25 Nisan 2014 Cuma

Tek Davası Yaşamak Olan, Yaşamı Bir Dava Olarak Anlatan Roman: Dava - Franz Kafka

"Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür, ama kimse kendini değiştirmeyi düşünmez"
L.N.Tolstoy



Bazı romanlar karabasan gibidir. Zihniniz uyku halindeyken inanılmaz bir kabustur, uyanıkken ise çözülebilir bir şehir efsanesiymiş gibi durur. Okuyanın kendince çıkarımlarda bulunduğu, yorumlayabildiği, görünen ve görünmeyen anlamlar taşırlar içlerinde. Karanlık edebiyatın en seçkin örneklerinden Kafka'nın "Dava"sı işte bu tanım içerisinde yer almaktadır. Okuyan için bir bürokrasi ve hukuk sistemi eleştirisi olarak algılanabilecek metinler taşısa da, bir çok okurun ve hatta benim okumuş olduğum versiyonunda Ahmet Cemal'in önsözünde açıkça belirttiği üzere, Kafka'nın hayatı bir dava üzerinden sembolize ederek anlatması romanın ruhuna uygun düşebilecek bir tanımdır. Size tanıtacağım Kafka edebiyatının derin dehlizlerine iniş bileti niteliğindeki bu roman Can Yayınları tarafından basılmış, Türkçe'ye Ahmet Cemal tarafından çevrilmiş, karton kapaklı 248 sayfalık bir iç mücadele ve müşahedenin hikayesidir. Romanın kahramanı Josef K. bir sabah uyandığında nedenini bilmediği bir suçtan dolayı tutuklanmış ve hakkında bir dava açılmış olduğunu öğrenir, ancak bu sürece rağmen normal hayatına devam edebilecektir. Sebebini bilmediği bir nedenle hakkında dava açılmış olmasının saçmalığı, önce Josef K.'ya inandırıcı gelmese de karşı karşıya kaldığı süreç onu yavaş yavaş bunun gerçek olduğuna inandırır. Roman kahramanı davası hakkında bilgi almak için mahkemeye gider, muhatap bulamaz, savcılarla görüşemez, hakimlere kendisini anlatamaz. Onu daha da çileden çıkaran şey, günlük yaşamındaki herkesin onun sebebini bile bilmediği bir davadan yargılandığını biliyor olmalarıdır. Olayların gelişimi ile kendisinin davanın merkezinde yer aldığını anlar, bu duruma alışır, umursamamaya başlar ve cezasını bekler. Kafka'nın ilk bakışta saçma gelen bu karanlık romanını bitiren okurun aklında, neyin anlatıldığına dair canlanan ilk şey, kendisi de bir hukukçu olan Kafka'nın hukuk sistemine ve bürokrasiye olan eleştirisini sunmuş olduğudur. Oysa hem Kafka'yı okudukça, hem de özel yaşantısı hakkında bilgi edindikçe bu romanın çok daha fazlası olduğuna kanaat getireceksiniz. 

