25 Şubat 2017 Cumartesi

İnsanın Kendisine Yaptığı Yolculuk: Düşüş - Albert Camus

"Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi?"
Kitaptan



Ne zaman, dünyayı hayali bir tepenin üzerinden izlemek istesem, insanın en az dürüst olduğu kişinin yine kendisi olduğuna karar veririm. Kavramlarla oynamaya pek gerek olmasa da, hem bütün insan ırkını kötü eylemlerinden dolayı sorumlu tutarken bazılarını bu gruplamanın dışında tutmak, hem de o kötü grubun içerisinde yer aldığımı kabul etmemek adına insanı tanımlarken "beşer" ve "insan" ayrımına dikkat etmişimdir hep. Bunun dini, felsefi veya manevi bir dayanağı da olabilirdi, lâkin her gördüğünüz yaratığa insan diyemediğiniz için gördüğünüz yaratığa bir sıfat uydurmak zorunda kalışın sonucu oldu bu isimlendirme. Ancak bazen bu sınıflandırmanın dahi gereksiz olduğuna olan inancım pekişiyor. Evet başta da anlatmaya çalıştığım gibi, insan en çok aynaya bakarken yalan söylüyor. Bu yalanların bir kısmını kendinize itiraf edemiyorsanız bile sizin yerinize itiraf eden Jean Baptiste Clamence'in ağzından kelimelere dökülmüş halini size tanıtmakta olduğum kitabı temin ederek okuyabilirsiniz. Tanıtacağım kitap, Can Yayınları tarafından yayınlanmış karton kapaklı 102 sayfa. Albert Camus benim en sevdiğim varoluşçu yazarlardan. Neden bilmiyorum, aramızda kuşaklarca fark olmasına rağmen, sanki tam da okumak istediğim, o an okumaya ihtiyaç duyduğum şeyleri yazmış olduğunu hissediyorum. Düşüş, bir aynaya bakma hikayesi. İnsanın kendisiyle yüzleşirken yaşayabileceği durumları, gerçeğe yolculuğunda attığı adımların yavaşlığını, geçmişi anımsarken kendisi için neyin önemli olup, neyin önemsiz olduğunu tam adlandıramamış olduğunu idrak etmesini anlatan bir kitap. Camus'nün diğer kitaplarında olduğu gibi ana ve aslında tek karaktere kendisinden epey bir şeyler kattığını düşündüren işaretler yok değil. Buna karşın Clamence karakteri pek çok yönüyle kendimi eşleştirebileceğim bir benzerlikte bulunduğundan da kitabı çok benimsemiş olabilirim. Roman veya Türkçe karşılığı kısa romana tekabül eden "novella" diyebileceğimiz kitap boyunca Clamence, kendisine eşlik eden romandaki arkadaşa -ki okuyucunun ta kendisi oluyor- geçmiş hayatında karşılaştıklarını, kendi hikayesini ve hayatını anlatmakta ve sorgulamakta. Aslında gözünüzün önünde gerçekleşen bu iç hesaplaşma, okuyucu olarak sizin de bir yerinden kitabın içine dahil olmanızı sağlamaya çalışan bir monologdan ibaret.

