaşana kadar devam eden bir süreç. Varoluşçu yazarların çoğunda Jung etkisi görmek kaçınılmaz. Mersault'nun yaşamının ikinci bölümü pek çok açıdan yaşanması arzulanılan bir hayat olabilir. Kitabın içerisinde olağan şartlardaki bir okuyucuyu etkilemeye yetip de artacak kadar çok sayıda aforizma mevcut. Tek başına cümleler halinde romanın anlam bütünlüğünden çıkartıp başucunuza koyabileceğiniz çok sayıda tespitin etkisi altında kalabiliyorsunuz.

Elbette, Mutlu Ölüm'de Camus'nün hayatından pek çok idealize edilmiş parça var. Varoluşçu yazarların büyük çoğunluğunda olduğu üzere Camus kendi hayatının belirli dönemlerini, roman kahramanının hayat kurgusunda yeniden inşa ediyor. Onun, mutluluğun satın alınabileceğine dair görüşünü Mersault üzerinden idealize etmeye çalıştığı aşikâr. Roman her ne kadar felsefi bir çizgide ilerliyorsa da, Mersault'nun maskülen bilinçaltında, kızlar, para, büyük bir ev gibi basit yan noktaların varlığını bertaraf edemiyor. Aslında konunun etrafına ördüğü hikayeleri Camus'nün sürekli düzeltmeye veya daha da iyileştirmeye çalıştığı izlenimine kapılmamak elde değil. Karakterle birlikte, hikayede de daha erdemli, daha farklı ve daha derin bir noktaya sürükleniyorsunuz. Mersault'nun bir zamanlar mutluluk olarak addettiği şeylere karşı zamanla ilgisinin azalması, daha üstün olana yönelmesi belki de bu iyileştirme niyetinin en bariz dışavurumu olarak açıklanabilir. Bununla birlikte, Camus'nün konu etrafına ördüğü ağın bazı parçalarının edebiyat tarihinin önemli eserlerinden esinlenerek oluşmuş olduğuna da dikkat etmelisiniz. Can Yayınları baskısındaki "Mutlu Ölüm'ün Oluşumu" başlığı, size hem kitap boyunca rehberlik edebilecek bilgiler sağlıyor, hem de dikkatinizden kaçabilecek noktaları daha en başında gözünüze sokuyor. Bunu standart bir önsöz olarak değil de, bir ön bilgi olarak kabul ederseniz, okuma zevkiniz daha da fazla artacaktır. Sayfa sayısını düşünüp bir çırpıda bitebilecek bir kitap gibi gelmesin gözünüze, bazı sayfalar hem insanı yaşlandırıyor, hem de zamanı yavaşlatıyor sadece. Camus okuduğunuz her kelimeyi hızla geçip gidiyormuş gibi algılatırken, ömrünüzden günler, haftalar ve aylar çalmayı başarabilen bir deha. Batı edebiyatını bu konuda üst seviyede kılan şey, varoluşçuluk felsefesini, kurgulamak ve okuyucuya sunmak konusunda, gelişmiş bir anlatım yeteneğine sahip olması. Bununla birlikte, Doğu felsefesinin kendisini edebiyat alanında basit temsiller dışında gösteremiyor olması, bu satırların yazarının kanaatince çok daha derin ve anlamlı bir yapıya sahip olmasına karşın, çok daha az kişinin kalbine ve zihnine girmesinin en önemli sebebi. 

Mutluluk parayla satın alınabilir mi? Camus'ye göre bu mümkün. Hatta mutluluğun parayla satın alınamayacağı tezini çürütmek için Mersault'nun hayatının bir bölümünü okuyucusunun izlenimine açıyor. Mutluluk, ölüm ve aradığınızda bulabileceğiniz çok daha fazlası için Mutlu Ölüm kitabının kapağını açmanız yeterli. 

Kitaplarla kalın.  