Aslında ilk etapta görüldüğü üzere, hukuk sisteminin ve bürokrasinin eleştirisinden ziyade bir hayat eleştirisi mevzu bahistir. Josef K.'nın suçlandığı bir dava, yargılanacağı bir mahkeme yoktur. Tutuklusu olduğu şey yaşamın ta kendisidir. Bay K. dünya hayatı tarafından esir edilmiş ve bunu farkına varmadan kabullenmiştir. Sebebinin ne olduğunu anlamadığı suç, insan psikolojisinin en derin gizemlerinden birisi olan suçluluk duygusunun ta kendisidir ve aslında bu dava sonucunda verilecek ceza, yani ölüm bu davadan kurtulmanın tek yoludur. Kafka'nın karanlık kaleminin en önemli özelliği "dava"nın varoluşçu felsefenin en çetrefilli, tedirgin edici ve boğucu haliyle dışavurumlarından birisi olmasıdır. Kafka'nın ruh dünyasının etkileri sık sık Bay K. üzerinde görülür. Hatta kahramanıyla hayata bakış noktasında çok özdeştir. Üslubun tedirgin ediciliğinden kaynaklanan iç karartıcı bir durgunlukta yaratabilir roman sizlerde. Bazı yerlerde çok sıkıldığınızı düşünebilirsiniz. Benim şahsi kanaatim, romandaki sıkıcılığın sebebi anlattığı şeyin ilginç olmamasından değil, hayatın kendisine ve kavram olarak hayatlarımıza dair en vurucu ve ürkütücü aynayı bizlere tutmasından kaynaklanmaktadır. Yoksa anlattığı konu çok ilginç ve hikaye nereye gideceği yönünde sürekli zihninizi beklemeye alan bir yapı arz etmekte. Kafka'nın sembolik anlatımları arkasında hayata dair şifreleri fark etmeye çalışarak tekrar tekrar okuyabileceğiniz ve her okuduğunuzda biraz daha tedirgin olabileceğiniz bir eser. Sizleri bilemem ama bence kitap okumak; eğlenmek, stres atmak veya benzeri kısıtlı bir duygu durumunun içine hapsolmak anlamına gelmemeli. İnsanlar ağlamak, üzülmek, korkmak, tedirgin olmak, düşünmek için de kitap okuyabilmelidir. Bu anlamda Kafka okumak benim hobilerimden biridir. Tarzı ve anlatımı rahatsız etmekle birlikte, bu rahatsızlığın insan doğasının anlamına dair sırlar barındırıyor olması ve bu sırları çözmeye çalışmak bana hep ayrı bir zevk vermiştir. 

Kafka aslında hepimize hayatlarımızın sebepsiz bir suçluluğun bizleri esir ettiği ve yargılandığımız bir dava olduğunu anlatıyor. Etrafımızdaki herkes kendi davalarının çözümsüzlüğü içerisinde bir kısır döngünün içerisine hapsolmuşken, bizlerinde davalarından haberdardır. Kendi çözümsüzlüğünün farkında olmayan, özgürlüklerini hak etmek ve davalarını kazanmak için çaba harcamaktan yorulan, kabullenen, umursamayan insanlar için tek kurtuluş, cezalarını çekmek ve ölmek olsa gerektir. Ve kendisiyle hesaplaşmaktan kaçan her insan, bir sabah bileklerine hayatın kelepçeleri vurulmuş olarak uyanmayı seçmiş demektir.

Ya da birileri Josef K. gibilere iftira atmış olmalıdır...



      



24 Nisan 2014 Perşembe

Kutsal İlyon'dan, Hitit Vasalı Wiluşa'ya : Uygarlığın Göz Bebeği Troya

"Bir gün gelir yıkılır Kutsal İlyon"
İlyada



Homeros böyle diyor İlyada'da seslendirdiği kahramanlarından birisi aracılığıyla. Azra Erhat'ın da belirttiği gibi bu dizelerdeki acıklı seda Troya'yı tanımaya çalışan insanın peşini bırakmıyor hiç. Eski çağ tarihi günümüz medeniyetini anlamak için biçilmez kaftan niteliğinde birçok ibretlik olayla dolu. Tarihin bu dalını kıymetli kılan şey, yapısı itibariyle arkeoloji, antropoloji, jeoloji, zooloji vb. bilim dalları ile hareket etme zorunluluğundan kaynaklanıyor. Yazılı ve tarihi metanın yetersizliği sebebiyle bu bilim dallarının, uygarlıklara ilişkin insanların kafasında kalan soru işaretlerini, her bir açıdan doldurması eski çağ tarihini bütünlemesi gerekiyor. Dolayısıyla normal tarihçilikten daha fazla dikkat, daha fazla konuda bilgi sahibi olma, daha çok kaynağı inceleme gibi epey ağır bir yükü var. Modern arkeolojinin ve diğer doğa bilimlerinin teknoloji ile doğru orantılı olarak gelişmesi, belli başlı kalıplara sıkışmış olan eski çağ tarihçilerinin tezlerinin birer birer yıkılmasına sebebiyet veriyor. İşte Troya'da bu konuda 125 yıllık ezberlerin, algıların, ön yargıların yıkıldığı bir kent. İlyada destanında belirtilen bütün kudrete ve zenginliğe rağmen Troya'nın, Hitit İmparatorluğu'nun vasalı olmaktan kurtulamamış, zaman zaman Batı Anadolu'daki diğer vasal krallıklarla ayaklanmış; ancak Hititler yıkılana kadar hep onların bakiyesi olarak kalmış Wiluşa krallığı olduğu bugün neredeyse kesinleşmiş durumda. Yine de Troya'da yapılan ve yapılacak kazılarda bulunanlar, bulunması ümit edilenlerden çok daha az. O yüzden günü geldiğinde, bugün kesin kabul edilen bu algıyı darmadağın edebilecek keşifler yapılması ihtimal dahilinde. Kutsal İlios'un nasıl Wiluşa olduğu, Paris(Aleksandros)'in nasıl Alaksandu olduğuna Troyalılar ile ilgili tanıtacağım son mükemmel ansiklopediden sonra geleceğim. 

