24 Kasım 2015 Salı

İnsan Bilincinin Derinlerinde: Dört Arketip - Carl Gustav Jung

"İnsan doğasında armağanları doğal saymak gibi bir zaaf vardır"
Kitaptan



Tarih, mitoloji, din, masallar, hikayeler ve dahi tekerlemelerin insanlığın geçmişten bugüne gelen ortak bilincinin, ağır bir sembolizmi altında şekillendiğine inanmak ilk bakışta zor gelebilir. Jung'u farklı kılan, bu gerçeği insan denen varlığın psikolojik benliğini kaza kaza ortaya çıkarmasıdır. Son dönemde çıkan, polisiye-gerilim veya fantastik kurgu ağırlıklı olmak üzere pek çok romanın ya tanıtım yazısında ya da değerlendirmelerinde sık olarak işitmiş veya okumuş olabileceğiniz bir isim Jung. Pek çok yazarın, romanlarında oluşturdukları kurguda Jung'dan esinlendiği veya hikayede Jung'dan izler taşıdığı gibi yorumlara muhakkak rastlamışsınızdır. Peki Carl Gustav Jung kimdir? Jung, Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'un öğrencisi olup, daha sonra hocasıyla düştüğü görüş ayrılıkları üzerine, Analitik Psikoloji adı verilen ve derinlik psikolojisinin en önemli akımlarından birisi olan akımın kurucusu olmuştur. Analitik psikoloji, bir takım gizemli fenomenler, metafiziksel olaylar vb. konuların psikolojik ve patolojik yönünü ortaya koymaya çalışmaktadır. Jung'un teorileri hem psikolojik anlamda, hem de felsefi anlamda pek çok konunun anlamlandırılması, sosyolojik tabanlı çıkarımlara farklı bakış açıları kazandırılması, insanlığın kendi geçmişini, derinlerinde yatması muhtemel travmatik veya sembolik bir anlamın aktarımını sağlamıştır. İşte bu anlamda Jung'un en önemli eserlerinden birisini tanıtacağım sizlere. Dört Arketip, Metis Yayınlarının Ötekini Dinlemek serisinden çıkan, karton kapaklı 137 sayfalık bir kitap. Aslında Jung'un farklı yazılarından yapılan bir seçki sonucu oluşmu bir kitap. Siteyi takip ediyorsanız, bu kitapla ilgili olarak Tûtinâme'yi incelerken ufak bilgi kırıntıları paylaşmıştım. Kitabın ne anlattığını ve benim okuma deneyimime neler kattığını anlatmadan önce arketip denen şeyin ne olduğunu aktarayım. Arketip, sembolik anlam, ilk tip, şablon diyebileceğimiz bir kavram ve muhtevası insanların zaman içerisinde geliştirdikleri davranış kalıplarının ilk örneği, insanın ve kültürünün yapı taşı demek. Jung, dört farklı arketip üzerinden ilerleyerek ilginç açıklamalar ile psikolojimizin derinlikleri hakkında bizi bilgilendiriyor. Bu şablonlardan ilki anne arketipinin psikolojik yönleri ile karşımıza çıkıyor. Jung, burada geçmişten günümüze gelen bir takım anlatımlarda, dini metinlerde ve mitolojik hikayelerde kullanılan sembollerin doğum, annelik, dişilik gibi yönlerden insan bilinçaltında taşıdığı izlerin bulunduğunu gösteriyor. Bu semboller arasında, mağara, toprak gibi kavramlar ışığında konuyu derinleştiriyor. Günlük yaşantımızda farkında olmadığımızı düşünerek kullandığımız kavramların, aslında geçmişten bugüne zihnimizde oluşmuş belli formların yansıması olduğunu açıklıyor. Jung, anne arketipi üzerine incelemelerini bazı kalıp ifadeler üzerinde genişletiyor. Örneğin göğe yükseliş dogması, zıtların birliği ve sembolleri, duygu değerlerindeki değişim başlıkları altında formüle edilmiş bir şekilde ilerliyor. 

Bu bölümün ardından, yeniden doğuş fenomeni ile ilgili arketipi inceliyoruz. Burada da yine mitolojik metinler, dini metinler, efsaneler ve diğer edebi unsurlar ile aktarımı sağlanmış olan metinler üzerinden giderek, önce Jung'a göre yeniden doğuş şekillerini, sonra da bu şekiller üzerinde ki örneklemeleri görebiliyorsunuz. Jung bu bölümde özellikle Hızır (A.S.) ile ilgili metinler üzerinden ilginç çıkarımlarda bulunuyor. Hz. Musa ile Hızır arasındaki kıssaları değerlendirirken, Hızır'ı insanın kendi olma bilinci noktasında ki değerlendirmeleri ile tasavvufun belirli düşüncelerinin paralellik arz etmesi söz konusuysa da, Jung'un değerlendirmesinde ve ilminde tasavvufta işlenen nefs kavramı çok yer etmemiş olduğundan, bu paralellik bozulabiliyor. Burada özellikle anne arketipine de göz kırpan betimlemeler ile insan psikolojisinin, kendisini devamlı yenileyen ölümsüzlerinden biri olduğunu vurguladığı Hızır ile ilgili tespitlerinin benim okumalarımda daha geniş bir bakış açısı kazandırdığını söylemeliyim. Modern Batı Psikiyatristleri ile doğunun kadim filozoflarının eninde sonunda zıtlıkların birlikten var olup, birliğe döneceğine farklı yollardan ulaşmaya çalışmasını görmek gerçekten etkileyici. Tasavvufla ilgili geçmiş bilgilerimin üzerine, önce Huxley, sonrasında Jung ile benzeri paralelde döne bir beyin fırtınası eklenince insanlığın ilk sırrı çözmeye ne kadar yaklaştığı düşüncesinden kendimi alamadığımı fark ettim. Elbette burada algılamadan kaynaklanan bir değişiklik de mevcut. Jung'un betimleme konusunda yanlış kelimeyle ifade edildiğini düşündüğüm; batılı insanın hissetme işlevinin daha güçlü olması sebebiyle, Tanrıyı ahlâken ikiye böldüğü savında yer alan hissetme işlevinin doğulu insanda daha yoğun olduğu kanaatindeyim. Zira bu işlevin güçlülüğü, doğu felsefelerini materyalden ayırıp, maneviyatın sırtına yüklemektedir. Bu yüzdendir ki, Huxley, Jung vb. batılı yazarlar, kuramlarını açıklarken ya Hint felsefesinden, ya tasavvuftan ya da batı felsefelerini ayakta tutan destan ve efsanelerden faydalanmaktadırlar. Örneğin, Jung yeniden doğuş arketipini anlatırken, Hızır'dan başlayıp, Bilgameş'e (Gılgamış) uzanan bir anlatımı takip ediyor. Hatta Jung'a göre, Hızır figürünün sadece yüce bilgeliği değil, insan aklının ermeyeceği davranışları da temsil ettiğini belirtiyor. Onun kıssalarında yakaladığı zıtlıklar da, anne arketipine ilişkin görüşlerini bir yönüyle bu diğer arketipe bağlıyor. Metafizik ve felsefeye meraklıysanız, Jung'un tespitleri pek çok görüşünüzü yıkmaya veya yeniden şekillendirmeye müsait bir alanda ilerlemekte. Yeniden doğuş arketipinin anlatımı sırasında, kitle içerisinde yer alan insanın sorumluluklarına ilişkin olarak sunduğu cümleler ve farkında olmanızı sağladığı şeyler muazzam. Arketiplerin şekillendirdiği günümüz insanının içerisinde bulunduğu psikolojik durumdan ve hapis hayatından özgürlüğe geçmek için yeniden doğuşun önemini kavramak adına da izlenesi bir fikriyat sunuyor. Yazdıklarının felsefi alt yapısı İbn'ül Arabi ve onun Fusus'ul Hikem adlı eseriyle o kadar uyuşuyor ki, sadece tanımlamalardan kaynaklanabilecek -yorumlayan şahsıma göre- yanlış anlaşılmaları düzelterek ikisini aynı düzleme oturtmayı deneyebilirsiniz.

Hali hazırda bu kitabı okurken, Freud, Jung'un gibi modern batı psikolojisi görüşleri üzerinden giderek muazzam bir eser yazmış olan Dr. Mustafa Merter'in Nefs Psikolojisi kitabıyla tanışmıştım. Merter, eserin biz doğulular için boşlukta kalan noktalarını kültürel ve manevi farklılıklarımızdan, algılama şeklimize uzanan bir yelpazedeki değerlendirmelerle doldurmuştu. Umarım bir gün o kitabı da size tanıtabilirim. Yeniden doğuş arketipi hakkında sayfalarca yazı yazabilecek olmama karşın, size kitabı tanıttığımı zaman zaman unuttuğumu kabul edip, buradan masallarda ruhun fenomenolojisi (yani soyut olanın, somut hale getirilmesi) üzerine yapılan yorumlara geçtiğimizi belirteyim. Fenomenolojinin asıl amacı da "öz"e ulaşmak olduğundan dikkate değer bir bölüme giriş yapıyoruz. Jung burada, eski uygarlıkların günümüze kadar ulaşmayı başarabilmiş masalları aracılığıyla insanın soyut bir kavram olarak tasarladığı ruhun somutlaştırılması üzerine tespitlerini aktarıyor. Burada ruh kavramının gerekliliği, insanı ruh kavramını kendiliğinden yaratmadığı; ancak insana yaratıcılığı kazandıranın ruh olduğu yönünde bir girişle, kâh kendi masallarımızla belirli noktalarla özdeşleştirebileceğimiz örneklerden, kâh bugüne kadar işitmemiş olduğumuz masallardaki sembollerden bahsederek ilginç bir kapı açıyor. Jung'un ilk günah ve yasaklara ilişkin değerlendirmelerinin de dikkate değer olduğunu belirtmeliyim. Bu bölümde Kuzey Amerika masallarından, Alman masallarına, Herakles Mitinden, Nietzsche'ye, on iki sayısının tekrar karşıma çıkan gizeminden cennetteki yasak elmaya uzanan bir beyin fırtınasına maruz kaldım. Bu bölümün sonuç yazısı ise gerçekten çok vurucu. Burada ruh arketipinin iyilik ya da kötülüğe meyletmesinin tamamen insanın iradesine bağlanışı noktasındaki ifadeleri, insanlığın odaklanması gereken ilk şeyi ne olduğunu işaret ediyor. Elbette Jung'un bu çağrısının bugüne kadar bir karşılık görmemiş olması, dünyanın durumundan belli. Son bölümde Hilebaz figürünün psikolojisi üzerine görüşleri okuyorsunuz. Jung'un burada Hilebaz figürü olarak tanımladığı ve bu figür üzerinden geliştirilmiş olan arketip de, toplumların efsaneler ve dini motiflerinde gelen veya gelmesi beklenen kurtarıcının öncülünün sembolüdür. Pek çok masalda, efsanede yer alan bu figürün peşinde Atlantis'e, altın çağa (bizdeki ahir zaman olabilir) buradan da Tanrıya varılan bir yazıya eşlik ediyorsunuz. Elbette bu kitabı okumamın sebeplerinden birisi, psikiyatrist arkadaşımın önerisi olmuştu. Türk tarihinin dışında mitoloji, tasavvuf ve felsefe okumalarında da bir sisteme başlayacağımı bildiği için, diğer kitaplardan önce muhakkak bu kitabı okumam gerektiğini söylemişti. Gerçekten haklıymış. En azından, Dört Arketip'i takip eden okuduğum her kitapta, okuduklarıma farklı bir bakış açısı ile yaklaşmamı sağlayan bir bilinç kazandırdı.

Din, felsefe, mitoloji, tarih ve hatta çok satan kitapları okumaktan hoşlanan insanlardansanız, bu zamana kadar okuduğunuz kitapları, bir de Dört Arketip'i okuduktan sonra tekrar değerlendirin. Geçmişte öğrendiklerinize geniş bir yorum kazandırdığı gibi, gelecekte okuyacaklarınızla tamamlanabilecek bir yapboza sahip olduğunuzu fark edeceksiniz.

Kitaplarla kalın.




13 Kasım 2015 Cuma

Komşusunun Anlattığı Hunlar: Çin'de Hun Araştırmaları - Yrd. Doç. Dr. Eyüp Sarıtaş

"Tarihini ve düşmanını bilmeyen millet, kolayca düşer, yok olur"
Çin Atasözü


Hunlar bahsini açtığımızda, Hun tarihinin köklerinin yer aldığı Orta Asya ile buradan Avrupa'ya ilerleyen Hunları ve Akhunlar Devleti gibi unsurları ayrı ayrı incelemek gerekir. Orta Asya'da mukim Hunların tarihi, kendi tarihimizin köklerini ihtiva etmekle birlikte, bu kavime ilişkin en büyük sıkıntı, kendileri ile ilgili yazılı bilgilerin ekseriyetinin Çin kaynaklarına dayanıyor olması. Elbette tarihin en eski dönemlerinden biri olması sebebiyle kaynak yokluğu veya önceden var olmuş olsa dahi günümüze kadar ulaşmayı başaramayan kaynaklar sebebiyle Hun tarihi konusunda bir kısıtlamanın varlığını kabul etmek gerek. Buna Çin kaynaklarının dönem tarihini aktarırken yansıtmış olduğu taraflı tutumu da eklediğinizde, bazen gerçeğe ulaşmak daha da zor bir hale gelebiliyor. Size bugün tanıtacağım kitap Selenge Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 173 sayfalık bir çalışma. Eyüp Sarıtaş'ın Çin'de Hun araştırmalarının nasıl yapıldığı konusundaki tezinin yayınlanması sonucu ortaya çıkmış bir kitap. Öncelikle belirtmem gerekir ki, kitapta inanılmaz basım hataları var. Anlaşılan kitap herhangi bir düzeltme görmeden doğrudan basılmış. Redaksiyondaki bu aksaklık sebebiyle ciddi imla bozuklukları mevcut olduğu gibi, bazı kelimelerin yazılışı sırasında yapılmış yanlışlıkların, doğrusunu tahmin etmeye çalışmak için gözümün önüne bir klavye getirmek durumunda kaldım. Hatta bazı noktalarda o kadar çaresiz kaldım ki, cümlenin içerisindeki kelimelerin yerine anlamlı bir karşılık oturtamadığım için, kitaptan ve zihnimden o cümleyi silmek zorunda kaldım. Açıkçası bu tip aydınlatıcı bir eserin bu kadar özensiz bir şekilde basılmış olması biraz üzdü beni. Kitaba gelecek olursak, Eyüp Sarıtaş, Çin'de akademik ve tarihi anlamda Hun araştırmalarının başladığı günden bugüne dek süren anlayışı ve Çinlilerin Hunları ve Hun tarihini yorumlarken ileri sürdüğü argümanları inceliyor. Başlangıç kısmında Hunlar hakkında sadece Çin araştırmalarını değil, Rus bilim adamlarının arkeolojik bulgularını, özellikle 1900'lü yılların başlangıcı ile birlikte, Çin yazılı kaynakları ve arkeolojik bulgular eşliğinde Hunların değerlendirilmesi noktasında anahtar görülebilecek noktaları ve bu konuda çalışma yapmış bilim adamlarını mercek altına alan bir çalışma.


