15 Mart 2015 Pazar

Savaş Arefesinde Bir Osmanlı Ütopyası: Yeni Turan - Halide Edib Adıvar

"Demek ki bugün memleketimizi bina ederken, 
Türk'ü, Ermeni'yi, Arap'ı, Rum'u, vesaireyi birbirine 
bağlayacak müşterek bir menfaat ve muhabbet bulunmalı"
(Kitaptan)


Hatırlarsanız, Florian Illies'in 1913, Fırtınadan Önce isimli bir kitabını tanıtmış ve 1913 yılının Birinci Dünya Savaşının arefesi olmasının yanı sıra, ne çok entelektüel değişikliğin de yaşandığı bir yıl olduğu konusunda okuduklarımı size aktarmıştım. Ancak bu kitap sadece Avrupa'daki sembol isimlerle sınırlı olup, dünyanın geri kalanı özellikle de benim en merak etmekte olduğum Osmanlı topraklarında neler olduğu hususundan bihaberdi. Anlaşılan o ki, 1913 yılı, bizim topraklarımız açısından da pek ilginç edebi gelişmeler doğurmuş. Özellikle Halide Edib'in savaş arefesinde yazdığı Yeni Turan bu açıdan kesinlikle muazzam bir örnek. Bu muazzam kitabı okurken o dönemin Osmanlı'sında hangi fikirlerin hangi şiddette ortaya atıldığını anlayabiliyorsunuz. Girizgahımızı kitabı tanıtarak kısa tutacağım. Kitap Can Yayınları tarafından yayınlanmış. Son dönemde Halide Edib Adıvar'ın pek çok eserini yeniden okuyucuyla buluşturmaktalar. Karton kapaklı son sözü ve sözlüğünü de sayarsanız 160 sayfa. Bizdeki Türk dili ve edebiyatı derslerinin basmakalıplığı beni en başından ilk dönem edebiyatı ve divan edebiyatımızdan soğutmuştu. İtiraf edeyim, yeni yeni okuyorum çoğu kitabı. Okudukça da Türkçe ve Edebiyat dersi öğretmenlerimi pek iyi anamıyorum. Zira keşke içlerinden birisi bizleri bu kitaplarla daha erken tanıştırsaydı da dersler esnasında böylesine bunaldığımız kendi yazınımızdan uzaklaşmasaydık. Her neyse hiçbir şey için geç kalmış sayılmamalı insan. Halide Edib'in kitabıyla birlikte, kendi edebiyatımızın ilk adımlarına ve adını derslerde sıkça duymuş olup, bir dizesini veya satırını bile özümseyemediğim yazarlara yeni bir ilgi geliştirmeye başladım. Kitabın adını gördüğünüzde, Turancı bir ideolojiyi arkalayan bir kitap okuyacağınız hissine kapılıyorsanız, rahatlıkla bu hissi bir kenara atabilirsiniz. Zira kitabın genel havası iki siyasi parti arasındaki çekişmeden bahsetmekle birlikte, farklı bir hikayeye odaklanmış durumda. Yeni Turan namla bahsedilen olgu, 1931 yılında faaliyet gösteren siyasi bir oluşumu, partiyi tanımlamak için kullanılıyor. Yazar 1931 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun durumunu değerlendirmekte. Halide Edib'in kendi kitabını anlatırken kurduğu "Bizanslaşan Osmanlı'nın intihap devri" cümlesinden bu romanla bir Türk ütopyası oluşturarak mevcut halden, en azından kendi düşünce dünyasında kurtulmaya çalıştığını anlayabiliriz. Hikayeye bakacak olursak, Yeni Osmanlılar Fırkası ile Yeni Turan Fırkası arasında seçim öncesi yarışı görüyoruz. Yeni Turan, günümüzde kadın kolları diyebileceğimiz bir oluşumla Osmanlı siyasi ve içtimai hayatında etkin kadın müdahalesini öngören, köklerine daha bağlı olmasına karşın, ilginç ve ütopik bir şekilde adem-i merkeziyetçi yönetimi savunan, Osmanlı topraklarında Ermeni, Kürt, Rum her unsurun hakkı olduğunun altını çizen bununla birlikte self-determinasyondan(kendi kaderini tayin hakkı) bahsedilecekse Türkler'in de kendi kaderini belirleme hakkı olduğunun altını çizen, yoğun bir şekilde Türkler ve Yeni Turan politikasını destekleyen gayri-müslim unsurlar tarafından desteklenen bir parti. (Belki de Adıvar'ın ileride Wilson Prensipleri Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer almasına sebep olabilecek düşüncelerin ilk filizlerinin ortaya çıktığı zamanlar.)

Yeni Turan'ın lideri Oğuz ve Yeni Turan kadınlarının lideri olan Kaya'nın etkileyici hal ve kişiliklerinin havasına kapılmamak elde değil. Adıvar, temelde bir ütopya resmederken, bu ütopyanın oluşması için muazzam bir fedakarlığa katlanan Kaya'nın hikayesini anlatıyor aslında. Hikayeyi, Yeni Osmanlılar Fırkasında etkin bir kişi olan Hamdi Paşa'nın yeğeni Asım'ın anlatımından dinliyoruz. Arada ilginç dipnotlar da var. Örneğin Yeni Turan'ın İttihat ve Terakki'nin eski siyasi hayatındaki unsurlar üzerinde önce "Genç Türkler" sonra "Yeni Turan" halini alışını anlatırken, bir yandan da 1900'lü yılların başındaki Osmanlı Siyasi Tarihine ilişkin çok işitilmemiş şeyleri öğreniyorsunuz. Yeni Osmanlılar da İttihat ve Terakki muhalifi yapının adı olmuş oluyor. Romanın geçtiği zaman diliminde Yeni Osmanlılar iktidar ve ilginçtir ki, Padişah figüründen roman boyunca pek az hatta şimdi hatırlayabildiğim bir veya iki yerde bahsediliyor. Ortada daha meşruti bir yapı olduğu gözüküyor. Hamdi Paşa'nın siyasi bir dalavere sonucu Yeni Turan Partisinin en etkili kadını olan Kaya'yı bir miktarda şantajla kendisiyle evlenmeye ikna etmesi ve evliliklerinde geçen dört sene boyunca Osmanlı'nın Yeni Turan'ı iktidara getirişini okuyorsunuz. Eski Türkçe'ye aşina olanların okurken pek zorlanmayacağı bir kitap olmasına karşın, Can Yayınları günümüz okuyucusu için kitabın sonuna bir sözlükte eklemiş. Zaman zaman bakmak zorunda kaldığımı itiraf etmeliyim. Aşina olduğum kelimelerin dışında ilk defa işitmiş olduğum kelimelerle karşılaştığım oldu. Yeni Turan, bir ütopya olması sebebiyle çok sürükleyici. Bunun yanı sıra günümüz siyasi hayatında da mevcut olan bazı araçların, o dönemlerde de var olduğunu öğrenmek hayret ve ibret verici. İktidar hırsı ile dini siyasete alet ederek ulaşılmaya çalışılan nokta ve özellikle de Türk kadının siyasi hayattaki yükselişine yönelen ilginç tepkilerin roman içerisinde analiz edilmesi şaşırtıcı. Adem-i Merkeziyet vurgusu ve kurgusunu anlamak açısından da dikkat çekici bir deneme olduğunu belirtmek lazım. Özellikle Türk unsurun yükselişinin, diğer müslim ve gayri-müslim azınlıkların haklarına ilişkin geliştirilen çözüm önerilerinin Mebusan Meclisinde her iki tarafta yarattığı tez ve antitezler, siyaseten büyüyen tartışmalar ve bundan yüz yıl öncesi aydınlarının Türk toplumu ve siyasetine bakış açısıyla, günümüz bakış açılarının karşılaştırılması açısından muazzam bir etkileşim yaratmakta olduğunun da altını kalın çizgilerle çiziyorum.

Roman içerisindeki mektuplaşmalar, siyasi nutuklar, mecliste geçen kavgalar, Yeni Turan'ın icraatları ve aslında ülke daha iyiye gitmesine rağmen, din sömürüsü odaklı siyasetin sonucunda insanların ülkedeki gelişmeye odaklanmak yerine kadının içtimai hayattaki yerine odaklanması sonucu ortalığın karışması gibi unsurlar vurucu tespitler içeriyor. O dönemde bile medyanın rolü ve yapmakta olduklarına dair şeyler bulabilmek mümkün. Okuduğum her kitabın, geçmişten geleceğe bir şeyler taşıdığına inanırım. Yeni Turan'da ise bu aktarım en üst seviyede. Cumhuriyet döneminde her ne kadar birebir Yeni Turan ideolojisini yansıtmasa da Adıvar'ın hayalini kurduğu şeylere uzanmaya çalışan ideoloji, Adıvar'da nasıl bir duygu dünyası oluşturmuştur bilmiyorum. Yine de günümüzde adı siyasi bir tartışmanın ortasına çekildiğinde "Mandacı" olarak ifade edilerek kestirme bir "hain" damgası vurulan yazarın, ülkesinin geleceğinin planlanması aşamasında farklı farklı düşünceleri değerlendiren bir ideolog olduğunu da unutmamak gerekir. Nitekim Yeni Turan'ın yazılması öncesinde, onun düşüncelerinde Türk Ocağı'nda tanıştığı, Gökalp, Akçura ve Hamdullah Suphi gibi isimlerin etkisinin olduğu açıkça ortadadır. Kaldı ki Halide Edib, daha sonra Milli Mücadele döneminde Amerikan Mandası konusundaki görüşlerine ilişkin olarak Mustafa Kemal'in haklı olduğunu da belirtebilmesi açısından da değerlendirilmesi gereken bir yazardır. Milli Mücadele öncesinde ve sonrasında, hem mücadeleye, hem de edebiyata sunduğu katkının bu kadar palas pandıras ifadelerle geçiştirilmesi zaman zaman üzmüştür beni. Elbette oturup Halide Edib'i savunacak değilim. Zaman zaman çoğu düşüncesine karşı da bir argümanım vardır. Ancak bu husus, sığ eleştiriler ve ön yargılar altında kurban edilmesini haklı göstermez. Adıvar, özellikle Türk kadının kendi kimliğini ve gücünü bulması ve Milli Mücadelede etkin bir şekilde yer almasının en önemli sebep ve vesilelerindendir. Sakarya Savaşı sırasında onbaşı olan ve İstiklal Madalyası almış bir Türk kadının tıpkı kitabında anlattığı gibi benzeri siyasi heva ve emeller doğrultusunda karalanmış olması, belki de tahammül edemediğim. Bütün bunların dışında, özellikle 1913 Osmanlı'sının yansımalarını ve o dönemde imparatorluk sınırları içerisinde serpilmekte olan görüşlerin güzel bir kurgu içerisinde sunulduğu bir ütopya olması sebebiyle, Yeni Turan okunmayı ve dikkatlerimizi çekmeyi hak ediyor. Halide Edib'in İstanbul mitinglerindeki meşhur bir sözüyle bitiriyorum yazımı;

"Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır"

Kitaplarla kalın.  


