27 Şubat 2014 Perşembe

Bilinmeyen Çağların Hikayesi: Gökşin - Reha Oğuz Türkkan


Bir sürprizim olduğunu söylemiştim daha önceki yazılarımdan birinde. Tarih maratonum sırasında arada metodik araştırmalardan sıyrılıp o dönemleri roman tadında anlatan kitaplardan bahsetmenin güzel olacağını düşünmüştüm. İşte şimdi size tanıtacağım kitapta bilinmeyen bir dönemi, roman tadında anlatmayı planlayan; tunç çağında geçen biraz bilim-kurgu, biraz fantezi, epey de antropolojik ve tarihi bilgi içeren bir roman; Gökşin.  Altın Kitaplar tarafından basılmış 320 sayfalık bir roman. Kitabın yazarı rahmetli Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan. Bu kitapla tarihi platformlarda anlattığı ancak toplumun genelinin pek bilgi sahibi olmadığı bir çağı, popüler üslupla daha çok insana tanıtmaya çalışmış Reha hoca. Açıkçası bir iki yerde, roman havasından çıkıp dönem tarihinin anlatılmaya çalışıldığı ifadeler akıcılığı biraz baltalasa da, çok hoş bir seda bırakılmış bizlere. Kitabın alt başlığında her ne kadar Tunç Çağında Aşk diye yazsa da kitap bir aşk romanı değil. Hatta aşk olgusu kitap boyunca en fazla iki veya üç bölümde işlenmiş, geri kalan bölümler daha çok tarih ve fantezi kurgusu doğrultusunda ilerliyor. Kitap önce, kitaba ismini veren Gökşin'in obasından kovulması ile başlıyor. Daha sonra 2000'li yıllarda bir arkeolog ve antropolog olan Alper'in Aral Gölü derinliklerinde bulduğu esrarengiz; dna örneklerini içinde yutarak organik bir yapı alabilen bir taşı bulması ile devam ediyor. Bilim adamımız bu taşla ne yapacağını bilemezken gelişmeler, parapsikoloji konusunda Amerikalı uzmanların bile saygı duyduğu ve danıştığı duru görü gibi yetenekleri olan kızılderili John Shastakowan ile Alper'in yolunu kesiştiriyor ve bu organik taşa bakarlarken istem dışı bir zaman yolculuğu yaparak önce M.Ö. 10.000'lere düşüyorlar. Orada ki maceraları kısa sürüyor ve buradan yanlarına bir alp-turanid insan alarak Tunç Çağına ışınlanıyorlar. 

Çok ilgi çekici bir kitap, Reha hoca bir yandan insanlığın var oluşuna ve kültürlerin oluşmasına ilişkin bilgileri kitapta harmanlarken, öte yandan da eğlenceli bir hikaye anlatıyor. Tabii Reha hocanın asıl amacı, M.Ö. 10.000'lerden başlayarak Alp-Turanid ırkın ve Türklerin nasıl ortaya çıktığı gibi sorulara kendi araştırmaları doğrultusunda cevap aramak. Gökşin, Kökbörü, Kızıltuğur, Ilbırın, Eçe Ana gibi bir çok enteresan karakterle karşılaşıyorsunuz roman boyunca. Arada bir nokta da Sümerlilerin Mezopotamya gidiş hikayesi var. Reha hocanın, alışageldiğim kitaplarından sıyrılarak kaleme aldığı romanda, gerçekten mükemmel betimlemeler var. Dönem coğrafyasını da az çok biliyorsanız, betimlemeler sizi ortamın için rahatça sokabilecek kadar üst düzey. Elbette ki kitapta sunulan bilgilerin bir kısmı kanıtlanmış gerçekler olmakla birlikte çoğunluğu teoriler üzerine kurulmuş. Bir Kızılderili Şamanı ile Türk bilim adamının kendi kökenlerine dair tarihi gerçekleri(!) keşfetmeleri, bu sırada birbirlerini sorularla ters köşeye yatırmaları hoş bir ayrıntı olmuş. Reha hocanın arada roman kurgusundan çıkarak, "size bir de şunları anlatayım" dediği bölümler öğretici olabilir, ancak romanın kurgusuna bir miktar zarar vermiş. Anlatıcının romanı bırakarak, okuyucu ile direk iletişime geçmesi bir anda o bölümü basitleştirebiliyor. Olayların gelişiminden yola çıkarak okuyucuya tahmin yürütme veya okuyucuyu, anlatmaya çalıştığı gerçeğe yönlendirme şansı tanımadığı bazı bölümler de var elbet. Bütün bunlara karşın, okurken çok eğlendim. Tarihi olayları anlatan romanları okurken kendi yöntemim önce romanda anlatılan tarihe ilişkin bilgi sahibi olmaktır. Böyle olduğu zaman hem olayın nerede kurgu olduğunu, nerede kurgunun dışına çıkıp gerçek bilgiler aktardığını anlamanız kolay oluyor. Tabii tunç çağı hakkında ne kadar bilgi edinirseniz edinin günümüz tarihi anlamında çok fazla bir bilgi de geçmiyor elinize. Bu sebeple, bilinmeyen bir çağa ilişkin, eğlenceli, bilgilendirici ve zaman zaman gülümsemenize sebep olacak bir kitap arıyorsanız, Gökşin bu ihtiyacı karşılamak için birebir.

Kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadar, ancak bahsetmem gereken bir husus daha var. Monolog olarak düşündüğüm yazılarımın bu kadar okunmasını, okuyanlardan ve arkadaşlarımdan gelebilecek olumlu ve olumsuz eleştirileri beklemiyordum. O yüzden sitenin amacı ile ilgili bir iki husustan tekrar bahsetmem lazım. Öncelikle sitedeki tek amacım, okuduğum kitapları tanıtmak ve okuyan insanların bu kitapları merak etmelerini sağlamak. Yani sitede tarih dersi vermek gibi bir gayem yok. Tarih maratonu tamamen site fikri içerisinde gelişen bir fikir olmasına rağmen, buradaki gayem tarih konusunda az okuyan, hatta genel olarak az okuyan bir toplum olmamızdan kaynaklanan sorunlara belki kendi çapımda bir çözüm bulma arayışı olabilir. Ben istiyorum ki, insanlar kitap okusunlar. İdeolojisi, düşüncesi, hayatı algılayış şekli ne olursa olsun; okumak insanı zinde tutan, düşünce çeşitliliği kazandıran, hayatı ve olayları algılamak için insanlara farklı pencereler açan bir olgu. O yüzdendir ki, -şu an tek örnek olduğu için söylüyorum- Sümerlilerin tarihini anlatmak yerine, yazılarımı okuyan insanlarda bu tarihi okumak için heves uyandırmaya çalışıyorum. Burada kitapların nelerden bahsettiklerini ayrıntısıyla değil; ama başlıklarıyla anlatmamın bir sebebi de budur. Elbette kendi edindiğim yeni bilgiler doğrultusunda değerlendirmeler yapıyorum, ancak en başından beri söylediğim gibi, yazdıklarım benim değerlendirmelerim. Dolayısıyla okuyanların görüşleri ile zaman zaman uyum sağlamamasından daha doğal bir şey yok.

Ben hayatı kitaplar ile algılıyorum. Onları seyrediyor, ciltleri ve kapakları üzerinde elimi gezdiriyor, sayfalarının kokusunu içime çekiyorum. Bazen bir parçası olmaktan çok sıkıldığım bu dünyadan sağlıklı bir şekilde uzaklaşabilmemin tek yolu da kitap okumak. Okuduklarımı geniş geniş anlatmanın ise kitabı okumak isteyebilecek insanlara bir faydası olmadığına inanıyorum. O yüzden daha geniş bilgi edinmek isteyen herkesi, tanıttığım kitapları okumaya davet ediyorum.

Bir sonraki yazıda, tarih maratonunun ikinci bölümünde Hititlerde görüşmek dileğiyle...



24 Şubat 2014 Pazartesi

Avuçlarımızdan Kayan Tarih: Karabaşlı Kengerler mi? Sami Olmayan Sümerliler mi?


Karabaşlı halk denilen bir topluluk, kaderlerini, inançlarını, yaşadıklarını kil tabletler üzerine çivi yazısı ile kaydetmemiş olsaydı, acaba bugün ne halde olurduk? Kramer'ın kitabında değindiği güzel bir nokta var, elbette yazı bir gün icat olacak ve insanoğlu deneyimlerini bu şekilde aktarmanın bir yolunu bulacaktı. Ancak Sümerlilerin bunu yapması sebebiyle uygarlığın atası olma onuru onlara ait. Söz konusu uygarlığın kökenleri olunca, Mezopotamya ve çevresinde yaşamış, hatta buradan göçerek gitmiş bir çok uygarlık kökenlerini Sümerlilere dayandırmak hususunda ayrı bir hassasiyet göstermektedir. Okuduklarımdan sonra, Sümerler kullanımının çok yanlış olduğunu fark ettim. Çünkü Sümer ismi Akkadlar tarafından Sümerlilerin oturduğu bölgeye verilmiş bir isim. Daha önceki yazıda bahsettiğim gibi bu isim Sami kökenli Akkad dilinde mu-Şumerum, Tevrat'ta Şinar olarak yer almaktadır. Yıllarca bütün Sümerologlar belki bilerek, belki de yerleşik akademik dili saptırmamak amacıyla Sümerde yaşayan halkın kendisine vermiş olduğu Kenger ismini göz ardı etmiş ve bu uygarlığa Sümerler diyerek geçiştirmiştir. Peki uygarlığın atası olan bir kavmin adı bu kadar önemli midir? Eğer köken tartışmalarına kesin ve bilimsel çözümler bulunması isteniyorsa, evet! Sümer tabletlerinde Sümerliler kendilerini ki-Enger, Lu-Kengerra (Türkçesi Kengerli) olarak adlandırmaktadırlar. Aynı zamanda kendileri için kullandıkları bir diğer isim "Karabaşlı halk"tır. Bu isimler Sümerlilerin kökenlerini aydınlatmak açısından çok önemli vurgular taşımaktadır. Şu ana kadar size tanıtmış olduğum kitaplarda, antropolojik, etimolojik, filolojik, toponomik benzerlikler ve hatta aynılıklar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak bu aynılıklara geçmeden önce, Sümer araştırmalarımın son halkası olan çok kıymetli bir kitabı size takdim etmem gerekiyor.