Düş ve Gerçek: Troia

Troya ve ona dair; efsane, gerçek, savaş, barış, yönetim, din, toplum vd. konular hakkında edinebileceğiniz tüm bilgileri içeren muazzam boyutlarda bir ansiklopedi ile Troya uygarlığı bahsini kapatacağım. Homer yayınlarından, şömiz ciltli, 438 sayfalık, renkli kuşe kağıda basılmış, Troya hakkında her bilgiye ulaşabileceğiniz bir kaynak. Elbette aşağıda kütüphanemde yer aldığı haliyle görebileceğiniz gibi, yatarken, otururken okunabilecek bir eser değil. Bu ansiklopediyi inceleyip okumak için bir masaya oturup, ders çalışırcasına işlemeniz gerekiyor içindeki bilgileri. Hemen hemen her konuyla ilgili farklı bilim adamlarının makaleleri, olağanüstü görsellerle desteklenmiş. Benim en çok hoşuma gideni, Troya katmanlarının çizim olarak yeniden inşasını içeren görseldi. Bu şekilde hem şehrin azametini, hem de uygarlığın gelişim sürecini dikkat çekici ölçekte izleme imkanınız oluyor. Bunun dışında eski çağdan, orta çağa, orta çağdan günümüze kadar Troya efsanelerinin Avrupa'da nasıl yankı bulduğu, Troyalıların kökenlerine dair soru işaretlerinin giderilmeye çalışıldığı, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti zamanlarında bu topraklarda Troya'ya karşı nasıl bir yaklaşım izlendiğine dair ayrıntılı bilgiler edinme imkanını da bulabiliyorsunuz. Bu kaynak, o kadar ayrıntılı bir şekilde hazırlanmış ki, hem Homeros'a, hem İlyada'ya, hem Troya'ya dair olabildiğince yeni şey öğrenme şansı tanıyor size. Eser boyunca eski sanat eserlerinden görseller, Troya savaşını konu alan orta çağ resimleri, Roma döneminden kalma heykeller, arkeolojik buluntulara dair görseller içeren resimlerle aynı zamanda görsel hafızanıza da derin etki ediyor. Troya'da yapılan kazı çalışmaları, karşılaşılan zorluklara ilişkin pasajlar okuyorsunuz. Troya'yı keşfeden, ancak keşfettiği kadarını bilinçsiz kazılarla toprak altına gönderen Schliemann'a da özel bir bölüm ayrılmış durumda.