Abidinpaşa'da Bir Gecekondudan Yükselen Ses: Hatırla Beni - Misli Baydoğan

"Bilerek, isteyerek soyunmalıydı insan toprağa"



Önceki yazılarımı okuyanlar ara ara üzerinde durduğum, ideolojilerin boşluğuna olan inancım hakkında fikir sahibi olmuşlardır. Bunu bir gurur vesilesi olarak değil de, daha çok bir tercih olduğu için sık sık vurguluyorum. Elbette hayat görüşüm bazı ideolojilere yakınlık arz etmekte, ancak bu ülkenin pek çok ideolog ve siyasetçi tarafından defalarca sömürüldüğünü gördüğüm, okuduğum ve inandığım için, milli bir kimlik ve kültürden daha fazlasını hayat görüşümün içerisine sokmak istemedim. Sloganların altını dolduramadığı ideolojiler karmaşadan başka bir şey getirmemiştir bu ülkeye. Ülkemizin sosyal tarihi açısından karşıt görüşlü insanların doğurduğu en büyük karmaşalardan birisi de 12 Eylül olsa gerek. Çağdaşım olan pek çok insan gibi bizzat yaşamadığım bir dönemdir. Ailemin yaşadıklarını aktardıkları, okuduklarım, izlediklerim doğrultusunda insanların birbirlerine sırf farklı düşündükleri için bu kadar zalim davrandığını idrak edememişimdir. Lakin burada farklı olan bir durum olarak ailemin yaşadıklarını aktardıkları ile okuduğum, izlediğim görüşler hep karşıttı. 12 Eylül ve öncesi ile ilgili olarak yıllardır en rahatsız olduğum durum, sol görüşlü insanların oluşturduğu tek taraflı bir 12 Eylül edebiyatı ve 12 Eylül sineması oluşturmuş olmalarıdır. Sadece sol görüşlü insanların idealist olduğu, iyi olduğu, gerçek mücadeleyi verdiği bunun dışında sağcı, milliyetçi, ülkücülerin katil olduğu, bağnaz olduğu, Türkiye'yi ucu bucağı görünmeyen bir karanlığa sürükledikleri yolundaki subliminal mesaj dolu diziler, kitaplar, filmlerden o kadar gına gelmiş durumdaydı ki, bırakın bu dönemi anlatan bir kitabı okumayı veya bir filmi izlemeyi, bambaşka bir konuya sahip roman veya inceleme kitabında dahi benzeri referanslar gördüğümde kitabı bırakmış, televizyonu kapatmış, sinemadan çıkmışlığım vardır. Oysa ailemden -ki insanın ilk limanı ve doğal olarak en çok güvendiği insanlardan- duyduklarım hiç o süslü filmlerde ki, idealist, dürüst, namuslu, ülkesinden başka bir şey düşünmeyen yeşil parkalı özgürlük savaşçılarından bahsetmiyordu. Aksine, annemin karnında sapasağlam doğmaya hazır bekleyen hiç görmediğim ablamın doğumu için ebeyi çağırdıklarında "onlar sağ görüşlüdür" diyerek doğuma gelmediğini ve ablamın anne karnında nefessiz kalarak öldüğünü biliyorum. Ya da sadece işini yapmaya çalışırken, silahlı eylem yapmaya çalışan öğrencilerin -ki bir öğrencinin asli görevi silahlı eylem yapmaktır(!)- silahlarını toplayarak görevini yerine getirdiği için evi dinamitlenen, hedef gösterilen bir adamın oğlu olduğumu biliyorum. Sürgün tayinleri, başarılı bir insanı mesleğiyle tehdit etmeyi ve bütün bunların sebebi olarak rahmetli dedem için evde mevlid okutulmasının gösterilmesi, dolayısıyla bunun da yobaz olduğumuza delil teşkil edeceğini iddia etmeleri gibi Aydınlık bir Türkiye emeliyle, insanların birbirlerini boğazlamaları, hor görmeleri ve öldürmelerinin özgürlük savaşları olarak kaleme alınmasına hiç değinmiyorum. Kafamdan bütün bunlar geçerken Misli Baydoğan'ın Hatırla Beni kitabını elime aldım. Bir ay önce Ankara'ya yağan meşhur kar vardı. Kitabın yazarı sosyal medyada uzun süredir takip ettiğim ve hayat görüşüne dair kendi çapımda çıkarımda bulunabileceğim birisi olduğundan, 12 Eylül temalı bir kitap olarak ilgimi çekti. Çünkü kendisini iyi yetiştirmiş olduğunu sosyal medyadan takip ederek fark etmiş olduğum bir milliyetçinin kaleminden bu dönemi okumak "benim için" bir ilk olacaktı. Düşüncelerimle ilgili uzun girizgahın ardından gelelim kitaba. Berikan Yayınları tarafından yayınlanmış karton kapaklı 407 sayfalık bir roman. Ülkücü bir ağabeyin kız kardeşi olan Gülden'in günlüğüyle başlıyor roman. Okuduğunuz süre boyunca bir genç kızın günlüğünde anlattıkları ile ne kadar devam edip edemeyeceğinizi düşünürken on sayfaya kalmadan birden kendinizi o dönemin Ankara'sında Abidinpaşada bir gecekonduda buluyorsunuz. Mekanların ve insanların sahiciliği, dönemin Ankara'sının anlatımı çok etkileyici.

Hatırla Beni'nin benim açımdan en ilgi çekici kısmı Ankara'da geçiyor olması. Fanatik bir Ankara aşığı olarak, Ankara'da geçen romanlara inanılmaz ilgi duyduğumu saklamayacağım. Ama 1979'un Ankara'sı ve hikayenin geçtiği çoğu yerin günümüzdeki halini biliyor olmam, okuma zevkimi daha da arttırdı. Bir noktadan itibaren, Gülden'in günlüğünden ziyade bir hikayenin kronolojik akışına şahitlik etmekte olduğunuzu da fark ediyorsunuz. Baydoğan'ın kaleminde sol eğilimli edebiyatta olduğu gibi karşıt görüşü aşağılama, yaftalama veya itham etme cümleleri yok. Kendi görüşünü ve inançlarını sorgulayan kesime karşı sergilenen sessiz bir öfke var. Belki de muhafazakar eğilime sahip sağ görüşün en karakteristik özelliği olan kendi içinde kapalı olmanın etkisi de var bunda. Zira bu zamana kadar sağ kesimden bu döneme ilişkin pek çok hikaye anlatılmış, roman yazılmış olabilir ancak Hatırla Beni bu noktada kendi içine kapanan bir roman değil. Aksine, sadece kendi düşüncesini paylaşan insanlara değil, bütün okuyucuya anlatacak kapsamda, bir kez olsun milliyetçi bir insanın penceresinden bu olayların nasıl gözlemlendiğini anlatıyor. Gülden'in Murat'a olan aşkı çok kıymetli, çok gizli, çok içten. Şahsi olarak romanlardaki süslü aşk hikayelerini sevmeyen ve belki de bu sebeple teması aşk olan kitaplardan ısrarla imtina eden biri olarak, Gülden ile Murat'ın arasında olan, daha doğrusu Gülden'in Murat'a hislerinden vücuda getirmiş olduğu duygular okurken beni rahatsız etmedi. Gülden'in duygularını ifade ederken yaşadığı iniş çıkışlar, yazarın karakteri oluştururken planladığı bir unsur olarak kendini göstermiş. İçinde bir aşk hikayesi olmasına rağmen, romanın başat unsuru 12 Eylül döneminde hep ötelenmiş, hikayeleri işitilmek istenmemiş bir güruhun yaşadıklarını vurgulamak olarak ön plana çıkmış. Kitabın günlük kısmı ise aynı zamanda kırılma noktası olan Temmuz 1980'e kadar devam ediyor. O andan itibaren yine Gülden'in ağzından ancak tarihsiz ve dört sene sonrasından dahil oluyorsunuz hikayeye. İlk romanı olmasına karşın epey etkilendiğim Baydoğan'ın yazarlığını bu noktadan sonra daha fazla takdir edilesi buldum. Zira romanın ilerleyişi ve anlatımı dört sene olgunlaşıverdi birden. Gülden'in başından geçenlerle talihsiz bir şekilde kazandığı tecrübesi ilgi çekici şekilde kitaba sirayet etmeye başladı. Bu değişimi görünce, romanın başlangıç kısmında ufak tefek olsa da eğreti gelen kısımların bilinçli bir tercih olduğunun farkına vardım. Bir diğer önemli vurgu olarak gördüğüm, görülen işkenceye dair olguların yansıtılması, o dönemi okuyan insanların işkence konusundaki sol eksenli ön yargılı bakış açısını değiştirecek cinsten. Yazının başında dediğim gibi Türk siyasi tarihinin eski dönemleri o kadar tek taraflı anlatılmaktadır ki, bildiğiniz şeyleri bile size unutturabilir. Medya ve edebiyat destekli en büyük ön yargılardan birisi de 12 Eylül'de sadece sol görüşlü insanların işkence gördüğü, hapis yattığı, öldürüldüğü, zulüm ve baskı görmüş olması algısıdır. Oysa bu konuda da hep tek taraflı bir algı oluşmuştur. Bu algının bence iki önemli sebebi vardır. Birisi, bir tarafın sürekli acısından dem vurması ve bunu dile getirmesi ise, ikincisi de diğer tarafın bu acılarla mücadele etmenin yolu olarak susmayı ve içine atmayı tercih etmiş olmasıdır. Elbette her iki ideolojinin devlete bakış açıları da bu durumu açıklayacak şifreler içermektedir. İşte bu noktada yazarın kitabın adıyla müsemma olarak okuyucuya pek çok şeyi hatırlattığını anladım.