Tarih Tezlerini Alt-Üst Eden Bir Kitap: Dünya Uygarlıklarında Türk Dili ve Kenger Uygarlığı, M. Ünal Mutlu

Size tanıtacağım Sümerliler okumalarının son halkası, tarih maratonunda Sümerliler ile ilgili okumalara başladığım andan beri aradığım bir kitap. Ünlü Sümerolog İlmiye Çığ'ın kitaplarında birçok yerde referans alınan, yazılma hikayesi bile çok ilgi çekici bir kitap. Kitabın yazarı M. Ünal Mutlu bir inşaat mühendisi ve bu kitabı yazmaya ilişkin kıvılcımı içine düşüren ilk şey, A.B.D'de bir bayanın oğlunun isminin anlamını bilip bilmediğini sorması ve kendisinin bu soru karşısında verecek bir cevap bulamamasıdır. Daha sonra bir kubbe onarımı yaparken, merakı doğrultusunda dünya tarihinde kubbeyi ilk kullananların kim olduğu sorusunu araştırarak Sümerliler noktasına gelmiş ve bütün araştırmaları bu noktada derinleştirmek mecburiyeti hissetmiş. İlmiye Çığ'ın gönülden destekleri ve yönlendirmesi ile iki sene boyunca Türkçe'nin birçok lehçesi, Sümerce, Hattice ve benzeri birçok arkaik dille ilgili akademik çalışmaları etüt etmiş, bu konularda uzmanların yönlendirmeleri sonucunda birçok eseri tetkik etmiş ve sonuçta size anlatacağım eser meydana gelmiş. Kitap Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından 2007 yılında basılmış, büyük ebatlarda 281 sayfa. Kitabın giriş kısmından itibaren ilk 20 sayfada okuduklarım düşünce dünyamı o kadar allak bullak etti ki, kendime zor geldiğimi itiraf edeyim. Çünkü yazar birçok farklı kitapta belki dipnotlarda, belki bir paragrafta ortaya sunulan iddiaları öyle güzel tespitlerle harmanlayarak sunmuş ki, işbu kitap bütün konuyu tam bir çerçeve altına almayı başarıyor. Kitabın henüz giriş kısmında İlmiye Çığ'ın Sümerli Ludingirra kitabından çok güzel bir derleme yapılmış. Metin birebir günümüze uygun durumda. Metnin başlığı da "Kökü Binlerce Yıl Öncesine Dayanan Ulusumuz". Sümerli Lu-Dingirra, ulusunun kurduğu uygarlığın uzak ülkelerden gelen ilkel insanlarca defalarca yakılıp, yıkılıp, yeniden kurulup tekrar aynı döngüye girmesinden ulusunun yorulduğu ve kendi ulusundan önce hiçbir şeyden haberi olmayan bu ilkel topluluğun şimdi kendilerini yönettiğini ve bundan ne kadar üzüntü duyduğunu anlatıyor. Kitap için muazzam bir başlangıç, çünkü toplam dokuz bölüm içerisinde öyle şeyler okuyorsunuz ki, artık doğru söylenişin Kengerler (Sümerliler), uygarlığın atalarının da aynı zaman bizim medeniyetimizin ataları olduğuna dair çok ciddi bir kabullenmeye sahip oluyorsunuz.

Söylediklerim yanlış anlaşılmasın, kitapta hiçbir dayatma yok. Okunuşlar, ses benzerlikleri, kelime aynılıkları, aynı anlamlı kelimelerin hem Sümer dilinde, hem de Türkçe'nin birçok lehçesinde yer alması gibi olguları irdeliyor. Yazar kitap içerisinde Çuvaşça, Hakasça, Gagauzca, Türkmence, Kazakça vb. birçok dil açısından benzerlikleri irdelerken, çok çarpıcı kuramlarla Latince, Sanskritçe, Grekçe gibi bir çok dile Sümer dilinden ve Türk dillerinden giren kelimelere ilişkin ciddi tespitlerde bulunmakta. Arkaik diller konusunda epey araştırma yapmış olduğu kitabın genelinden anlaşılıyor. Üstelik sayfa sayfa kelime benzerliği okutmak gibi bir iddiası yok. Bazı yerlerde araya girip, bazı kavramların nasıl dönüşebileceği, kelimelerin hangi tarihi aşamaları geçirmiş olabileceği gibi açıklamalar yapmasının yanı sıra, kitabın ilk bölümlerinde ve sonlarına doğru arkeolojik benzerliklerle başlayarak gerçekçi bir Kenger uygarlığı portresi çiziyor. Kitabın sonunda ise, yazarın ulaştığı sonuçlarla ilgili, T.C. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Papa (Yanlış duymadınız, Hıristiyanların Dini Lideri) Türkiye'de bir gazete yazarı, Kanada Ontario Tv, Amerikan Silahlı Kuvvetler dergisi gibi birçok yere; bazılarına tepki göstermek, bazılarına ise gerçekleri açıklamaya teşvik etmek amacıyla yazdığı mektuplar yer alıyor. Yazarın bu mektuplarının ciddiye alınıp alınmadığını bilmiyorum. Açıkçası güzel ülkemizde bu tip sorumluluk içeren hareketler, deli damgası yenmeden atlatılamıyor yazık ki! M. Ünal Mutlu'nun doğru olduğuna inandığı şeyleri savunma şekli kim ne derse desin bana çok sorumlu ve bilinçli bir davranış olarak yansıdı. Kara Kütüphanemin en kıymetlileri arasında yerini çoktan alan bu kitabı muhakkak temin edip okumanızı tavsiye ederim. Açıkçası ben bulmak için nadir kitap sahaflarını epey bir karıştırarak ikinci el temiz bir tanesine razı oldum. Umarım arayanlar da bulabilirler. Gelelim benim düşündüklerime;

Karabaşlı Bir Halkın Uygarlığa Hediyeleri

Sümerliler, yani Kengerler hakkında toplamda dokuz kitap ve ilgim doğrultusunda daha önceden okuduklarımda dahil ondan fazla makale bitirmiş durumdayım. Kramer'ın kitapları ile başlayan bu bilgi fırtınasında öncelikle söyleyebileceğim en önemli şey, Yeryüzünün en muazzam uygarlığını tanımış olduğumdur. Gerçekten de, yazının, matematiğin, hukukun, demokrasinin, geometrinin, mühendisliğin, astronominin, astrolojinin, tek tanrı fikri dahil olmak üzere muhtemelen birçok inanç ve felsefenin kurucu ögelerinin yaratıcısı bir medeniyetten bahsediyorum. M.Ö. 3. bin yılda pis su, temiz su tesisatı kurabilecek, Mezopotamya denilen bataklığı kurdukları bent ve barajlarla bir antik çağ vahası haline getirebilecek, insanlığın büyük çoğunluğunun mağarada yaşadığı bir dönemde görkemli şehirler inşa edebilecek, uygarlık tarihinde iki bin yıl gibi muazzam bir müddet hüküm süren bir kavimden bahsediyorum. Yeryüzünün bütün ilkleri, uygarlığın temeli ve bugünkü uygarlıkların pek çoğunun omurgasını teşkil edecek siyasi, hukuki, dini, manevi yapıların mucitlerinden bahsediyorum. Sümerliler, doğru kullanımı ile Kengerlerin kati suretle son altı bin yılın en gelişmiş, en kudretli, en birikimli uygarlığı olduğu su götürmez bir gerçek. Peki bu uygarlık durup dururken aniden mi ortaya çıktı? Kengerlerin kökeni nedir?


Bu hususun araştırılmasında bilimsel yol, tunç çağı ve öncesinde ırk özelliklerinin kesinleşmemiş olması sebebiyle antropolojik kalıntılardır. Her ne kadar bu delile dayanmak, modern bilim hakkında fikri olmayan yarı aydınlarca kafatasçılık olarak tanımlansa da, modern anlamda yazı, alfabe, edebiyat ve olgunlaşmış bir uygarlığın olmadığı devirlere ait herhangi bir bulgunun kültür kökleri açısından incelenmesinin zorluklarından bihaber olan Türk entelektüeli için, içerisinde Türk, Türk Kültürü, Köken lafları geçen ortalama bir konuşmayı, ırkçı; konuşmayı gerçekleştireni de kafatasçı olarak işaret etme eğilimi her daim var olsa da, bu tip köken araştırmalarında en azından m.ö. 3000 yılından öncesi için antropolojik çalışma yapılması şarttır. Antropolojik çalışmaların ardından arkaik toplumlarda köken araştırması yapılabilmesi için aranması gereken diğer önemli delil, dil birlikteliğidir. Elbette aynı dil ailesi içerisinde yer alan her kavim aynı değildir, ancak burada köken birlikteliğini ispat edebilecek olan şey, kelime yapıları, dil bilgisi kuralları ve ses benzerliği (fonetik) gibi kriterlerin hepsinin bir arada bulunmasıdır. Bunun dışında uygarlıklar arasında bağ kurulabilmesinde aranan bir diğer yöntem efsanelerin karşılaştırılmasıdır. Yüksek uygarlıkların, yüksek kültürleri, dolayısıyla diğer kültürleri etkileyen efsaneleri, edebiyatları, inançları mevcuttur. Tarih, bilimsel, tarafsız bir bakış açısı ile olayların ele alınmasının bir mecburiyet arz ettiği bilim dalıdır. Ne yazık ki hem geçmişimiz, hem günümüz, hem de geleceğimiz açısından tarihi verilerin siyasal amaçlarla veya algı yönetme gibi amaçlarla kullanılması hep olacaktır. Burada her zaman ki gibi doğru odaklanma, gerçeğin ne olduğu ve bilgi sahibi olmanın yarattığı arzuya odaklanmaktır. Bütün bunlara rağmen batılı akademisyenlerin Sümer tarihine bakış açısını ayrıca ele almak gerekir.

Entelektüel Terörden, Aryan Irkçılığına Sümer Tarihi

Sümer uygarlığının keşfi bilim dünyası için yeni sayılabilecek bir keşif. Bu uygarlık hakkında bilinenler henüz 150 yıllık bir birikimin sonucu. Bununla birlikte batı bilim dünyasınca ilk bulgular elde edildiğinde sunulan ifade ve tezlerle şu an bahsedilen hususlar arasındaki farklara kısaca değinmek gerek. Sümer uygarlığının keşfini takiben 1881 yılından itibaren Jules Oppert, Archibald S. Hayse, A.H. Layerd, Francis Lenormant, Delitsz, Benno Landsberger gibi birçok uzman bu topluluğun Türkistan bölgesinden gelmiş olduğu yönünde ciddi kanıtlar olduğunu belirtiyor, hatta birçok arkeolog bir din kitabından çok, tarih kitabı gibi algıladıkları Tevrat'a dayanarak bu topluluğun doğudan gelmiş olmalarının en kuvvetli ihtimal olduğunu savunuyorlardı. Hatta yeni Cumhuriyetin Türk Tarih Kurumu Başkanı Ord. Prof. Şemsettin Günaltay, Ön-Türk, Proto-Türk kavramlarına bile ihtiyaç duymadan Sümerliler Türktür diyebiliyordu. Henüz 20. yüzyılın başlarında Sümerce denilen dilin Türkçe, Macarca, Fince gibi dillerle birebir uyuştuğu, hatta bu dilin kati şekilde Ural-Altay dil ailesinden geldiği vurgulanıyordu. Bilim dünyası birden bire ilerleyen 50 yıl içerisinde farklı düşünceler dile getirmeye başladı. Bu düşünceleri madde madde ele alacak olursak, arkeolog ve tarihçilerden oluşan batılı bilim adamlarının, Sümerliler ile ilgili şu genel kanılara vardıklarını söyleyebiliriz; (Bu kanıları halen sürdürmekte olanlar var)

- Sümerliler Sami değildir. (Peki kökenleri nedir? Cevap: Yok)
- Sümerliler İndo-Avrupalı değildir.
- Sümer dili bitişken bir dildir. (Ural-Altay dil ailesinde bir çok dil, Türkçe, Macarca vs. bitişken dillerdendir)
- Sümerlilerin kökeni belirsizdir. Dilleri başka dillere benzemez. (Alt alta yapılan bu iki tespit gerçekten bilim adamlarınca yapılıyor)
- Bugünkü batı uygarlığının temeli Sümerlilerdir.