Kitap bununla kalmayıp, belirli noktalarda Çin akademisyenlerin tarihi ve sosyolojik anlamda karşılık bulamayacağı görüşünde olduğu görüşlerini ve bu görüşlerin eksiklikleri veya hatalarını da irdeliyor. Örneğin Hunların köleci bir toplum olduğu yönündeki Çinli akademisyen görüşüne karşılık, göçebe olan ve hayvancılıkla uğraşan bir toplumun, hangi amaçla köle kullanacağı sorularına güzel ve yerinde cevaplar ve itirazlar sunulmuş. Bunun yanı sıra, Çinli akademisyen ve bilim adamlarının Hunlar hakkındaki tezlerinin Mao dönemi ile birlikte, Komünist rejim doğrultusunda materyalist tarih anlayışı başlığında incelendiği ve bu kapsamda yorumlandığı hususundaki tespitlerini ve materyalist tarih hakkında bilgiyi de okuyucusuna sunuyor. Bu arada kitap 173 sayfa olmakla birlikte, Selenge Yayınlarının pek çok kitabında olduğu gibi, kaynakçası derin ve geniş bir kitap olduğundan, kaynakçadan geriye 130 sayfalık bir okuma kalıyor. Bu sebeple, dikkatinizi sağlam tutarak bir akşam oturuşunda veya benim yaptığım gibi iki gece arka arkaya uykudan önce ikişer saat okumayla bitirebilirsiniz. Bu arada kitabın iki kaynakçası var. İlk kaynakça bölümünün ardından, Çin'de Hunlar konusunda araştırma yapmış bilim adamı ve akademisyenlere ilişkin kısa bir bibliyografya da mevcut. Kim oldukları, eğitimleri, araştırmaları hakkında kısa kısa bilgiler yer alıyor. Eyüp Sarıtaş, kitabına konu olan araştırmaları bizzat Çin'de gerçekleştirmiş. Kendisi hakkında yaptığım ufak bir araştırma sonucunda da Çince'ye hakimiyetinin üstün seviyede olduğunu ve Çin Halk Cumhuriyeti'nde uzun yıllardır bu konular hakkında çalıştığını öğrendim. Tarihe olan ilgimiz geliştikçe, hem akademik, hem de bilimsel anlamda, köken tarihimiz konusunda ne kadar az yetişmiş bilim adamı ve araştırmacı olduğunu düşünürsek, kitabın yazarı hocamız ve eserinin kıymeti daha iyi takdir edilecektir. Hunlar hakkında yeni ve kapsamlı pek çok eser basılmakla birlikte, Bahaeddin Ögel'in bugün yeniden basımı olmayan Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi çalışması dışında, Türk tarihçiler, akademisyenler ve araştırmacılar tarafından bu evsafta bir eserin halen yayınlanmamış olması Türk tarihçiliği açısından büyük bir handikap.

Siyaset kurumlarının, dünyanın her köşesinde, tarihe kendi ideolojileri doğrultusunda yeniden şekil vermeye çalıştığını ve bu durumun kültür emperyalizminin en önemli silahlarından biri olduğunu göz önünde bulundurursanız, yazının girişi için seçtiğim Çin atasözü ile neyi anlatmak istediğimi daha iyi değerlendirebilirsiniz. Hunlar ile ilgili okumalarım devam ediyor. Türk tarihi maratonunda, geçen seneye göre yavaş, hedefe doğru ise durmaksızın, yolculuğum devam ediyor.

Tarihle ve kitaplarla kalın.  


8 Kasım 2015 Pazar

İkbali Papağana Emanet Etmek: Tûtinâme - Behçet Necatigil'in Türkçesiyle

"Gördüler ki, oğlana edep terbiye tesir etmemiş de, 
oğlanın arsızlık yüzsüzlükleri o seksen uslu akıllıya 
tesir etmiş. Hepsi de alçak, rezil kimseler olmuşlar!"
Kitaptan


Teknolojinin insan hayatının her saniyesini ele geçirmek için son sürat ile çabalamadığı günlerde, bırakın akıllı telefon, internet veya bilgisayarı, televizyonun dahi sadece belirli saat aralıklarında çalıştığı dönemlerde, uyumadan önce hikayeler anlatırdı babam bizlere. O dönemin çocuk aklıyla pek idrak edemediğimi fark ettiğim, sözlü anlatı geleneğimizin ne kadar gelişmiş olduğunu şimdi yeni yeni idrak edebiliyorum. Farklı farklı kitaplar okudukça, yeni bilgileri özümsedikçe ve özellikle masal ve hikaye geleneklerine yaklaştıkça, insanların tarihin çok eski çağlarından bu yana bilinçleri ve bilinç altlarında tuttukları hikayeleri küçük farklılıklarla günümüze taşımayı başardığına şahit oluyorum. Çocuklara veya büyüklere anlatılan masalların öğreticiliğinin yanında, onları kültürel şoklardan kurtararak yetiştirmenin ilginç bir yolu olduğunu fark ediyorum. Biz burnundan kıl aldırmayan kitap okurlarının, televizyon, bilgisayar vs. teknolojiye bağımlılığı getiren davranışlara burun kıvırmamızın önemli sebeplerinden birisi de, geçmişimizde yatan hikaye anlatma ve dinleme geleneğinden kaynaklanıyor olabilir. Zira, bırakın elektriğin olmadığı yakın dönemi, eski çağların müzikal eğlencelerinin yanında, pek çok toplulukta önemli yerler edinmiş olan, ozanlar, anlatıcılar zamanla bu toplumsal görevlerini, ailelerin resmi masal ve hikaye anlatıcısı dedelere bırakmış ve günümüzde bu gelenekle yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutmuş olabilir. Size tanıtacağım kitap işte bu masalların arasında kendisine önemli bir yer bulmuş olan ilk örneği Sanskritçe olup, bu dilden farsçaya geçmiş, doğu edebiyatının masal başlığı altında yer alan bir eser. Kitap Can Yayınları'nın klasikler serisi kapsamında yayınlanmış ve karton kapaklı 332 sayfalık bir hayal dünyası. Pek çoğunuz ya bir masal dinlemiş ya da okumuşsunuzdur. Tûtinâme içerisinde yer alan masallar, bu yönüyle pek çok noktadan belleğinizde "ben bu olanları bir yerden hatırlıyorum" hissi uyandırabilir. Behçet Necatigil'in muazzam bir şair olmasının yanı sıra, olağanın üzerinde özenli çevirileri de pek meşhurdur. İşte bu kitapla diğer pek çok şeyin yanı sıra, keyifli bir okumanın kapılarından içeri girmiş olacaksınız. Necatigil'in akıcı çevirisi, kitabın girişindeki yazısı ve masallar akıp giderken sırf masalın büyülü atmosferini bozmamak adına, dipnotlar ile çevirilerini sunmasıyla etkileyici bir okuma deneyimi sunuyor okuyucuya. Can Yayınlarının okuyucusunu daha da çok tatmin eden, yeni baskı kalitesini de bu keyfe dahil etmek gerek. Kitabın arka kapağında yazmakla birlikte, bende kısaca Tûtinâme ismini biraz açayım. Tûti, bizim dilimizde papağan veya dudukuşu olarak geçen bir kelime. Yani çok kapsamlı bir şekilde başlığın üstünde durmadan, Papağanname diyebiliriz. 

Başlıktan bahsetmişken, bu anonim masalların bir diğer özelliği de Bilge Tûti adlı asıl kahramanımızın masallarından müteşekkil olması. Kitabın içerisinde yer alan masalların tamamı Bilge Tûti'ye ait değil; ancak büyük çoğunluğunu bilge papağanımızdan dinliyoruz. Esop ve La Fontaine Masalları ile küçüklüğümüzden aşina olsak da, Tûtinâme bir fabl değil. İçinde yer alan otuz farklı masal ve bu masalların içerisinde yer alan altmış küsür hikaye ile birlikte ilginç bir derya. Hatta bütün bu masalların ve hikayelerin sadece ana kurguyu yönetmek adına bir rol üstlendiği düşünülürse, kim tarafından ve ne zaman dile getirildiği belli olmayan bu eser, başlı başına bir şaheser haline dönüşmekte. Ana hikaye demişken de, kısaca anlatmak isterim. Tacir Said ile oğlu Said'in hikayesi ile başlıyor ana hikayenin yolculuğu, Tacir olan Said, oğlu olan Said'i everdikten sonra, oğlunun eşinin koynundan çıkmayışından rahatsız olarak, onu ticarette yetiştiriyor. Oğul ve yeni tacir olan Said, ticaret hayatına yanlış bir hamle ile başlayıp, sermayesini, kendisini satın almasına ikna eden Bilge Tûti'ye harcıyor. Elbette, Bilge Tûti'nin öğütleri ile çok daha hızlı bir yükselişe geçmesi bir oluyor. Ana hikayenin başlangıcı hızlı olduğundan, Tacir Said'i evinden ayıracak olan ticari yolculuğuna pek çabuk erişiyoruz. Lâkin, Said'in güvenini kazanan Bilge Tûti, kendisini birden yeni efendisi Mah-ı Şeker ile baş başa buluyor. Deli gibi aşık olduğu kocasının gitmesi üzerine, Mah-ı Şeker etrafta dolanan bir kocakarının dolduruşu üzerine yüzünü hiç görmediği başka bir erkeğe aşık olunca, Bilge Tûti'nin hem komik, hem eğlenceli, hem de düşündüren mücadelesi burada başlıyor. Bilge Tûti, efendisi Said'e sadakatinin gereği olarak, her gece sevgilisine kaçmak için hazırlanan Mah-ı Şeker'i bir masal anlatarak oyalamaya başlıyor. Bunu yaparken arada mühim özlü sözler, ibretlik tespitler, insanı baştan aşağı saran hikayelerle okuyucuyu kâh Hindistan'da, kâh Türkistan'da, kâh Habeşistan'da gezdiriyor. Hikayelerin geçtiği coğrafyaların değişkenliği ve buna göre karakterlerin sergilediği tavırlar ilgi çekici. Aslında bir masal anlatısından daha fazlası, evrensel bir mesaj niteliğine haiz olduğunu göstermek istercesine çok geniş bir coğrafyada geçen maceralara katılıyorsunuz. 

Masallar bazı geceler kısa olmakla birlikte, bazı geceler bir masal matruşkasına dönüşüveriyor. Masalın içindeki masalda yer alan bir karakter, birden başka bir hikaye anlatmaya başlıyor. Bu anlattıklarımı düşündüğünüzde masallar ve hikayeler birbiri içine geçebilir diye düşünebilirsiniz. Aksine kurguyu bozmamak adına, bazen yarım sayfalık basit hikayeleri bile, Tûti'nin masalının içerisinde yakalayabiliyorsunuz. Doğu edebiyatının örneklerinden olmakla birlikte, İslamiyet sonrası dönemin yoğun izlerini taşıyor masallar. Hatta şu an mevcut olmayan ilk yazımı hangi döneme denk geliyor bilmemekle birlikte, Tûti tarafından anlatılan hikayelerin ekseriyetinde İslami ahlâk anlayışı, dünyanın sunduğu nimetleri ve hazları reddediş ekseninde dönüp durmakta. Hatta eserin ana hikayesi etrafında da bu ahlâk anlayışı ve hayat görüşü etrafında şekillenmekte. Buna rağmen, bütün bu hikayelerin içerisinde öyle enteresan noktalarla karşılaşabiliyorsunuz ki, bazen ahlâk ve iyiliğin dahi, dünyayı değiştirmek için insana ihtiyacı olan gücü veremeyeceği kanaatine kapılabiliyorsunuz. Doğu felsefelerine özgü bir bilgelik ışığı etrafında, günümüzde fantastik kurgu dahi diyebileceğimiz kurgularda yaşanan hikayeler, padişahlara, sultanlara danışmanlık yapan papağanlar, vezirlerini onulmaz testlere tabi tutan hükümdarlar gibi bir yetişkin masalında arayıp da bulamayacağınız pek çok şey bu eserde mevcut. Benim şansım, bu kitabı okuduktan hemen sonra, tamamen farkında olmadan, Jung'un Dört Arketip adlı eserini okumam oldu. Öyle ki, ruhun fenomenolojisi üzerine yazılarla başladığım yolculukta, masal ve mitlerde, insan psikolojisinin derinlerinde olan ve geçmişten gelen bir damgayla günümüze kadar, sembolizm ögelerini geliştirerek geldiğini öğrendiğimde, Tûtinâme'de okuduğum pek çok masalın, psikolojik alt yapısı ve içi birdenbire bambaşka bir ışıkla dolmuş oldu. Özellikle akşam uyumadan önce, okuma alışkanlığınıza göre, günde bir kaç masal okuyup yatmak için insanı inanılmaz şekilde cezbediyor. İçinizdeki çocuk yaşasın veya ölmüş olsun fark etmez. Masal okumak ve dinlemek için hiçbir zaman yeterince büyük olmayacağız. Her gecenizi bir masal ile süslemek isterseniz, bu nadir bulunur güzel eseri sizler için biçilmiş kaftan olacaktır.