Bu dönemi karşıt görüşü tarafından da taşkın bir seviyeye gelmeden okunabilecek halde kaleme almış bir roman aranıyorsa bence bunun miladı Hatırla Beni olabilir. Zira Milliyetçi edebiyatın biraz kendi çevresi ve içinde kapalı olması sıkıntısını aşabilecek bir üsluba sahip. Geçmişte kendisini dışarıya tanıtmak ve insanları kendi düşüncesi etrafında toplamak için reklamvari stratejilerden uzak durmak gibi içe kapalı yol izleyen sağ siyasetinin güncel ideologlarının daha kararlı, kendisini daha iyi ifade edebilen ve argümanlarını karşısındakilere daha ikna edici olarak sunabilen eğitimli bir altyapısı var. Yıllardır suskunluğu ve içe kapanıklığını yobazlık ve sığlık olarak algılayan bir kesime kendi düşünce dünyasının derinliğini keşfetmek için sunulmuş bir zeytin dalı gibi de görebilirsiniz. Bu nebze katmanlı, bir genç kızın saf düşüncelerinden, eylemli ideolojiye geçişinin etkili şekilde anlatıldığı, kaybedilenlerin karşısında hiçbir şey kazanılamamış olunmasının vurgulanması adına muazzam bir roman. Bir ilk roman olarak hiç sırıtmayan ve kalemi ile bir dönemi ailemden dinlediklerim ekseninde okumamı sağlayan Misli Baydoğan'ın da adını bundan sonra çok daha fazla duyacağımıza yürekten inandım. Ülkemizde sadece Denizler, Mahirler, Yusuflar, Berkinler değil, Güldenler, Nerminler, Muratlar olduğunu, kurgusal karakterlerin dışına çıkarak sadece son dönemimize baktığımızda dahi Fıratlar olduğunu işaret edebilmesi açısından okunmayı ve anlaşılmayı hak eden bir roman okudum. Türk edebiyatının uzun dönemdir, belli bir ideolojinin entelektüel zırhı altına saklanmış benmerkezci ve kalıplaşmış tek taraflı anlatımlarını yıkabilecek kadar güçlü bir kalemi okumaya davet ediyorum sizleri. Yakından takip ettiğim için de kısa sürede ilk baskısının bitmiş olduğunu öğrenmek beni mutlu etti. Özellikle hafızaya en çok ihtiyaç duyduğumuz günlere doğru yaklaşırken, unutmamak, hatırlamak ve belki de yaraları sarmadan bırakmanın gerektiğini anlamak için muhakkak okumanızı tavsiye ediyorum. Son söz olarak ihtiyatlılık veya ideoloji sahibi olmamakla alakalı olarak hep kendime tekrar ettiğim cümleyle bitirmek istiyorum.

"Sağa veya sola sapan yollara gitmek yerine, herkesin dosdoğru ortadan, gerçeğe doğru ilerlediği bir yolumuz olması dileğiyle"


Kitaplarla kalın.     

14 Mart 2015 Cumartesi

Eski Çağ Türk Tarihi (M.Ö. 10.000 - M.S. 200)


"Tarih şuuru, sadece geçmişin geçmişliğini bilmek değil; 
onun hâlde de var olduğunu anlamak demektir."
Thomas Stearns Elliot


İnsan olmanın en büyük anlamlarından biri, benim için okumak oldu hep. Milyonlarca yılın nihayetinde insanlığın en büyük icadının yazı olduğuna inandım. Yazı sayesinde haklarında belki de hiçbir şey bilemeyeceğimiz pek çok uygarlık, topluluk ve onların yaşamları hakkında bilgi sahibi olduk.  Tarih dediğimiz ve bize kendi geçmişimizi pozitif bilimler aracılığıyla olabildiğince net bir şekilde göstermeye çalışsa da puslu bir ayna olmaktan öteye geçemeyen bilgi yığını; zaman zaman kültürlerin, ülkelerin, insanların gelişimi için veya pek çok daha farklı ve kötü amaç için değiştirilmiş, kırpılmış, hırpalanmış yeniden yazılmış. Modern tarih biliminin pek çok kaynağı bir arada değerlendirerek kendi öznel değerlendirmelerini çıkartmaya çalışması da belki bu yüzden. En önemli sorun olarak da, herkesin geçmişte yaşayan bir uygarlığa, kültüre, topluma sahip çıkma arayışı içerisinde kurguladığı, yeniden inşa ettiği veya tarumar ettiği tezler ön plana çıkmış hep. Tarih konusunda daha fazla bilinç sahibi olmak ve hakkında okumayı sevdiğim bir dal olarak kendimi yetiştirmeye çabalamak konusunda pek çok şey yazdım bugüne kadar. 2013 yılının Aralık ayında başladığım mevcut eserler doğrultusunda geçmişten bugüne tarihi tetkik etme ve edindiğim bilgileri paylaşma konusundaki arzumun en temel sebebi, tarihe hem bilimsel, hem de popüler anlamda çok fazla anlam yüklememden kaynaklandı. Türk tarihi maratonu olarak adlandırdığım, hali hazırda devam eden uzun soluklu maratonun, eski çağ bölümünde bir sene bir aylık süre içerisinde tam kırk beş kitabı bitirdim. Dolayısıyla bu konuda uzman olduğumu iddia etmesem de, en azından belirli teorileri ve tezleri değerlendirmeye yetecek kadar tarih bilgim ve bazı çıkarımlarda bulunabilecek kadar hakkım olduğuna inanıyorum. Eski Çağ Türk Tarihi alt başlığında okumuş olduğum nadide ve son kitabı tanıtarak, bu çağa ilişkin bahsi en azından maratonumu tamamlayıp, yeniden başa döneceğim güne ve bu konuda yeni çıkmış kitapları tetkik edene kadar kapatmayı düşünüyorum. Ardından da, eski çağ tarihini kendi okuma takvimim ve şahsi analizlerim ile noktalayacağım.

Nadide Bir Kitap, Nadir Bulunur Bir Bakış Açısı: Türk Dilinin Beş Bin Yılı – Selahi Diker

Tarihi incelemek konusunda belki de en önemli bilimlerden birisi dil bilimi. Dilbilim, o dönem yaşayan toplumların, etrafında yer alan şeyleri nasıl isimlendirdiği ve bu isimlere ne gibi anlamlar yüklendiğinin anlaşılması açısından geniş bir inceleme perspektifi sunmasının yanı sıra, geçmiş ile geleceğin arasında kabul edilebilir benzerliklere dayanarak kurulacak köprülerin en ağır işçisi konumunda. Bir toplumun dilini, alfabesini, yazım duygusunu anlamlandırabilmek için sadece dilbilgisi kuralları hakkında bilgi sahibi olmak yetmiyor. Arkeolojik verilerin doğru değerlendirilmesi için geçmiş dillerin pek çoğuna hakim olmak gerektiği gibi, bir bağlantı kurabilmek için günümüz dilleri hakkında da derin bilgi sahibi olmak, pek çok dilin kurallarını, ses değişimlerini, seslendirilişini bilmek gerekiyor. Örneğin, hayatında Ural dilleri ve Altay dillerinin telaffuzu hakkında en ufak bir tecrübe edinmemiş bir filoloğun, peşin hükümde bulunarak, Sümerce’nin bu diller ile alakası olamayacağı yönünde tez oluşturması hem bilimsel ahlaka, hem de gerçeğin aranması noktasındaki samimiyet vurgusuna büyük zarar veriyor. Bakış açısının taraflı olması bilginin sıhhatli kaynaklara dayandırılmasını engellediği gibi, yukarıda bahsettiğim tarihin farklı amaçlarla hercümerç edildiği bir oyun parkına dönüşmesine sebebiyet veriyor. Sümerliler ve Etrüsklerle ilgili kitapları tanıtırken, özellikle eski çağ tarihi açısından, alanının uzmanlarından ziyade, kendi araştırmacılık geçmişine dayanarak ve fedakar bir çaba sergileyerek ömrünü karanlık bir noktayı aydınlatmaya çalışan araştırmacıların eserlerinin çok daha fazla tespit içerdiği ve insanın önünü görmesini sağladığını belirtmiştim. Selahi Diker’de bu araştırmacılardan birisi. Mühendis olmasına karşın, kırk yılını dilbilim ve dillerin kökenleri konusundaki araştırmalarına adayan Selahi Bey’in kitabı, en azından şu an için hiçbir yerde bulamayacağınız bir kitap. Bende normalde ederinin üç katına bir sahaftan temin edebilmiştim. Açıkçası bugün olsa yine aynı parayı verirdim, kaldı ki kitap için harcanan paraya acımadığım gibi, böylesi bir eser için seve seve daha fazlasını da verebilirdim. Benim elimdeki baskısı, yazarın kendi imkanları ile yaptırmış olduğu bir baskı olup 538 sayfa. Kitabın başlangıç bölümü, yazarın kendi konusunu sıkı bir şekilde araştırdığını tespitlerinin ve tezlerinin bir hayal doğrultusunda değil, sağlam temeller üzerine inşa edildiğini gösterir nitelikte. Selahi Diker Horasan’lı Selçukilerin –ki Horasan ve Harezm bölgesi ayrıca Kanglı Türkleri bağlantısıyla ilginç bir şekilde Sümerliler’e ulaşan izler taşımaktadır- yarattığı Türk Rönesansı başat unsur olmak üzere, Türk destanlarını ve eski Türk tarihini tahlil ettiği bir bölümle hoş bir giriş yapıyor kitabına. Bu bölümde vardığı sonuçlar çok dikkat çekici olduğu gibi, aynı zamanda pek çok tarih okurunu tatmin edebilecek delillerle bağlanıyor. Kitabın bundan sonra devam eden kısmı ise, dilbilim ile ilgilenenler için daha anlaşılır bir mahiyette. Zira araştırmacının gramer sentaksları, köken incelemeleri ve kelimelerin dönüşümüne ilişkin izlediği yöntem ve ulaştığı tespitler, konunun uzmanları dışında kalan insanlar için bir anlam ifade edemeyebilir. 