Sümer araştırması yapan, fakat onları Türk kültürüyle hiçbir şekilde bağlamak istemeyen batılı birçok tarihçi ve arkeolog ne yazık ki bu ifadelerden öteye geçmemektedirler. Bunun adı onlara göre bilimselliktir. Yüz elli yıllık çalışma boyunca elde ettikleri bilgiler, Sümerlilerin ne olmadığına(!) ilişkindir. Bu sıralamanın aynısı Etrüskler için de birebir geçerlidir. Etrüskler konusunda da batılı bilim adamlarının ortalama tespitleri yukarıdaki ifadeleri geçmez. Ne yazık ki batılı tarihçi, antropolog, arkeolog vb. lerinin bu konudaki bakış açısı siyasidir. Ari ırka mensup olmayan, Hint-Avrupa dili konuşmayan hiçbir kavim onlar için var olmamıştır. Bu tavır batı uygarlığının öne geçtiği çağımızda, bizimki gibi toplumlara eğitim dahil birçok konuda baskı yapılmasına, batının görülmesini istediklerini görmemize, görmemizi istemediklerimizi görmemelerine yol açmıştır. Bizler hala matematiğin greklerin icadı olduğunu, demokrasi, meclis, senato gibi kavramların Roma'dan bütün uygarlığa yayıldığına inandırılan bir nesiliz. Üstelik bu konuda batı düşünce sisteminin bize dayattıklarını kabul eden bir sürü aydın, yazar, gazeteci mevcut. Hatta o kadar ki, bilimsel olarak bütün kanıtlar aksi bir ihtimal olamayacağını, Sümerlilerin Türk soylu olduğunu gösterdiği halde, "Sümerbank'ı da Türkler kurmuştur" diyerek dalga geçecek kadar aymaz durumdalar. Oysa durum esprilerle geçiştirilemeyecek kadar ciddidir. Irak'ta kimyasal silah arama bahanesiyle savaş çıkartan Amerika Birleşik Devletlerinin bombardımanı sırasında Bağdat Müzesi, müze müdürünün iddialarına göre Pentagon'a müzenin korunması için yalvarılmış olmasına rağmen; müze planlı ve profesyonel olarak yağmalanmış, alçı kalıplara hiç dokunulmadan, özel olarak seçilen 15.000 parça, -çok kıymetli Sümer tablet ve mühürleri de dahil- kayıplara karışmıştır. Bunun yanı sıra, yine Ural-Altay kökenli olduğu belirtilen Hurrilere ait Kerkük'te bulunan 116.000 üzerinde tabletin bugün nereye gittiği bilinmemektedir. Kazıyı yapan arkeologlar da, tabletlerde ortada yoktur. Ne yazık ki her zaman olduğu gibi, tarih sadece tarih olarak kalmamış. Uygarlık kuramayanlar, kuramadıkları ama etkilendikleri her uygarlığı gözlerimizin önünde bir çırpıda yok etmektedirler.

Türk İlim Adamlarının Açmazı: Yanlış Yerde ve Zamanda Düşünmek

Bugüne kadar Sümer dili ile Türk dili arasındaki bağlantı inanılmaz seviyede benzerlik arz etmektedir. Sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan'a göre de, dil benzerliği arkaik toplumların benzeşmesinde önemli bir etkendir. Üstelik bu bağlantılar sadece kelime benzerliği olarak değil, dil bilgisi yapısı, cümle kurulma şekli, karşılaştırılan kelimelerin aynılığına varmaktadır. Dürüst bir tespitle bu kadar benzerliğin herhangi bir Hint-Avrupa dilinde varlığı halinde batılı tarihçilerin, Sümerlilerin Hint-Avrupalı bir kavim olduğu gerçeğini kafamıza vura vura bize dayatacağı kesindir diyebiliriz. Okuduğum kitap ve makalelerin tamamında Sümer-Türk bağlarına getirilebilecek bilimsel hiçbir eleştiriye rastlamadım. Mesela sadece bir kelimenin, evet yalnızca bir kelimenin Türkçe olamayacağına karşı itiraz edilmiş olmasına karşın, Prof. Dr. Osman Nedim Tuna'nın teorisi Amerikalı birçok Sümerolog ve Türkolog tarafında kesin olarak kabul edilmektedir. Matematik, geometri, astronomi ve astorolojinin Sümerliler zamanında mevcut olduğu, hatta Pisagor teoreminin Pisagor'dan 2.000 yıl önce Sümer tabletlerinde, Edubbalarda (Sümer okulları) öğrencilere öğretildiğini kanıtlayan tabletlerin varlığına rağmen aryan ırkçısı tarih bu gerçekten hiçbir şekilde bahsetmemektedir. Kaldı ki Pisagor matematik öğrenmek üzere Babil'de eğitim almıştır. Tarih müfredatımız Türk isminin Çin kaynaklarında Tu-ku-e ismi ile ortaya çıktığı yanılgısını bize dayatmaya çalışırken Naram-Sin (Akkad kralı) M.Ö. 2300 civarında yazdırdığı ve yendiği kavimleri tebliğ ettiği kil tabletlerde, Türki kralı İlşu-Nail'den bahsedilmektedir(bu tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla Hatti, Hurri, Turki, Amurru kralları Akkadlara karşı birleşmişlerdir). Tu-Ku-e'den Türk çıkarabilen tarihçilerimiz, bu tablette yer alan Türki'yi, Sümer tabletlerinde ve Anadolu ile Azerbaycan coğrafyasında bulunan yazıt ve tabletlerde geçen Turukku, Tur, Tura ifadelerinden Türk isminin o devirlerde de mevcut olduğu tespitine bir türlü varamamaktadır. Kendisine Kenger diyen bir toplumun Sami saldırıları sonucu Anadolu'ya göçüp, Engürü (Osmanlıca Ankara'dır) Kengiri (Çankırı'nın antik çağdaki ismidir) gibi şehirler kurduğu hep göz ardı edilir. Engur'un (Yer altı suyu anlamına da gelmektedir) Sümer'de ilk tanrı olduğu, bu kelimenin daha sonra Dengir'e, zamanla Türkçe Tengri'ye dönüşmüş olduğunu ve Engürü'nün yani Ankara'nın Sümerden göçen Hatti'lerce kurulmuş altında yer altı suyu olan şehir anlamında ona Enguru-Engürü ismini koymuş olabileceklerini (Bugün Ankara Çayı'da şehrin altında yol almaktadır) ihtimal dahilinde tutmazlar. Çünkü batılı tarihçi Ankara, Ankyraj isminden yani Çapadan gelmektedir der ve bizler kabul ederiz. Bundan 60 yıl önce Hunların Türk olamayacağını söyleyen bilim adamları var iken, Hunların Türk olduğu bugün genel kabul görmekte, üstelik günümüzde kazılan İskit ve Sarmat kurganları, M.Ö. 1.000 yıllarında Orta Asya'dan Tuna'ya kadar yayılan bu uygarlıkların Türk kökenli olduğunu açık şekilde göstermektedir.

Peki biraz şüpheci yaklaşımla, "Türkler'de en az diğer uygarlıklar kadar, hatta belki hepsinden çok Sümerlilerden etkilenmiştir, bu da onların Türk kültür dairesinde yer aldığını göstermez" diye bir varsayım oluşturalım. Bu varsayım, dil, edebiyat, efsaneler, etimolojik benzerlikler, yer adları ve ortak adların bulunması gibi birçok kanıtı yok edemese de böyle bir şüphemiz olsun. Bu durumda Türkmenistan'da yapılan kazılarda ortaya çıkan Anav Kültüründe rastlanılan M.Ö. 5.000 yıllarına tarihlenen buluntuların benzerliği-aynılığı, o bölgede konuşulan Türkmencenin ve Eski Doğu Türkçesinin Sümer dilinden daha eski olmasına karşın Sümer dili bu kadar benzerlik taşımasını nasıl yorumlamak gerekecektir? Bugün Anav kültürünün tam anlamıyla Ural-Altay kültürü olmadığı tezini savunan bilim adamları, ören yerlerinden çıkan her yeni buluntu ile bu savlarından teker teker vazgeçmektedir. Gerçek şu ki Türkmenistan bölgesinde M.Ö. 5.000'de tuğladan evlerde yaşayan, tarım yapan, gelişmiş bir uygarlık vardır. Bu uygarlık Kengerlerdir ve Kramer'ın da işaret ettiği üzere, Sümerliler-Kengerler Mezopotamya'ya gelmeden önce zaten birçok konuda bilgi sahibi uygar bir toplumdur. Bu mucizeleri göstermek için ise Dicle ile Fırat'ın arasında dört başı mamur bir uygarlık kurmuşlar ve günümüze inanılmaz bir miras bırakmışlardır.

Kengerlerin Bir Türk Uygarlığı Olması Ne Anlama Gelir?

Madde madde bahsetmek gerekirse, Kenger Uygarlığı delillerin gösterdiği doğrultuda bir Türk uygarlığı ise;

- Uygarlığı başlatanlarla aynı kökten olduğumuz ve uygarlığın temeli hakkındaki batı tezlerinin çöktüğü,
- Edebiyat, matematik, geometri, astronomi gibi bilimlerin, (-ki herhangi bir batı uygarlığı 1700'lü yıllardan önce astronomi çalışması yapmamış iken 1000-1500 yılları arası astronomi Türk Dünyası için hiç yabancı bir bilim dalı değildir.) tek tanrı kavramının kaynağının Türk uygarlığı olduğu,
- Hukuk, Yasa, Demokrasi, Meclis (Roma ile aynı zamanlarda da, Kurultaylar ile Kağanların yetkilerinin kısıtlandığını göz ardı etmemek lazım) gibi kavramları ilk kez ortaya atanların uygarlığımız olduğu,
- On iki simgeli Zodyak haritasını da, tıpkı on iki hayvanlı takvim gibi uygarlığa sunduğumuz,
- Aryan ırkçısı tarihçilerin, M.Ö. 400'den önce ortada yok iken, birden bire ortaya çıkan; barbar, göçebe bir toplum olduğumuz hakkındaki iddiaların dayanaksız olduğu,
- Bilimsel terminolojinin temelinin uygarlığımız olduğu,

gibi birçok gerçeğe ulaşılacaktır. Dolayısıyla bu hususla ilgili daha fazla araştırma yapılması, bu yükün haricen ve büyük emek harcayarak araştırma yapan alan dışından insanların omuzlarından alınıp, objektif tarihçi, arkeolog, antropolog ve Sümerologlar yetiştirilmesi ve özellikle Türk kompleksine dayalı kamuoyunun yanlış algısının düzeltilmesi gerekmektedir.  Günümüzde mevcut olan her türlü sıkıntının giderilebilmesinin en önemli yolu, geçmişte bu tip sıkıntıları, yüksek uygarlıklar kurarak aşabildiğimizi bilmektir. Tarih insanın geleceğine geçmişi vasıtasıyla bakabilmesi için önemli bir araçtır. Dolayısıyla toplumun öncelikle gerçeği bulmak konusunda eğitilmesi önemlidir. Türk kültür dairesinde yer alan her topluluğun kendisine neşredilmiş olan komplekslerden sıyrılması, uykularından uyanması ve tekrar adını yüceltmesi gerekmektedir. Çünkü bu en ilkel dürtü gibi gözükse de tıpkı Bilgameş gibi, ad yüceltmek sonsuz yaşama ulaşmanın sırrıdır. Kendimce bulabildiğim ve bir benzerine henüz rastlamadığım kültür benzerliğinden birisi de, yazımı bitireceğim Bilgameş'in aşağıdaki ifadeleridir. Bilindiği gibi ad kazanmak, ad yüceltmek Orta Asya toplumlarında bir külttür. Mete ismini almadan önce Baga-tur(Bahadır) , Cengiz ismini almadan önce Timuçin olan Kağanlar, ad kazanmak için kahramanlık yapması gereken insanlar da bu külte güzel birer örnek olsa gerek. Belki de hepimizin amacı tıpkı Bilgameş gibi adlarımızı kazanabilmek ve onları yüceltebilmektir.