Troyalıların kökeni konusunda eski çağ tarihçilerinin anlatılarından başlayarak ele alınan yolu takip etmek çok enteresan. Dünyada tarih yazıcılığının siyasi sebeplerle nasıl değişikliklere uğrayabileceğinin en keskin örneklerinden birinin Troya olduğunu fark ediyorsunuz. Aşağıda ayrıntılı olarak ele alacağım Troyalıların Türklüğü konusuna ilişkin çok doyurucu bir bölüm var bu kitapta. Aslında beni bu olağanüstü eserle tanıştırdığı için bir önceki yazıda tanıttığım Haluk Şahin'in Troyalılar Türk müydü? kitabına büyük teşekkür borçluyum. Çünkü o kitabı okuduğum an itibariyle Troya ile ilgili kaynakları bitirmiş ve daha fazlasına ihtiyacım olmadığına kanaat getirmiştim. Ancak şimdi bu eseri geniş bir şekilde tetkik ettikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki, Troya hakkında en kapsamlı, en mükemmel ve en doyurucu eser "Düş ve Gerçek: Troia'dır". Troya şehrinin yerleşiminden, tarihi boyunca karşılaştığı felaketlere kadar, gerçekten bir Troya Savaşının var olma ihtimalinin tarihsel ve arkeolojik veriler ışığında ne olduğunu göstermesine dolu dolu bir ansiklopedi. Özellikle dimağınızın tıkandığı yerlerde gerekli görsellerle hayal gücünüzü kendi kapasitesinin ötesine taşıması da cabası. Troya'nın geçmişi ile birlikte geleceğinin irdelendiği Kutsal İlyon'un yok olmaması için ne gibi çabaların harcandığının ve daha nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin altının çizildiği bir eser olması da ayrıca not edilmeli. İlyada'nın en eski el yazmalarını, Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı'nın Troya'ya bakış açısını ve Fatih Sultan Mehmet'in neden bir cihan hükümdarı olduğunu anlayabileceğiniz bilgiler de yine bu eserde mevcut. Tabii en başta da dediğim gibi, ya ara sıra bakacağınız bir kaynak olarak yararlanmalı, ya da baştan sona okuyacaksanız bir masada, üniversite final imtihanlarına hazırlanıyor gibi çalışmanız gerekiyor. Troya hakkında; tarihi, arkeolojik, jeolojik, mimari, dini, fikri, siyasi her konuda görüş sahibi olmanızı sağlayabilecek kapsamda olması, eseri Troya ile ilgilenenler için tek kaynak kılıyor. Peki Troyalılar kim? Nereden geldikleri biliniyor mu? Homeros'un anlattıkları gerçek mi? Peki tahta at hikayesi sadece bir destan fantezisi mi? Bu uygarlığın özellikle bizler için, Türkiye için önemi nedir? Bu soruların hepsine aşağıda cevap vermeye çalıştım.