Bu konuyla ilgili ara metinlerde geçen ve yazar tarafından “bunun doğru okunuşunun bu olması lazım, çünkü bu sebeple” ifadelerine dayanak teşkil edebilmek için konu hakkında bir miktar mürekkep yalamış olmak gerekli. Kitabın en önemli bölümü olan kayıp dillerin araştırılması hususunda, yazarın 40 yıllık birikimi, araştırmaları, bu doğrultuda ulaştığı fikirler hakkında kapsamlı bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Sümerce, İskitçe, Etrüskçe, Frigce, Hititçe, Hattice gibi bazıları hakkında yeterli kaynağın dahi bulunmadığı diller ile ilgili olarak, bazen bir arkeolojik buluntu üzerinde geçen harflerden, bazen yarısı yok olmuş kitabelerden yararlanarak, tarihi perspektifi de işin içinde dahil ederek, farklı okumalar geliştirilmiş olduğunu fark ediyorsunuz. Örneğin; bu okumalardan, Meşhur Frig Kralı Midas’ı Aramiler üzerine oturan (Aramilere hükmeden) Mete olarak okuması pek ilginç geldiği için bu hususu Frigler ile ilgili yazımda da belirtmiştim. Bunun dışında Sümerce konusunda Osman Nedim Tuna’nın tezleri üzerinden daha gelişkin tezler üretmek konusunda da Selahi Diker’in araştırmacı mantığının ışıltılarını görebiliyorsunuz. Bugün hakkında Hititçe daha doğru kullanımıyla Neşacaya geçmiş olan bazı Hatti duaları dışında hiçbir şey bilinmezken, Selahi Diker’in bu dile ait ufak kapsamlı bir sözlük dahi oluşturmuş olduğunu fark ediyorsunuz. Kitabın geniş bir ufka ve bu ufku destekleyecek bilimsel materyallere sahip olduğunun altını çizmeliyim. Eski çağ tarihine bakış açınızı değiştirecek bir kitap olduğu muhakkak. Ancak başlangıçta da söylediğim gibi, şu an piyasada bulunan bir kitap değil. Sahaflarda arayarak temin edilmesi ve muhakkak tetkik edilmesi gerektiğini, özellikle tarihle ve dilbilim ile ilgilenen okurların, kafasında oluşmuş ve oluşabilecek pek çok soruya netlikle cevap verebileceği konusunda kendi şahsi garantimi verebilirim. Peki bu kitapta öğrendiklerimi de dahil ederek, Eski Çağ Türk Tarihi denilince ne anlıyorum? Kitapları tanıtırken uygarlıklar sırasına göre gitmiş olduğum için burada da bu sırayı takip etmek istiyorum. Elbette bu uygarlıklardan bahsederken, aynı tarihte bulundukları bölgede anlatmamış olduğum diğer kültür ve uygarlıklar hakkındaki bilgilerimle size maratonumun ilk büyük adımının kısa bir profilini çizeceğim.

Anav'dan Mezopotamya'ya Kenger Gölgesinde Yolculuk

İnsanoğlunun antropolojik kayıtlardan izlenen yolculuğu, genetik çoğalma dürtülerinin çeşitliliği sonucu M.Ö. 10.000'den sonra pek çok ayrı kola ayrılmış ve insanlığın yolculuğunu anlayabilmek için antropoloji tek başına yeterli olmaktan çıkmış. Bu dönemin başlangıcı ile dolikosefal ırkın karşısında daha mahir, gelişime açık brakisefal bir ırk türemiş olması ve insanlığın, bireyden topluma, toplumdan devlete dönüşme macerası daha tiyatral bir hale gelmiş. Günümüzde yürütülmekte olan kazılarda, M.Ö. 9.000 yıllarına ait yerleşimler ve arkeolojik veriler elde edilirken, insanlığın yerleşik medeniyet olgusuna en eski çağlardan beri aşina olduğu tespit edilmiş. Bu noktada başta Osman Karatay olmak üzere pek çok yabancı ve yerli araştırmacının yerleşiklikten sonra, göçebeliğe geçişin geriye değil, ileriye evrim olduğu yönündeki açıklamalarına yürekten katılıyorum. Ülkemizin güncel tarihinin başlangıcından bu yana tarih derslerinde bize öğretilen veya algılatılan göçebeliğin aşağı unsur olduğu hususu, göçebeliğin ve hatta özellikle Türk soylu topluluklara atfedilen ve daha doğru bir ifade olan konar-göçer toplumun, aslında yerleşik toplumdan çok daha ileri olduğunu kabul ederek başladım tarih yolculuğuma. Zira konar-göçer toplumların, hem yerleşik bir hayatları, hem de yılın belirli dönemlerinde özellikle hayvancılıkla uğraştıkları için belirli bölgelere kısa süreli göçler yapmalarındaki mantığın günümüzde halen izlerini görmekteydim. Tarih maratonuna başlama fikrime sebep olan Reha Oğuz Türkkan'ın kitabının ardından, kendi gerçeğime değil, gerçek bilgiye ulaşmak için pek çok kitap ve makaleyi tetkik ettim. Okuduklarım sonucunda kati olarak vardığım sonuçlar olduğu gibi, kesinleşmesi pek çok araştırmanın tamamlanmasına bağlı olan, hatta bu araştırmalar tamamlansa dahi kati gerçeğin elde edilemeyeceği ama yorumlanabileceği pek çok bilgiye eriştim. Bu bilgiler doğrultusunda kati olarak söyleyebileceklerim şunlar. M.Ö. 3.000 civarında dünyada inanılmaz bir hareketlenme ve değişim olmuş. Çünkü o anı ve geleceği etkileyecek pek çok uygarlığın kökleri M.Ö. 3.000 civarına kadar dayandırılabiliyor. Bu bağlamda, Traklar, Etrüskler, Hurriler, Sümerliler-Kengerliler, Hattiler, Troyalılar, Pelasglar, Chou Hanedanlığı, Sakalar, Hunlar vd. ile ilgili pek çok kilit olay olmuş. Belirttiğim uygarlıkların, o dönem dünyada yaşam ve medeniyet olan neredeyse her yerde bulunduklarını ayrıca belirteyim. Bunun dışında, yukarıda saydığım uygarlıkların büyük bir bölümünün hamurunda da Kenger-Sümer mayası bulunduğu yine kati unsurlardan. Yazının icadı ile hızlanan ve daha belirginleşen medeniyet macerasında, Sümerliler denilen ama benim sıklıkla Kengerler demeyi tercih ettiğim uygarlığın rolü de büyük. Sümerce içerisinde bulunan çok sayıda Türkçe kökenli sözcüğe dayanarak, "Sümerliler bir Ön-Türk uygarlığıdır" tespitine kati olarak varamasak da, kültür alışverişi unsuru göz önünde bulundurularak, kati şekilde M.Ö. 3.000'lerde bir Türk unsurların var olduğu söylenebilmekte. Haklarında pek fazla yazılı veya arkeolojik kayıt bulunmamasına rağmen, hayali bir uygarlık olmadığı da gözler önünde olan Subarlar ile Sümerliler'in ilişkisi de ayrıca değerlendirilmesi gereken noktalardan. 