Hayatlarımızdaki tutarsızlıklar, ikiyüzlülüğümüz, kendimize söylediğimiz yalanlar ve hatta sıklıkla söylediğimiz için yalan olduğu halde tek doğru olarak kanıksadığımız ahlaki pozisyonlarımız; bunların hepsiyle ilgili olarak bir şeyler bulma şansınız var kitapta. Amsterdam'da bir bar koltuğunda karşınıza oturup size kendi hikayesini anlatmaya başlayan bir adama karşı, ilk on- on beş dakika (hadi onbeş sayfa olsun) kuşkuyla yaklaşıp, onu dinlemek istemiyor olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ancak hikayesi, eğer içinizde benzeri boşluklar da varsa muhakkak daha hızlı sarıyor okuyucuyu. Clamence'in Issız Adam tarafını da keşfediyorsunuz ki, aslında pek çok erkeğin kendi iç benliğinde, kimseciklere göstermeden yaşattığı bir form olduğuna inanıyorum bu "ıssız adamlık" mefhumunun. Clamence'in kadınlar ve onlarla ilişkilerine dair anlattığı şeyler, pek çok kadının özellikle feministlerin hoşuna gitmeyecek olabilir; lâkin burada sadece Clamence olarak değil, erkek egemen toplumun kadına bakış açısının da, ana karakter üzerinden hicvediliyor olduğunun da düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Sonuç olarak eleştirisini yaptığı toplumun, kadına meta gözüyle bakıyor olması da bu husustaki yorumumu destekler nitelikte. Kaldı ki kitabın tamamı, insanların birbirlerine karşı gösterdikleri duyguların hangi nedenle sahte, yapmacık ve ikiyüzlü olduğunu aktarmak saikiyle yazılmış gibi. Dostlarla olan ilişkiler de, adına aşk denilen karşılıklı menfaate dayalı birliktelikleri özetliyor. Hayatı madde üzerinden yorumlayabilecek insan neslinin ardı sıra düştüğü halde bir türlü fark edemediği, yerlerde sürdürdüğü maceraları da, düştüğünün farkında olan bir adamın sözlerinden dinlemek, önemli ve çok sevdiğiniz bir gösteriye en önden bilet bulmuşsunuz da izliyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Bu örneği verirken biraz duraksadım çünkü benim için içe dönük ve insanın kendi pisliğini kendisine anlatan kitaplar, oyunlar, filmler sevilesi şeyler. Eğer kendi karakterlerinizde var olmadığını düşündüğünüz boşluklarla karşılaşmaktan korkuyor veya kişiliğinizin ona doğrultulabilecek ilk saldırıda yıkılmasından endişe ediyorsanız, kitabı elinize almasanız da olur. Bana sorarsanız, endişe ediyorsanız dahi bu riski almaya değer.

Camus insanlığa -belki de çok haklı olarak- pek iyi gözle bakmıyor. Kitabında bile insanların masum olduklarına ilişkin her teoriyi reddettiğini, insana suçlu gözüyle bakan her pratiğe de olumlu yaklaştığını söyleyen bir ana karakteri var. Aslında yazının başından beri ana karakter diyorum, lâkin Clamence ve onun doğrudan konuştuğu okuyucu dışında romanda başka karakterler yok. Sadece Clamence'in hayatlarında şu veya bu şekilde yer almış, bir iki satırda geçiştirilecek isimler var ki, onları da roman karakteri olarak sınıflandırmak mümkün değil. Toparlayacak olursam, Düşüş, tek tek insanların değil, insanlığın düşüşünü anlatıyor. Bu küçük romanla ilgili olarak burjuvazi eleştirisi vb. kalıp, beylik eleştirileri bir kenara bırakacak olursak, ilerlediğini düşündükçe veya ilerledikçe, insanlık, erdem, vicdan, adalet, ahlak gibi pek çok konuda olduğundan daha da geriye düşen insanlığımızı bize anlatan cezaevi yargıcına kulak vermemiz gerektiğinin altını çizebiliriz. Özellikle insana dair belirli ahlaki yoksunlukların, davranış bozukluklarının, kültür, millet, hayat görüşü ve benzeri kıstaslar doğrultusunda değişmediği, insanın beşer olmak için gösterdiği hevesin binde birini insan olmaya harcamaktan imtina ettiğini görmek adına Camus'nün kitabını okumanız gerektiğine inanıyorum. Yukarıda onca şey söylemiş olmama karşın, özellikle belirtmeliyim ki, kitapta her insanın kendinde bulabileceğinden daha fazlasını bulmuş olabilirim. Bunu ise tıpkı Clamence'in yapmış olduğunu olumlu bir eleştiriye çevirerek, insanın kendisini keşfetmeye dair bir erdem olarak nitelendirmiyorum. Bence insan olmanın en büyük sorunu, insanın kendisini bir türlü kabul edememesinden geçiyor. Anlatılanlar, bu kitapta okuduklarınız, başka kitaplarda okuyacaklarınız veya gezip görerek, konuşarak, ilişki kurarak edineceğiniz her türlü tecrübe kabul etmemiz gereken basit şeyler aslında. İyi bir adam olmak için kötülük yapmamış olmak değil, kötülüğün ne olduğunu bilecek kadar kavramış veya kötülük yapmış olmak gerekiyor. Her şey zıddıyla kaim olduğuna göre, bir elmanın iki yarısından biri olmak yerine, tüm bir elma olabilmek için iyilik de, kötülük de gerekiyor.