21 Eylül 2015 Pazartesi

Hun Tarihinde Türk ve Sümer İzleri: 2500 Yıllık Çin İmparatorluk Belgelerinde Hunlar ve Türkistan - J.M. De Groot, Ahmetcan Asena

"Gök Tanrı'nın hükümdarlık tahtı ile kutsadığı, Hunların Büyük Tanrıkutu, 
(Hen/Çin) imparatorunun halini hatırını sorarak, onun bir derdinin 
olup olmadığını öğrenmek istiyor"

(Tanrıkut Mete'nin M.Ö. 176'da Çin İmparatoruna 
gönderdiği mektuptan alıntı)




Epey uzun süredir, Kara Kütüphane sessiz durumda. Belki de kütüphanelerin sessiz yerler olması ile açıklayarak sayfayı takip eden sizlere ufak bir bahane sunmuş olabilirim. Elbette gerçek sebebin zaman sıkıntısı ve iş hayatım olduğu konusunda defalarca bir şeyler yazdım. Sonuç olarak ilk başlarda gündelik hayatım Kara Kütüphane'de bir şeyler paylaşmama engel olacak kadar zamanımı alıyorken, öyle bir noktaya geldim ki, artık günlük kitap okuma rutinlerimi bile gerçekleştiremiyorum. Aslında normal okuma hızımda Hunlar ile ilgili kitapların yarısını bitirmiş olmama karşın, normal planımda şu anda Gök-Türkler ile ilgili kitapların tanıtımını dahi bitirmiş olmama gerekiyordu. Ocak ayının sonlarına doğru Eski Çağ Türk tarihini bitirdiğimde, İslamiyet Öncesi Türk tarihinde de bir senelik bir zamanda sona ulaşacağıma dair ümidim şu an için bitmiş durumda. Zira henüz Hunlar faslını dahi kapatabilmiş değilim. Bunun aile ve işe ayrılan zaman dışında diğer bir önemli sebebi de Hunlara ait kaynakların çok kapsamlı ve fazla sayfa sayılarına sahip kitaplar olması oldu. Örneğin bu zamana kadar okuduğum sayfa sayısı ile kıyaslayacak olursam, aynı sayfa sayısını maratonun ilk bölümünde bitirdiğimde, üçüncü uygarlığı tanıtıyor durumda idim. Bu anlamda 2016 Ocak ayına kadar Gök-Türkler faslını yarılamış olsam dahi başarılı sayacağım kendimi. Çünkü sürekli tarih okumanın getirdiği sıkılma etkisini hafifletmek için, bu ara dönemde, psikoloji, felsefe, tasavvuf, klasikler ve boş zaman doldurmak için okunan kitaplara daha fazla zaman ayırdım. O yüzden önümüzdeki dönemde eğer kitap tanıtmaya devam edebilirsem, ağırlık maratonun dışında olacak. Tarih maratonu dışında, diğer okumalarımı da şablonlarından çıkarıp, serbest okumaya geçmeye karar verdim. Yani Mitoloji maratonu yapmak yerine, mitolojik eserlerde kronolojk düzen izlemeden, bir oradan bir buradan canımın okumayı çektiği; ama sırf düzen inadından okuyamadığım kitapları okuyup bitirdim. Düzen takıntısı olan takipçilerimden şimdiden özür dilerim. Gelelim Hunlar'a; bu tanıtımı yaparken, diğer kitapları da okumuş ve bitirmiş olmanın etkisiyle biraz daha kapsayıcı tespitlerim olacak.Öncelikle size tanıtacağım kitaptan bahsedelim. Pan Yayıncılık tarafından yayımlanan kitap büyük boyutlarda, karton kapaklı 305 sayfa. Ahmetcan Asena, J.M. De Groot'un aynı adlı eseri üzerinden giderek, onun sunmuş olduğu tespitlere zaman zaman parantez açarak, farklı karakterle belirterek veya dipnot vererek inanılmaz bir katkı ortaya sunmuş ve eser elimizdeki haline gelmiş. Kitap sadece Hun tarihini değil, Çin İmparatorluk belgelerinde sunulan bilgiler ve bu bilgilerin bir Türk bakış açısıyla yorumlanması sonucu ilginç bir Orta Asya tarihini sunuyor okuyucuya. Çin kaynaklarının ve Çincede mevcut okumaların yanlış olabileceği veya Çince okunduğu şekliyle kabul edilmesinin Hun ve Türk tarihini anlatmakta zayıf kalabileceğini güzel örneklerle anlatıyor. Kitap Çin kaynaklarında Şi ki ve Sin Hen-Şu isimli kaynakların Hunlardan ve Türkistan'dan bahseden bölümlerine ağırlık vermiş durumda.