Samilerin saldırıları ve Akkadların Sümer kültürünün üzerine çöreklenmesinin ardından, bütün bir Sümer uygarlığının bir anda yok olduğuna inanmak, tarih disiplini ile uğraşan pek çok akademisyen ve araştırmacı tarafından takınılmaması gereken bir tutum iken, sanki bu uygarlık bir anda uzaydan ışınlanmış ve görevini bitirince aynı şekilde geri dönmüş gibi algılatılmaya çalışılması ise bence kabul edilemez hususlardan. Sümerliler, Sami uygarlıkların o dönemde kurdukları gibi merkezi bir imparatorluk olmasa dahi, şehir devletleri kurarak genişlemiş ve özellikle inanç ve dünyayı algılama sisteminin temellerini oluşturarak günümüze kadar -biz farkında olmasak dahi- izlerini sürdürmüş bir topluluk. Bu anlamda Akkad saldırıları sonucunda, Mezopotamya'dan Ege, Anadolu ve Kafkasya coğrafyasına yayılan ve gerisin geri muhtemel göç yerleri olan Türkmenistan-Anav bölgesine ve belki daha da ilerisi olma ihtimali çok yüksek olan Büyük Okyanus kıyılarına kadar süren bir göçü başlatmış olabilecekleri hep ihtimal dışında tutulmaktadır. Özellikle aynı yıllarda  hangi topraklardan geldikleri açıklanamayan, Traklar, Troyalılar, Hatti ve Hurriler gibi uygarlıkların hamurundaki Kenger mayasının dikkatle tahlil edilmesi gerektiğine inanıyorum. Kengerler eski çağın en büyük bilmecelerinden biri olsa dahi tutarlı tezlerle çözüme kavuşturulabilecek bir bilmece olduğuna inancım tam. Bu noktada Hint-Avrupa dil ailesine mensup kavimlerin dillerinden başka, bırakın ölü dilleri, yaşayan diller hakkında dahi fikir sahibi olmayan bilim adamlarının, kati şekilde "Sümerliler Sami değildir, Hint-Avrupalı değildir. Ne oldukları belli değildir" silsilesine varabiliyor olması benim anlaşılmaz bulduğum noktalardan. Kronolojik olarak tutarlı olmayabilirse de, Kenger-Hurri-Troya-Hatti-Hitit-Frig bağlantılarının kurulabileceğine, en azından bu konuda oluşturulmuş tutarlı tezlere kulak verilmesinin bu araştırmalar açısından önem arz ettiğine inanıyorum. Eski çağ tarihinde her uygarlığın ya isim, ya ülke değiştirerek günümüze kadar bir şekilde dallanıp budaklandığına, hiçbir uygarlığın abra kadabra ile havaya toz olup karıştığına inanmıyorum. Benim dışımdaki görüşlere gelirsek, özellikle 2006 yılından sonra yapılan araştırmalar sonucunda Sümer-Türk bağları konusu çok daha etkin bir şekilde savunulmaya ve karşıt görüşlülerin delilleri çürütülerek açıklanmaya başlamış durumda. Önümüzdeki yıllar ne getirir bilemeyiz, ancak yeni buluntular, belki yazılı bir kaç kitabe, belki de tek bir kitabe ve onu doğru okumak için tarafgir olmadığını ispatlamış bilim insanlarının bu gerçeği aydınlatacağına inanıyorum. Ben göremeyecek olsam dahi.

Anadolu: Eski ve Yeni Uygarlıkların Beşiği
   
M.Ö. 3.000 yılından sonra, uygarlık yürüyüşünün Mezopotamya'dan Anadolu'ya doğru ilerlediği görülüyor. Kenger mirasını Anadolu'ya taşıyan uygarlıklar gerçekten var mı? Hattiler ve Hurrilerin bu uygarlıklarla kurulabilecek bağları nelerdir? sorularına bakış açısına göre değişen cevaplar verilebiliyor. Ancak Güneydoğu Anadolu bölgesinde, Kengerler-Sümerliler'in yükseliş döneminden önce dahi Hurrilerin var olduğu biliniyor. Hatta kuvvetli teorilerden birisi de, Subarlar ile Hurrilerin akraba olabileceği yönünde. İncelemelerim sırasında bu uygarlığın kültür ve geçmişine yönelmiş doğrudan bir kitap bulamadım için Elamların da bu konuda pay sahibi olabileceği hususunun da değerlendirmeye alınması gerekir diye düşünüyorum. Bu noktada uygarlığın Anadolu'da serpilmesinden de önce Urmu Teorisinin de bu değerlendirmeler arasında yer alması gerektiğine inanıyorum. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Urmu Teorisi, Türklerin türeneğinin bugünkü İran sınırları içerisinde Tebriz civarında yer alan Urmu Gölü etrafı olduğu yolunda bir teori. Konuya geniş bir bakış açısı ile bakmaya çalıştığımızda ise bu teori, Hurriler ve Subarların gizemlerinin işin sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu boyutunu ele aldığını düşünebiliriz. Oysa aynı tarihlerde, geleceğin destanlarına konu olacak Troya Uygarlığı Batı Anadolu'nun en ucunda serpilip büyürken, Orta Anadolu bozkırlarında ise Hatti Beyliklerinin savaşlardan, çekişmelerden uzak yaşantısı sürmekte. Hattilerin Hititlere dönüşeceği M.Ö. 2.000 yılına gelmeden önce burada bir savaş ve kaos döneminin başladığı konusunda neredeyse tüm eski çağ akademisyenleri mutabık. Öyle ki Kuşşara Kralı Anitta'nın Hattuşa'yı yıkmakla kalmayıp, aynı yerde tekrar şehir kuranların Fırtına Tanrısı'nın lanetine mazhar olmasını dilediği metinler de bu çatışma döneminin varlığını destekliyor. Hititler kalabalık bir Hatti nüfusunun üzerine oturuyor. Yani yönetici sınıfın azınlığı söz konusu. Ancak günümüzde Sümerce ile Türkçe arasında bağı olduğu ispatlanan en az 130 kelime varken bu uygarlıkla bağ, Türk toplulukları arasında bağ kuramayan bilim adamları ve tarihçilerin, ilk aşamada sadece iki kelime ile Hititçe ve Hint-Avrupa sınıfı diller arasında bağ kurabilmesi ve bu bağa istinaden peşin bir hükümle Hititleri, Hint-Avrupalı bir kavim ilan etmesi kaçınılmaz olmuş. Açıkçası tarihçiliğin özellikle siyasi şekillendirme boyutunun bu derece yoğunlaştığı son döneminde sizlere bu site içerisinde pek çok örnekler sundum. Hatta kendi içimizde dahi, bu görüşlerin haklılığına herhangi akademik veya filolojik bir delil sunmaksızın "Adamlar haklı" diyen pek çok arkadaşımla da hasbihal etmişimdir konuyu. Günümüzde Hint-Avrupa kökenli toplulukların kültürlerinin baskın noktaya ulaşmasının en önemli alameti farikalarından bir tanesi de, istedikleri gibi şekillendirdikleri tarihi, tarihini değiştirdiği insanlara dahi kabul ettirebilmesidir. Bizlerdeki bu kabullenmeyi nasıl adlandırırsanız adlandırın, sonuç değişmiyor. Ben kompleks olarak adlandırıyorum bu duyguyu.

Çağlar boyunca, pek çok coğrafyaya hükmedip, tarih yazmak yerine, tarih yapmaya odaklanan bir milletin, bu eksikliğini yoğun olarak hissettiği bir kompleks olarak. Pek çok insanın kendi düşünce dünyasında "Selçuklular-Osmanlılar neyimize yetmiyor, çok önemliyse hadi Gök-Türkler, Hunlar da Türk olsun" tipi meseleyi sadece Türk olmak penceresinden süzen zihinlerine, medeniyeti dünyanın ayakları altına getiren, Kengerlileri, Hurrileri, Etrüskleri anlatmanın pek faydası dokunmayacağı konusunda da zihnimin çeperlerine kazınmış bir ön yargım var. Buna rağmen okuduklarımı paylaşmaktan zevk alıyor olmam sebebiyle, bu maratonla tarihe ilgisi olan insanların zihinlerini işgal etmekte beis görmüyorum. Bugün Hititler, Troyalılar ve Etrüskler ile ilgili olarak destanlar arasındaki benzerlikler sonucu kurulan bağlantıyı küçümseyen kendi insanımızın, yeri geldiğinde destanların ders almak için birer kayıt olduğunu vurgulaması da pek ikircikli geliyor bana. Açıkçası ben daha büyük işler başarabilecek bir toplum olmanın kudretinin, mazide vücuda getirilmiş başarılardan ilham alınarak toparlanabileceğine çok inandığım için kendimce bir mücadele veriyorum. Pek çok insanın dediği gibi "Sümerliler Türk olsa ne olur? olmasa ne olur?" düşüncesiyle bakamıyorum. Çünkü atalarımızın bir şekilde bu kültürle çok yakın ilişki kurduğuna dair deliller var iken bu gerçeği yok saymanın yanı sıra, Hunlar veya Hiung-nu'ların Orta Asya'da M.Ö. 3.000 yıllarına uzanan geçmişi dahi görmezden gelinerek, Hun Tarihi uzun bir müddet M.Ö. 400 civarında başlatılmıştır. Oysa M.Ö. 1.000 yıllarında İskit/Saka'ları batıya doğru iten Hiung-nu kavimlerinin varlığından bahseden Çin Kaynaklarına rağmen. Açıkçası bir zaman makinesi icat edilip, o tarihleri görme şansımız olsa dahi, gördüğü gerçeği reddedebilecek insanların, her gerçeği dürüstlükle kucaklamaya hazır olmayan insanların yaşadığı bir dönemde olduğumuz için kaynakların ve delillerin de pek önemi kalmıyor gibi. Zira buradaki algı yönetiminin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuyla ilgili basit bir örnek verirsek, Hunlar veya Step Kavimlerinin çoğunluğunu, o dönemde kullanılan "Barbar" yani sınır dışından olan kelimesinin anlamını değiştirerek vahşi olarak nitelendiren Hint-Avrupalı tarihçilerin, Hun ve İskit altın işlerindeki inceliğe bir anlam verememesi pek tuhaf. Bununla birlikte, kan dökmek ve savaşla ilgili atıfları barbarlıkla nitelendirenlerin, Hunlar'dan 1500 yıl sonra Kudüs'te bütün şehrin içinde kandan göller oluşturmasını kutsal bir savaş olarak nitelendiriyor olmasının da riya kokan yüzünü hiç hesaba katmıyorum bile. Bırakın barış dönemlerini, savaş dönemlerinde dahi bir hukuku olan bozkır kavimlerini, savaşta vahşet ve tecavüzde sınır tanımayan kavimlerin torunlarının bu kadar acımasızca eleştiride bulunabilmeyi kendilerine hak görmesini; bırakın tarihi açıdan olmasını, insani açıdan dahi anlamlandıramıyorum.