Kitaplarla kalın. 


 

Kaydırağın Evrimi: Hep Lunapark - Bahadır Cüneyt Yalçın

"Mağlup varsa, galip değiliz"
Aleksi Pavloviç


Kitap okurken benim gibi bir okurun elde etmek istediği en önemli duygulardan birisi samimiyet ve hikayenin okurun hayal dünyasını sımsıkı saran bir sıcaklık ihtiva etmesidir. Hatta bazen hikayenin kendisinden ziyade, anlatış şekli bile okurun kitaba yaklaşımını değiştirebilir. Çok bildik veya tanıdık hissettiren bir hikayeyi alıp, tahmin edilmesi epey zor bir karmaşanın içinde, insana yepyeni bir tat ile sunmak benim kanaatimce ciddi bir yazarlık başarısıdır. Size böyle bir yazarlık başarısının yanı sıra, uzun süredir birbirine benzemek konusunda at başı yarışan kitapların arasından sıyrılan bir kitabı tanıtacağım. Kitap April Yayıncılık tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 261 sayfa. Bahadır Cüneyt Yalçın, daha önce de başka bir kitabını tanıttığım ve edebiyatta yeni bir tarz oluşturduğuna inandığım, bu inancımı ve yazdıkları ile şu hayatta günde iki kez doğruyu gösteren bozuk saatlere nazaran bir nebze ileriye atıldığıma beni inandıran bir yazar oldu. En azından edebiyata yeni soluk getirmek konusundaki tespitimin ne kadar geçerli olduğunu bana bir kez daha ispat etmiş oldu. Aslında bu yazı bundan dört veya beş ay önce yazılması gereken bir yazı olabilirdi. Zira kitabı okumamın üzerinden epey bir zaman geçmiş durumda. Basmakalıp cümlelerle başlarsak; ekstrem, dikkat çekici benzersiz hikayeler yaratmak için büyük çaba harcayan, bu uğurda son dönemde fantastik kurgudan, distopyaya kadar edebiyatın her toprağını karış karış dağıtan ve bir mayın tarlasına çeviren günümüz ünlü olmak isteyen yazarlarının yanında, çok içten, sıcak ve sıradan gözükmesine karşın, karşılaşılması mümkün olmayan bir hikayeyi muazzam bir üslupla aktarıyor yazar. Elbette bir lunaparkın kaderlerini çizdiği ve o bağlamda yaşayan karakterlerin sıradan olduğunu iddia etmek büyük bir gaf olur. Buna karşın, bizlerin özellikle Türk sineması ailesi olarak pek sık izlediğimiz figürlerin yanı sıra, kötülüklerini bile bir noktaya kadar eriten karakterleri ve hikayelerini barındıran ve tıpkı yazarın bir önceki kitabında olduğu gibi, hikayenin yön değişimlerini takip ederken, birdenbire şaşırtıcı ve insanda farklı bir mutluluk hissi uyandıran bir sona adımlaması sebebiyle kesinlikle başı çeken bir kitap. Yine, okuyucuyu kurguya aşık edebilecek yan karakterler ve karakterler arasında geçen her diyalogda ezberlenecek yeni nesil özdeyişlerle çepeçevre sarılıyorsunuz. Hikayenin derinlerine girerek hevesinizi kursağınızda bırakmak istemiyorum. Bununla birlikte yazarın üslubunu anlatırken bazı noktalarda hikayeye girişler yapıyor olabilirim. O yüzden uyarmadı demeyin.

Öncelikle yazının başlığı, bu satırların yazarına göre tamamen yazarın üslubu ve tekniği ile ilgili. Hayatlarımız sosyal ağların, televizyon programları ve dizilerin, hızlı, anlık, tüketilebilen ve daha iyisi ile yenisinin sürekli olarak arzulandığı bir çağın ortasında yer alıyor. Kitap okurlarının; eskiye, klasiklere, hayatların ve hikayelerin ağdalı, tumturaklı, alınan nefesin ise detayını dahi işleyen eski üsluba olan sevdası baki kalmakla birlikte günümüzde bu üslup ve tekniğe göre yazılan eserler pek yavan kalmakta ve insanın okuma dimağında nahoş lezzetler bırakmakta. Oysa Bahadır Cüneyt Yalçın'ın üslubunda, bir tat var. Çağı yakalayan, insanı saran, en sevdiği dizinin sonraki bölümlerini sabırsızlıkla bekleyen bir izleyicinin yaşadığı duygunun tıpkısını yaşatan bir anlatımı var. Kitabın bölümlendirilmesi, hikayelerin karmaşası-kurgusu ve her yazılanın okuyucuyu kitabın sonuna hazırlaması itibariyle kaliteli bir prodüksiyon havası taşıyor. Sadece bir yeşilçam filmi değil, orijinal bir dizi dahi olabilecek nitelikte. Kitaplara olan ilginin, ulaşma ve edinme serbestisiyle doğru orantılı olarak arttığı günümüzde, okur dahi olamadan, herkes yazar olmaya çalışıp eski yazarların üsluplarını ve tekniklerini taklit ede dursun, Bahadır Cüneyt Yalçın, ilk kitabından sonra da, özgün üslup ve tekniği ile alabildiğince sessizce ben buradayım diye haykırıyor. Bu bağlamda yazının başlığında "kaydırak" olarak tanımladığım şey, Türk edebiyatının geçmişi. Günümüzde, yeni Ahmet Hamdi Tanpınar'lar, Kemal Tahir'ler, Orhan Kemal'ler beklediğine inanılan Türk edebiyatının, yeni bir "eski yazar taklidine" değil, bir tarza ve tekniğe ihtiyacı olduğunu gösteren bir üslup var karşımızda. Yalçın, İnsanı heyecanlandıran, kitabın sahip olduğu durgunluğu bir karakterin mektuplarından ince ince süzerek okuyucuya sunan, okurun kendisini karakterlerin yerine koyması noktasında hep olağan bir şüphe duygusu bırakan ve bütün bunları yaparken alelade bir hikaye anlatıyormuş gibi kendini gizleyen bir yazar.

Dolayısıyla, Türk edebiyatının geçmişi benim acizane tanımlamam ile kaydırak ise, Hep Lunapark tam da içerisinde anlatıldığı gibi orta halli naif bir Lunapark ve edebiyatımıza üslup anlamında evrim geçirtebilecek bir kitap. Entelektüel olduğunu her fırsatta vurgulayan eleştirmenler gibi edebiyatımızda fırtınalar koparacak bir Türk "Suç ve Ceza"sı, "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u ya da "Dava"sı beklemekte bir tutarlılık görmüyorum. Aksine, millet olarak bizlerin genlerine hitap eden hikayelere ihtiyacımız olduğuna ve bunu sürükleyici bir şekilde anlatarak, zaten pek az okuma geleneğine sahip bir toplumun bireylerini kendisine bağlayacak eserlere ihtiyacımız olduğunu, edebiyatımızın ilerleyişinin milli pratik zekamızın hızlı çözümlerine bağlı olduğunu düşünüyorum. Zira Bahadır Bey güzel anlatımıyla; günlük sohbetlerde kendi kendimizi yücelttiğimiz, buna rağmen günlük yaşantımızda kırıntılarına dahi rastlayamadığımız erdemleri, hassasiyetleri, okuyucusunun sadece beynine değil, yüreğine kazımayı başarabilecek, bu arada kâh neşe, kâh gam ile yoğrulacak, atların kazanmaya, roketlerin yükselmeye inandığı bir dünyada insana kendi kendine neye inandığını sorgulatacak bir roman vaat ediyor. Bu vaadin ışıldayan tarafı ise bunu büyük bir debdebe içerisinde yapmıyor oluşu. Okuyucuyla hiç alakası olmamasına rağmen, okuyucusuna kendisini özel hissettiren bir hikaye. Sırf bu paylaşımın bir tarafı olmakla dahi o özelliği bünyenize yansıtıyor. İrfan Yunus ve ailesinin küçültülmüş yaşantısından, tahmin edilemez bir kurgunun bir önceki romanının karakterlerine göz kırptığı ve okuyucusunun anılarını canlandırdığı muazzam bir kurgu ve özgün bir roman için şiddetle okumanızı tavsiye ederim.

Umalım ki, Bahadır Cüneyt Yalçın ve onun kaleminin etrafında daireler çizen Bay Pavloviç bundan sonra da hep bizlerle olsun.

Kitaplarla kalın.


29 Ekim 2015 Perşembe

Başbüyücü'nün Sonu: En Uzak Sahil - Ursula K. Le Guin

"Onlardan korkuyorsun çünkü ölümden korkuyorsun haklı olarak: 
Çünkü ölüm korkunçtur ve ölümden korkmak gerekir"
Kitaptan



Ursula Le Guin'in fantastik Yerdeniz adalarında zaman geçirmeye bir müddet ara vermişken bu uzun arada bir çırpıda seriyi bitiriverdim. Aslında Le Guin'in kitaplarını tanıtma bahsinde en zor olan kısım, Le Guin'in kendi kitaplarının ana fikrini, işlediği ve gizlediği konuları iki cümleyle ifşa ediyor olması. Bu anlamda her kitabın arka yüzünde yazara ait olan ve kendi kitabını yorumladığı cümleler, bir çırpıda kitabı ifşa ediyor. İşte bu anlamda Le Guin bir çırpıda kitabının aslında ölüm hakkında olduğunu söyleyerek, kitabı anlatmak veya tanıtmak isteyecek okura pek fazla çıkış yolu bırakmıyor. Bununla birlikte Yerdeniz Serisinin üçüncü kitaba kadar, bambaşka farklı hikayelerden bahsediyormuş hissi veren bölümlerini bir hesaplaşma güdüsüyle bu kitapta toplamaya karar vermiş yazar. Size bugün epey süredir fantastik kurgu serilerinden uzak duruyor olmam sebebiyle bir fantastik kurgu eseri tanıtacağım. Metis Yayınları tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 210 sayfa. Yerdeniz Serisinin ilk kitabında büyü ile olan bağını keşfettiğimiz Çevik Atmaca: Ged'in, Atuan Mezarlarındaki nispeten sönük hikayesinin arkasından birdenbire serinin sonu ile kucaklaştığımız kitaba geçiş, sanki bir çırpıda seriye vurulan bir kesik gibi algılanabilir. Yine de, hem serinin tamamını birlikte satın almış olduğum için bir son olmadığını bilmemekle birlikte, Ged'i ilk kitaptan bu yana takip eden geçmişte yaptıklarının, bu şekilde hiçliğin bile tarifinin ötesinde bir yolculukta yakalamış olması beni derinden sarstı. Le Guin'in ölümü anlatıyor olduğuna ilişkin öz tespitinin çok daha fazlasını taşıyor metinlerde. Serinin fantastik yapısının dışında taşıdığı, inanılmaz felsefi derinlik ve Ged'in muazzam hikayeleri ile tespitlerinde yatan altyapı derinliği bu kitapta kanaatimce zirveye ulaşmış. Bununla birlikte, fantastik kurgu romanlarının en tanınmış simalarından olan ejderhalar ile karşılaşmak kitabı daha da çekici kılıyor. Aynı satırların içerisinde, geçmişin pişmanlığı karşısında bir şeyleri feda etmeyi, fantezi dünyasının eğlenceli görünen karanlık ve puslu atmosferini, büyümek denen şeyin anlamını ve ölmenin her zaman ortadan fiziken kaybolmak anlamına gelmeyeceğini öğrenebiliyorsunuz.

Hayatlarını belirli sınırlar içerisinde yaşayan insanların, dünyalarını kesin çizgilerle tanımlamasının ötesine çıkmak için bir bilet bu kitap. Bir insanın zihninde "en uzak" olarak tanımladığı sınırın hep daha da ötesi olabileceğini, belirlilik denen şeyin aslında insanın en büyük güdülerinden olan ümit etmekle aynı düzlemde dahi bulunamayacağını, insanın dünyanın ta kendisi gibi, zıtlıkların bir araya geldiği bir öz olduğu ve onu hem iyi, hem de kötü yapabilen şeyin aslında "insan olmak" anlamına geldiği gibi yoğun alt metinlerle boğuşmak; ama bunu yaparken de keyif almak istiyorsanız okumanız gereken bir kitap. Elbette şunu da belirtmem gerekir ki, bu derin mesajlara, alt metinlere ve felsefi saptamalara hiç dikkat etmeden kitabı bir çırpıda okuyup bitirmiş de olabilirsiniz. Zira hikayesi düz haliyle okunduğunda bile okuyucunun zamanının güzel geçmesini sağlıyor. Yerdeniz serisinde en önemli hususlardan birisi zamanın nasıl geçtiğini kavramanıza izin vermemesi. Zira serinin başından sonuna geldiğiniz üçüncü kitapta, neredeyse bir ömrün bitişine şahitlik ediyorsunuz. Ustanın, çırak olduğu, Başbüyücünün, büyüden haberinin olmadığı zamanlar arasındaki geçiş çok kapsamlı ve detaylı değil. Elinizde birdenbire olgunlaşmış, ancak bu olgunlaşmasının detaylara hakim olamasanız da gözünüzde eğreti durmadığı bir roman karakteri var. İçten bir soruyla Ged ne zaman bu hale geldi diye sorsanız bile, sanki başından beri bu kadar kudretli bir Başbüyücü haline geleceğini biliyor gibisiniz. Bunun da anahtarı, Le Guin'in ilk kitaptan bu yana sizi bu gerçeğe hiç çaktırmadan alıştırmış olması. Yerdeniz serisi boyunca adların önemine ilişkin kurduğu dünya ise fenomenolojik açıdan, insanoğlunun dünyayı anlamlandırma çabasının, bir fantastik kurgu hikayesi içerisinde sembolize edilmesi gibi. Serinin üçüncü kitabı sizi bir son olduğuna inandırarak yürütüyor hikayesini.