Troya Uygarlığı'na Ait Yazılı Kaynak Bulunmaması Sorunu

Arkeologlar ve eski çağ tarihçileri 125 yıldır Troya bölgesinde kazılar yapmakta, Troya'dan bahsetmesi muhtemel olan diğer eski çağ uygarlıklarına ait yazılı metinlerde, bir karşılık bulmaya çalışmaktalar. Çünkü isabetle tespit ettikleri gibi, bu derece muazzam bir uygarlığı kuranların yazıyı kullanmıyor olması bilimsellik ve hakkaniyet ışığında pek mümkün değil. Özellikle Troya I katmanından itibaren, Mezopotamya'da; Troya IV katmanından itibaren de Anadolu'da çivi yazısının etkin bir şekilde kullanılıyor olması, Luvilerin yaşadığı bölgenin Troya'ya yakınlığı ve Anadolu dillerinin büyük çoğunluğunun Luvi hiyerogliflerinden yoğun şekilde etkilenmiş olması, Sümer yazılı kaynaklarının Akadlar ve Asurlular vasıtasıyla, ticaret yoluyla Anadolu'ya çok uzun zaman önce etki etmiş olabileceği ihtimalinin yanında, bütün çağdaşları ve komşuları yazı ile tanışmış iken, ticaret ve inşaatta bu kadar etkin bir uygarlığın yazı kullanmıyor oluşu mantık dışı bir ihtimal olarak gelmiştir. Arkeologlar uzun yıllar bu yazılı kaynaklara ulaşmak için çalışmış ama çok uzun süre bir yere varamamışlardır. Bu doğrultuda, eski çağ tarihçileri şehrin Helen ve Roma hakimiyeti altında olduğu dönemlerde gördüğü yoğun yıkım ve tahripten yola çıkarak, yazılı kaynaklar varsa bile bunların yok edildiğini ya da kendiliğinden yok olduğuna dair çıkarımlarda bulunmuşlardır. Troya I katmanı M.Ö. 3.000'lere tarihleniyor ki, bu Troya'nın ya da şu an kanıtlanmış olduğu belirtilen Wiluşa krallığının köklerinin en az Hurriler kadar eski olduğu, hatta Hititler'den önce Batı Anadolu'da üstün bir uygarlığın serpilmekte olduğunu gösteriyor. İlk bakışta böyle söyleyebilsek de, eski çağ tarihçileri ve arkeologların aynı düşündüğü konulardan biri de bu ifadenin yanlış olabileceği. Çünkü Troya I katmanından, Troya V katmanına kadar bu şehirde egemenlik kurmuş olan uygarlıkla, Troya V katmanından yani M.Ö. 1.700'lü yıllardan sonra bu şehri bugün bildiğimiz Troya haline getiren uygarlık farklıdır. Bu konuyla ilgili daha önce Reha Oğuz Türkkan'da Teke Tek programında bazı açıklamalarda bulunmuş Troya VI ve VII katmanlarındaki şehirleri kuranların Türklerle bağlantılı olduğu diğer Troya uygarlıklarının Hint-Avrupa dili konuşan kavimler olabileceği yönünde bir beyanda bulunduğunu hatırlıyorum. Elbette diğer tarihçiler bu kadar kesin ifadeler sunmuyor, ya da Troya VI katmanından itibaren şehir kuran Wiluşa'lıların Türk olabileceği yönünde çıkarımda bulunmuyorlar; ancak bu konuyu da defalarca Aryan ırkçısı tarih başlığı altında incelediğim için tekrara girmiyorum.

Troyalıların kökenine ait bir cevaba ulaşılamamasının elbette en büyük sebebi, bu dört başı mamur uygarlığa ait yazılı kaynak bulunamamasıydı. Prof. Dr. Manfred Korfmann'ın yönettiği son kazılarda Luvice yazılmış bir mühür bulununca en azından Troya'nın bir Helen kolonisi olamayacağı hususu netlik kazandı. Bu mührün bulunması ile Hitit metinlerinin karşılıklı incelenmesi sonucu, Troya'nın Wiluşa-Wilios krallığının bir şehri olduğu, dolayısıyla Troyalıların Anadolu kökenli bir uygarlık olduğu konusu netleşmiş oldu. Tabii bu keşifle birlikte kudretli Akha'lara direnen Yüce İlyon krallığı efsanesi yerine, daha kabul edilebilir ve gerçekçi olan; yağmacı Ahhiyawa kolonilerine karşı kendini savunan Hitit İmparatorluğu vasalı Wiluşa Krallığı gerçeği ortaya çıkmış oldu. Mührün bulunması yazılı kaynak arayışı içerisinde olan arkeologları sevindirmekle birlikte, şehrin defalarca geçirdiği tahribat ve bir dönem Roma vatandaşlarına bir turizm sirki olarak sunulmak üzere yıkılıp üzerine Roma tapınakları yapılmış olması, bu şehirde yazılı kaynak bulunmasını oldukça zorlaştırıyor. Konumu itibariyle dönemin hem siyasi, hem de ticari açıdan önemli bir gücü olduğu konusunda yapılan çıkarımların haksız olduğunu düşünmek mümkün değil. Ancak sadece bir destandan yola çıkarak bu önemli uygarlığın Avrupalı medeniyetlerin köken araştırmalarının ortasına oturtmak ne kadar akıl karı o da tartışılır. Gündelik hayatları, inanışları, savaşma şekilleri, kullandıkları aletler, mimarisi dolayısıyla hep aynı genel sonuca çıkıyor kapılar. Troya bir Anadolu uygarlığıdır. Hititlerin tanrı panteonu içerisinde yer alan tanrıların bir kısmına tapındıkları tespit edilmektedir. Anadolu bin yıllardır dünyanın en görkemli uygarlıklarına ev sahipliği yapmaktadır. Peki bu olgu tek başına bir Anadolulu tanımı doğurmaya yetecek güçte midir? Kanaatimce bu konunun da bu başlıkta incelenmesi gerekmektedir.