Okumalarım boyunca gerek dil, gerek arkeoloji, gerekse destanların tetkiki konusunda olsun, pek çok noktadan Mezopotamya, Anadolu, Kafkasya ve Güney Rusya Steplerine sağlam bağlarla tutunduğumuz gerçeğiyle yüz yüze geldim. Bununla beraber, barbar olanın bizler olduğu öngörülmesine karşın, nedense geçmişten kalan yapı ve eserleri tahrip edilen, yok edilen hatta kendilerinden bir iz kalmasın diye çaba gösterilen topluluklar da bizler olmuşuz. Kengerlerin, Hattilerin, Hurrilerin, Urartuların, Friglerin, Troyalıların topraklarında, onlardan bir medeniyet izi kalmaması için can siperane bir vahşet tutumu izleyen komşularının, Sami ve Hint-Avrupa kökenli kavimler olmasının da tesadüf olmadığına inanıyorum. Göçebeliği, geri kalmışlık olarak algılayan zihinlerimizin, bundan 2500 yıl önce kadını otağın, çadırın ve insanın merkezi haline getirecek kadar medeni bir kültürü sahiplenmekten imtina etmesinde olsa olsa üstün(!) Hint-Avrupa ve Sami kültürüne karşı imrenişin etkisi var diye de düşünmüyor değilim. Aslında epey uzun süredir, hangi uygarlıkların Türk olup olmadığından çok, kültürümüzün hangi coğrafyalar üzerinde büyük etki sahibi olup olmadığını araştırıyorum. Bu araştırmalarım sonucu da Büyük Okyanus'tan Atlas Okyanusuna paralel bir şekilde uzanan coğrafyada, çok büyük bir yüz ölçümü üzerinde bu coğrafyaların siyasi tarihlerini ve kaderini değiştirecek uzunlukta etki sahibi olduğumuzu fark ettim. Eski çağ tarihinde Türk, Ön-Türk, İlk-Türk, nasıl isimlendirirseniz isimlendirin konumlandırılma konusunda hep bir sıkıntı söz konusu. Bazı araştırmacı ve tarihçiler, Türklerin hem var olduğunu, hem var olmadığını iddia eden çelişkili makaleler yazıyorlar. Daha doğru ifade etmek gerekirse, makalelerinde öyle ilginç cümleler var ki, bu cümleleri tarihin en eski çağlarından beri var olduğumuza yorabileceğiniz gibi, aslında hiç var olmadığımıza da kanaat getirebilirsiniz. Örneğin günümüz çeşitleri ile farklılık arz eden model bir Eski Türkçe ile M.Ö. 3000'li yıllarda yaşamış pek çok uygarlığın dilleri arasında bağlantı olduğunu kabul eden akademisyenler, makalelerin devamında, bu tarihte bu bölgede arkeolojik bir veri bulunmadığından Ural-Altay kavimlerinin yaşadığının düşünülemeyeceğini belirtiyorlar. Ezcümle var olmamızı istemedikleri için yok addederken, kültür tarihini yorumlamak için bir topluluğun varlığının en önemli unsurlarından olan dil, destan ve sanat açısından ortaya çıkan eserlerden faydalanmakta beis görmüyorlar.

Güney Rusya Steplerinde Tanıdık İzler   

Eski çağ tarihi için bir aralık belirleyebildikten sonra, bu noktada kendi görüşümüzden değerlendirilen uygarlıkların, hangi delillerle hangi unsurlar arasında sayıldığını da inceleme fırsatım oldu. Bu noktada Doğu Avrupa ve Güney Rusya Steplerinin 4000 yıl boyunca bozkır halkları ve özellikle Türk soylu halklar tarafından iskan gördüğü ve burada sayısız devlet kurduğunu ve aslında yıllardır bize öğretilen müfredat içerisinde, bu bölgenin ne kadar az bahsedilen ve mahrem tutulan bir alan olduğunu öğrenmeye başladım. M.Ö. 2.500'den itibaren bölgenin Aslar, Kimmerler, İskitler, Sarmatlar derken bu bölgenin daha sonra da Hunlar, Avarlar, Hazarlar, Altın-Orda, Osmanlı vasallığında Kırım Hanlığı tarafından çok uzun bir dönem bu bölgede bulunduğumuzu öğrendim. Aslına bakarsanız, haritada bir bölge olmaktan da öte, bu toprakların Anadolu'ya ikinci gelişimizden önce uzunca bir müddet Orta Asya'dan sonra ikinci Atayurt olduğu, hatta Osman Karatay'ın ufkumu açtığı şekilde, Türklerin ilk Anayurdu olabileceği gerçeğiyle de yüz yüze geldim. Türk tarihinin en büyük cilvelerinden olan, kendinden olanı daha batıya doğru kovalayıp, topraklarını sahiplenmek ve kendi köklerinden olanla savaşmak düsturu uyarınca, Hunların, İskitleri, İskitlerin de Kimmerleri iterek Anadolu'ya soktuğu, onları takip edip, kendilerinin de Doğu Anadolu'nun bir bölümü dahil, Mısır'a kadar uzandıkları ve tarihin belki de ilk süper devletlerinden birisi olduğu, hayvan üslubu denen sanat üslubunun aslında ne kadar zarif, usta işçilik gerektiren ve kaliteli eserler ortaya sunduğunu da bu maraton sırasında öğrendim. Bütün bir yılın ve daha öncesinde okuduğum kitapların sonucunda net olarak düşünüp, yürekten inanarak söyleyebileceğim en önemli husus, bizlerin vahşilik ve ilkellik anlamında hiçbir dönem barbar olmadığımız. Aksine çağdaşları arasında ciddi yüksek kültür özellikleri sergileyen toplumlardan bahsediyoruz. Diğer kültürlerce barbar olarak algılanmasının en önemli sebebi, karşı karşıya kaldıkları üstün savaşçılık yeteneklerine boyun eğmek zorunda kalmaları. Yoksa günümüze kadar gelen tarihte hiçbir uygarlığın (bazı yerli kabileleri hariç) bir başkasının toprağına, canına, malına tasallut etmediğini düşünmek komik bir tahayyülden ötesi değil. Batı medeniyetinin en çok sahiplendiği Roma Kültürünün fethettiği şehirlerde yaptıklarını kendi kroniklerinden okuduğunuz da, veya Sami soylu devlet ve imparatorlukların Orta Doğu ve Mezopotamya'da akıttığı kandan nehirlerle ilgili bilgileri derinlemesine incelediğinizde, savaşçı barbarlar karşısında ezilen halkların hangi bölgelerde daha çok zulme uğradığını rahatlıkla tetkik edebilirsiniz. Burada savaş olgusunun tarafsızca değerlendirilmesi gerektiğinin ise hep unutulduğuna inanıyorum.

Okuduklarımdan anladıklarım derken, bu süreç boyunca karşılaştığım pek çok şeyden dem vurduğumu fark ettim. Maraton süresince okuyup, tanıtmadığım bazı kitaplar da var. Özellikle Doğu Avrupa ve Güney Rusya Steplerinde olanlarla ilgili olarak geniş bilgiler taşımalarına karşın, sadece eski çağ tarihini kapsamadıkları için tanıtmaktan imtina ettiğim veya içeriğinin bana pek bir şey katmadığı kitaplar. Bunlardan kapsam geniş olanları, maratonun ikinci ayağı olan İslamiyet Öncesi Türk Tarihi bahsinin sonunda tanıtmayı planlıyorum. Devam etmekte olan tarihi maceramda Hunlar'la ilgili pasajlar okurken, belirli noktalarda İskitler ile Hunlar'ın daha doğrusu o coğrafya üzerindeki pek çok bozkır kavminin birbirinden ayrılmayacak kadar iç içe geçtiğine dair de pek çok veriye rastladım. Bu anlamda kimi tarihçilerin krali dediği, bir kral sülalesinin egemenliği altında, pek çok kök ve unsurdan müteşekkil büyük devletler kurma konusunda ortak noktaları olduğu gibi himayelerindeki bütün farklı kültür unsurlarına, kendi ana kültürlerini ve yaşayışlarını benimsetmişler. Özellikle İskitler ile Hunlar'ın birbirlerine benzerliği o kadar muazzam noktadaki, tarihçiler kendi aralarında İskitler'e ait olan bir eserin aslında Hun eseri olduğu veya Hunlara ait bir eserin, aslında İskit kökenli olduğu konusunda tartışıyorlar. Daha da ilginci, Atilla Hunlarının yani Avrupa Hunlarının dillerinin İskitçe'nin farklı bir diyalekti olduğu konusunda deliller sunan görüşler de mevcut. Sarmatlar'a oranla, Kimmerler, İskitler ve özellikle Hunlar'ın daha homojen bir yapıya sahip olduğu konusunda da pek çok eser gözüme değip geçti. Kazak araştırmacıların İskitlere ait olduğu konusunda ısrarlı yazıları olan meşhur Pazırık Halısı, Tilla Deniz Baykuzu'ya göre kesinlikle Hun dönemine ait bir eser mesela. Bunun gibi İskit/Sakalara atfedilen pek çok şeyin Hunlara ait olabileceği yönünde tezler var. Bu doğrultuda aslında benim de İskit/Saka bahsinde işlediğim ve pek çok efsane ve dilbilimsel gerçek doğrultusunda kendimce bazı kanılara vardım. İski/Saka ve Hiung-Nu'nun birbirinden ayrılmaz bir parça iken ikiye bölündüğü gibi mesela. Bu iki uygarlığın kendilerini tanımlarken Saka ve İskitlere Soko-Suku-Skuz-Kuz demeleri, Hunların ise Hiung-Nu, Kun, Hun demesi sadece kavmin kendisini adlandırırken zamanla gösterdiği bölgesel değişiklikler sonucu ortaya çıkmış fonetik değişiklikler olabileceğini gösteriyor. Bu bağlamda Sakaların aslında Proto-Oğuz kavmi olup olmadığı yönündeki tezleri biraz daha ileriye götürerek, Oğuz Kağan Destanının aslında Oğuz: Kağan Destanı olup olamayacağı, Mo'tun'a atfedilen Oğuz Kağan kimliğinin aslında, kendisine Oğuzların Kağanı sıfatı verilmesinin sonucu olup, zamanla halk arasında Oğuz Kağan kişiliğine bürünmüş olup olamayacağı yönünde kendi kendime beyin fırtınası yapmaktayım. Bence Oğuz-Kuz veya Guz, Türk soylu toplulukların, en uzun ve en yaygın kullandıkları isimlerden birisi. Bu anlamda Oğuz Türkleri, ifade edildiği zaman Sakalar'dan başlayıp, Hunlar'a oradan, Gök-Türk İmparatorluğu içerisinde yer alan kavimlere ve oradan da günümüz Oğuz Türklerine kadar uzanan bir kronolojileri olduğuna inanıyorum.