Gılgamış gökteki Utu'ya dedi ki: 
"Ey Utu, ben ülkeye girmeliyim, izin ver bana, 
Sedir ağaçlan ülkesine girmeliyim, izin ver bana." 
Gökteki Utu ona yanıt verdi: 
"Sen prens ve silahşörsün, doğru, fakat ne yapacaksın ülkede?" 
"Utu, sana bir söz söyleyeceğim, kulak ver ona! 
Onu sana ulaştıracağım kulak ver ona! 
Kentimde insanlar ölüyor, kalbi sıkıyor, 
İnsanlar yok oluyor, kalp dayanmıyor, 
Duvara çıktım, ırmağın suları ile sürüklenen ölüleri gördüm. 
Bana gelince, ben de öleceğim, bu doğru, 
İnsan ne kadar uzun olsa göğe ulaşamaz,
İnsan ne kadar geniş olsa yeri kaplayamaz, 
Tuğlada yazılı kader gelmeden, 
Ülkeye girmeliyim, 
adımı duyurmalıyım, Adların yüceldiği yerde adımı yüceltmeliyim."


20 Şubat 2014 Perşembe

Uygarlığın Başlangıcı: Sümerler - Kengerler (Bölüm-2) (M.Ö. 4.000 - M.Ö. 1750)



İlk kısımda, Sümerler ile ilgili en temel bilgileri alabileceğim kitaplardan sonra, bu kitapların kaynakça kısmında yer alan bazı kitapları almak, bazı akademik yazıları okumak bir tarih-sever olarak benim için bir mecburiyet oldu. Sümerler hakkındaki bütün kitapları tek bir yayına sığdırmak da, hem okuyan insanı yoracağından, hem de belli başlı konuları atlamama sebebiyet verebileceğinden bu şekilde iki parça halinde anlatmanın daha uygun olacağını düşündüm. Ayrıca benim de bu kitaplar hakkında uzun ve detaylı görüşlerim olduğundan, bu maraton boyunca, bundan sonra bitirdiğim her uygarlık hakkında kendi görüşlerimi ayrı bir başlık altında yayınlamaya karar verdim. Her ne kadar bu maraton süresinde Mehmet Ünal Mutlu'nun çok aradığım "Dünya Uygarlıklarında Türk Dili ve Kenger Uygarlığı" adlı kitabını yeni bulmuş olsam da, bu zamana kadar çok fazla yol kat ettiğimden, bu kitabı size Sümerlerle ilgili görüşlerimi yazabilmek için planladığım yazımda tanıtmaya karar verdim. Sümerlerle ilgili Kramer'ın ve İlmiye Çığ'ın kitaplarını okurken, önceki tarih bilgime dayanarak, kendiliğimden kurmuş olduğum bazı bağlantıların diğer akademisyenlerce de kurulduğunu görmek beni daha da heveslendirdi. Sümerlerin bir Ön-Türk uygarlığı olup olmaması, daha önce de söylediğim gibi günümüz Türk insanına manevi tatminden başka bir şey sağlamıyor gibi görünebilir. Ancak unutmamak lazım insanların kökenleri, seçim konusu yapılabilecek şeyler değil. Yani bir gün evinizde otururken "ben bugün karar verdim, artık İngiliz'im veya Fransız'ım" denilebilmesi mümkün değil. İnsan köken açısından doğduğu andan itibaren içerisinde bulunduğu kültür dairesi ile bağlı olmaktan daha fazlasını yapamıyor. Dolayısıyla bu konuda kanaatimce yapıcı olan tavır, bu bağların birer kimlik değil, kültür sorunu olarak ele alınmasıdır. Zira M.Ö. dördüncü bin yıldan bu yana aynı kimliğin korunuyor olduğunu iddia etmek, kulağa biraz saçma gelebilir. Bu noktadan hareketle doğru motivasyonun, Atatürk tarafından şu sözlerle topluma sunulduğu kanaatindeyim; "Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır!" Önemli olan ve kanaatimce doğru motivasyon da budur. Geleceğin büyük ve müreffeh uygarlığına sahip olmanın yolu, geçmişte bunu defalarca yapabilmiş bir kültür dairesinin mensubu olduğumuzu bilmekten geçmektedir. Bu doğrultuda da köklerimizi, geçmişte neler başarabildiğimizi bilmek adına ve en önemlisi gerçeklerin ne olduğunu bilmek arzusu adına köken araştırmalarının büyük önem taşıdığına inanıyorum. Geçelim kitaplarımıza.

Anne Biz Sümerli miyiz?: Sumerliler Türklerin Bir Koludur (Sumer-Türk Kültür Bağları) - Muazzez İlmiye Çığ

Henüz tarih maratonuma başlamadan önce elime geçmiş olan ilk İlmiye Çığ kitabıdır bu kitap. Hatta maratonuma başlama kararı aldığım Reha Oğuz Türkkan hocanın kitabını okuduğumda, Sümerler hakkında okumuş olduğum tek kitaptı. Tarih maratonu kapsamında kendime daha önce okumuş olduğum kitapları tekrar okuyacağıma dair söz vermiş olduğum için, İlmiye Çığ'ın bu kitabını ana kaynaklardan sonra tekrar okudum. Bu bölümde tanıtacağım diğer kitapların varlığını da bu kitapla öğrenip temin etmiştim. Çok aradığım ve henüz bulabildiğim M. Ünal Mutlu'nun kitabının varlığından da bu kitapla haberdar olmuştum. İlmiye Çığ'ın önsözde bildirdiği ve benim de bildiğim kadarıyla kendisinin Sümerler hakkındaki son kitabıdır. Doğal olarak yine Kaynak yayınları tarafından basılmış. Kitap aslında 268 sayfa, ancak bunun 91 sayfası İlmiye Çığ'ın kültür bağlarını incelediği bölümler, kalan kısmı ise aşağıda tanıtacağım kitapların içeriklerinden alınmış uzunca bir ekler bölümünden oluşuyor. Birinci bölümde tanıttığım Kramer'ın kitaplarında belki de bilimsel olarak henüz o kanıya varmamış olduğundan üstünde şiddetle durmadığı, ancak kitaplarında belirtmekten de kaçınmadığı bir iddiayı sunuyor İlmiye Çığ bize. Kendisinin aktardığına göre Türk Tarih Kurumu baskısı olan Tarih Sümer'de Başlar kitabını Kramer'a gönderdikten sonra 28 Eylül 1990'da Kramer'ın ölmeden kısa bir süre önce kendisine yazdığı bir mektupta geçiyor ifade. Spekülasyona yer vermemek adına ifadeyi aynan yazmakta fayda görüyorum:

"Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya'ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya'nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiçte uzak değildir." 

Bu tespitin çağın en önemli Sümerologu tarafından yapıldığını ayrıca belirtmek isterim. Giriş kısmının ardından, kültür bağlarına ilişkin tetkik ettiği eserlerden ve konuyla ilgili kitap yazan akademisyenlerle yaptıkları fikir alış-verişlerinden bahsediyor. İlmiye Çığ'ın kültür benzerliği için ortaya koyduğu kanıtlardan ilki ortak adlar. Yer adları bağlantısıyla başlayan etimolojik ve toponomik benzerliklerden bahsediliyor. İlmiye Çığ'ın burada araştırılmak üzere not düştüğü Semerkant'ın, Sumerkent olarak okunabileceği konusunda ki tezi çok ilgimi çekti. Sümerler, kendilerine Kengerli veya Karabaşlı Halk diyorlar. Sümer ismi oturdukları yere verilen bir isim olup, daha çok Akadların ve Sami toplulukların kullandığı bir isim(mu-Şumerum - M.Ö.2. bin yıl ortalarında Sümer toprakları tamamen Sami-Semitik etkiye maruz kalmaktadır). Kenger ve Karabaşlı halk tanımlarının Orta Asya'da ve ayrıca Türk Kültüründe birçok karşılığı var. Orhun yazıtlarında ki "karabaşlı budun", Kenger isimli bir Türk boyu olması, Nahçıvan'da Kenger'in yer adı olarak kullanılması ve kitapta okuyabileceğiniz birçok bağlantı mevcut. Ortak adları; arkeolojik bulgular, kelime benzerlikleri, sayı sistemlerinden oluşan bağlantılar, efsane, masal, sembol, gelenek bağlantıları takip ediyor. Özellikle İlmiye Çığ'ın Gılgamış hakkında ki tespit ve doğru okumaya ilişkin yorumu fevkalade. İlmiye Çığ Sümerce de (g) harfini işaret eden sembolün bazen (b) olarak da okunabildiğinden bahisle bu ismin Bilge Kağan örneğindeki gibi Bilga-meş(bence Bilgamış gibi de okunabilir) olarak okunması gerektiğini söylüyor. Buna delil olarak da Gılgamış Destanında kahramanın her şeyi bilen, bilgili bir kişi olarak tarif edilmesini, ayrıca Sümer-Türk bağları açısından, birer Türk ismi olan Alpamış, Toktamış gibi isimlerle Bilgameş-Bilgamış isimlerinin fonetik olarak da bir benzerlik taşımasını gösteriyor. Bu düşünce, destanlar tarihi açısından çok ilgi çekici bir gelişme. Çünkü bu okunuş ve delil olarak gösterilen bağlantıların bilim dünyasında kabul görmesi demek, dünyanın ilk destan kahramanının bir Ön-Türk olduğunu kabul etmek anlamına gelmekte. Sümerler hakkında düşündüklerimi aktaracağım bir sonraki yazı da, başka hiçbir yerde henüz okumadığım, Bilgameş ile ilgili kimsenin üzerinde durmamış olabileceği bir benzerliği de naçizane sunacağım. Kitabı okumanız için daha fazla da ayrıntı vermek istemiyorum. Ancak bağlantılar çok dikkat çekici ve bir iki yerde belki çok zorlama bir şekilde bağ kurulmaya çalışılmış hissi verse de kitabın bütününde vurgulanan hususların çoğu, belirli süreç içerisinde ispatlanmış bilimsel nitelikte bağları içeriyor. Kitabın ilk 91 sayfasını inanılmaz bir heyecanla okudum. Ekler kısmının okunması hususunda, eğer aşağıdaki diğer kitapları okuyacaksanız, eklerin büyük bir çoğunluğu bu kitaplardan alınmış durumda olduğunu bilmenizde fayda var. Zaten ekler kısmı Sümerce olarak adlandırılan dil ile Türkçe arasındaki bağı kuruyor ki, diğer kitaplarda bu konudan daha ayrıntılı olarak bahsedeceğim. Hasıl-ı kelam, muhakkak okumanızı tavsiye edeceğim bir kitaptır.