Bu sırada halen ad vermenin bütün bir dünyanın şeklini nasıl değiştirebileceğini, adı koyulamayan, adlandırılmamış, tanımlanmamış, aydınlatılmamış karanlıklarla mücadelenin yöntemini öğretiyor bir yandan da. Evet, bir yandan bir ölümü anlatıyor, ancak diğer bir yönüyle de doğuşu anlatıyor. Yerdeniz adalarını yeniden birleştirecek ve yönetecek kişinin doğuşunu anlatıyor okuyucuya. Yerdeniz adalarının ters orantılı olarak işleyen, büyücülük ve krallık dengesinin değişimini gösteriyor. Bütün bunlara rağmen, anlaşılan, algılanan, tanınmış dünyadan bir şeylerin gittiğine inandığınız da, aslında hiçbir şeyi bilmediğinizi yüzünüze vuruyor. Yerdeniz serisi benim son dönemde okumaktan en keyif aldığım serilerden birisi oldu. Kalessin gibi fantastik türün en karizmatik ejderhalarından birini tanırken, öbür yanda kahraman olmak için insanın kendisini bulmasının yeteceğini öğreten Enlad prensi Arren ile kendimizi tanıma yolculuğuna çıkıyoruz. Le Guin'in anlatım gücü ve aslında en başından beri bütün evreleri ve yönüyle insanları anlattığı Yerdeniz serisinin en keyifli okunan kitaplarından birisi. Elbette kendi kendinize bu bir son mu diye sorduğunuzda, aslında kitabın sonu dahi size "son" denilen bir sınır veya kesinlik olmadığını anlatmaya yetecek derecede beklenti içerisinde bırakmaya yetiyor.

Kitaplarla ve bizlere bizleri anlatan olağanüstü hikayelerle kalın.


27 Ekim 2015 Salı

Modern Çağ Masalı: Bir Sabah Uyandığımda Yoktum - Işıl Kocaoğlan

"Bir varmış, bir yokmuş..."


Çağımızın insana yüklediği sorumluluklar, geçen zaman içerisinde bilinç dışı bir varlık yaratmaya itiyor. Güzel bir hayata sahip olabilmek için, hayatın pek çok güzel yanından uzaklaşıp ofislerde eskitmekte olduğumuz yeni paralel bir evren yaratıp, güzel hayatın anahtarı olarak düşündüğümüz paraları kazanmak için hayatlarımızdan vazgeçiyoruz. Bu durumun kendi oluşturduğu ikilem bir yana, zamanla hayalini kurduğumuz şeye sahip olmak yerine, sahip olduğumuz şeyi hayalimiz yerine koymaya başlıyoruz. Zamanla daha rahat, konforlu, zengin ve pırıltılı bir hayatı yaşamak için feda ettiğimiz ömrümüz, elimizdeki aracı amacımız olarak güncelliyor. Bu doğrultuda artık -sanki aslında hiç değilmişiz gibi- daha başarılı, iş odaklı bir hayatı amacımız haline getiriyoruz. Bu arada ise dünya etrafımızda milyonlarca yıldır döndüğü gibi dönüyor ve etrafımızda mutlu insanlar gördüğümüzde, duyduğumuz pişmanlıkla, mutluluğa ulaşmak için çıktığımız yolda, nasıl kendimizi daha fazla paraladığımızın farkına varıyoruz. İşte bu farkındalık size tanıtacağım kitapta bir yok olmayla başlıyor. Kitap İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 104 sayfa. Roman karakteri, kendisini yaptığı işin ve bu işi iyi yapmak için feda etmiş olduğu hayatının farkında bile olmadan geçirdiği günlerden birinde işe gitmek için uyanmış buluyor. Sorun şu ki, bir bilinç olarak varlığı devam ediyorken, fiziki anlamda yok olduğunu görüyoruz. Elbette esas oğlan da bu durumun farkına varmak için kitap boyunca bir dizi merhaleden geçmek zorunda. Çalışma hayatı içerisinde kendini kaybeden modern erkeğin, kafkavari bir tasviri gibi duruyor ilk başta. Hatta çok umut vaat eden, okuyucuyu saran bir başlangıcı var. Sayfa sayısı az olmasına karşın, tespitleri okuyucuya vaaz etmek konusunda geniş yer ayrılmış durumda. Konu kanaatimce kendi anlatmaya çalıştığı kapsamda gayet özgün. Kocaoğlan, normalde fizik ötesi addedilebilecek bu durumu o kadar gerçekçi ifadelerle okuyucuya sunuyor ki, sanki yarın sabah sizde yatağınızdan kalktığınızda yok olsanız ve sadece bir bilinç olarak var olmaya devam etseniz çok normal ve şaşılmaması gereken bir durum olurmuş gibi hissediyorsunuz. Bunu size gerçekten ilginç bir duygu durumuyla aktarmayı başarıyor yazar.

Karakterin yokluğu ile mücadele ederken sahip olduğu gerilim, okuyana da yansıyor. Kâh kendi başınıza gelse ne yapacağınızı düşünerek, kâh bu yokluğu kabullenip kabullenmeyeceğiniz arasında bir seçim yapmaya çalışarak epey geriliyorsunuz. Günümüzde plaza kültürü, plaza dili, plaza hayatı ve türevleri ile ifade edilen ve Amerikan tipi çalışma hayatına ilişkin normları kabullenmiş, çağdaş (!) insanın yalnızlığını ifade edebilmek adına çok özgüvenli bir girişim. Sayfa sayısının azlığı sizi hızlı okumaya ve bir çırpıda kitabı okumaya itiyor, ancak ciddi bir hevesle olağanın sınırlarını delip geçmiş, gerçeküstü herhangi bir sonu veya sebebi dahi kabul edebilecekken tatminsiz bir sona doğru ilerliyormuş hissine kapılmaya başlıyorsunuz. Sadece bir bilinç olarak var olmasına karşın, kendisini izleyen gizemli gözlerin bir dış müdahaleye dönüştüğü anda birazcık dudak bükerek, "buraya kadar bunun için mi geldik" hissine kapıldım. İşin doğrusu, günlük hayatımızda Amerikan menşeili dizilere öykünerek geldiğimiz noktada, hem birer plaza insanı olmayı, hem de bundan şikayet etmeyi arzular hale gelebiliriz; ama yazarın çizmekte olduğu karakter profili ne yazık ki bizim ülkemizde -bütün kapsamıyla- sadece büyük şehirlerde, belirli kapsamlara sahip işlerde çalışan bir profile hitap edebilir. Kültürel anlamda bizden bir "öz" taşımayan bir kurgu olduğu için, mesela son dönem çalışma hayatı standartlarının dışında yaşayan insanlar için kurgu biraz nakıs kalabilir. Dizilerden aşina olunan bir hayat tarzı olmasına karşın, çoğu noktada bize yabancı bir distopyaya dönüşme şansı da var. Bununla birlikte, özgünlük noktasına gelindiğinde, yabancı edebiyat ve sinemalarda sık işlenen konulardan çok fazla iz taşıyor. Teşbihle anlatmak istersem, Gişe başarısı yakalayabilecek bir Hollywood senaryosu olabilir; ancak Türkiye'de çekmeye kalksanız, belirli bir kitleye hitap edebilecek bir Zeki Demirkubuz veya Nuri Bilge Ceylan filmi olabilir.

Felsefi ağırlık ve derinlik, okuyucuyu birden gizemli gözlerin dış müdahalesine odaklamışken, buradan sinematografik döngü senaryolarına özgü geçiş, bir anlamda kitaptan aldığım tatmini böldü diyebilirim. Zira kitabın konusu ve de ilginç bir şekilde onca sayfa neden bir adı olmadığını merak edemediğiniz esas kişisi bir anda değişti. Burada kurguyu canlandırmak adına bir nebze olsun heyecanımı ateşleyen bölüm gizemli yeni esas kişiye, eski esas kişinin direnişi olmuştu, ancak bu heyecanın sonucunda, ilk esas karakterin pes edişini üzülerek okudum. Hatta finale yaklaşırken zihnimde, Işıl Kocaoğlan'ın yazarken; "buraya kadar konuyu yeterince karmaşıklaştırdım, daha fazla karışıklık yaratmadan acilen bir sona bağlamalıyım" diye endişeli bir şekilde düşündüğünü hissettim. Elbette ki bunlar benim hüsnü kuruntularım olabilir, yazar veya bir kısım başka okuyuculara göre kitabın sona mükemmele doğru da evrilebilir. Yine de yaratıcısına karşı koyan bir esas karakter daha ilgi çekici bir sonu getirebilirdi diye halen düşünüyorum. Bütün bunlara rağmen benim için bir pişmanlık kitabı değil, aksine okumaktan keyif aldığım bir kitap olduğunu belirtmeliyim. Sadece başlangıcı itibariyle yükseltmiş olduğu beklenti eşiğimin, kitabın sonuna doğru ivme kaybettiğinin altını çizebilirim. Özellikle iş hayatı içerisinde kavrulan zihinlerin dikkatini çekebilecek bir hikayesi var. Kendimizi parçalarken ortadan yok olacak denli kendimizi kaybettiğimize dair güzel bir eleştirisi var. Adı olmayan bir kahramanın peşinden yüz sayfadan fazla sizi peşinden koşturan bir anlatımı var. Bir ilk roman olarak düşünüldüğünde ise yazarın hayal gücünün bir sonraki kitabında nasıl gelişeceğini beklemek adına arzu uyandırıcı bir eser. Özetlemek istersek, yazarı, kahramanı ve içeriğiyle tam bir modern çağ masalı.

Kitaplarla kalın.


23 Eylül 2015 Çarşamba

Sıradanlık, Uyum, Para, Arayış: Mutlu Ölüm - Albert Camus

"Eğer mutluysam, bu kötü vicdanım sayesindedir"
Kitaptan


İnsanoğlunun en kadim sorgularından birisi de yaşamın anlamına dair olanıdır. Sıradan hayatlarımıza anlam bulma çabalarımız pek çok olguyla birlikte harmanlanıp ele alınabilir. Hayat görüşlerimiz, okuduklarımız, içerisine doğduğumuz kültür. Hayatın ve insanın anlamına verilebilecek bir cevabın, insanlığın diğer sorularına zincirleme cevaplar sunması ihtimali de mümkündür. Örneğin hayatın anlamını keşfeden bir zihnin, mutluluğa, farkındalığa, varoluşumuza dair sorulara cevap vermesi mümkündür. Camus, varoluşçuluk akımının en önemli temsilcilerinden, benim de bu kapsamda okumaktan ve anlatımından en çok etkilendiğim yazarlar arasında. Özellikle Yabancı ile beni içerisinde paraladığı sarmaldan sonra, kitaplarına hep daha büyük bir merak ve arzu ile sarılmışımdır. Size tanıtacağım ikinci Camus kitabı, yine Can Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 149 sayfalık bir kitap. Kahramanımız yine Mersault. Zaten Mutlu Ölüm, Camus'nün ölümünden sonra ele geçen notlardan da anlaşılacağı üzere, Yabancı'nın temelini oluşturan eser. Bu kitabı iki sene önce yaz tatili sırasında, içecek bir şeyler almak için uğradığım bir cafede, bana kahve veren garsonun elinde görüp, merak ederek almıştım. Okumak içinde pek uygun bir zaman mı bilmem ama 1 Ocak 2015 sabahını seçmiştim. Mutlu bir ölümü arzulamak için uygun bir zaman mıydı? Yoksa aradığım neydi hatırlamıyorum. . Kitap kaba hatlarıyla bakacak olursanız iki ana bölümden oluşuyor. Basit bir şekilde dile getirmek isterseniz yaşam ve ölüm diye ayırabilirsiniz. Kitabı okurken mutluluğun imkansızlığına olan inancınız artıyor. Zira Mersault ile birlikte, kâh bir cinayette, kâh başka şehirlere göçlerin gölgesinde arıyorsunuz mutluluğu. Aslında kitabın adına bakarak, ölümü aradığı yanılgısına kapılmamak lazım. Varoluşumuzun sınırlarında geziniyor iken sıradanlığın, bayağılığın, mutsuzluğun da sınırlarında dolanıyoruz. Özellikle son dönemde doğu felsefeleri ve algılayışı doğrultusunda mutluluk, hayatın anlamı gibi konulara eğilen kitaplarla pek haşır neşir olduğum için, batı varoluşçuluğunun daha nesnel bir düzlemde konuyu irdelediğini düşünüyorum. Doğu felsefelerinde, varlıkla, yokluk birlik anlamına gelebildiğinden, aynı başlık altında anlam kazanabiliyor, ancak Camus ve çağdaşlarının varoluşçuluk anlayışı açısından varlık ve yokluğa bakış açısı daha nesnel ölçülerle değerlendiriliyor. Batı kültürünün ruha ve ruhun derinliklerine baktıkları pencereler, tabirde hata olmazsa, buzlu camlar gibi. Berrak bir görüntü elde edebilmek için, bizim kendi düşünce sistemimizde "öz" olarak adlandırabileceğimiz, varlıkta birlik merceği gerekebiliyor. Bu noktada varoluşçularla, mutasavvıfları karşılaştırmak ölçülü bir değerlendirme olmayacak ise de, farkın altını çizmek noktasında kullanışlı olabilir. Örneğin, zamanın satın alınması ve satın alınan zamanın getireceği mutluluğun beklenmesi, madde üzerinden, batı maneviyatının en bilinen tutunulacak dalları uyum ve farkındalık soyutluğuna uzanmakla kalıyor. 