Orta Asya'dan İtalya'ya Uzanan Coğrafyada Saka-Oğuz-Tursk Denklemi

Türk Tarihi ve Kültürünü Orta Asya ile kısıtlamak, son yüzyılın en fazla rağbet gören akademik tutumu. Oysa okumuş olduğum kitapların genelinde varılan bir sonuç olarak, Türk türeneğinin Altay Dağları yerine Kuzeybatı Asya olma ihtimalinin daha yüksek olduğu, belirtilen anayurttan Türk topluluklarının sadece doğuya, Orta Asya'ya doğru göç edip, burada yayıldığına inanabilmek için yeterli coğrafi ve kültürel neden yok. İşin daha ilgi çekici tarafı, Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu yıldan bu yana Orta Asya'dan dünyaya yayılan bir göç dalgasının meşhur şablonu ışığında, Türklerin Bering Boğazını geçip Amerika'ya göç eden bir halkası olduğuna dair tezler, günümüzde Avrupa Halklarının kökeninde ve yüksek(!) Batı kültürünün temelinde Türk izleri olduğuna dair tezlerden daha çok rağbet görmektedir. Daha basit bir ifade ile Kızılderililerin köklerinde Türk izleri olması ihtimali, Romalıların köklerinde Türk izleri olmasından daha mümkün bir seçenek olarak görülmekte ve sunulmaktadır. Ben bu konuda sadece pozitif bilimlerden yararlanılmasının yanı sıra, bir miktar da mantıktan faydalanılması gerektiği kanaatindeyim. Hazar Denizinin kuzeyinden aşağı doğru göç eden veya Hazar Denizi'nin doğu kıyısını güneye doğru katederek, Türkmenistan ve İran üzerinden Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki bereketli topraklara doğru göç eden bir topluluk düşünün. Bunun Türkler olması da şart değil. Böyle bir topluluğun, Mezopotamya'dan Mısır'a, Anadolu'ya veya gerisin geri, göç ettikleri Kuzeybatı Asya veya Orta Asya'nın derinliklerine tekrar göç etmeleri ihtimal dahilinde midir? Mezopotamya'dan Anadolu'ya göç etmiş bir topluluğun, burada tekrar baskı ile karşılaşması üzerine Kafkasya üzerinden Güney Rusya steplerine veya günümüzde Balkanlar olarak adlandırılan bölgeye göç etmesinin de mantık açısından doğru tercihler olacağına şüphe var mıdır? Peki Balkanlardan ya deniz yoluyla, ya da Alp Dağlarını geçen rotayı izleyerek İtalya'ya bir topluluğun inme ihtimali yok mudur? Günümüzde yapılan arkeolojik ve antropolojik araştırmalar, yaşamın ve medeniyetin Avrupa kıtasına doğudan gelen göçlerle ulaştığını ispatlamaktadır. Bu sebeple Avrupalılar Hint-Avrupa kökenli kavimlerin kökenlerini sürekli olarak Batı Asya, Güney Rusya, Kafkasya, Anadolu ve dahi Mezopotamya'da aramakta, sırf bu yüzden dolaylı yoldan da olsa başka kültürlerin kendi kültürleri karşısında ne kadar eski ve azametli bir şekilde var olduklarını ortaya çıkarmaktadırlar. Bu aşamadan sonra yapılan ise ya bu kültürleri sahiplenmek, ya da bu kültürlerin varlıklarını yok saymak olmuştur. Mesela Sümerliler'in Hint-Avrupalı olamayacağını anlayan Batılı akademisyenler, bu topluluğun birdenbire ortaya çıkıp, birdenbire tamamen yok olduğuna bütün kamuoyunun inanması gerektiğini savunmuşlardır. Oysa Sami topluluklar, Akkadlar, Babilliler ve Asurlular kökenlerini çok eski bir noktada bağdaştırabildikleri uygarlıklar oldukları için bugün dahi kültürel etnisitenin başlangıcı gibi gösterilmektedir. Halbuki bu Sami topluluklar bir Sümer mirasına kondukları gibi, Orta Doğunun kan ve savaş dolu makus kaderinin başlangıcı ve yaratıcıları olagelmişlerdir. Roma Toplumu uzun yıllar Batı Medeniyetinin mihenk taşıyken, Etrüsk gerçeği ile karşılaşan araştırmacılar rotayı Helen Toplumuna çevirmiş ve buna mukabil ya Etrüsklerin Roma'nın oluşumunda pek o kadar etkili olmadığı ya da bir saman alevi gibi geçip gittikleri tezlerini üretmişler ve günün sonunda Etrüskleri de görmezden gelmeye başlamışlardır.

Bu gibi toplulukların aynı tezlerle yok sayılması ile Türk Kültür Tarihi içerisinde bu topluluklara bulunan ve delilleriyle sağlamlaştırılmaya çalışılan tezlerin çakışması tesadüfi değildir. Bundan 500 yıl önce Türk Rönesansının zirvesi yaşanmakta iken türlü geri kalmışlık içerisinde yoğrulan bir medeniyetin bugün dolaylı mesajlarla Osmanlı İmparatorluğu'nun çağ dışılığından dem vurmaya çalışması dahi bu tezlerin tesadüf dışı çakışması ile bağlantılıdır. Tarihin en eski dönemlerinden bu yana Hint-Avrupa olarak adlandırılan ve temel tanımlamalarda dahi hatalar bulunan bir kök toplumun, 1500'lü yılların sonuna değin yaklaşık 5.000 yıldır mücadele içerisinde olduğu başka bir kök toplum ve onun kültürünü sistematik olarak tek elden yok saymaya çalışması bir akademik araştırmanın veya tarihi perspektifin değil, siyasi bir duruşun açık ifadesidir. Etrüsk-Troya-Turlar-İskitler arasındaki ilginç bağlantıların kabul görmemesi veya hiç değerlendirmeye dahi alınmaması bu siyasi duruşun sonuçlarındandır. Etrüsklere doğrudan Türk kökenli demek ne kadar doğru bir yaklaşım değil ise, asla Türk kökenli olamazlar denilmesi de doğru bir bakış açısı değildir. Sosyolojik, etnik ve kültürel bağlantıların iç içe geçmiş olduğu coğrafyalarda dahi belli başlı toplulukları birbirlerinden ayırt etmeye yarayan başat faktörler vardır. Destanları, dilleri, sanat anlayışları bu konuda bölgede yaşayan diğer uygarlıklarla benzerlik göstermeyen bir topluluğu yoktan var olup, kendi kendine ortadan kalkmış saymak ne akademik açıdan, ne de eleştirel bakış açısının baz alınması açısından muteber değildir. Tur-Saka veya Tur-Skuz adlandırmalarının zaman içerisinde geçirdiği fonetik değişimler ile Truscus-Etruscus olması ihtimaline binaen belki de günümüz Türkçesine adapte edebileceğimiz Tur-Oğuz'lar ihtimalini de değerlendirmeliyiz. İskit ve Etrüsklerle ilgili kitapları tanıtırken yazdığım yazılarda, Tur-Skuz kavramına nasıl ulaştığımı görebilirsiniz. Bu konuda Zaur Hasanov'un Çar İskitler kitabında belirttiği Saka-Soko-Suku-Sku-Skuz-Kuz-Guz-Oğuz denklemini takip ettiğimi söyleyerek kısaca bir dipnotta düşmüş olayım. Evet bu bölümde eski çağ tarihi hakkında bitirmiş olduğum kırk beş kitap sonucunda sizlere sahip olduğum kitaplar doğrultusunda tanıttığım uygarlıklarla ilgili kısa ve net tespitlerimle Eski Çağ Türk Tarihi bölümünü kapatıp, tarih maratonumun ikinci ayağına geçmek istiyorum;

Sümerliler-Kengerliler    
                                                                                                                                                                
Sümerliler veya kendilerine verdikleri isimle Lu-Kengerra yani Kengerliler Türk soylu bir topluluk olabilir. Buna ilişkin epey delil öne sürülebilir. Örneğin Kenger isminin toponimi açısından bakıldığında sürekli Türk coğrafyasında ve şehirlerinde bu isimle karşılaşılması, (En bariz örneklerden birisi Çankırı'nın eski isimlerinden birisinin Kengiri olması) Sümer dilinde geçen kelimeler ile kadim Türkçe'de geçen kelimelerin büyük benzerlikler ve aynılıklar taşıması, en eski mitolojik kaynaklara sahip olmaları sebebiyle Türk destanlarında da büyük etkileri ve benzerlikleri taşıması (bu Sümerliler Türk değil, Türkler Sümerlidir denklemini doğurur ki bence pek farkı yok) başat delillerden sayılabilir. Fakat bu topluluğu incelerken özellikle dikkat çekici olan şey kati bir şekilde bilimsel açıdan M.Ö. 3.500'lü yıllarda Türk dilini kullanan bir topluluk olduğunun altının çizilmesidir. Yani Sümerliler Türk olmayabilir ancak Türkçe konuşan bir toplulukla komşu oldukları reddedilemeyecek bir gerçeklik olarak ortada durmaktadır. Bu bağlamda Subarlar, Elamlar, Hurrilerin incelenmesi ve bu uygarlıklara ilişkin delillerin üzerinde durulması ve incelenmesi çok önemlidir.