Elli Sayfada Beş Bin Yıl: Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi - Osman Nedim Tuna

Eminim çoğu insan, ilk bakışta elli sayfalık bir kitabın, Sümer tarihinin en önemli sorunlarından biri olan Sümerce ve dilin kökeni konusu gibi bir hususu çözmesini beklemiyordur. Ancak merhum Prof. Dr. Osman Nedim Tuna'nın bu konudaki yirmi yıllık çalışmasını içeren bu kitap bu iddiayı taşımakta. Üstelik şahsi fikrimi sorarsanız bu sorunu büyük oranda çözmüş bile. Türk Dil Kurumu yayınlarından çıkartılmış olan kitap 1990 yılında basılmış. Başlıktan da anlayacağınız gibi 50 sayfalık bir kitap. Ancak benim kategorilendirme sistemime göre kendi küçük ama içi dolu kitaplardan. Benim elimdeki en son baskılarından bir tanesi. Sümerolojinin en büyük problemlerinden olan dil ve okunuş sorunlarına bir çok farklı açıdan bakmayı olanaklı kılan bir eser. Osman Nedim hoca Sümerce ile Eski Doğu Türkçesi arasında -ki burada Çağatay Türkçesi esas alınmakta- 169 çift benzer kelime bulmuş. Bu kelimelerin bazıları aynen yapısını korumakla birlikte bazıları da bir dilin gelişim sürecinde izleyebileceği olağan gelişmeler doğrultusunda sergileyebileceği maksimum değişiklikler dikkate alınarak tespit edilmiş. Kitabın üçüncü bölümünde öyle bir olasılık hesabı verilmekte ki, gerçekten de dudak uçuklatıcı. Sümerce ve Türkçe'nin her ikisinde 5.000 kelime olduğu varsayımından hareketle yapılan ihtimal hesabında iki dil arasında tarihi bir bağ olmaksızın tesadüfen bir kelimenin var olması şansı yirmi beş milyonda bir ihtimal olarak gösteriliyor. Düşünün ki bu kitapta bu şekilde 169 benzer kelime var. Üstelik eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşıp, araştırmanın filolojik açıdan tamamen bilimsel nitelikte olduğunu da göz ardı ederek, bu kelimelerin yarısı dahi uymuyor desek, geriye kalan 85 benzer kelimeyi nasıl açıklayacağımızı düşünmek bile ihtimal dışı geliyor. Zaten kitap içeriğinde gramer yapıları, ekler ve cümlelerin dizilişi gibi kriterler açısından da baktığınızda Sümercenin, dünya üzerinde Türkçeden başka hiçbir dil ile bundan daha fazla uyumlu olamayabileceğini anlıyorsunuz. Osman Nedim Tuna birçok akademik platformda bu tezi ayrıntıları ile sunmuş ve Sümercenin incelenmesi açısından bir takım kanunlar belirlemiş. Akademik bir çalışma olduğu için dilbilime (filoloji) dair bazı kavramlara hakim değilseniz, belirli yerlerde küçük kopuşlar yaşayabilirsiniz. Bir de Osman Nedim Tuna'nın akademik kariyerinin önemli bölümünün Amerika'da geçmesinden kaynaklanan, yerine Türkçe'sini bulamadığı(!?) ingilizceden iktibas bazı kelimeler içinde ingilizce bilginizin belirli bir düzeyde olması kitabı sizin için akıcı kılabilir.


Osman Nedim Tuna bu konu üzerinde çok uzun süre çalışmış, birçok akademisyene tezini kabul ettirmiş. Hali hazırda da Sümer-Türk dili arasındaki bağlantıyı çürütebilecek bilimsel kanıtlar sunabilen yok. Sümerlerden haberdar olunduğu tarihten itibaren bir kaç bilim adamı hariç, Sümerologların tamamı bu dili, Hint-Avrupa dili olarak algılamaya ve algılatmaya çalıştıkları için ve aynı zamanda Osman Nedim Tuna'nın bakış açısı, bu bilim adamlarının uzun akademik kariyerlerini bir hiç uğruna harcamış olabilecekleri anlamına geldiği için, bir çok batılı tarihçi ve akademisyen Sümerlerle Türklerin bir bağı olmamasına dair bir ön kabule sahip. Bilimsel anlamda hiçbir eleştiride bulunamayan, tarafsızlığını yitirmiş tarihçilerin, akademik olarak bir cevap veremedikleri Osman Nedim Tuna'nın tezlerini uçuk bulmasının sebebi, kanaatimce bugün tam anlamıyla uygarlığın başlangıcı sayılan bir kültürün köklerinin Orta Asyalı bir topluluğa dayandırılmasından duydukları korkudan ileri gelmektedir. Hakeza Osman Nedim Tuna'nın araştırması ile ilgili olarak kitabın "Sonsöz" kısmında yer alan ifadeler ve dile getirişinde ki samimiyet, bu çalışmanın akademik anlamda ne ifade etmesi gerektiği konusunda yeterince açıklayıcıdır. Okuması toplamda en fazla 2 saatinizi alabilecek bir kitap. Özellikle bu konularda araştırma yapıyorsanız biçilmez kaftan olduğunu düşünüyorum.

Dünya Öküzün İki Boynuzu Arasındadır: 5.000 Yıllık Sümer-Türkmen Kültür Bağları - Begmyrat Gerey

Kitabın başlığından da anlayacağınız gibi, Sümerlerle Türkler arasında bağ kurulmaya çalışılan ve bu anlamda akademik çalışmalar yapılan tek Türk ili Türkiye Cumhuriyeti değil. Türkmenistan'da da özellikle Türkmen arkeologlar yetişmeye başladığı ve Anav Kültürü hakkında derin araştırmalar yapılmaya başlandığı çağdan bu yana, bu çalışmalar Sümeroloji ile büyük oranda parallellik arz etmektedir. Kitap IQ Yayınları tarafından basılmış. 224 sayfa, 2000 yılında yazılmış bir kitap. Begmyrat Gerey giriş kısmında neden böyle bir çalışma yapmanın gerekliliğini hissettiğini ayrıntılarıyla anlatarak başlıyor. Daha sonra bundan 100 yıl önce ütopik sayılan, ancak günümüz jeologlarınca var olduğuna dair ciddi kanıtlar bulunan Turan Ovasından bahsederek konu açılıyor. Özellikle Anav kültürü ile ilgili açıklamaları muazzam. Bilmeyenler için kısa bir bilgi olarak geçeyim; Anav kültürü Türkmenistan bölgesinde yapılan kazılarda ortaya çıkan M.Ö. 7.000- M.Ö. 5.000 yılları arasında yaşadığı düşünülen bir uygarlık için kullanılan addır. Hatta bazı arkeologlar bu tarihin rahatlıkla M.Ö. 9.000'li yıllardan başlamış olabileceğini iddia etmektedir. Bu kültür hakkındaki önemli nokta, ardılları olan Andronovo Kültürü (Yukarı Kazakistan), Afanesyevo Kültürü (Altay Dağlarının Kuzeybatısı) ile birlikte Türk medeniyetinin köklerini taşıyor olmasıdır. Antropolojik, etimolojik ve filolojik deliller de aksi kabul edilemeyecek bir biçimde bu kültürlerin Ön-Türk izi taşıdığını göstermektedir. Resmi tarihimize ve batılıların bize dayatmaya çalıştığı "Barbar-Göçer Türkler" tezine inat, M.Ö. 7.000 tarihinde o bölgede yerleşik bir medeniyet olduğu, tuğladan evlerde oturdukları ve Sümerlerden 3.000 yıl önce o bölgede tarım yapılmakta olduğu belirtilmektedir. Anav Kültürü kazılarında Sümer heykelleri ile uyum sağlayan Öküz başı heykelleri ve hatta Sümerce yazı dilinin daha ilkel örneği olabilecek yazı örnekleri bulunmuştur. Begymrat Gerey'de bunları anlatarak başlıyor kitabına. Kenger isminden bahsediliyor ki, daha önce de belirttiğim gibi Kenger ismi Sümerlilerin kendilerine verdikleri isim. Yer adları, kişi adları ve daha birçok bağ sıralanıyor. Daha sonra Sümerlere ilişkin benim ilk bölümde dört kitapta okuduğum toplam bilginin özeti olabilecek bir değerlendirme var. Buradan Türkmenlerin ataları ile Mezopotamya Kültürü arasındaki bağlarla kitap tam gaz devam ediyor.

Kitabın daha sonraki bölümlerinde; din, inanç sistemleri ve karşılaştırmalı efsanelerle ilgili hem Sümerlerle, hem de Türkmenlerle ilgili çok doyurucu bilgiler ediniyorsunuz. Kendi adıma, dedemin babama, babamın da küçükken bizlere anlattığı masalların 7.000 yıllık bir anlatının ürünü olduğunu fark etmek beni hayrete düşürdü. Benzeri bir durumu Dede Korkut hikayelerinde de yaşamış olmamdan bahisle, bu toprakların insanlarının, hiçbir bilimsel, akademik kaygı gütmeksizin, halen ne olduğunu adlandıramadığım bir dürtü ile Orta Asya'dan Tuna'ya çocuklarına aynı hikayelerin farklı varyasyonlarını anlatıyor oluşları muazzam bir kültür mirasına sahip olduğumuzu düşündürüyor bana. Daha sonra tıpkı yukarıda anlattığım Osman Nedim Tuna'nın kitabındaki gibi Sümer-Türk dilleri ilişkisi irdeleniyor. Burada çok ilginç bir anekdot var. Begmyrat Gerey Osman Nedim Tuna'nın kitabını okumadan önce, Sümerce ile eski Türk dilleri arasında bağlantı olduğunu düşündüğü kelimeleri tek tek not alıp, kitabı için hazırlıyor. Daha sonra Osman Nedim Tuna'nın araştırmasını okuyup, kendi elindeki kelimelerle karşılaştırma yaptığında her iki karşılaştırmanın da neredeyse birebir aynı olduğunu fark ediyor. Kramer'ın kitabında da Sümercenin çözümüne ilişkin üç Sümeroloğun aynı metinleri birbirlerinden habersiz deşifre edip karşılaştırmaları ve deşifrelerin birbirine çok benzemesi gibi bir durum bu. Ancak Osman Nedim Tuna ve Gerey'in bulduğu benzerliklerin aynı zamanda Sümer dilinin Türk dilleri vasıtasıyla çözülebileceği yolunda da çok önemli bir gösterge olduğuna inanıyorum. Kitabın son kısmında da ileride yapılabilecek çalışmalara kaynak olabilecek Sümerce-Türkmence küçük bir sözlükte mevcut. Kitabın içerisinde ayrıca Anav Kültürü kazılarında ele geçirilen buluntularla, Mezopotamya buluntularını kıyaslama şansınız var. Şahsi kanaatimce burada yapılan ufak bir hata var. O da Sümerlerin Akad-Babil dönemlerinde uğradığı yoğun Sami etki göz ardı edilerek, bu döneme ilişkin bulunmuş tabletlerden ve hikayelerden yola çıkarak, Türkmenlerle Sümerler arasında bağlar kurulmaya çalışılmış. Açıkçası elinizdeki bir tezi ispatlamak için, onun içerisinde eleştiriye açık bir nokta bırakmamak lazım, bunu yapıyorsanız da sebebini açıklamak gerekir diye düşünüyorum. Özellikle bu tip köken araştırmalarında, konudan daha fazla bahsedebilmek ve daha hacimli bir eser çıkarabilmek adına, Sami kökenin yoğun olduğu bağları da Sümer-Türkmen bağlarına ilişkin kanıt göstermek, haklı tezlerin beyhude itirazlarla çürütülmesine ve batılı tarihçilerin ön yargı ile kabul ettiği İndo-Germen kültür izlerini haksız yere bu köken araştırmalarının içine sokmasına yol açacaktır diye düşünüyorum. Bunun dışında özellikle kök kaynak konusunda bugün de bir çok bilim adamının düşündüğü gibi, Türkmenistan tarafından göçmüş olma ihtimalleri çok yüksek olan Sümerlerin kökleri açısından ayrı bir kefede tutulması gereken bir eser. Eğer Sümerlere ilişkin bir kütüphaneniz varsa, bu kitabı da muhakkak kütüphanenize dahil etmenizi tavsiye ederim.