Mavi Anadolu Akımı, Kökende Anadoluluk ve Milliyet Kavramının Reddi

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan, dünya tarihi ve siyaset tarihinin en görkemli ve girift uygarlıklarının bir bir ortaya çıkarılmasının ardından eski çağ tarihçileri ve arkeologlara bu uygarlıkların kökenini saptamak konusunda büyük bir iş düştü. İlk dönemlerde akademik tarafsızlık anlamında büyük sıkıntılar yaşandığı bir gerçek. Kendi köklerini ve tarihini Helen kültürünün büyüklüğü tezi üzerine kuran bir kısım yabancı eski çağ tarihçileri Anadolu'da karşılaştıkları her uygarlığı bağnaz bir ön kabulle Helenlere dayandırmaya başladılar. Bunda elbette M.Ö. 500 sonrası bölgede yaşanan yoğun Helen kolonizasyonunun etkisi olduğu muhakkak olsa da, modern arkeolojinin gelişmeye başlamasıyla birlikte bugün Anadolu denen bölgede Helenlerden çok önce kurulmuş yüksek uygarlıklara rastlanılmaya başlandı. Sümerliler-Kengerliler ile başlayan tarih maratonumdan bugüne kadar geldiğim zamanda okuduğum kitapların bir çoğunda Aryan ırk temelli bir tarih yaratılmaya çalışıldığını bizzat görmüş bulunmaktayım. Batı menşeili tarihçiler, sanırım kazıların yapıldığı dönemdeki Osmanlı İmparatorluğunun siyasi durumundan ve kendisinden olmayanlara karşı göstermiş oldukları nefretin bir ürünü olarak, bu topraklarda yaşamış olan uygarlıkların hiçbir şekilde Türk kültürü ile bağlantılı olamayacağı yönünde ciddi bir ön yargıya sahiptir. Öğrendiklerim doğrultusunda, Hint-Avrupa dil ailesine giren dillerden birini konuşan herhangi bir kavim, bir şekilde Hint-Avrupa kökenli kavmi sayılmaya başlanmıştır. Oysa köken biliminde ve tarih literatüründe Hint-Avrupa kavmi diye bir söylem yoktur. Batı uygarlığının temelleri Helen kültürüne dayanmakla birlikte Ari-Aryan ırktan bahsedilebilir. Bu ırka mensup olanlar Hint-Avrupa dil ailesine giren dillerden birini konuşabilir, ancak akademik söylemde Hint-Avrupa ırkı, kavmi, topluluğu demek bilimsel retoriğe tamamen aykırıdır. Bizler ve hatta Avrupalı tarihçiler bizim kökenlerimizi tanımlarken Ural-Altay kavimleri diye tanımlamaz. Bir Türk ırkından, Türk kavminden, Türk topluluğundan bahsederler. Çünkü Ural-Altay ibaresi dil ailesi için kullanılmaktadır. Ancak Ural-Altay dili konuşan kavimleri Türk veya Moğol olarak tanımlayan tarihçiler, Hititler ve Troyalılar gibi uygarlıklarla ve onlara ait yadsınamaz delillerle karşılaştıklarında Hint-Avrupa kavimleri diye bir söylem geliştirmektedirler. Kanaatimce buradaki köken ve tarihsel algı, Türk olmadıkları müddetçe buradaki kavimlerin her şey olabileceği yönündedir.