Hatta pek çok eserde, maddi hayatın, insanın yaşayıp yaşayabileceği tek hayat olduğu vurgusundan yola çıkarak, bu maddi yaşamda insan zihninin elde edebileceği huzur için "parayla satın alınabilen veya alınamayan zamanla" kısıtlanmış bir yarıştan bahsediyor. Mutlu Ölümü benzerlerinden ayıran en önemli farklılık da, bilinçli olup olmadığı konusunda kesin bir kanaate varamadığım çokluktan birliğe varan bir çizgide ilerliyor oluşu. Elbette Camus'nün yorumu, onun hayatın boşluğu, tekdüzeliği, dolayısıyla yaşamın, varoluşun boşluğuna çıkardığı için, ölüm nihai bir son olarak belki de mutluluğun kendisiyle eş anlamlı sayılabilir. Yine de onun ölüm ile mutluluğu birbirine bağlayan bir bunalım teorisi değil, ölümün dahi mutlu veya mutsuz halleri olabileceğine ilişkin bir ayrımı var. Mersault, gerek Zagreus ile ilişkisi ve diyalogları, gerek sıkılarak kaçtığı Prag'daki tekdüze hayatı, yaşamanın herhangi bir noktasında bulamadığı mutluluktan, dünyanın karşısındaki evde geçirdiği kıymetli zamanın ardından, insan ile tabiatın uyumunu Jungvari bir şekilde keşfettiği ve daha da önemlisi, yeni keşfini hayatının geri kalanına yaymayı öğrendiği bir yolculuk vaat ediyor. Sanıldığı gibi, normal bir insan için mutlu sayılabilecek huzurlu bir ölüme yelken açmıyor Mersault. Aksine belki de ıstıraplı addedilebilecek bir süreçte, zamana hakim olmanın ve varoluşun dengesinin anahtarına sahip olmanın getirdiği bilgelik, Mersault'nun ilk başta aradığından bile emin olmadığı o mutlu ölüme kavuşmasına sebep oluyor. Devinimsiz dünyanın gerçekliğine dönüşmek diye tanımlanan mutlu ölümden anladığımız bu oluyor. Romanın ilk bölümünün ne kadar iç karartıyor ve daraltıyorsa, ikinci bölümü bir o kadar iyi ve rahat hissettiriyor. Karakter hayatının zıt formları arasında, farklı deneyimlerle mutluluğu ararken, maddeci bakış açısını uzun bir süre koruyor. Bu doğa ve onun gerçekliğiyle karşılaşana kadar devam eden bir süreç. Varoluşçu yazarların çoğunda Jung etkisi görmek kaçınılmaz. Mersault'nun yaşamının ikinci bölümü pek çok açıdan yaşanması arzulanılan bir hayat olabilir. Kitabın içerisinde olağan şartlardaki bir okuyucuyu etkilemeye yetip de artacak kadar çok sayıda aforizma mevcut. Tek başına cümleler halinde romanın anlam bütünlüğünden çıkartıp başucunuza koyabileceğiniz çok sayıda tespitin etkisi altında kalabiliyorsunuz.

Elbette, Mutlu Ölüm'de Camus'nün hayatından pek çok idealize edilmiş parça var. Varoluşçu yazarların büyük çoğunluğunda olduğu üzere Camus kendi hayatının belirli dönemlerini, roman kahramanının hayat kurgusunda yeniden inşa ediyor. Onun, mutluluğun satın alınabileceğine dair görüşünü Mersault üzerinden idealize etmeye çalıştığı aşikâr. Roman her ne kadar felsefi bir çizgide ilerliyorsa da, Mersault'nun maskülen bilinçaltında, kızlar, para, büyük bir ev gibi basit yan noktaların varlığını bertaraf edemiyor. Aslında konunun etrafına ördüğü hikayeleri Camus'nün sürekli düzeltmeye veya daha da iyileştirmeye çalıştığı izlenimine kapılmamak elde değil. Karakterle birlikte, hikayede de daha erdemli, daha farklı ve daha derin bir noktaya sürükleniyorsunuz. Mersault'nun bir zamanlar mutluluk olarak addettiği şeylere karşı zamanla ilgisinin azalması, daha üstün olana yönelmesi belki de bu iyileştirme niyetinin en bariz dışavurumu olarak açıklanabilir. Bununla birlikte, Camus'nün konu etrafına ördüğü ağın bazı parçalarının edebiyat tarihinin önemli eserlerinden esinlenerek oluşmuş olduğuna da dikkat etmelisiniz. Can Yayınları baskısındaki "Mutlu Ölüm'ün Oluşumu" başlığı, size hem kitap boyunca rehberlik edebilecek bilgiler sağlıyor, hem de dikkatinizden kaçabilecek noktaları daha en başında gözünüze sokuyor. Bunu standart bir önsöz olarak değil de, bir ön bilgi olarak kabul ederseniz, okuma zevkiniz daha da fazla artacaktır. Sayfa sayısını düşünüp bir çırpıda bitebilecek bir kitap gibi gelmesin gözünüze, bazı sayfalar hem insanı yaşlandırıyor, hem de zamanı yavaşlatıyor sadece. Camus okuduğunuz her kelimeyi hızla geçip gidiyormuş gibi algılatırken, ömrünüzden günler, haftalar ve aylar çalmayı başarabilen bir deha. Batı edebiyatını bu konuda üst seviyede kılan şey, varoluşçuluk felsefesini, kurgulamak ve okuyucuya sunmak konusunda, gelişmiş bir anlatım yeteneğine sahip olması. Bununla birlikte, Doğu felsefesinin kendisini edebiyat alanında basit temsiller dışında gösteremiyor olması, bu satırların yazarının kanaatince çok daha derin ve anlamlı bir yapıya sahip olmasına karşın, çok daha az kişinin kalbine ve zihnine girmesinin en önemli sebebi. 

Mutluluk parayla satın alınabilir mi? Camus'ye göre bu mümkün. Hatta mutluluğun parayla satın alınamayacağı tezini çürütmek için Mersault'nun hayatının bir bölümünü okuyucusunun izlenimine açıyor. Mutluluk, ölüm ve aradığınızda bulabileceğiniz çok daha fazlası için Mutlu Ölüm kitabının kapağını açmanız yeterli. 

Kitaplarla kalın.  



21 Eylül 2015 Pazartesi

Hun Tarihinde Türk ve Sümer İzleri: 2500 Yıllık Çin İmparatorluk Belgelerinde Hunlar ve Türkistan - J.M. De Groot, Ahmetcan Asena

"Gök Tanrı'nın hükümdarlık tahtı ile kutsadığı, Hunların Büyük Tanrıkutu, 
(Hen/Çin) imparatorunun halini hatırını sorarak, onun bir derdinin 
olup olmadığını öğrenmek istiyor"

(Tanrıkut Mete'nin M.Ö. 176'da Çin İmparatoruna 
gönderdiği mektuptan alıntı)




Epey uzun süredir, Kara Kütüphane sessiz durumda. Belki de kütüphanelerin sessiz yerler olması ile açıklayarak sayfayı takip eden sizlere ufak bir bahane sunmuş olabilirim. Elbette gerçek sebebin zaman sıkıntısı ve iş hayatım olduğu konusunda defalarca bir şeyler yazdım. Sonuç olarak ilk başlarda gündelik hayatım Kara Kütüphane'de bir şeyler paylaşmama engel olacak kadar zamanımı alıyorken, öyle bir noktaya geldim ki, artık günlük kitap okuma rutinlerimi bile gerçekleştiremiyorum. Aslında normal okuma hızımda Hunlar ile ilgili kitapların yarısını bitirmiş olmama karşın, normal planımda şu anda Gök-Türkler ile ilgili kitapların tanıtımını dahi bitirmiş olmama gerekiyordu. Ocak ayının sonlarına doğru Eski Çağ Türk tarihini bitirdiğimde, İslamiyet Öncesi Türk tarihinde de bir senelik bir zamanda sona ulaşacağıma dair ümidim şu an için bitmiş durumda. Zira henüz Hunlar faslını dahi kapatabilmiş değilim. Bunun aile ve işe ayrılan zaman dışında diğer bir önemli sebebi de Hunlara ait kaynakların çok kapsamlı ve fazla sayfa sayılarına sahip kitaplar olması oldu. Örneğin bu zamana kadar okuduğum sayfa sayısı ile kıyaslayacak olursam, aynı sayfa sayısını maratonun ilk bölümünde bitirdiğimde, üçüncü uygarlığı tanıtıyor durumda idim. Bu anlamda 2016 Ocak ayına kadar Gök-Türkler faslını yarılamış olsam dahi başarılı sayacağım kendimi. Çünkü sürekli tarih okumanın getirdiği sıkılma etkisini hafifletmek için, bu ara dönemde, psikoloji, felsefe, tasavvuf, klasikler ve boş zaman doldurmak için okunan kitaplara daha fazla zaman ayırdım. O yüzden önümüzdeki dönemde eğer kitap tanıtmaya devam edebilirsem, ağırlık maratonun dışında olacak. Tarih maratonu dışında, diğer okumalarımı da şablonlarından çıkarıp, serbest okumaya geçmeye karar verdim. Yani Mitoloji maratonu yapmak yerine, mitolojik eserlerde kronolojk düzen izlemeden, bir oradan bir buradan canımın okumayı çektiği; ama sırf düzen inadından okuyamadığım kitapları okuyup bitirdim. Düzen takıntısı olan takipçilerimden şimdiden özür dilerim. Gelelim Hunlar'a; bu tanıtımı yaparken, diğer kitapları da okumuş ve bitirmiş olmanın etkisiyle biraz daha kapsayıcı tespitlerim olacak.Öncelikle size tanıtacağım kitaptan bahsedelim. Pan Yayıncılık tarafından yayımlanan kitap büyük boyutlarda, karton kapaklı 305 sayfa. Ahmetcan Asena, J.M. De Groot'un aynı adlı eseri üzerinden giderek, onun sunmuş olduğu tespitlere zaman zaman parantez açarak, farklı karakterle belirterek veya dipnot vererek inanılmaz bir katkı ortaya sunmuş ve eser elimizdeki haline gelmiş. Kitap sadece Hun tarihini değil, Çin İmparatorluk belgelerinde sunulan bilgiler ve bu bilgilerin bir Türk bakış açısıyla yorumlanması sonucu ilginç bir Orta Asya tarihini sunuyor okuyucuya. Çin kaynaklarının ve Çincede mevcut okumaların yanlış olabileceği veya Çince okunduğu şekliyle kabul edilmesinin Hun ve Türk tarihini anlatmakta zayıf kalabileceğini güzel örneklerle anlatıyor. Kitap Çin kaynaklarında Şi ki ve Sin Hen-Şu isimli kaynakların Hunlardan ve Türkistan'dan bahseden bölümlerine ağırlık vermiş durumda.

Kitabın karşınıza çıkartacağı en önemli sav, Çin İmparatorluk belgelerinde Tik, Tirk Tuyku veya Türükler olarak geçen kavim. Han yıllıklarında her dönem daha da farklı bir isimle anılan bu toplulukların tamamının, aynı kavmi işaret ettiği ifade ediliyor. Ahmetcan Asena Hunların Tirklerden bir kavim mi yoksa Tirkleri de içine alan bir kavim mi olduğunu tartışıyor. Kaynaklarda geçen bazı ifadeler Hunların büyük bir Tirk kavmi olduğuna işaret ediyor. Hatta kaynaklar üzerinden ilerleyerek Ak Tirkler, Kızıl Tirkler vb. kavimlerle ilgili kadim Çin kaynakları tabiri caizse harf harf incelenmiş durumda. Kitabın önemli bir özelliği de Hunlar bahsine sadece Hun tarihi açısından yaklaşmıyor olması. J.M. De Groot Hunlar tahlili yaparken, aynı zamanda Orta Asya ve Türkistan coğrafyasını inceliyor. Bu sebeple Çinlerin sadece Hunlardan bahseden kayıtlarını değil, dolaylı olarak Hunlarla veya o coğrafyada Hunlar ile ilişkisi olan kavimlerden bahseden kayıtları da inceliyor. Bunun benim gibi eski çağ tarihini severek incelemiş olan bir tarih araştırmacısına en büyük faydası, Çin kaynaklarında rastladığım Kang-ki'ler oldu. Kang-ki kavmi, en yakın anlaşılabileceği ifadesiyle Türkistan civarında yaşayan Kanglı Türklerini ve hatta maratonumda önemli bir yer kaplayan Kengerleri ifade etmekte. Kang-ki isminden bahseden kayıtların Tanrıkut Mete zamanında var olması ve hatta kayıtların M.Ö. 1.000'li yılların öncesine uzanıyor olması, M.Ö. 3.000'li yıllarda Mezopotamya'da uygarlığın başlangıcı olarak kabul edilen Kenger-Sümer kavminin, belki ata yurdu, belki Akad saldırıları sonucu gerisingeri veya ilk defa göçmüş olabilecekleri toprakları ifade ediyor olabilir. Ahmetcan Asena kayıtları yorumlarken dönemin Çin toplumunu, içinde bulundukları kültürel yapıyı ve Hunları yorumlama şekillerinin siyasi tarihlerinin değişimine göre gösterdiği değişimi çok isabetli şekilde tahlil ediyor. Çin kaynaklarının Hun İmparatorluğunun en güçlü olduğu dönemde bile, Hun Tanrıkutunun Çin İmparatoriçesine mektup yazdığını kabul ederken, Hunların okuma yazma bilmeyen barbarlar olarak tanımlamasının altında yatan hamaset ve çelişkiye değiniyor örneğin. Bu kapsamda Çin yıllıklarında yer alan ifadelerin altlarına düşülen açıklama notları zaman zaman kime ait olduğu karışsa da, dönem tarihini yorumlamada okuyucuya yön gösteriyor. Çin İmparatorluğunun bir dönem giyim, kuşam, savaşma, örf adet ve hatta inanç bağlamında yoğun şekilde etkilendiği Hunları yazılı kaynaklarında sürekli olarak hakir görüyor olmalarının altı kalın harflerle çizilmiş. Bu noktada kendi adıma diyebilirim ki; en azından M.Ö. 4. binyıldan bu yana, başkalarının kültürlerini etkisi altında bırakan barbar, cahil, kan dökücü bir kültürün var olması mümkün olmamıştır. Öyle ki Anadolu'daki karanlık dönemde var olan yıkıcı kavimlerden günümüze pek az iz kalmış durumdadır. Bu olgu bile tek başına Hun kültürünün gelişmiş ve sağlam temellere dayanan bir kültür olduğunu ispata yetmeli diye düşünüyorum.