Hayat dediğimiz maceranın ilk anlarından, bebeklik, çocukluk çağlarımızda kötülüğün en saf haliyle karşılaşıp, yoğrularak, yontularak, öğrenerek bir hâl aldığımız düşünülürse, yükselişimizi sağlayabilmek için, düşüşümüzü onurla karşılayabilmemiz gerek.

Yükselişimizi kazanmak için okumaya devam etmeniz dileklerimle, kitaplarla dolu bir hafta diliyorum.







23 Şubat 2017 Perşembe

Sizabul'un İzinde: VI. Yüzyıl Bizans Kaynaklarına Göre, Göktürk- Bizans İlişkileri - Hatice Palaz Erdemir

"Dün neler olduğunu hatırlamayan bir millet, bugün nerede olduğunu bilemez."
Robert E. Lee





Gök-Türkler, Türk tarihinin, Türk adıyla zuhur etmesinin -resmi- başlangıcı olmakla birlikte, Türk tarihinin kaynaksızlık mefhumu bu bahiste de insanı epey zorlamaktadır. Yine de, daha önceki uygarlıklardan farklı olarak Çin kaynakları dışında bir öz kaynağın, Orhun Abidelerinin varlığı, bu uygarlığa ilişkin çoğu problemin çözümünü ve bengütaşlarda geçen bilgilerin önceki uygarlıklara uygulanabilir hale gelmesini sağlamıştır. Bununla birlikte, siyasi tarihi sebebiyle, Gök-Türkler ile ilgili yabancı kaynaklar sadece Çin kaynakları ile sınırlı değildir. İstemi Kağanın batıya yönelen siyaseti sayesinde, Bizans kaynaklarında da Gök-Türklere ilişkin bilgiler bulabilmek mümkün. Bu konuyla ilgili en mühim bilgiler Menandros tarafından aktarılmakla birlikte, size maratonda ikinci olarak tanıtacağım bir kitap, Bizans kaynaklarında yer alan az miktardaki bilgi ile kaleme alınmış, kısa ama etkileyici bir çalışma. Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 91 sayfa. Elbette dipnotları ve kaynakça bölümünü çıkartırsanız 65 sayfalık bir okuma gerektiriyor ki, dipnotlara odaklanarak dahi okusanız aynı gün içerisinde bitirilmesi muhtemel bir kitap. Hatice Palaz Erdemir'in izlediği metot ve anlatışının akıcılığı itibariyle de, benim gibi altını çizerek okuyan insanlardan değilseniz çok daha kısa sürelerde kitabı bitirmeniz olası. Konuya Menandros, Maurucius, Simokattes gibi Bizans kaynaklarından bakılıyor olması sebebiyle, aslında bu kitapta bizim Batı Gök-Türkleri olarak adlandırdığımız siyasi yapıyla ilgili olarak daha fazla bilgi ediniliyor. Aslına bakarsanız, bütün Gök-Türk tarihinden kısa bir kesitin bilgisini içeriyor kitap. Ancak bu gibi kitapları değerli kılan şeylerden birisi de konuya özgülenmiş olmaları. İstemi Kağan ve ardından Tardu döneminde Bizans'a göre Gök-Türk Kağanlığının durumu, onlarla yapmış oldukları ikili anlaşmalar, neden uydukları, neden uymadıkları gibi konuları en ufak ayrıntısına kadar okumak keyifli. Başlığa takılıyorsanız, Sizabul, Bizanslıların İstemi'yi seslendiriş şekli. Kaynaklarda Stembis Dizabulos olarak geçtiğine ilişkin kitap dışı bir bilgim de var, ancak kitap içeriğinde Sizabul kullanıldığı için, ben de aynı kullanımda kalarak, konu üzerinde biraz takılı kaldım. Aslında Bizans kaynaklarındaki bu isimlendirmeden sonra, Zaur Hasanov'un Skuthai yazılışının Skuzay okunması gerektiğine ilişkin teoriyi kafamda ters çevirip, Sizabul'un da Sithabul dolayısıyla İstemi olup olamayacağına ilişkin epey kurgu gerektiren bir tez geliştirdiğimi söylemeliyim. Tabii ki, bilimsel anlamda bunu ispat edecek bir delilim yok; ancak araştırmacı olmanın verdiği en güzel duygu da bu olsa gerek. Araştırmalarım sonucu edindiğim fikirleri illa ki akademik ciddiyet içerisinde delillendirmek mecburiyetinde değilim.