Kitabın karşınıza çıkartacağı en önemli sav, Çin İmparatorluk belgelerinde Tik, Tirk Tuyku veya Türükler olarak geçen kavim. Han yıllıklarında her dönem daha da farklı bir isimle anılan bu toplulukların tamamının, aynı kavmi işaret ettiği ifade ediliyor. Ahmetcan Asena Hunların Tirklerden bir kavim mi yoksa Tirkleri de içine alan bir kavim mi olduğunu tartışıyor. Kaynaklarda geçen bazı ifadeler Hunların büyük bir Tirk kavmi olduğuna işaret ediyor. Hatta kaynaklar üzerinden ilerleyerek Ak Tirkler, Kızıl Tirkler vb. kavimlerle ilgili kadim Çin kaynakları tabiri caizse harf harf incelenmiş durumda. Kitabın önemli bir özelliği de Hunlar bahsine sadece Hun tarihi açısından yaklaşmıyor olması. J.M. De Groot Hunlar tahlili yaparken, aynı zamanda Orta Asya ve Türkistan coğrafyasını inceliyor. Bu sebeple Çinlerin sadece Hunlardan bahseden kayıtlarını değil, dolaylı olarak Hunlarla veya o coğrafyada Hunlar ile ilişkisi olan kavimlerden bahseden kayıtları da inceliyor. Bunun benim gibi eski çağ tarihini severek incelemiş olan bir tarih araştırmacısına en büyük faydası, Çin kaynaklarında rastladığım Kang-ki'ler oldu. Kang-ki kavmi, en yakın anlaşılabileceği ifadesiyle Türkistan civarında yaşayan Kanglı Türklerini ve hatta maratonumda önemli bir yer kaplayan Kengerleri ifade etmekte. Kang-ki isminden bahseden kayıtların Tanrıkut Mete zamanında var olması ve hatta kayıtların M.Ö. 1.000'li yılların öncesine uzanıyor olması, M.Ö. 3.000'li yıllarda Mezopotamya'da uygarlığın başlangıcı olarak kabul edilen Kenger-Sümer kavminin, belki ata yurdu, belki Akad saldırıları sonucu gerisingeri veya ilk defa göçmüş olabilecekleri toprakları ifade ediyor olabilir. Ahmetcan Asena kayıtları yorumlarken dönemin Çin toplumunu, içinde bulundukları kültürel yapıyı ve Hunları yorumlama şekillerinin siyasi tarihlerinin değişimine göre gösterdiği değişimi çok isabetli şekilde tahlil ediyor. Çin kaynaklarının Hun İmparatorluğunun en güçlü olduğu dönemde bile, Hun Tanrıkutunun Çin İmparatoriçesine mektup yazdığını kabul ederken, Hunların okuma yazma bilmeyen barbarlar olarak tanımlamasının altında yatan hamaset ve çelişkiye değiniyor örneğin. Bu kapsamda Çin yıllıklarında yer alan ifadelerin altlarına düşülen açıklama notları zaman zaman kime ait olduğu karışsa da, dönem tarihini yorumlamada okuyucuya yön gösteriyor. Çin İmparatorluğunun bir dönem giyim, kuşam, savaşma, örf adet ve hatta inanç bağlamında yoğun şekilde etkilendiği Hunları yazılı kaynaklarında sürekli olarak hakir görüyor olmalarının altı kalın harflerle çizilmiş. Bu noktada kendi adıma diyebilirim ki; en azından M.Ö. 4. binyıldan bu yana, başkalarının kültürlerini etkisi altında bırakan barbar, cahil, kan dökücü bir kültürün var olması mümkün olmamıştır. Öyle ki Anadolu'daki karanlık dönemde var olan yıkıcı kavimlerden günümüze pek az iz kalmış durumdadır. Bu olgu bile tek başına Hun kültürünün gelişmiş ve sağlam temellere dayanan bir kültür olduğunu ispata yetmeli diye düşünüyorum.