Kitabın sonunda güzel ama kısıtlı görseller var. İçeriği özellikle Çin İmparatorluk belgeleri dışında başka bir olguya dayanmıyor. Dolayısıyla yıllıklardan aktarılanlar dışında, konuyla ilgili belgeleri destekleyecek ufak harici etkiler ve diğer akademisyenlerin atıfta bulunulan çalışmaları hariç, delil veya dayanak yaratmak gibi bir amacı yok. Hatta aksine tek amacı bu belgeler üzerinden bir değerlendirme yapmak. Yani tipik bir eski çağ tarihine ait araştırma metinlerinden çok farklı. Hunların kültürel yapısı ve varlığını destekleyebilecek, arkeolojik kalıntılar ya da diğer farklı kaynaklara inanılmaz derecede az atıfta bulunuluyor. Kitabın sonundaki resimleri saymazsanız yok denecek kadar az belki de. Bununla birlikte konuya giriş öncesinde Ahmetcan Asena'nın giriş yazısı ve Hunların dünyasına ilişkin yaptığı kapsamlı girizgah, farklı kaynaklardaki etkileyici tespitlerle büyük bir kültürün önemli bir parçası olan Hun toplumunu işaret ediyor. Türklüğün ana ve ata vatanının Orta Asya olduğu konusunda kesin kabulleri olan, alışılageldik Hun tarihi tanımlamalarından farklı bir bakış açısı ve düşünce yapısı ile didik didik edilmiş bir vesikalar bütünüyle karşı karşıyasınız. Orta Asyada doğup büyüyen savaşçı, cihangir millet olması yanında başka hiçbir özelliğine tutunamadıkları Hun profili çizen tarihçi ve araştırmacıların kitap ve eserleriyle kıyaslarsak çok daha farklı ve okunabilir olduğunun da altını çizmeliyim. İlk tanıttığım kitaptan farklı olarak, Asena bazı Çince yazılışları, okuma sırasında okuyucuyu boğmaması adına daha sade veya okunabilir şekilde sunuyor. Bu anlamda bazı Çince kelimelerin doğrudan işaret ettiği kavramları ise yazılışları ile değil, doğrudan Türkçe haliyle sunuyor. (örn; Tanrıkut vb.) Bu da önemli bir detay olarak, kitabı okurken dikkatinizin dağılmasını, yorulmanızı ve/veya kitaptan bıkmanızı önemli ölçüde engelliyor. Kitabı tanıttığım tarih itibariyle farklı pek çok kaynağı da elden geçirmiş olduğum için rahatlıkla söyleyebilirim ki, Hunlar bahsinde bilgi sahibi olduğunuzu düşündüğünüz pek çok konuya ekleyecek bilgisi olan ve Hunlar hakkında zihninizde yeni pencereler açabilecek bir eser. Bu anlamda da özellikle Asya Bölgesindeki Hunlar hakkında araştırma yapan okuyucuların muhakkak temin etmesi gereken bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

Evet, tarih maratonum önceki bölümüne oranla biraz yavaş ilerliyor. Başta da bahsettiğim gibi Hunlar bahsinde elimde mevcut olan kaynakların hacimli olmasının bunda büyük etkisi var. Bununla birlikte, zaman zaman gerçekten vazgeçeceğime inansam da, tarih maratonumu, beş ya da on yıl fark etmez, ölüm hariç olmak kaydıyla bir şekilde tamamlamayı umut ediyorum. Dilerim benim okumalarımda inatçı olduğum kadar, Kara Kütüphaneyi takip etmekte de o kadar inatçı olan izleyicilerim olsun.

Kitaplarla ve tarihle kalın.

15 Mayıs 2015 Cuma

Gökten Düşmek İstemeyen Elma: Dördüncü Dilek (La Disparition) - Emre Ergin

"Ezel zaman içinde, kalbur saman içinde, tam on milyar insan, 
orjinal bir fikir söyleyebilmek için saçmalar dururmuş"
(Kitaptan)



Bazı zamanlar elinize çok ilginç şekilde bir kitap geçer ve size çok fazla karmaşık duyguyu bir arada yaşatır. Bu duygu karışıklığı bir kitap için iyi bir referans noktası mı bilemiyorum; ancak size bu kitapla tanışma şeklimi ve neden tanıttığımı anlatacağım. Hep dile getirdiğim bir şeydir; bu blogu ve kitap tanıtma fikrini kendi içimde yaşadığım monoton bir duyguyu dışavurmak, monologlarımı kendi içimde yaşamamak için kurmuştum. Hiçbir zaman da şu anki noktaya dahi erişeceğimi düşünmemiştim. Ancak şu an üç haneli rakamlarla ifade edilen takipçiler ve beş haneli rakamlarla gözüme gözüme giren site izleme oranları ile karşılaşmaktayım. O kadar ki, ilk kurulduğu iki ayda günde 4 görüntüleme içeren ve bunlardan birisinin ben olduğu durumdan bu noktaya gelmiş haldeyim. İşte sosyal medyanın getirdiği bu mucizevi ivme sonrasında size tanıttığım kitabın yazarı bana ulaşarak adresimi istedi ve hiç beklemediğim bir anda, kitabından beş adet ellerimdeydi. Bu güzel jestine karşılık kitabını ona değer vereceğini düşündüğüm dört insana hediye edip, bir tanesini de kendime sakladım. Bana yaşattığı duygulara geçmeden evvel bir kısa künye ile size Dördüncü Dilek'i tanıtmaya başlayayım. Dedalus Yayınları tarafından yayınlanmış kitap, karton kapaklı 343 sayfalık bir eser. Özenli ve güzel bir baskısı var. Kitabın arka yüzünde yazanlar aslında bir nevi kitabın eleştirisi gibi. O yüzden okumaya başlamadan önce muhakkak gözünüze değsin. Aslında en sonunda söylemem gereken şeyi en başında söyleyerek başlayayım; genel kültür seviyesi, mürekkep yalamışlığı, hayat algısı, tarih, din, felsefe ve tasavvuf merakı olmayan, "ah ne güzel yetişkinlere masallar" diyerek bu kitabın kapağını açacak olan arkadaşlara tavsiye edilebilir bir kitap değil. Hem bir övgü, hem de eleştiri olarak söyleyebileceğim en önemli şey; yazarın muazzam birikim sahibi olduğu. Bunun övgü kısmını açıklamama gerek olmadığını sanıyorum, ancak eleştiri kısmını açıklamam gerekecektir. Emre Ergin bu birikimini romana yansıtırken, karşısındaki okuyucunun da en az kendisi kadar birikim sahibi olduğunu düşünerek pek çok ifadeyi alıp, ironik mesajlar, mübalağalar, mecazlar, harflerin arkasına saklanmış derin anlamlar altına yerleştirmiş. Aslında bir romanın en tatlı unsurlarından birisi olabilecek bu unsur, bazen cümlelerin uzun ve kesintisiz olmasına sebebiyet vermiş. Ortalamanın biraz üzerinde bir okuyucu olduğuma inanarak, bazı yerlerde anlamakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bu şekilde anlayamadığım noktalarda derin altyapılar içeren noktalara temas edildiğini fark ettiğim andan itibaren, bu sefer düz cümleleri okurken dahi kafam karışmaya başladı. Gerçekten "zor" bir roman ve aslında bu benim açımdan ederi yüksek bir iltifat. Roman sizi bariz bir şekilde daha bilgili ve kültürlü olmaya zorluyor. Hatta daha güzel ifade etmek gerekirse, ben iyi bir okuyucuyum diyen her okuyucuya tam bir meydan okuma aslında. 

Yukarıda zikrettiğim bahisler sonucunda, beylik eleştirilerime geçmeden şunu da söylemeliyim. Öyle bir kitap okudum ki; önce tebessüm ettim, sonra sıkıldım, bir ara yoruldum, bir ara içimden bırakmak geldi; ama sonra bağlandım, sayfaların nasıl geçtiğini anlamadım, böyle sevmek falan gibi dar kalıplı cümlelerle ifade edemeyeceğim bir duygu takıntısıyla kitaba bağlandım. Zaten kitabı beğendiğim için bu denli eleştiriyi kendime hak görüyor olmamın yarattığı küstahlıktan yazıyorum bunları. Aktarılış kısmındaki yoruculuk, uzun cümleler arasında boğuşma noktasını geçersek, bu kadar profesyonel bir kurguya en son İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'nda rastladığımı söylersem hiçbir şekilde abartı olmaz. Zaman yolculuğu çok sıradan bir konsept olmasına karşın, Ali'nin bunu nasıl gerçekleştirdiğinin veya gerçekleştirmediğinin gizeminin korunuyor olması, hikayeler arası boşlukları doldurması için okuyucuya düşünce aralıkları oluşturması gerçekten muazzam. Ayrıca bu romanda örneğine daha önce rastlamadığım bir "çift sütunlu aşk masalı" var ki, edebi teknik, ıvır zıvır kaideleri geçtim, hikayelerin paralelliği dahi inanılmaz. Aslında romanın genel yapısı müsaade etse, bütün romanı çift sütunlu yapsa, muhteşem deneyimi bütün kitap boyu yaşayabilirdiniz. Ancak kurgunun gittiği yer itibariyle, iki sütunun yetmeyeceği bir algı dağınıklığına yol açabileceği için, belki de tadımlık sunulması daha hoş olmuş. Kitap okurlarının kendilerine has kıstasları vardır. Örneğin benim en önemli kıstaslarımdan birisi 40 sayfa kıstasıdır. Bir kitap kırk sayfa geçmesine rağmen beni içindeki hikayede bir köşeye saklayamazsa, o kitabı bırakırım, okumam. Biraz daha süre tanımış olduklarım vardır; ama asla bitirmemişimdir o kitapları. Bugüne kadar bu durumun hatırladığım kadarıyla hiç istisnası olmamıştı. Biraz önce dedim ya, sıkıldım yoruldum diye sayfasını tam hatırlamıyorum, ancak mekanik yarasalar mevzuundan hemen sonraydı, oradan sonra geçen zamanı hatırlamadım, bir bakmışım 180. sayfaya kadar gelmişim. Peki beni bu kurala istisna yapmaya iten neydi? Emre Bey'in bana kitabı hediye etmesi diye düşünüyorsanız, en azından şu ana kadar yazdıklarımla, böyle şeyleri dert etmediğimi fark etmişsinizdir. Kitabın başlangıcında beni bitirmelisin, sabretmelisin diyen bir itici güç buna sebep oldu. Çok lütufkar bir davet gibi değil, bir gereklilik gibi kendini gösterdi. Yazar, ilk kırk sayfada tam da tanıtımında belirttiği gibi kafamı o kadar karıştırmıştı ki, bu karışıklığı çözmek bir görev haline gelmişti. Bir de kitabının içinde yaşayan yazar tekniği çok hoşuma gitmekle birlikte, ne yalan söyleyeyim izleniyormuşum gibi hissettirdi. Kitabın başından itibaren, yazar planlı bir şekilde sizi bu kitabı yazmaktaki kendi sevabı ya da günahına çaktırmadan ortak ediyor. Sizi Ali'nin kaderini birlikte çizdiğinize inandırıyor. Karakterler bakmıyorken hikayenin ileride işimize yarayacak ipuçlarını paylaşıyor. İşte tam da bu yüzden, kendi yazdıklarımızı okuyor gibi hissediyoruz. Bu teklifsizlik ve içtenlik, yazarın ben mükemmel bir şey yapıyorum iddiasında olmamasının aksine, "ben kendi kendime bir şeyler yapıyorum, ortak olsana" iddiasında olduğunu hissettirmesi çok çekici geliyor. 