Buna rağmen yaptığım işin ciddiyetine dayanarak en azından düşünme sebeplerimi açıklıyorum. Kitaba dönüş yapacak olursam, aslında sayfa sayısı az olmasına karşın, içeriğinden çok fazla şey alabileceğiniz bir kitap olduğunu belirteyim. Özellikle Bizans kaynakları ile ilgili olarak daha önce bir okuma yapmadıysanız, bu konudaki açığınızı rahatlıkla kapatabilecek bilgilere sahip bir eser olduğunu da söyleyebilirim. Elbette kaynakların tek taraflılığı sebebiyle kitap belirli noktalarda az olan hacmine rağmen kendisini tekrar edebiliyor. Bunun dışında Çin kaynaklarında sıkça karşılaşmakta olduğumuz taraflılık konusu, Bizans kaynakları açısından da muteber bir itiraz. Ancak Erdemir'in bu konuda not düştüğü açıklamalar sizin, kaynak bilgiye sorgusuz sualsiz kapılmanıza engel oluyor. Eserin hacminin az olmasının en önemli sebebi, bu konudaki kaynakların da ne yazık ki çok fazla olmamasıyla doğrudan alakalı. Kaynakların bu kadar az olmasının sebebi de, sadece Batı Gök-Türk Kağanlığının, belirli bir zaman dilimi için Bizans İmparatorluğu ile antlaşma hukuku içerisinde bulunmuş olup, tarafların üzerlerinde anlaşmış oldukları hususlara karşılıklı riayetsizliği sonucu kesilen ilişkiler olarak gösterebiliriz. Her ne kadar Gök-Türkler için Orhun Anıtları diye adlandırılan kayıtlar sebebiyle, kendi kaynakları ile tanıma imkanımız olduğundan bahsedebiliyor olsak da, Kül-Tegin Anıtı olarak adlandırılan bengütaşta kendisinden kısaca bahsedilmesinin dışında, İstemi Kağan ve Batı Gök-Türk kağanlığı hakkında çok fazla bilgi sahibi olamamaktayız. Bu sebeple de, diğer kaynaklar hem Gök-Türk kağanlık yapısını, hem de anlaşmalar yapmanın sebeplerini değerlendirmekte bize hep aynı pencereden bakma mecburiyeti getirmektedir. İçeriğine her ne kadar vakıf olamıyor olsak da, Bizans ile diplomasi yürütülmesi ve Sasani İmparatorluğuna karşı bir strateji izleniyor olması, Türk devlet yapısı ve siyaseti adına gelişmiş bir yönetim yapısı olduğuna karine teşkil edebilir. Bununla birlikte İstemi Kağan'ın anlaşmasına uymayan Tardu Kağan'ın anlaşmaya uymama sebepleri hususunda, Bizans kaynakları dışında Erdemir tarafından getirilen yorum, Çin kaynaklarına dayandırıldığı için, aslında bu tip çapraz kaynak okumasının olayların çözümüne ne derece büyük katkı sağlayabileceğini göstermesi açısından da önemli ve dikkat çekici olmuş.