İşte bu bakış açısı doğrultusunda, içerisinde birçok Türk aydının da bulunduğu bir akım gelişmiş, desteklenmiş, barışçı bir dil kullanıyor olmaları sebebiyle Mavi Anadoluculuk adında, tüm ırk ve kökenlerden münezzeh bir Anadolulu kimliği yaratılmaya çalışılmıştır. Bu Hititlere ilişkin düşüncelerimde belirttiğim görüşlerimle paralel olarak gözüken bir algı yaratsa da, bu konudaki düşüncelerimi net olarak aktarmak adına Troyalılar üzerinden konuyu genişletme ihtiyacı hissettim. Bugün Türkiye sınırları içerisinde yer alan ve Anadolu adı verilen toprak parçasına, bu uygarlıkların yaşadıkları çağlarda Küçük Asya adı verilmekteydi. Bu adın bir önemi vardır. Çünkü Herodot, çağdaşları ve ardılları olan tarihçilerin anlatımlarında, Asya'dan gelen kavimlerden bahsedilirken Küçük Asya bu tanımın hep içerisinde yer almıştır. Küçük Asya denilen topraklarda; Hattiler, Hurriler, Hititler, Troyalılar, Urartular, Frigler, Kimmerler, İskitler" vb. irili ufaklı bir çok kavim yaşamıştır. Bu kavimlerden Troyalılar ve Hititler hariç diğer kavimlerin köken konusunda ortak noktaları "bu kavimlerle hiçbir millet ve kavimle aralarında bağ kurulamamasıdır." Elbette bu tespitte bulunanların hangi tarihçiler olduğunu belirtmeye gerek yok. Oysa Hattiler, Hurriler ve Urartular'ın elde olan yazılı kaynaklar doğrultusunda dilleri incelendiğinde Ural-Altay dil ailesi ciddi şekilde yakınlık arz ettiği görülmektedir. Kimmerler ve İskitler'in Türklüğü ise artık tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta ortadadır. Bu uygarlıklar açısından yapılan dil araştırmalarındaki en büyük dezavantaj, Türkçe, Hakasça, Çağatayca vb. Ural-Altay dillerini bilmeyen uzmanların, kendi dillerinin verdiği imkanlar dahilinde başka uygarlıkların dillerini çözmeye çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Türk dilleri gibi bitişken diller konusunda ve bu dilin fonetiği konusunda hiçbir şey bilmeyen dil uzmanlarının, Hint-Avrupa dilleri ile bu uygarlıkların dillerini karşılaştırarak, bu uygarlıkların hiçbir kökenle bağdaştırılamayacağı yönünde tez oluşturması bilimsel mantığa terstir. Kaldı ki dil tek başına yeterli değildir. Hititler ve Troyalılar gibi uygarlığı bizim kültürümüze bağlayan örfi ve ananevi pek çok bağ vardır. Kökenlerini Anadolu'daki bazı uygarlıklara dayandıran Avrupa milletlerinin bugün bu uygarlıkların geleneklerine ilişkin hiçbir iz taşımıyor olması garip değil midir? Yaşam koşulları, ölü gömme gelenekleri, inanç benzerliği, toplumsal etkileşimler açısından birbiri ile taban tabana zıt özellikler taşıyan uygarlıkların Troya'da hak iddia etmesi ne kadar bilimseldir?