Dördüncü Dilek, bir okuyucu olarak her zaman rastlayabileceğiniz romanlardan değil. Yazarın yarattığı karakterle mücadelesini birebir yaşadığınız, kendi karakterini canlandıran bir havası var. Ana fikir olarak bana Lütfen Beni Öldürme (Stranger Than Fiction) filmindeki fikre uyum sağlamakla birlikte, burada geçen ortak adıyla Ali'nin durumu, mayasında bizim nesilce pek özenilmeyen Doğu'nun tüm harmanını taşıyor. Ancak buradaki Doğu ülkenin doğusuyla değil, dünyanın algıladığı ayrımıyla ifade edilmeli. Bunun yanı sıra, zamanlar ya da haller arasında yolculuk yapıp yapmadığına sizin karar vereceğiniz esas oğlanımızın; günü geçmişte, geçmişi gelecekte şekillendirip, ifade ettikleri cümleler, duyumsamak için tekrar tekrar okunmalı. Size kitabın hikayesini anlatmayı gerçekten istiyorum, ancak son dilek dilendiği anda öyle bir tuhaf hüzün kapladı ki içimi, istiyorum ki ben anlatmayayım, siz kendiniz okuyun. Ayrıca bu kadar girift bir hikayeyi nasıl kelimeye dökeceğimi bilemiyorum ve bunu dökebilecek bir kalemim olmadığı ve klavye ise bu iş için çok sakil kaldığından yapamıyorum. Hayreddin ile bir gemide yüzer iken, dünyanın yaratılışına, Çin'e, Şehrazad ile Şehriyar'ın diyarına, lisede bir tarih dersine hunharca yapılan geçişleri anlatmaya ne dilim, ne elim, ne görgüm yeter. Kitapla ilgili duygu karmaşası yaşadığıma ilişkin cümlemi hatırlarsanız, kitabın sonuna geldiğimde yazarın bütün bunları bilinçli olarak yapıp, yapmadığına dair bir kuşku peyda oldu bende. Acaba okuyucunun kafasının karışacağını, sıkılacağını, yorulacağını ve sonra bağlanacağını biliyor ya da hissediyor muydu? Acaba Ali'nin masalını birlikte mi yazdık? Ya da o yazdı da, bana ben yazmışım gibi hissettirmek miydi amacı? Her bölümü kendine özgü ayrı bir masal olup da, bütün bir kitabın sonunda aslında tek ve büyük bir masalı okuduğunuzu -başında da bilmenize rağmen- hissettiren bir kitap okudunuz mu daha önce? Okuma deneyimi sırasında karşılaşabileceğiniz her tür olumsuzluğu silip atabilecek bir nihayete ereceğinizi söylesem, sabırla ve inatla okumaya devam eder misiniz bilmem; ama ben devam ettim. Devam ettim ve yaşadığım hiçbir ana dahi pişman olmadım. İçimden belki şu kısımları biraz daha hızlı geçse veya kendisinin de kitapta kabul ettiği gibi bu kısımda saçmalamasaydı dediğim muhakkak olmuştur. Ancak yazdığı her harfi, bilinçli bir tercihle romanın içinde tutan ve şu an dahi yazdığım onca kelime ile size orjinal bir kitap tanıtmak için saçmalayıp durduğumu fark etmeme sebep olan bir kitaptan bahsediyorum. Okumaya başlayıp, bırakan pek çok kişi, bu kitapla ilgili yazdığım çoğu şeyi anlamayıp abarttığımı düşünebilir. İddiamda ısrarcıyım, size tanıttığım kitabı okumak her okuyucunun harcı değil. Bunu da "ancak benim gibiler okuyabilir" demek için söylemiyorum. Bu kitap okuyucusuna bir meydan okuma; ancak olabildiği kadar yazıldığı çağa ayna tutacak, erkek iseniz neden sakal-bıyık bırakamadığınızı sorgulatacak, otobüslere farklı gözle bakmanıza sebep olacak ve tarihin aslında bir masaldan hiçbir farkı olmadığını fark etmenize sebebiyet verecek bir kitap. Kitabı hediye ettiğim, iyi bir okur dostumun -benim kastettiğim anlamıyla kullanıp kullanmadığından emin olmamakla birlikte- söylediği şekliyle;

"Bu kitap anamız ağladığında, bizi kurtaracak kitaplardan"!


Kitaplarla kalın.


      

14 Mayıs 2015 Perşembe

Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar “Biz Mektup Yazardık” Sergisi’nde!

İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki “Biz Mektup Yazardık” Sergisi geçmişi günümüze taşıyor.

Bursa’nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım burda  yatıyor

İşte mürekkep bu dizelerdeki gibi damlar Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kaleminden… Sanatçı, 64 yıllık hayatına sığdırdığı sanat tutkusunu, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, dostluklarını çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Anadolu’nun naifliğiyle yakın dostu Nâzım Hikmet’e yazdığı bu dizelerdeki gibi aktarır kâğıda ve tuvallere… Onun şiirlerindeki ve tablolarındaki narlar, dutlar, ayvalar kimi zaman sevdiği kadına duyduğu özlemi kimi zamansa amansız bir kara sevdayı anlatır. Babasından Batı Edebiyatı’nı, annesinden Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı öğrenen sanatçı Anadolu’nun toprak damlı evlerinden, İstanbul’un martılarından, köpüren denizinden, Âşık Veysel’in sazından dem vurur…

Bedri Rahmi Eyüboğlu iç dünyasını tuvallere ve şiirlere aktarırken sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirdiği, yaşadığı döneme ışık tutacak mektuplaşmaları da tarih yolculuğundaki yerlerini alıyor.  Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayıp Paris’te süren eğitim hayatından, resim tutkusunun peşinden gittiği Anadolu’daki yurt gezilerine kadar sanatçının yaşamından birçok kesiti yansıtan mektuplar, “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile İş Sanat Kibele Galerisi’nde ilk kez gün yüzüne çıkıyor. 

Sergi, hem sanatçının kaleme aldığı hem de kendisine gelen yüzlerce mektubun Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma ile kitaplaştırılmasına paralel olarak hayata geçiriliyor. Sanatçının gelini Hughette Eyüboğlu’nun hazırladığı, editörlüğünü Rûken Kızıler’in üstlendiği kitabın ve serginin tasarımı Emre Senan tarafından gerçekleştirildi.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Avrupa’da öğrenci olduğu günlerden Akademi’de öğretmen olduğu günlere pek çok anıyı barındıran mektuplar, orijinal olarak sahiplerinin kendi ifadeleriyle ve kendi imzalarıyla ziyaretçilere ulaşıyor. Sadece ressam ve şair olarak değil mozaik, seramik, vitray ve yazma sanatçısı, heykeltıraş, öğretmen ve yazar kimlikleriyle de sanatımıza kalıcı eserler bırakan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun pek çok isimle sürdürdüğü yazışmaları aynı zamanda sanatçılar arasındaki kuvvetli bağı da gözler önüne seriyor. Her biri tarihi belge niteliğindeki mektuplar; sanatçıların o dönemde yaşadığı ekonomik sıkıntılara dair fikir verirken, yaşanan zorlu koşullara rağmen gerçekleştirdikleri idealleri ile tarihe not düşürebilmeyi başarmış bu insanların umutlarını yitirmediklerini de en iyi şekilde ortaya koyuyor.

Sanatçının Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Çallı, Andre Lhoté, Fahrünisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Arif Kaptan ile mektuplaşmalarının her biri ziyaretçilerde ayrı bir tat bırakmayı vaat ediyor. İş dünyasının önde gelen isimleri Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı’nın mektupları da Eyüboğlu arşivinin önemli parçaları arasında yer alıyor.  

Serginin bölümlerinden biri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşamını şekillendiren iki kadın, eşi ressam Eren Eyüboğlu ve büyük aşk yaşadığı, “Karadutum” dediği Mari Gerekmezyan ile mektuplaşmalarından oluşuyor. Eren Eyüboğlu, büyük aşk yaşadığı Karadut’u sonsuzluğa uğurladıktan sonra eşinin elini bırakmayarak o zor günleri atlatmasına ve resme odaklanmasına yardımcı olacak kadar güçlü iken, diğer taraftan Mari Gerekmezyan ise ölümünün ardından bile gözlerini yaşartacak kadar sevdalı olduğu bir isim. 

64 yıllık yaşamına çok şey sığdıran Bedri Rahmi… 

İş Sanat Kibele Galerisi’nde çağdaşlarıyla yazışmalarının ilk kez gün yüzüne çıktığı “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile anılan sanatçının hayat hikâyesi Trabzon’da başlar. Takvimler 1911 yılını gösterdiğinde Görele Kaymakamı Mehmet Rahmi Bey ve Lütfiye Hanım’ın ikinci çocuğu olarak hayata merhaba der. Asıl adı olan Ali Bedrettin, zaman içinde önce Bedir’e sonra Bedri’ye dönüşür.  Babasının görevi dolayısıyla yerleştikleri Trabzon’daki lise resim öğretmeni ünlü ressam Zeki Kocamemi tarafından keşfedilir. Sanatçı yine bu dönemde edebiyata da merak salar ve ilk şiirlerini yazmaya başlar.

1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne giren Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı gibi Türk resminin mihenk taşlarının öğrencisi olma şansına erişir. Edebiyata olan ilgisinin üzerine düşer ve Ahmet Haşim’den estetik ve mitoloji dersleri alır. 1930’larda hayat onu bu kez Fransa’ya götürür. Dijon ve Lyon’da bir yandan çalışarak Fransızcasını geliştirmeye çalışırken, bir yandan da Gauguin, El Greco, Cezanne gibi beğendiği ressamların eserlerini kopya eder. Sanatçı, ileride hayatını birleştireceği Ernestine Letoni (Eren Eyüboğlu) ile de Fransa’da tanışır. 1940’lı yıllara gelindiğinde kalbine “kara saplı bir bıçak” gibi saplanan Mari Gerekmezyan girer. Asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapar, sanatçı bu büste duyduğu minneti Mari’nin çeşit çeşit portrelerini yaparak ve ona şiirler yazarak yanıtlar. Artık bütün İstanbul ve elbette Eren Eyüboğlu bu tutkulu aşktan haberdardır. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975 yılındaki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı aşkla, resimle, edebiyatla, dostlarıyla, dönemin önde gelen kültür ve düşünce insanlarıyla bir arada geçirir. 

Meraklıları için 5 Mayıs - 20 Haziran arasında İş Sanat Kibele Galerisi’nde ziyaret edilebilecek “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi, sanat ve kültür tarihimizde eşine az rastlanır bir iz bırakmayı vaat ediyor. Sergide orijinal el yazılı mektuplar ve sanatçının çizimleriyle süslediği desenli zarfların yanı sıra mektuplaşılan isimlerin Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılmış portreleri de yer alıyor. Serginin ziyaretçilerini güzel bir sürpriz de bekliyor. İsteyen katılımcılara, sanatçının desenleriyle hazırlanmış mektup ve zarflarla sevdiklerine yazma imkânı sunuluyor. Şimdi özlemle andığımız eski günlerdeki gibi mektup yazma zamanı!

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

12 Mayıs 2015 Salı

Çin Kaynakları Işığında Yapılan Yolculuk: Asya Hun İmparatorluğu - Tilla Deniz Baykuzu

"Hun okunun çevrildiği kişioğlu, acunun en talihsizidir."
Hun Atasözü




Epey bir zaman geçtikten sonra, maratonun ikinci bölümünün ilk kitabı ile yolculuğa devam edebiliyorum. İtiraf etmeliyim ki, bundan altı ay öncesine kadar, yazacak daha çok boş zaman buluyordum. Bir yandan okumak, bir yandan okuduklarımdan aklımda kalanları derleyerek, tanıtacağım eserin hangi yönünü ön plana çıkaracağımı düşünmek aslında epey zamanımı alıyormuş. Türk tarihi ekseninde bir okuma maratonunu planlayıp hayata geçirmek kadar, bunu devam ettirebilmek de gerçekten zahmetli bir iş. Örneğin size ancak şimdi tanıtabildiğim bu kitabı okumamın üzerinden neredeyse iki buçuk ay geçti bile. Ancak yazı ile dönüşü yeni yapabiliyorum. Eski Çağ Türk Tarihi olarak adlandırdığım bölümde, tahlil ettiğim uygarlıklar ve dönemler biraz bulanık, pek çok konunun netleşmediği, kesin yargılara varılamayacak unsurlar içeriyordu. Bu anlamda İslamiyet Öncesi Türk Tarihi'nin Hunlar ile başlayan dönemi de kültür, köken tartışmalarının halen sürdüğü, ancak akademik tarih anlamında artık pek çok hususun netleştiğinin kabul edildiği bir alan. Hun ismi Türk tarihi denilince ilk akla gelen isim olmuştur. Bunun sebebi, tarih müfredatımızın kesinliğe en yakın yerden Türk tarihini başlatma arzusu olduğu gibi, Türk ana vatanının Orta Asya toprakları sayılması haklı ön yargısının getirisi olarak da gösterilebilir. Maratonun ikinci bölümüne başlamadan önce geçen bir senelik süre içerisinde, okuduğum kitaplar ve karşılaştığım tezler doğrultusunda en azından kendi kafamda "Türklerin türediği yer Orta Asya" argümanının farklı ele alınması ve bunun ilk kalemde doğru bir tespit olamayacağı yönünde genel bir kanıya sahip oldum. Bununla birlikte, Türklerin ilk türenek noktalarından olduğu yolunda tezler geliştirilen Hazar Denizi kuzeyinde uygarlıkların var olduğu tarihte Orta Asya'da neler olup bittiğini bilebilmemiz eldeki veriler ışığında pek mümkün görünmüyor. Çin İmparatorluk Yıllıklarında ki ufak bilgiler sonucu ulaşılan varsayımlar ile Hunların atalarının M.Ö. 3.000'li yıllarda aynı bölgede mukim oldukları çıkarımına ulaşılabiliyor. Hakeza İskit/Saka toplumlarının Karadeniz'in kuzeyine göçlerini incelerken, M.Ö. 2.000'li yıllarda kendilerini batıya iten zorunlu bir Hiung-Nu(Hun) göçüne dair de bilgileri İskit/Saka bahsinde aktarmıştım. Bu anlamda, daha geniş bir perspektif ile bakmak koşuluyla Hunların Türklerin ilk ataları olabileceği tezini güncellemek gerekebilir. Hun araştırmalarında Türk tarihçi ve araştırmacılar, Hunlarla ilgili birinci kaynaklar Çin İmparatorluk yıllıkları olduğu için çoğunluğu Çince'den doğrudan çeviri yapmak yerine, Çince'den başka dillere yapılan çeviriler üzerinden tekrar Türkçe'ye çeviri yaparak konuyu araştırmaktadır. Bu yüzden de bazı konuların tahlillerinde için epey geride kalabiliyor ve farklı yorumlar ortaya çıkartabiliyorlar. Prof. Dr. Bahaeddin Ögel'in Çin arşivlerine inerek yapmış olduğu çalışmalar bir yol açmasa belki de bu alanda çeviri eserler üzerinden Sami, Hint-Avrupa veya başka bir kültürün bir unsuru sayılmaya veya Sümerliler ya da bir önceki bölümde anlattığım diğer uygarlıklar gibi yoktan var olup, ortadan birden kaybolmuş bir uygarlık olarak Hunları okuyor olabilirdik. Elbette bu anlamda yabancı akademisyenlerin objektif çalışmalarının da hakkını teslim etmek ve durumun aslında tarif ettiğim kadar vahim olmadığını da belirtmek gerekir. 