Kitabın dipnotları ise en az kitap kadar mühim bir işlev görüyor. Çünkü bu dipnotlarda sadece Gök-Türk, Bizans ilişkileri doğrultusunda değil, genel Türk tarihi veya Bizans kaynaklarının yorumlanışında o tarihteki olayların önemi gibi başlıklarda değerlendirme yapma şansına sahip oluyorsunuz. Esas itibariyle Batı Gök-Türk Kağanlığı dış siyaseti dışında irdelenebilecek bir konusu bulunmamasına karşın pek fazla yerde karşılaşamayacağınız ilginç bilgiler de edinebiliyorsunuz. Kendi adıma en önemlisi, şu ana kadar okumuş olduğum kaynakları ele alarak söyleyecek olursam, Gök-Türkler ile ilgili diğer kaynaklarda henüz rastlamadığım "Bosporus (Kerç) boğazına kadar olan Bizans topraklarının Tardu zamanında zaptedilmiş olması" bilgisiydi. Kitapta geçtiğine göre bir sene süreyle bugünkü Kırım'a tekabül eden yerde bulunan Kerç boğazının Türkler tarafından istila edildiği, daha sonra Bizans kaynaklarında nedeni yer almamakla birlikte, Erdemir'in yorumuyla mevcut siyasi iç karışıklıklar sebebiyle birden geri çekildiklerine ilişkin çok kıymetli bir bilgi var. Sonuç olarak, Türk tarihinin Batı Gök-Türk Kağanlığının daha batıda nasıl tanındığı ve algılandığı, nelerle özdeş tutulduğu konusunda ufuk açabilecek nitelikte bir kitap. Bizanslıların Türkleri de "İskit" olarak adlandırması, Herodot'tan bugüne değin süren tarihçilik gelenekleri doğrultusunda Türkleri, İskitlerle özdeş tutabiliyor olması bile aslında küçük gibi görülen önemli bilgi kırıntıları. Kaldı ki bana sorarsanız, günümüzde tarihi, bir bilim olarak önemli kılan şey de, bu küçük bilgi kırıntıları üzerinden hareket ederek geniş bir perspektif çıkarabilmek. Kitapla ilgili son söz, Gök-Türkler ile ilgili olarak her yerde karşılaşamayacağınız türden bilgiler arıyorsanız, bu kitap kesinlikle kaçırmamanız gereken küçük bir hazine kıymetinde olduğudur. Görebildiğim kadarıyla da halen satışta olan bir kitap. O yüzden kaçırmamanızı tavsiye ederim.

Tarih maratonunda ilerleyişimiz devam ediyor. Tarihi ve daha da önemlisi kitap okumayı sevdirmek için, lütfen beğendiğiniz yazıları-tanıtımları paylaşmayı ihmal etmeyin.

Kitaplarla ve tarihle kalın.


5 Şubat 2017 Pazar

Masaldan Gerçeğe Açılan Kapı: Son Bilgiler Işığında Kürşad İsyanı - Tilla Deniz Baykuzu

"Türkler özgürlüklerine son derece düşkün halktır. Başka bir milletin 
egemenliği altında yaşamak onlara her zaman, her bölgede ağır gelmiş; 
bu yüzden de başkaldırarak kendi devletlerini yaratmışlardır. "

Lev Nikolayeviç Gumilev

Türk tarihinin en önemli devirlerinden birisi olan Gök-Türkler dönemine ilişkin tanıtacağım ilk kitap, daha önce planlamış olduğumun aksine, tıpkı Hunlarda olduğu gibi yine Prof. Dr. Tilla Deniz Baykuzu'nun bir kitabı olacak. Bunun en önemli sebeplerinden biri, genel tarihi bakış açısının dışında kalıp, Türk edebiyatı ve tarihinde derin bir etkisi bulunan bir olayın ayrıntısıyla irdeleniyor olması. Elbette özel bir sebep olarak da, Hunlar bölümünde ilk tanıtmış olduğum kitap olarak, bana uğurlu geleceğine inanmamı sayabiliriz. Tanıtacağım kitap, baskı kalitesi ile kütüphanenizde uzun yıllar geçirmeyi size garanti edebilecek, Kömen Yayınları tarafından basılmış, ciltli, kuşe kağıda 127 sayfalık bir hazine. Daha önceki eseri tanıtırken de, Kömen Yayınlarına bir sürü övgü dizmiştim ki, aynı övgülerin üstüne koyarak, özenli yayıncılıkları için kendi adıma teşekkürlerimi tekrar iletmiş olayım. Kitaba bakacak olursak; Baykuzu hocanın giriş yazısında da çok isabetli şekilde belirttiği üzere, Kürşad isyanının bu zamana kadar destan yönü dışında hiç incelenmemiş olması Türk tarihçiliği açısından ciddi bir eksiklik. Kitabın içerisinde yazılanların dışında kalmak kaydıyla; okullarda Orta Asya Türk tarihi hakkında okutulan eğitim müfredatı değişmediği sürece, "Chieh-shih-shuai" yani Kürşad isyanı gibi, pek çoğu destan kabul edilmiş olayın, tarihi belgelerde bir karşılığı olup olmadığını araştırmaktan geri duracağımıza inanıyorum. Bu anlamda Baykuzu hocamızın eseri, sadece okuyucuya ufuk açma noktasında değil, Türk tarihçiliğinin seyrine yeni bir yön belirleme anlamında da önemli bir değer taşıyor. Chieh-shih-shuai'den Ahmet Taşağıl hoca'da daha önce bahsetmiş olmakla birlikte, sadece bu konuya özgülenmiş özel bir eser benim bildiğim kadarıyla yok. Hakkında bu kadar az bilgi sahibi olunan ve Hüseyin Nihal Atsız tarafından romanlaştırılmış, kahramanlaştırılmış ve doğru ifadeyle kurgulanmış hali, olayın tarihi seyrinin önüne geçen bir olguya dönüşmüş olduğundan, bu konuyla ilgili ayrıntılı ve kapsamlı bir çalışma yapılmış olması gerçekten sevindirici. Baykuzu hocanın kitabı Atsız'a ithaf etmesi ve giriş yazısı aslında kitabın çarpıcılığını daha en başından gösteriyor. Konuya bu zamana kadar nasıl bakıldığı, Türk tarihçilerinin Kürşad konusunda yapması gereken analizi yapmamış olduklarının belirtilmesi, hayalet sözcük vurgusu ve kalanlarını okumanıza bıraktığım satır başları, daha eserin en başında okuyucuyu bir sorguyla baş başa bırakıyor. Kitabın içeriğine girmeden önce şekle ilişkin diğer detaylardan da bahsederek, eserin hakkını teslim etmemiz lazım. Tıpkı Asya Hun İmparatorluğu isimli kitabında olduğu gibi burada da konuyu destekleyen, özenle seçilmiş görseller okuyucuyu kitaba bağlıyor. Elbette Çince'nin Türkçe'ye aktarılması sebebiyle okuma yapısından kaynaklanan zorluklar var. Ancak konunun çekiciliği bu zorlukları kolaylıkla yenmenize yardımcı oluyor, onu da belirtmiş olayım.