Matematiğin Greklerin Hediyesi Olduğu Savının Çöküşü: Sumer Matematiği ve Sayıların Gizemi - İbrahim Okur

Babama göre "Matematik bilmeyen insan, yolda bile yürüyemez"! Eğitim hayatım boyunca bu söylemin ne anlam ifade ettiğini anlamak bir yana, her standart öğrenci gibi, matematiğin neresinin bu kadar gerekli olduğunu bulmaya çalışarak geçirdim. İnsan bazı şeyleri zamanla anlıyor. Gerçekten de, sayıyı bulan insanın onu hayatının bir sistemi haline getirişinin ve bu dünyada bir uygarlık kurabilmek için sayılardan oluşan sistemli bir hayatın yani "matematiğin" uygarlık için elzem bir şey olduğunun bilincine varmam zamanımı aldı. Bir hukukçu olmama rağmen, üniversite eğitimi sırasında matematik dersi almış olmanın ne kadar faydalı olabileceğini hayal ediyorum bazen. Çünkü her iş başvurusunda beylik bir cümle haline gelen "analitik düşünme yeteneği" ne sahip olabilmek için, matematik bilmenin bir ön şart olduğunu fark ediyorum. Ama sadece matematik bilmek her zaman yeterli olmayabilir. Uygarlıklarımızı, inançlarımızı, düşüncelerimizi anlamlandırabilmek için matematiğin tarihini bilmenin de büyük önemi olduğunu anlamamız gerek. Burada hareketle yıllardır, kendi müfredatımızda bile gerçekler tam tersi yönde olmasına rağmen, matematiğin Grek bilginler Tales, Pisagor ve Öklid sayesinde bize ulaştığı anlatılmaktadır. Oysa bu bilginlerden Tales Fenike'li, Öklid İskenderiye'lidir. Pisagor'un ise matematik öğrenmek için Babil'de eğitim gördüğünü bize aktaran yine bir diğer Anadolulu Herodot'tur. Daha da ilginci modern matematiğin başlangıcı sayılan çağdan 2.000 yıl önce Sümerler, aritmetik ve geometri alanında çığır açmışlar, Pisagor'a matematik öğreten Babilliler de bu bilgileri Sümerlerden almışlardır. İşte bu anlattığım kitapta bu temelde başlıyor. Okursoy Kitapları tarafından basılmış renkli kuşe kağıda tam 209 sayfa. Kitabın kalitesi çok iyi. Renkli resimler, çizimler ve görseller kitabı güzelleştiriyor. Bazı noktalarda bazı renkler gözü çok yormakla birlikte, bu kitaba ciddi bir özen gösterildiği açıkça ortada. Ayrıca kitap genelinde sayılar ve onların gizemli anlamları kullanılarak birçok husus irdelenmiş ve açıklanmaya çalışılmış. Bunların arasında efsaneler olduğu gibi Sümer ve Türk dilleri arasındaki bağlar da var. Kitabın genel konu dışında günümüz siyaseti ve algı yönlendirmesi gibi birçok farklı açıdan da bilgilendirdiğini belirtmem lazım.

Sümerlerde matematiğin gelişimi ile başlıyor kitap, daha sonra Sümerlerin bazı gök olaylarını hesaplamak için sayıları nasıl kullandığı anlatılıyor. Sümerlerin tabletlere kazımış olması sebebiyle tarihin en eski rakamları kitapta da belirtildiği gibi 1,2,3,4 değil 1,10,60,600,3600 rakamları. Bu rakamların hesaplama değerlerinin yanı sıra, metafizik açısından da ele alınmış bilgiler var. Kitabın ilerleyen bölümlerinde bazı rakamların kutsal addedilmesi ve bu rakamların tarihin 5.000 yıl ötesinden bugüne halen aynı kararlılık ve tutarlılıkla gelmesini irdelemiş İbrahim Okur. Bu rakamların arasında 9,12,17 gibi rakamlar mevcut. Sümerlilerden bölgede ki birçok uygarlığa geçmiş 12 tanrılı sistem tespiti benim çok ilgimi çekti doğrusu.(Kitapta da yer alan bir husus ki, Türklerin 12 hayvanlı takvimi de bu noktada değerlendirilebilir) Kitapta 12 kültünden çok geniş şekilde bahsedilmiş ve birçok uygarlığın, dinin ve en son da Türklerin 12 rakamıyla ilgisi ayrıntısıyla anlatılmış. Ayrıca Türklerin özel sayısı olarak 9 sayısının öneminden bahsediliyor. Bu şekilde anlatınca kafanızda sürekli sayılardan bahseden bir kitap gibi canlanıyor olsa da, yazarın her konu başlığı altında hiç rastlamadığınız veya önemsemediğiniz başka konularda verdiği bilgiler ve çok can alıcı tespitleri mevcut. Kitap genelinde sadece sayılarla değil, sembollerle ilgili de bir bilgilere vakıf oluyorsunuz. Konuyla ilgilenenler varsa muhtemelen bilir, Pisagorcular vardır. sayıların gücüne inanan, Pisagor tarafından kurulan kadim bir dindir. Mesela bu kitapta onlara dair de bilgiler bulabiliyorsunuz. Kanaatimce özellikle baskı kalitesi sebebiyle ve içerdiği bilgilerle size yeni bir bakış açısı sunma konusunda ki üstünlüğüyle, Sümerlerle ilgilenmeseniz bile okumanızı tavsiye edeceğim bir kitap. Yazar makine mühendisi olmasına karşın, tarih ve sayı bilim konularında çok ciddi emek sarf etmiş, zaten yayınladığı diğer kitaplarla birlikte ele alırsanız özellikle sayılar hakkında söz söyleme hakkını edinecek vasıfta olduğu tartışılmaz durumda. Kim bilir, belki de ülkemizde tarihçiler, arkeologlar; yani bu konuda fikir ve çalışma üretmesi gereken, akademik sıfatı sebebiyle yetkin sayılan kişiler, belli konuların ve uygarlıkların çevresinde takılıp kalmaktan daha öteye gidemediği için, bütün yük tarih ile alakası araştırma duygusundan kaynaklanan mühendislerin, doktorların ve hukukçuların omuzlarına kalıyordur.


Peki okuduklarım hakkında ne düşünüyorum? Sümerler gerçekten bir Ön-Türk uygarlığı olabilir mi? Uygarlık tarihindeki yerimiz nedir? Bütün bunlarla ilgili kısa bir süre içerisinde, okuduğum kitapların bende yarattığı etkiler, hayatıma açtıkları yeni pencereler, çok aradığım ve yeni bulduğum, konu hakkında birçok akademisyenin de dayanak olarak kullandıkları, tek bir başlıkta ayrıca incelenmeyi hak eden M. Ünal Mutlu'nun kitabı ve konunun geneliyle ilgili düşündüklerimi de son bir yazı da derleyip, toparlayıp Sümerler bahsini bitireceğim. Sonra mı?

Ondan sonra rotam beni Anadolu'nun kudretli imparatorluğu, kültür bilinçaltımızın yapı taşlarından biri olan Hititlere götürecek.





14 Şubat 2014 Cuma

Uygarlığın Başlangıcı : Sümerler (Bölüm-1) (M.Ö. 4.000 - M.Ö. 1750)



Sonunda tarih maratonunun, beklediğimden uzun süren ilk bölümünü bitirdim. Uzun sürdü, çünkü; muhakkak okumam gereken bazı kitapları bulup okuyamadım. O kitapları temin edene kadar da, arada diğer uygarlıklara şöyle bir göz atmakla yetindim. İşteki yoğunluğum da ister istemez hem okumama, hem de okuduklarımı yazabilmeme engel oldu. Ne olursa olsun, geçte olsa sonunda istediğim yerdeyim. Modern anlamda uygarlığın ve tarihin atası olan, günümüzde kullandığımız yazı, matematik ve hatta akvaryum gibi şeylerin ilk olarak görüldüğü bir uygarlığı, kavmi okumak ve tetkik etmek bana büyük keyif verdi. Hatta sonlara doğru bu kavmin Türklerin atası olabileceği yönündeki çok kuvvetli tezleri okumak merakımı arttırdığı gibi, Atatürk'ün Türk tarih tezinin hatlarını çizerken ortaya koyduğu ileri görüşlülük beni hayrete düşürdü. Gerçekten de, okuduğu Fransızca bir kitapta, Sümerlerin Türklerle bağına ilişkin bir cümle okuyarak bunun altını çizen ve bu konunun ayrıntılı bir şekilde araştırılması hususunda kitabın üzerine not düşen Atatürk'ün varlığı olmasaydı, belki bugün Türk tarihi diye konuştuğumuz şey, köklerinin oraya nasıl geldiğini dahi tam olarak bilmediğimiz ve hatta araştırmak mecburiyetinde dahi hissetmeyeceğimiz; Selçuklular ile başlayan bir tarih olarak kalacaktı. Her neyse bu konuyla ilgili bütün kitapları tanıttıktan sonra bir kaç cümle paylaşacağım. Şimdi gelelim uygarlığı başlatan kavime, Sümerlere; Sümerler ile ilgili birçok kaynak var. Ben ise bu konuda kendi kütüphanemin imkanları doğrultusunda sekiz kitapla yetindim. Bu kitapların tamamının tanıtım ve anlatımı da tek bir blog yayınında çok uzun olur diye düşündüğümden, Sümerleri iki bölüm halinde anlatmaya karar verdim. İlk bölümde genel olarak Sümerlere ilişkin bilgiler veren kitapları tanıtıp, ikinci bölümde de Sümer-Türk kültür bağlarına ilişkin kitapları tanıtarak Sümerlere, dolayısıyla maratonun ilk bölümüne bir nokta koymaya karar verdim.

Sümer tarihi açısından baktığımızda iki önemli isim var ki, sanırım isimleri Sümer uygarlığı hakkında araştırmalar devam ettikçe yaşayacaktır. Birinci isim Prof. Dr. Samuel Noah Kramer. Kramer dünya çapında Sümerologlar arasında en önemlisi kabul edilmekte. Ömrünün önemli bir bölümünü Sümerlere ait tabletlerin temizlenmesine, kopyalanmasına ve deşifre edilmesine adamış bir bilim adamı. Bugün Sümerler hakkında ulaşılabilen birçok bilginin ve Sümerlerin birçok dalda modern uygarlığın temellerini atmış olduğunun ispatı, bizzat kendisi. Eserlerinde Sümeroloji alanındaki bütün çalışmalardan kapsamlı bir şekilde bahsetmiş olması sebebiyle de bu konuda çalışan diğer bilim adamlarının Sümerler hakkındaki tezlerini ve buluşlarını ikinci ağızdan aktarması bakımından da eşi bulunmaz bir kaynak. Bir diğer önemli isim ise Türkiye'yi Sümerler ile tanıştıran ve son dönemde bu uygarlığın daha net ve ayrıntılı tanınması için bir dolu eser kaleme alan Muazzez İlmiye Çığ. Bir Türk Sümerolog olarak, hem bizzat Noah Kramer ile çalışmış olmanın verdiği avantajı, hem de 99 yaşını doldurmuş olmasına karşın hiçbir şekilde tükenmeyen enerjisiyle aynı zamanda bir Sümer atasözü olan "Bir şey bilen, bunu neden kendine saklasın" sözünü mesleğinde ve yaşamında şiar edinmesiyle, bu bilim kadını bugün Sümerlerle ve Sümer-Türk kültür bağlantıları ile ilgili çok muazzam bilgileri bize sunmaktadır.