Buna karşın Türk düşmanlığı eksenli akademik dünyada, Hunlar halen tek kalemde Türk kültürünün unsuru olarak sayılmamakta en iyimser yorumlarda, "içinde Türk unsurların da(!) bulunduğu bir konfederasyon olarak anılmaktadır. Yazık ki bu tezi savunan insanların bütün bir Roma İmparatorluğu vatandaşlarının Romalı ilan edilmiş olmasını kabullenmeleri veya bu büyük imparatorluğun içinde bulunan yabancı unsurların zikredilmekten kaçınılmasının izahı mümkün değildir. Yine de genel görüş itibariyle Hunların Türklüğünün, Sakaların Türklüğü kadar tartışmalı bir unsur olmadığını söyleyebiliriz. Size tanıtacağım kitaba gelirsek, Prof. Dr. Tilla Deniz Baykuzu'yu ve kitabını ayrıcalıklı kılan unsuru tanımlayarak başlamak gerekir. Asya Hun İmparatorluğu kitabı doğrudan Çince kaynaklardan çevrilerek oluşturulmuş bir eser. Ögel'in Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi eserinin bulunmazlığını da ele alırsak, alanında çok kıymetli ve birinci elden bilgiler içeren bir kitap. Kitap Kömen Yayınları tarafından basılmış, ciltli ve kuşe kağıda 327 sayfa. Cildi, sayfaların kalitesi itibariyle üst düzey bir kalitede olmasına ve kitaplarına nazik davranan bir okur olmama karşın, bir kaç sayfanın kendini ciltten ayırdığına şahit olmam beni biraz üzdü açıkçası. Buna karşın sayfa ve basım kalitesi muazzam. Çok ufak bir iki hata dışında, baskı ve dizgi hatası mevcut değil. Kömen Yayınlarının kütüphanemdeki diğer kitapları ile ele alarak söyleyebilirim ki çok kaliteli işler çıkarıyorlar. Baykuzu Türk tarihinin spekülasyona açık bir alanında birinci el kaynaklardan yola çıkarak bir Hun profili çizerken, kitaba eklenen resimlerden tahmin edebildiğim kadarıyla Hun coğrafyasını da bizzat yerinde tetkik etmiş bir akademisyen. Kitap içerisinde bölge coğrafyasına ilişkin sunulan görseller, tarihi gözünüzün önünde canlandırabilmek adına mükemmel bir hizmet sunuyor. Doğrudan Çin yıllıklarında geçen olayların olduğu yerlere ilişkin kısıtlı görsel olsa da, Orta Asya coğrafyası adına pek çok kez kitaplarda geçip, akıllarımızda sadece birer tamlamadan ibaret olan, göller, dağlar, çöller, ovalarla ilgili canlı ve renkli resimler barındırması bence kitabın kendi tarzında mühim bir ayrıntı ile sıyrılıp, benzerlerinden öne çıkmasına sebebiyet vermiş. Bölge coğrafyasına, haritalarla olsa dahi vakıf iseniz savaşların gerçekleştiği bölgelerin küçük haritaları, savaşta orduların pozisyonları vs detaylarla dönem tarihine hızlıca alışabiliyorsunuz. Elbette Hunlar denildiği zaman, özellikle eski çağ tarihi bilgilerini baz alarak 2000 seneden fazla hüküm sürmüş ve zamanla pek çok kola ayrılmış, Dünya siyasi haritasını defalarca değiştirecek olaylarda baş aktör olmuş bir kavimden bahsediliyor. Baykuzu ise bu büyük kavmin en köklü şubesi ve belki de köklerinin yattığı Asya Hunlarını incelemiş. 

Bu ayrıntılı incelemede, eğitim müfredatımızda yer alan basmakalıp basit bilgilerin aslında ne denli genişlik arz ettiğini, Çin kültürünün Hunlardan ne denli yoğun şekilde etkilendiğini, yine Çin İmparatorluk kayıtlarına dayanarak okuyor ve görüyoruz. Bu anlamda, bu kayıtlardan süzülen ufak tefek bilgilerin tarihe bakış açımızı değiştirmesi de muhakkak. Hun Chan-yüsünün (Kağan, Hakan, Şanyü, Tanhu) Çin İmparatoriçesine mektup yazması, Hunların okuma yazma bilmeyen barbar bir kavim olduğu iddiasını çürütebilecek bir bilgi kırıntısıdır. Bu, her iki anlamda düşünülecek olursak da; yani mektubun Çince veya Hunların kendi dilinde yazma ihtimalleri dahilinde düşünülecek olursa da, her iki anlamda Hunların alelade barbarlar olmadığını, bir devlet örgütlenmesine sahip olduğu, bir yazı dili kullandığı ve diplomasiye yabancı olmadıklarını gösteren alametlerden birisidir. Şimdi konumuz olmamakla birlikte, Hunların kendi yazı dilleri olduğuna inanmak için Romalı Priskus'un yazdıkları ayrıca esaslı bir dayanak teşkil etmektedir. Ayrıca Chou Hanedanı dönemindeki kitabeler ve Chou-Türk ilişkisi de buna bir delil sağlamaktadır. Bunun yanı sıra, konar-göçerlik ile göçebelik arasındaki kavramsal farkı netleştirmek açısından, Çin kaynaklarında bir kaç yerde bahsedilen Hun saraylarının ve Hun yaşantısına ilişkin anekdotların vurguladığı unsurların da es geçilmemesi gerekir. Elde ettiğimiz bilgilerin, Hunların yerleşik hayattan daha gelişmiş bir göçer hayatına sahip olduğunu, buna karşın yerleşik yaşama da yabancı olmadıklarını, bu yaşam stilini güncel bir forma soktukları yorumlarına ulaşabiliriz. Kitap içerisinde Çin kaynaklarında geçen ifadelerin sorgusuz da kabullenilmemesi gerektiği belirtilmiş. Bunun en önemli sebeplerinden birisi her toplulukta bir miktar rastlanılan, tarihi kendi kudreti lehine tahrif etme dürtüsü ve Çince okumanın getirdiği zorluklar. Çinlilerin, Hun İmparatorluğunu Orta Asya'ya bütün hatlarıyla hakim olduğu dönemde bile, Hunları aşağılamak maksadı güden kayıtlar tuttuklarını görebiliyorsunuz. İşin ilginç yönü giyim, kuşam, savaşma, yemek gibi pek çok unsurda Hun kültürü etkisinde kalan Çin İmparatorluğunu uzunca bir dönem Sinolog Wolfram Eberhard'a göre Türk kökenli sayılan ve de Çin kaynaklarının kendi ifadelerine göre Tik'lerin(Çin kaynaklarındaki bu sözcük daha sonra Türkleri yani Tukyuları ifade etmek için de kullanılacaktır) bir bölümü olan Chou Hanedanının yönetmiş olması. Chouların, Saka Türkleri olabileceğine ilişkin eski çağ araştırmacılarının yorumları ile birlikte ele alınırsa, bu kısım Sakalar ile Hiung-Nu arasındaki çarpışmaların, ilerleyen dönemde Hun-Chou mücadelesine dönüşmüş olabileceğini, tarihte pek çok kez kendini tekrar ettiği üzere, aynı kökten gelen Türk boylarının mücadele etmesinin en eski örneği olabileceğini işaret edebilir. Orta Asya tarihi açısından en büyük handikaplardan birisi, Mezopotamya veya Anadolu gibi nispeten küçük çaplı bölgelerde ulaşılan arkeolojik kazı sayılarına ulaşılamaması, dolayısıyla bu bölgede uygarlığın hangi yıllarda başladığına dair elle tutulur veya süreklilik taşıyabilecek arkeolojik kanıtlara ulaşılamamasıdır.   

Kitap ile ilgili en büyük zorluklardan birisi; bu konuda hiç araştırma yapmadan bilgi sahibi olmak isteyen bir insanın, Çin kaynaklarında geçen ibarelerin günümüz Türkçesine çevrilememesi ve ekli halde yazılması sebebiyle(H-oh'an-Yeh vd), Çin kökenli sözcüklerin arasında kaybolması ihtimali. Örneğin, Mo'dun, Mao'dun, Baga-tur gibi isimlerin Mete Han'ı ifade ettiğini bilmek, Hun tarihine genel olarak vakıf olan bir okuyucu için mümkün iken, Hunların bölünmesini takiben karşılaşılan isimler ve Çin Generalleri, Hanedanları, topraklarının isimleri ile karışınca, okunması zor bir hal alabiliyor. Ne yazık ki, Hunların yaşadığı dönemde bu toprakların isimlendirilmesine ilişkin sözlü edebiyat dışında yeni bir yazıt veya arkeolojik keşif olmadığı müddetçe bu sıkıntı uzun bir dönem daha aşılamayacak gibi görülüyor. Asya Hun İmparatorluğu kitabında Hunların en eski çağlardan, bölünüp yok olmasına kadar geçen süreç Çin kaynaklarından birinci elden çevirilerek ve çeviri sırasında Çin dili ve grameri hakkında bilgiler verilerek, bazı kelimelerin nasıl yorumlanması veya okunması gerektiğine dair bilgi verilerek okumaya bir ivme kazandırılıyor. Bunun yanı sıra, arkeolojik delillerin incelenmesi noktasında Baykuzu'ya göre, İskit/Sakalara atfedilen Pazırık Halısı ve Pazırık Kurganından çıkanlar, Hunlara ve Hun kültür sanatına ait. Açıkçası İskitleri de kapsamlı bir şekilde inceleme fırsatı bulduğum için, özellikle iki uygarlığın kültür-sanat ve bunu ifade edişlerinde çok ayrıntı olabilecek hususlar dışında ayrım yapılamayacağı kanaatindeyim. Ancak Baykuzu'nun Kazaklara ilişkin tespit ve eleştirilerinin, bundan 90 yıl önceki genç Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihçilerine yöneltildiğini de hatırlatmak gerek. Orta Asya tarihini araştırırken, İsikt/Saka araştırmalarını nakıs bırakan Türkologlarımızın, Rus ve Kazak tarihçilerinin İskit araştırmalarını da bu coğrafyanın tarihini anlamaya çalışırken ayrı tutması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlamda sadece Pazırık Kurganı açısından değil, İskit ve Hun buluntularının tamamı üzerinden bir değerlendirme yapmak ve bu iki kültürün ortak atası var ise onu keşfetmeye çalışabileceğimiz anahtara ulaşmak belki de daha doğru bir motivasyon olacaktır. Asya Hun İmparatorluğu, Orta Asya'daki Hun varlığına ilişkin kıymetli bilgiler içeren, kaliteli görseller barındıran, özenli bir baskı. Orta Asya Hun tarihine ışık tutması açısından da, günümüzde mevcut en değerli kaynaklardan biri olma özelliğini taşıyor. Dolayısıyla Hunlar hakkında araştırma yapanların, kütüphanesinde muhakkak bulunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.

Türk tarih maratonunun ilk ayağında kitapların sayısının fazla olmasını kendime bahane ederek, bir yayın içerisinde üç-dört kitabı birden tanıtıyordum. Ancak bunun hem kitapların içeriğini anlatmakta, hem de tanıttığım kitap çevresinde tarafımda oluşmakta olan görüşü aktarmakta biraz kısırlığa yol açtığını fark ettim. Bu sebeple, ikinci aşamadan itibaren, aynı yazara ve yayınevine ait seri yayınlar olmadığı takdirde, kitapları tek tek tanıtmaya karar verdim. Elbette, eski çağ tarihinde olduğu gibi, hakkında yazılmış kitapları tanıttığım uygarlığa ilişkin son bir düşünce yazısı yazmaktan vazgeçmiş değilim. Okuduğunuz yazıyla Türk tarih maratonunun ikinci bölümü resmen başlamış durumda. Bakalım, ikinci bölümde yer alan kitapları okumak ve bu döneme ilişkin incelemeleri bitirmek ne kadar zamanımı alacak?

Takipte kalarak, hep birlikte ne kadar süreceğini öğrenmek dileğiyle.




       




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...