İçeriğe bakacak olursak, Baykuzu hocanın çok sistemli bir şekilde sizi konuya hazırladığını söyleyebilirim. Öncelikle isyan öncesinde Doğu Göktürk Kağanlığının durumunu anlatıyor. Bu aşamada Kağanlığın yıkılışına ilişkin bilgileri edinmekle kalmıyor, isyan öncesi havayı tarihi açıdan kokluyor ve altında yatabilecek sosyolojik nedenlere dair de üstü kapalı bilgi sahibi oluyorsunuz. Bu aşamadan sonra Doğu Gök-Türk Kağanlığının yıkılışından isyan tarihine kadar Çin'e yapılmış olan Türk göçlerine dair bilgilerle karşılaşıyoruz. Bu bölüm özellikle T'ang Devletinin kendi toprakları etrafında yerleştirilmiş Türklerle ilgili gelişebilecek olay ve isyanları küçümsemiş olduğunun delili olarak kendisini gösteriyor. İsyan öncesi siyasi durumu belirli madde başlıkları altında incelediğimiz bölümde ise sanki bizler de "Chieh-shih-shuai" yani Kürşad ile birlikte isyana hazırlanıyor gibiyiz. Burada anlatılan durumlarla ilgili genel düşüncelerimi sona saklamış durumdayım. Bununla birlikte, Çin saraylarının mimari yapısından başlayarak, isyanın gerçekleştiği sarayın yapısı, detayları ve ayrıntılarını dahi kitapta sunması sebebiyle, Baykuzu hocanın çalışmasına verdiği emeğin ne derece yüksek olduğunu sizler de okurken takdir edebilirsiniz. Üstelik sadece akademik bilgi aktarımı ile kalmayıp, isyanın gerçekleştiği bölgeye ilişkin, gerek illüstrasyonlar, gerekse arkeolojik buluntuların ve hatta günümüzde bölgenin durumunu gösteren görsellerin paylaşılması bilginin pekişmesi adına gerçekten verimli oluyor. İsyan öncesi siyasi durum sırasında da, hem kahramanımız Kürşad'a hem de T'ang tahtının varislerine ilişkin pek önemli bilgiler ediniyorsunuz. Açıkçası eserin bu bölümünden sonra; tarihe destan penceresinden bakmayı seven pek çok tarih okuyucusunun, düşünce dünyalarında köklü değişikliklere neden olma olasılığı mevcut. Bu yüzden, milletimizin kendine has yadsıma mekanizmasının devreye girmesi mümkün. Fikrimi sorarsanız, bu yadsıma tepkisinden kurtulmamız, kendi tarihimizi ve dünya tarihini daha sağlıklı yorumlayabilmemiz ve bu tip olaylara özgülenmiş çalışmaların çoğalması için şart. 