Kitapları elbette bir sıralama ile okumak mecburiyeti yok. Ancak benim kendime göre yapmış olduğum bir sıralama var. Bundaki amacım da öncelikle Sümerler ile ilgili genel bilgiyi edinmek, sonra bu konuyla bağlantılı olarak Sümerlerin Proto-Türk kavmi olup olmadığı yönündeki eserleri tetkik etmektir. Bu şekilde aşağıdaki sıralama ile kitapları okuduğunuz zaman, hem konuya ilişkin geniş bir temel edinmiş oluyorsunuz, hem de başka kitaplardaki atıfları okurken zihniniz daha berrak bir şekilde doğru noktaları seçebiliyor. Bu sebeple naçizane tavsiyem Sümerleri okumaya Samuel Noah Kramer'ın eserleri ile başlamanız. Eee hadi öyleyse kitapları tanıtmaya başlayayım.

Bir İlkler Denemesi: Tarih Sümer'de Başlar - Samuel Noah Kramer

Sümerlere ilişkin en meşhur ve önemli kitaplardan birisi Tarih Sümer'de Başlar olsa gerek. Kapak tasarımından, sayfa yapısına kadar çok ilgi çekici bir kitap. Kabalcı Yayınları tarafından basılmakta olup, 472 sayfa boyunca sizi eski çağda  inanılmaz ve ilgi çekici bir yolculuğa götürüyor. Noah Kramer bu kitap genelinde, Sümer toplumunda icat edilmiş ve yaşanmış, uygarlık tarihimizdeki birçok ilki anlatıyor. Kitapta 39 başlıkta 39 yenilik tanıtılmış. Bu başlıkların arasında, ilk yazı, ilk edebi eserler, ilk meclis, ilk bereket kültü, ilk rüşvet, atasözleri, ilk vs. diye sayabileceğimiz enteresan ilkler var. Aslında genel anlamda anlatılanlara baktığımızda daha bahsedilmeyen veya bahsedilmesinde çokta fayda görülmeyen birçok yeniliğin daha Sümerlere mal edilebileceği aşikar. Kitaptaki ifadeler akıcı, birçok bölümde tabletlerin kopyalanmış bölümlerinin birer örneği ilgili bölümde sunuluyor. Ayrıca kitabın ortalarında bir yerlerde, kazılarda çekilen resimler, bulunan tablet ve heykellere ilişkin görseller mevcut ki, Sümerlerin yaşam alanlarını gözünüzde canlandırmak için kısıtlı ama büyük imkan sunuyorlar. Kitabı okudukça Sümerlerin Mezopotamya'da sadece suları çevirip tarım yapan ve bölgeyi abad eden bir kavim değil, aynı zamanda dünya uygarlık tarihinin yönünü değiştiren muazzam bir kültür ve toplum olduğunu idrak ediyorsunuz. Her ne kadar Kramer bazı hususlar açısından Sümerleri incelerken, ardıllarına göre bazı noktalarda onları noksan addetse de, bu tip satırların devamında Akadların, Babillilerin, Asurluların Sümer kültürünü kendi toplumlarına kopyaladıklarını beyan etmektedir. Bu noktada kanaatimce Sümerler açısından noksanlık olarak addedilebilecek tek husus, her alanda ilk olmalarından kaynaklanması ve yaşadıkları zaman diliminin dezavantajlarıdır. Zira tarihin başlangıcından beri uygarlıklar savaşır ve büyük bir kültürün üzerine gelen her toplum zamanla o kültürün toplumuna uyan yönlerini kendisine çevirip, gerisini yok etmeye meyillidir. 

Kitapta ilginç olan bir husus, Kramer'ın ilklerden ve bu ilklerin benzerlerinden bahsederken, batılı bakış açısı ve dini motiflerde sadece Kitab-ı Mukaddes ve Eski Ahit doğrultusunda yorumlar yapmasıdır. Elbette bu profesörün hayat görüşü ve yetiştiği çevrenin getirmekte olduğu bir bakış açısı, ancak ilerde anlatacağım kitaplarla birlikte düşündüğünüz zaman, Sümerolojide ortaya çıkan bir takım sorunların neden çözülemediğine dair bir fikir sahibi oluyorsunuz. Dünya çapında önemli Sümerologların çoğu batı terbiyesi ve bakış açısı ile yetişmiş olduğundan Sümer tarihine, çivi yazısına, alfabesine, efsanelerine bu pencereden bakmakla yetiniyorlar. Bu bakış açısına yeni bir yön kazandırmanın yolu ise Sümerolojiye Doğu Bililmeri ve özellikle de Türkoloji penceresinden bakmaktan geçiyor. Kitabı okurken ilk keşif tarihlerinde ortaya çıkan birçok sorunun hallinde bu bakış açılarının işe yaradığını bu kitapta açıkça göstermektedir. Kaldı ki benzeri hususların Muazzez İlmiye Çığ'ın kitaplarında Türkoloji ışığında daha net ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıklıyor olması da kanaatimce bu hususun ispatı niteliğindedir. Nihayetinde Noah Kramer'ın bundan yüz elli yıl önce hiçbir tarihçinin varlığından haberdar dahi olmadığı bir uygarlık hakkında geniş, düşündürücü ve eğlendirici bilgiler verdiği bu kitabının değeri hakkında söz söylemek bana düşmez. Eğer Sümerler hakkında hiçbir bilginiz yoksa ve kültür köken bağlarını bir kenara bırakıp, sadece ve sadece eski çağın bu kadim kavmi hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsanız, bu kitap iştahınızı doyurmaya fazlasıyla yetecektir.


Kil Tabletlerden Tarih Yaratmak: Sümerler - Samuel Noah Kramer

Tarih Sümer'de Başlar kitabı ile bize Sümer uygarlığını tanıtan Noah Kramer bu kitapta ise elindeki veriler ışığında Sümerleri uygarlık, tarih, din açılarından inceliyor ve bu kavmin tarihi için bir çerçeve çıkartmaya çalışıyor. Bu kitapta tıpkı bir önceki gibi Kabalcı Yayınları tarafından basılmış. Eklerini de sayarsak toplam 442 sayfa. Şahsi fikrim gereği yayınevi her zamanki gibi güzel bir kapak ve güzel bir kitap sunuyor. Bu konuda reklama girmesin ama Kabalcı Yayınlarını tek geçiyorum. Kitaplığımın nadide parçaları onların eserlerinden oluşmaktadır. Başta da belirttiğim gibi Kramer bir önceki kitabının tam olarak karşılamadığı bir ihtiyacı, Sümerlere ve onların tarihlerine ilişkin bir kitap hazırlamış olma fikrini hayata geçirmiş bu kitabında. Öncelikle Sümerleri iyi anlayabilmek için; haklarındaki en önemli yargılara ulaşılabilen çivi yazısının ve Sümerler hakkındaki arkeolojik çalışmaların; geçmişten, yazarın kitabı yazdığı tarih olan 1963'e kadar ki bir sunumunu izliyorsunuz. Tabii arkeolojik çalışmalar ve çivi yazısının ilerleyişi hakkında bilgi alırken bir yandan da dünyaca ünlü sümerologların bulunan her yeni kalıntıdan sonra Sümerlere ilişkin fikirlerindeki değişiklikleri ortaya koyuyor. Kitapta önemli olan ayrıntılardan birisi, aynı zamanda Muazzez İlmiye Çığ'ın hocası da olan ünlü Asurolog Prof. Dr. Benno Landsberger'in Sümerler ve kökenleri ile ilgili görüş ve öngörülerini içermesi. Kramer daha sonra eldeki verilerin yetersizliğinden de dem vurarak tabletlerden çözümlemiş olduğu, kahramanlar, kentler, ağıtlar gibi verilerden yola çıkarak bir Sümer tarihi oluşturmaya başlıyor. Buradan Sümer kenti ve yaşayışı üzerinden uygarlığın yükseldiği nokta anlatılıp, oradan da Sümer teolojisine geçiş yapılmış. Kramer bütün bunların ardından Sümerler hakkındaki kısıtlı kaynaklar arasında en fazla bilgi veren kısım olan Sümer edebiyatını anlatmaya koyuluyor. Bu bölümde aradaki resimlerde, arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkan kalıntılar dikkate alınarak yapılmış binaların temsili çizimleri de mevcut. Bir önceki kitaba göre, bu kitaptaki görsel materyal çok daha etkileyici. Resimler eski tarihlere ait olduğu için renkli birer örneği olduklarını sanmıyorum. Ancak bu kalıntılara dair renkli resimler olsaydı, eminim o zaman çok çok daha etkileyici olurdu.

Edebiyata ilişkin bölüm kitabın en geniş bölümü. Onu da Sümerlerde Eğitim bölümü takip ediyor. Bulunan kil tabletlerden yola çıkarak, Sümer okullarının ve eğitim sisteminin şablonu ortaya konmuş. Sümer insanının dürtüleri, güdülerini inceleyen bir başka bölümün ardından Kramer Sümer mirası ile ilgili görüşlerini paylaştığı bölümle kitabı bitiriyor. Ekler de en az kitap kadar bilgi verici. Kitabın sonuna gelindiğinde bir iki beylik cümle ile herkesin söylediği bir cümleyi kullanmak niyetindeyim. Eğer Sümerler ile ilgileniyorsanız Noah Kramer'ın bu kitabı sadece bir kere okunmak için değil, bir başucu kitabı olarak yararlanılması gereken bir kitap. Konuya ilişkin herhangi bir ayrıntıyı unuttuğunuz da kitapta geriye dönüp baktığınızda bile, bulduğunuz noktadan itibaren kitap tekrar sizi sarabiliyor. Kramer'ın kitap genelinde Benno Landsberger ile birçok ortak görüşü paylaştığı, Sümerlerin Sami uygarlıklar ile karıştığı halde dillerinin Ural-Altay kökenli olduğuna neredeyse kesin gözüyle baktığını belirtmek lazım. Ancak köken konusunda Sami kültürün özellikle Akadlarla birlikte yoğun olarak Sümer kültürünü ele geçirdiğini vurgulamaktan da vazgeçmiyor. Ayrıca Sümerler'den önce Ubeyt kültürü denilen Sami kökenli olduğundan şüphelenilen bir kültürün Dicle ve Fırat arasında bulunduğu, Sümerlerin doğudan bu kültürün üzerine geldiği ve bu kültürü ele geçirdiği, daha sonra uygarlığın ataları olduğunu savunuyor Kramer. Ancak bu Ubeyt kültürüne ilişkin çok fazla kanıt yok. Tabii 1963 itibariyle edinilmiş tarihi bilgiler ışığında ve Orta Asya tarihi hakkında bilgi sahibi olmaksızın, batılı tarihçi bakış açısıyla bakıldığında gerçek böyle gözüküyor gibidir. Oysa Kramer'ın tablet çözümlemeleri sonucunda sunduğu ifadeler incelendiğinde köken benzerliği açısından Sümer-Türk bağlarına ilişkin birçok şeyle karşılaşabilmek mümkün. Orta Asya Türk kültürünü ve özellikle oradaki yuğ törenlerini ayrıntısıyla bilen insanların kitabı okurken karşılaşacağı inanılmaz benzerlikler de var. (Örn: Sümerlilerde yas sırasında insanların yanaklarını paralaması -çizerek kanatma- olgusu; Hunlar, Göktürkler ve Altay Türklerinde de çok sık görülen bir adettir)  Ancak günümüzde Sümerlerin Orta Asya'dan büyük ihtimalle Türkmenistan taraflarından bu bölgeye M.Ö. 5.000 lerde göçtüğü, Kramer tarafından Sümerlerin tarihinin M.Ö. 4000 gibi başlatıldığı düşünülürse bin yıl önce o bölgede bir Proto-Sümer veya Proto-Türk topluluğun olduğu yönünde kuvvetli tezlerde mevcut. Tabii bilim bu konuda henüz kesin bir karara varabilmiş değil. 