Kitabın sonunda güzel ama kısıtlı görseller var. İçeriği özellikle Çin İmparatorluk belgeleri dışında başka bir olguya dayanmıyor. Dolayısıyla yıllıklardan aktarılanlar dışında, konuyla ilgili belgeleri destekleyecek ufak harici etkiler ve diğer akademisyenlerin atıfta bulunulan çalışmaları hariç, delil veya dayanak yaratmak gibi bir amacı yok. Hatta aksine tek amacı bu belgeler üzerinden bir değerlendirme yapmak. Yani tipik bir eski çağ tarihine ait araştırma metinlerinden çok farklı. Hunların kültürel yapısı ve varlığını destekleyebilecek, arkeolojik kalıntılar ya da diğer farklı kaynaklara inanılmaz derecede az atıfta bulunuluyor. Kitabın sonundaki resimleri saymazsanız yok denecek kadar az belki de. Bununla birlikte konuya giriş öncesinde Ahmetcan Asena'nın giriş yazısı ve Hunların dünyasına ilişkin yaptığı kapsamlı girizgah, farklı kaynaklardaki etkileyici tespitlerle büyük bir kültürün önemli bir parçası olan Hun toplumunu işaret ediyor. Türklüğün ana ve ata vatanının Orta Asya olduğu konusunda kesin kabulleri olan, alışılageldik Hun tarihi tanımlamalarından farklı bir bakış açısı ve düşünce yapısı ile didik didik edilmiş bir vesikalar bütünüyle karşı karşıyasınız. Orta Asyada doğup büyüyen savaşçı, cihangir millet olması yanında başka hiçbir özelliğine tutunamadıkları Hun profili çizen tarihçi ve araştırmacıların kitap ve eserleriyle kıyaslarsak çok daha farklı ve okunabilir olduğunun da altını çizmeliyim. İlk tanıttığım kitaptan farklı olarak, Asena bazı Çince yazılışları, okuma sırasında okuyucuyu boğmaması adına daha sade veya okunabilir şekilde sunuyor. Bu anlamda bazı Çince kelimelerin doğrudan işaret ettiği kavramları ise yazılışları ile değil, doğrudan Türkçe haliyle sunuyor. (örn; Tanrıkut vb.) Bu da önemli bir detay olarak, kitabı okurken dikkatinizin dağılmasını, yorulmanızı ve/veya kitaptan bıkmanızı önemli ölçüde engelliyor. Kitabı tanıttığım tarih itibariyle farklı pek çok kaynağı da elden geçirmiş olduğum için rahatlıkla söyleyebilirim ki, Hunlar bahsinde bilgi sahibi olduğunuzu düşündüğünüz pek çok konuya ekleyecek bilgisi olan ve Hunlar hakkında zihninizde yeni pencereler açabilecek bir eser. Bu anlamda da özellikle Asya Bölgesindeki Hunlar hakkında araştırma yapan okuyucuların muhakkak temin etmesi gereken bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

Evet, tarih maratonum önceki bölümüne oranla biraz yavaş ilerliyor. Başta da bahsettiğim gibi Hunlar bahsinde elimde mevcut olan kaynakların hacimli olmasının bunda büyük etkisi var. Bununla birlikte, zaman zaman gerçekten vazgeçeceğime inansam da, tarih maratonumu, beş ya da on yıl fark etmez, ölüm hariç olmak kaydıyla bir şekilde tamamlamayı umut ediyorum. Dilerim benim okumalarımda inatçı olduğum kadar, Kara Kütüphaneyi takip etmekte de o kadar inatçı olan izleyicilerim olsun.

Kitaplarla ve tarihle kalın.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...