Hattiler-Hititler

Hitit metinlerinde geçen iki kelimenin üzerinden giderek Hititlerin Hint-Avrupalı olduğu yolunda çıkarımda bulunan Batı tarihçiliğinin, aynı hassasiyeti Sümer ve Etrüsk metinleri için göstermiyor oluşu dikkate değerdir. Bu noktada Batı kültürünün dayattığı temelsiz verileri kabul ederek Hititler Hint-Avrupalıdır denkleminin bu kadar çabuk kabul edilmesi de şaşırtıcıdır. Zira Hitit İmparatorluğu'nun yönetici kesimi olan Neşililer çok az sayıda iken Anadolu da beylikler halinde 1000 yıl savaşmadan ve huzur içinde yaşayan Hattilerin bu imparatorluğun nüfusu olduğunu ve dualarında ve günlük yaşamlarında Hattice konuşmaktan vazgeçtiğine inanmak tarih mantığı dışındadır. Özellikle Anadolu coğrafyasını derinden etkileyen Hitit izlerini Osmanlı İmparatorluğu zamanına kadar taşıyan pek çok olgunun varlığı, öncelikli olarak kültürel açıdan Hitit mirasının bizlere ait olduğunu göstermektedir. Bu izlerin içerisinde resmi devlet yazışma dili, saray adetleri ve bir takım ritüellerin bin yıllardır tekrar ediliyor olmasının önemini de ayrıca vurgulamak lazım. Bu doğrultuda Sedat Alp'in dediği gibi ırk olarak olmasa dahi, kültürel anlamda Hititler'in ardılı ve mirasçıları olmamız üzerinde durulması gereken bir noktadır -ki köken bilimi açısından Hitit-Türk bağının olmadığını söyleyebilmek kesin olmayan bir yargıya varmak demektir.

Hurriler-Urartular 

Hurriler eski çağ tarihi açısından çok önemli bir eşik. Subarlar ile olan ilişkileri ve benim bir dönüm noktası olduğuna inandığım M.Ö. 3.000 yılında arz-ı endam eden uygarlıklardan. Hurrileri Türk eski çağ tarihinin önemli aktörlerinden yapan şeylerden birisi bulundukları bölgede M.Ö. 6.000 - M.Ö. 7.000'lere tarihlenen ve eski Türk tamgaları olduğu konusunda pek çok arkeoloğun hem fikir olduğu bir kültürün üzerinde yaşıyor olmalarıdır. Bunun dışında iyi at yetiştiricileri olmaları, dini inançlarındaki motifler ve haklarında az bilinen hususlara rağmen Hitit kültürünü derinden etkilemeleri önemli hususlar. Urartuların ataları olmaları ve Urartular hakkında bildiklerimiz, yaşam şekilleri, kültürel yapıları vb. pek çok ögenin Türk soylu topluluklarla eşleştirilebiliyor olması sebebiyle Türk eski çağının önemli bir ata-torun ilişkisi olarak incelenmesi gerekir. Eski çağ tarihi üzerinde çalışan bazı Türk akademisyenlerin ısrarla Türk soylu olduğu konusunda vurgu yapması sebebiyle dikkatimi çeken uygarlıklar oldular. Bunun yanı sıra, Ermeni ve Kürtlerin de Hurri ve Urartular'ın miraslarında hak iddia etmeleri, özellikle Ermenilerin köklerini Urartu Krallığına dayandırması gibi olguların olduğunu da belirtmek gerekir. Bu noktada Urartular ile ilgili tanıtım yazımda üzerinde durduğum Türki Kralı ve Armanu Kralı bağlantılarının da dikkate değer olduğunu vurgulayarak devam edeyim.

Troyalılar-Etrüskler

Troyalılar ile ilgili tevatürlerin yoğun olmasının sebebi, Fatih Sultan Mehmet zamanında vaki olduğu görülen bir takım ideolojik benimsemelerin sonucu da olabilir. Zira Fatih'in İstanbul'un fethi ardından "Troyalıların öcünü aldıklarına ilişkin beyanlar, orta çağ Avrupasında Troyalılar ile Türkler'in aynı soydan olduğuna ilişkin yazılanların da bir sonucu olsa gerek. Günümüzde görmek isteyen gözler için bağlantılar kurabilmek mümkün. Ancak Troyalılar'ın kökenlerinden ziyade kültür tarihine yaptığı katkının üzerinde durulduğu için onların geçmişi hep gereksiz bir gizem perdesinin arkasında tutuluyor. Etrüskler konusu ise çok daha enteresan bir noktada. Pelasglar ve Troyalılar'ın ve Alpler üzerinden İtalya'nın kuzeyinden gelen İskit/Saka bakiyesini de sayarsak bu unsurların hepsinin Etrüsk uygarlığının oluşumunda katkısı olabileceğini iddia edebiliriz. Türk tarihi açısından önemli olan bir husus ise bir tarihçi veya Türkolog olmamasına rağmen Adile Ayda'nın Etrüsk-Türk bağı için yaptığı çalışmalar olmasıdır. Günümüzde Azeri Profesör Firudin Ağasıoğlu'nun çok daha farklı boyutlara taşıdığı Etrüsk-Türk araştırmaları, Urmu teorisi ışığında daha farklı bir bakış açısı geliştirmeye yardımcı oluyor.

Kimmerler

Barbar Conan düzleminde başlayan incelemenin beni getirdiği nokta hem muğlak, hem şaşırtıcı. Güney Rusya steplerinin Türk anayurduna çok yakın olması ve bu bölgede Kırım Soykırımına değin kesintisiz devam eden 3000 yıllık Türk varlığı düşünüldüğünde, Güney Rusya'dan inen kültür ve yaşamları İskit/Saka topluluklarına ciddi şekilde benzeyen bir topluluğun Türklerin atası olabileceği ihtimalinin hiçbir yabancı akademisyenin gündeminde olmaması anlaşılabilir. Bununla birlikte Türk tarih araştırmacıları ve Türkologların gündeminde yer almıyor olması bana tuhaf geliyor. Türklerin Ataları veya İlk-Türkler sınıfında yer alabilecek bu sebeple katiyetle araştırmaya değer bir uygarlığın bu kadar araştırmaktan geri durulmasının altında makul bir akademik izah bulamıyorum.

İskitler/Sakalar

Bana göre Sakaların Türklüğü bahsi kapanmış durumda. Hunlar ile aralarında kurulan bağlantılar, M.Ö. 2.000'lerde Orta Asya'dan başlayan yolculukları, Herodot'un anlattıkları ve kurganlarda bulunanlar sonucunda onları zorla Ahameniş'lerle bağlamaya çalışanlara inat, Türklerin atalarından oldukları bence kesindir. Hatta daha fazlası araştırılmalı, Hunlar ve Sakalar'ın muhtemel ortak atasına ulaşılmalıdır diye düşünüyorum. 

Sarmatlar

Sarmatlar'ın Sakalardan daha gelişmiş bir konfederasyon yapısına sahip olduğu düşünülürse, Sarmat veya Savromat nam tek bir halkın varlığından bahsetmenin mümkün olmadığı ortada. Ancak Sarmat boylarının bazılarının Türk boylarının karakteristik özelliklerini sergiliyor oldukları da bir yere not edilmelidir. Zira Güney Rusya steplerinde çok az iz bırakmış olmalarının bu konfederasyon yapısıyla birebir bağlantılı olduğuna da inanıyorum.


Sonuç olarak, Eski Çağ Türk tarihine burada bir nokta koymak durumundayım. Maratonda bir programım olduğu için bu çağa ilişkin genel kaynaklarda verilen bilgiler dışında, hususi olarak tekrar geriye dönmeyeceğim. Elbette maratonum bittikten sonra neden olmasın. Bu maratona başlamış olduğum için kendi haneme büyük bir artı eklediğime inanıyorum. Türk varlığının asgari M.Ö. 3.000'lerde de var olduğuna inanmak için ciddi deliller var. İnanmak diyorum, zira bazen kanıt olarak bahsettiğiniz şeyler, her şeye rağmen ya kanıtlık değerini yitiriyor, ya da doğru olana bazen inanmamak(!) için direnenler oluyor. Farklı tarihçilerin, aynı tespitleri doğrultusunda, Sümer-Kenger ahalisi Türklerin ataları değildir desek dahi, onların diline geçen Türkçe kelimelerin mevcut olduğu başka bir uygarlık olduğu gerçeği gün gibi ortada. Ayrıca Orta Asya'da o tarihlerde neler olduğunu anlayabilecek yeterli arkeolojik ve akademik delil mevcut değil. Coğrafya çok zorlu ve çok geniş. Tarih okurken hep daha fazla zamana sahip olmak istemişimdir. İdrak edecek, özümseyecek kadar geniş zamana. Ne yazık ki, ölümlü varlıklar olarak, bize biçilen sürede okuyabildiğimiz ne varsa onunla idare edeceğiz. Bende bu binlerce sene için şimdilik kırk beş kitap ile idare etmek zorundayım.

Maraton yolculuğum ikinci aşamasına başlıyor. Daha çok Orta Asya, daha çok at, daha çok savaş, daha çok delil ve daha çok kesinlik arz eden bir döneme giriş yapıyorum. İslamiyet Öncesi Türk Tarihi ile Tarih maratonu kaldığı yerden devam edecek.

Tarih ve daha fazlası için, siz de Kara Kütüphane'de kalın. Kitaplarla kalın.





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...