Muazzez İlmiye Çığ Külliyatından; Uygarlığın Kökeni Sumerliler-1 (Tarihte İlk Edebi Eserlerden Seçmeler)

Türkiye'de yaşayan biri olarak Sümerler hakkında bilgi sahibi olmak için karşınıza çıkabilecek en önemli kaynak şüphesiz Muazzez İlmiye Çığ'ın eserleridir. Ülkemizin en önemli belki de ismi bilinen tek Sümerologu olan Muazzez hanımın Sümerlere dair yazılmış 16 kitabı var. Bütün çalışma hayatı Sümer tabletleri üzerinde geçmiş olan İlmiye Çığ'ın bu konuda Türkiye'de otorite olduğunu söylersem sanırım yanılmış olmam. Noah Kramer'ın Tarih Sümer'de Başlar kitabını ilk çeviren de kendisi olup bu ilk çeviri Türk Tarih Kurumu yayınları tarafından yayınlanmıştır. Seksen yaşından sonra Türk insanına Sümerleri tanıtmak için birçok eser kaleme almıştır. Eserleri, Sümerlere ilişkin kaynakların da çok yeterli olmaması sebebiyle popüler tarihe yönelik, ancak bu kitapların öğretici, akılda kalıcı ve bazı konularda insanın kendisini belirli sorgulamalara açması yönünden kusursuz eserler olduğunu vurgulamak lazım. Sümerlere ilişkin konulara getirdiği yorumlar bilimsel bakış açısını net şekilde yansıtıyor. Bütün külliyatı Sümerler açısından önemli olmakla birlikte ben bu maratonda özellikle üç kitabını ele alıyorum. Uygarlığın Kökeni Sumerliler adlı iki kitabından ilki olan Sümer edebi eserlerinden seçmelerden oluşan kitabıyla okumaya başladım. İlmiye Çığ, Türk tarih tezi doğrultusunda her ne kadar Sümerlilerin Türklerin atası olabileceği yönünde bir ön kabule sahip olsa da, ikinci bölümde tanıtacağım son kitabına kadar, bu konuda kesin ve net ifadeler kullanmamakta ve hatta tarafsız bir akademisyen olarak Sümerlere yaklaşmakta. Bu kitapta da Sümer tanrılarına yazılmış metinleri açıklarken bazı eski kitaplarına atıflar yapmak ve bazı efsaneleri anlatırken dipnotlarda bizim kültürümüzle yakın bağlar kurulduğunun altını çizmek dışında kati bir iddiada bulunmuyor. Kitapta yer alan tabletlerde ve edebi metinlerde Noah Kramer'ın çevirilerini esas almış ki, günümüzde birçok sümerolog hala Kramer'ın çevirilerini esas almakta. Tabii İlmiye Çığ'ın yukarıda bahsettiğim Doğu Bilimleri ve Türkoloji penceresinden bakabilmek gibi bir avantajı var. Bu avantajı daha kitabın en başında, tabletlerde tanrıların Karabaşlı olarak seslendiği Sümer halkının, bir boy adı da olan Karakalpak olarak yorumlanması gerektiği yönündeki görüşünden hemen hissedebiliyorsunuz. Gerçekten de bulunan heykellere ve yapılan diğer araştırmalara bakılırsa Sümerlerin Mezopotamya'ya göç ederken kalın giysiler giymesi ve başlarında günümüz Türkmenistan'ında hala her erkeğin giymekte olduğu Kara Kalpakların bulunması sebebiyle Karabaşlılar adını almış olmaları ihtimal dahilinde olabilir.  

Ancak buna karşın, bazı noktalarda yapmış olduğu tespitlerde Türkolojiye ve İslamiyet sonrası Türk tarihinin bir kısmına tam anlamıyla vakıf olamadığını gösterir deliller mevcut. Basit bir örnek olarak astronomi çalışmalarının Sümerlerden sonra 1700'lü yıllara kadar rafa kalktığı, o tarihlerde de Avrupalılarca astronomi çalışmalarının yeniden başlanıldığı yönündeki tespit ne yazık ki eksik ve yanlış bir tespittir. (Kramer'a göre ise Sümerlerin gökyüzünü incelemesi astronomik açıdan değil, astrolojik açıdandır. Astronominin Babil zamanında ortaya çıktığını savunmaktadır) 1100'lü yıllardan itibaren Orta ve Doğu Anadoluda Selçuklular tarafından inşa edilen aynı zamanda bir gözlem evi olan Cacabey Medresesi, Çifte Minareli Medrese gibi birçok medreseye, Danişmendliler zamanında Melik Danişmend Gazi'ye sunulmuş olan Keşf'ül Akabe isimli astronomi kitabına dair ve Timur İmparatorluğu döneminde de Uluğ Bey tarafından astronomik hesapların yapıldığı ve gözlem evi yapılarak, gökyüzünün incelendiği dönemlere ilişkin net bilgi sahibi olunmadığı ortada. Kaldı ki kendi adıma bir kaç kitabında Sümeroloji alanının dışına çıktığında benzeri hatalı tespitlere rastladığımı söyleyebilirim. Tabii bu İlmiye hanımın dünyaca ünlü üç sümerologdan biri kabul edildiği gerçeğini değiştirmemektedir. İlk kitap bütün İlmiye Çığ eserleri gibi Kaynak Yayınlarından çıkmış. 280 sayfa. Çok faydalı bilgiler edinmekle birlikte bazı yerlerde Sümer şiirleri okumaktan kitaba olan dikkatimin dağıldığını itiraf edeyim. Sümer şiirlerinin -ki Sümer edebiyatında düz yazı diye birşey yok- tam metinlerini sürekli tekrar cümleler içerdiği için okumak yorucu olabiliyor. İlmiye Çığ burada Kramer'ın yaptığı gibi şiir aralarına girerek anlatımda bulunma yolunu seçmiş olsaydı, kitabın sürükleyiciliği hakkında daha farklı fikirlere sahip olabilirdim. Ancak bu haliyle bile okunması elzem kitaplardan. 

Muazzez İlmiye Çığ Külliyatından; Uygarlığın Kökeni Sumerliler-2 (Sumerlilerde Günlük Yaşam) 

Yeri gelmişken hemen bahsedeyim. İlmiye Çığ Sümer yerine Sumer kelimesini kullanmayı tercih ediyor. Bunun özel bir nedeni var mı? Subarlarla ilgili bağ kurma tezlerine mi dayanıyor çok iyi bir bilgim yok. Tarih maratonuna başlamama sebep olan Reha Oğuz Türkkan'ın kitabında "Su" kökenine ilişkin nispeten verilmiş bilgiler vardı. Bu bilgiler doğrultusunda, İlmiye Çığ'ın "Sumerler" kullanımının sebebi bu dilin yapısı ve yorumlanmasına ilişkin farklılıktan kaynaklanıyor. Bunun dışında güvendiğim amatör tarihçi ve arkeolog arkadaşlarıma sorup, araştırdığım ve öğrenebildiğim kadarıyla her iki kullanışın da doğru olduğunu öğrendim. Bunu da ayrıca belirtmiş olarak kitaba geçelim. İkinci kitapta yine Kaynak Yayınları tarafından yayınlanmış ve 244 sayfa.  Birinci kitaba göre daha akıcı ve seri bir şekilde ilerliyor. Kitabın ana konusu Sümerlilerin günlük yaşamını aktarmak, bu noktadan hareketle aslında Tarih Sümer'de Başlar tadında bir yolculuğa çıkıyorsunuz. İki fark var; birincisi günlük yaşamlarda kültürümüzle özdeş kısımların dipnotlarla vurgulanması, ikinci fark ise elbette yukarıda bahsetmiş olduğum bakış açısı. Bereket kültünün Nevruz Bayramı ile bağlantılı olabileceği gibi ilginç tespitlerin yanı sıra, baş örtüsünün kökenleri, bunun Sümer toplumundan diğer Sami toplumlara ve daha sonra dinlere geçiş hikayesinin anlatıldığı kısımlar ilginç. Döneminde tartışıldığı gibi, hiç de baş örtüsü takan insanlara karşı hakaret içeren veya insanların inançlarını aşağılayan ifadeler bulmadım kitapta. Aksine çok ilginç tespitler ve doğruluğu İlmiye Çığ tarafından değil, birçok dünyaca ünlü Sümerolog tarafından da vurgulanan bilgiler bunlar. İlmiye Çığ'da bir bilim insanı titizliği ile yaklaşıyor olaya. Tabii Türkiye'de tarih içerisine bir miktar siyaset karıştırmadan yorumlanınca, yanlış olana alışmış olanların, nesnel tespitleri hazmedemiyor oluşu kaçınılmaz oluyor. Kitapta görsel ögeler de mevcut. Ancak yukarıda anlattığım kitaplardaki görsellerle benzerlik arz ediyorlar. Sümer'de okul, çalışma, aile yaşamı, sosyal yaşam ve hatta cinsel yaşam hakkında ilginç bilgiler bulabilirsiniz. Tabii her iki kitapta da belirgin bir şekilde Noah Kramer'ın izlediği metodoloji aynen uygulanmakta gibi gözüküyor. Kramer'ın bahsettiği hususların Türk bakış açısı ile yeniden yorumlanması gibi olmuş bu kitaplar. 

Kitapların bu şekilde gözükmesinin bir diğer sebebi, İlmiye Çığ'ın birçok farklı olguyu tek tek kitaplaştırmasından kaynaklanıyor. Doğal olarak da ayrıntılı ve geniş bir şekilde başka bir kitapta anlattığı konulara ilişkin aynı bilgiyi tekrar aynı ayrıntı ile sunması mümkün değil. Yazarın özellikle Mabet Fahişeliği, Sümerlerde ve Türklerde Tufan ve Hz. İbrahim hakkındaki kitaplarını temin edip okumak gerektiğini düşünüyorum. Bu kitapların bazılarında da İslami teolojiye hakim olamamaktan kaynaklanan hatalı tespitler mevcut, ancak önemli olanlar bu tespitler değil, M.Ö. 3. bin yılda bugünkü tek tanrılı dinlerle ciddi bağlantılar kurulabilecek arkeolojik materyale ulaşılmış olması. Üstelik metin aralarını iyi okursanız bahsedilen kıssaların tek tanrılı dinlerin ilahi kitaplarında yer alan metinlerin çekirdeklerini oluşturduğunu görebilirsiniz. Bu her iki anlamda da yorumlanabilir, ilahi kitapların geçmişleri hakkında bilgi verdiği kavimlerden birinin de Sümerler olduğunu doğrulayabileceği gibi, tek tanrılı dinlerin kıssalarının Sümer edebi metinlerinin kopyalanmış bir örneği olabileceği sonucuna da varabilirsiniz. Bu hayat görüşü doğrultusunda bilgileri yorumlama şeklinize göre değişebilecek bir husus. Tabii herhangi bir ön yargıya kapılmadan ve algı kapılarını açık tutarak bunu yapmak lazım. Dogmatik olana inanmak kanaatimce kalp işidir. O yüzden kalbi kendi haline bıraktığınız müddetçe beynimizi her türlü bilgiye açık tutma taraftarıyım. Çünkü insanın okuduğu her kitap, beyninde yeni bir oda açıyor ve o odayı yeni bilgilerle dolduruyor. Bir sonraki bölümde de Sümerler ile Türklerin kültür bağlarını inceleyen dört kitapla devam edeceğim. Kitapları bitirmiş olduğum için de bu sefer arayı uzun tutmayacağım. 


İkinci bölümde görüşene kadar, beyninizde yeni odalar açmaya ve oraya yeni bilgiler misafir etmeye özen gösterin.









Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...