İsyan kısmına geldiğimizde, Baykuzu hoca bizi Çin yıllıkları üzerinden on farklı kaynakla ana konuya güzelce hazırladıktan ve metinler arasındaki farklılıkları kafamıza kazımamıza izin verdikten sonra olayları en başından incelemek için "A-shih-na Chieh-shih-shuai" yani hayalet adıyla Kürşad'ın Çin'e gelişini aktarmaya başlıyor. Burada kesin olarak söylenemeyecek olguların altı çizildiği gibi, kaynaklar doğrultusunda var olan olayla bağdaşmayacak; ancak daha önce tarihçilerimiz tarafından öne sürülmüş bilgilerin de düzeltilmesi yoluna gidiliyor. Burada özellikle isim vermekten kaçınıyorum; ancak kitap genelinde Baykuzu hocanın düzelttiği tek bir isim olduğunu, yani burada Gök-Türk tarihi hakkında eser veren akademisyenlere karşı bir doğru-yanlış tartışmasının yapılmadığını da belirteyim. Çünkü, kitap bu anlamda herhangi bir spekülasyon yaratmaktan çok, Türk milletinin zihninde gerçeğinden çok destanının inanılmaz geniş kapsamda yer etmiş olduğu bir olayı, tüm gerçekliğiyle göz önüne serme amacı taşıyor. İsyan sonrası durum, isyancılara verilen cezalar, bu isyanın Türkler üzerinde ortaya çıkardığı etkiye ilişkin bilgilerden sonra, kitap tıpkı giriş yazısı gibi etkili bir sonuç yazısıyla bitiyor. En başta da belirttiğim gibi, Baykuzu hocanın araştırması tarihimizi yorumlama noktasında, çok önemli bir eşik. Son zamanlarda; Türk toplumunun kendi tarihiyle gururlanmak hakkı olduğu kadar, bunun zaman zaman bir hastalık haline geldiğini ve bu hastalık yüzünden çoğu kez gerçek tarihimizi görmezden geldiğimiz dikkatimi çekiyor. Bireyin kendisini, ait olduğu sosyal toplumu, millet kavramı içerisinde köklerini dayandırdığı toplulukların genel davranış modellerini, sadece kahramanlık destanları ve olağanüstü erdemli insan özellikleri üzerinden yürütmek, bana sorarsanız sadece kişisel değil, aynı zamanda milli bir intihar. Türk çocuklarında bir bilinç oluşturmak için Kürşad destanının onlara anlatılması ne kadar faydalıysa, gerçeği ayırt etme yaşına ulaştıklarında da, bu isyanın gerçeklerini öğretmek ve/veya anlatmak o kadar faydalı olacak. Tarihimizin ve tarihi figürlerin olumlu ve olumsuz yanlarını fikir süzgecimizden geçirmeden, onları sadece ululayarak, kahramanlaştırarak, kutsayarak bir tarih oluşturmamızın, toplumumuzun geleceğini yanlış temel üzerine kuracağımız anlamına geleceğni unutmamalıyız. Bugün akademik tarihi gerçekliğin süzgecinden geçmemiş her bilginin, geleceğimizde toplumumuza çizdiğimiz her rotayı çıkmaz sokağa yönelteceği, kurduğumuz geleceğin üzerine çıkacağımız her katla birlikte, ağırlığa dayanamayacak kültürümüzün çökeceğini de unutmamak gerekir. Özetle, tarihimizle her yönüyle barışık olmak durumundayız. Tilla Deniz Baykuzu gibi hocalarımızın eserleri de geleceğini kuracağımız milletimizin, gerçeğin temeline oturması için en önemli taşlardan olacaklar. Bu geleceği kurmaya başlamak için, Kürşad'ın tarihini Tilla Deniz Baykuzu'nun çalışmasından bir kez daha okumanızı ve bu kitap için, mutlaka kitaplığınızda yer açmanızı öneriyorum.

Kitaplar ve tarihle kalın.  

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...