İşte Anadoluluk kavramı bu anlamda incelenirse, boş bir sedadan başka bir şey vermeyecektir. Elbette jeopolitik ve coğrafi konumu nedeniyle bu bölgede tek bir kökenden bahsedebilmek mümkün değildir. Ancak batı uluslarının, köklerini dayandırdıkları uygarlıkların Hititler dahil, Afganistan, Türkmenistan bölgesinden göçmüş olabileceğine, dolayısıyla Anav kültürü olarak adlandırılan yüksek kültürün mensubu olabileceklerine dair tezlerin üzerini bir kalemde çizen batılı akademisyenlerin Anadoluluk kavramına sıkı sıkıya sarılması ürkütücüdür. Bu kavramın üstünü örtmeye çalıştığı şey, kıt kanaat elde edilmiş belgelerde çok büyük bir ihtimalle Türk isminin M.Ö. 2500'lü yıllardan beri bu bölgede yaşıyor olmasıdır. Eğer bütün kültürlerden bağımsız bir Anadolu kimliği kabul edilirse, bir kısım tarihçilerin Sümerliler konusunda çark ederek, Türk değil ama Asyanik bir kavimdir beyanı daha büyük bir anlam kazanır. Irkçı değilim, kültür milliyetçiliğinden yanayım ve bu doğrultuda Anadolu'da yaşayan uygarlıkların Türk kültürünün önceden var olan kültürü ile taban tabana uyuşmasının, bu uygarlıklar ile Türk kültürü arasında ciddi bir bağ olmasından kaynaklandığına inanıyorum. Aksi takdirde bugün Hititler ve Troyalıların yaşam koşulları, adetleri ve geleneklerini okuduğumuzda "bize ne kadar benziyorlar" diyen taraf biz olmazdık. Bu benzeşimin peşinde delilleri araması gerekenlerin bizler olması lazım gelir iken, bunu başkalarının inisiyatifine ve takdirine bırakmamız da ayrı bir kültür ve tarih cehaletinin eseri olsa gerektir diye düşünüyorum. Bu anlamda Anadoluluk diye bir kimlik varsa benim kanaatimce Türk kültürü kimliğinin alt şubesi olmasından öteye gidememektedir. Mavi Anadoluculuk gibi akımlar ise; benim gözümde barışçıl bir dil kullanması, birleştirici gözüken bir üsluba sahip olmasına rağmen romantik bir tarih gölgelemesinden ileriye gidememektedir.

Troyalıların Türklüğü Üzerine, Eski Çağdan Günümüze Söylenceler, Olasılıklar, Gerçekler

Troya destanlara konu olmuş mağrur yıkılışının ardından, dünya edebiyatını, siyasi tarihini değiştirmiş, farklı tartışmaları, milletlerin benzerliğinin vurgulandığı ciddi bir dönem geçirmiş. Efsaneye göre Troya, Akhalar tarafından yıkıldıktan sonra, Troyalıların bir kısmı Küçük Asya'dan Asya içlerine doğru kaçmış, bir kısmı Priamos sülalesinden Aeneas önderliğinde Ege adaları yoluyla İtalya'ya sığınmış burada Roma medeniyetini kurmuşlardır. Burada efsaneden gerçek tarihe geçiş yaptığımızda Romalıların atası olan Etrüsklerin Aeneas ile bağlantılı olabileceği, dolayısıyla Etrüsklerin Troyalı Turkuslar ile Sakaların Alpler üzerinden İtalya'ya varan bir kolu ile birleşmesinden Tur-Saka'dan Etrüsk olduğuna dair tezin efsane temelinde bir desteğini kurmamız mümkün olabilir. Bu bağın, bir çok Türk eski çağ tarihçisinin çoktan kurmuş olduğu bir bağ olduğunu da ekleyeyim. Bunların dışında Troyalıların Türklüğü üzerine yürütülen tezlerin ilk ayağı M.S. 7. yüzyıla Fredegar kroniklerine dayanıyor. Troyalıların Gotlar, Franklar, Romalılarla birlikte bir çok ulusa eklemlenmesinin yanı sıra, Asya'daki atlı göçebeler olarak görülen Türkler'in de aslen Troyalı olduğu, Asya içlerine kaçan Priamos'un torunu, Vergilius'un Aeneas destanında bahsettiği Teucros(Teucri)'un soyundan geldikleri yönünde. Daha sonra Anadolu içlerine akınlara başlayan Oğuz Türkleri ve Osmanlı'nın yükselişini takiben Avrupa'da Türklerin nereden gelmiş olabileceği tartışmaları başlamış ve Rönesans öncesi Avrupa'sında Türklerin Troyalıların soyundan geldiği konusunda Hıristiyan dünyası ittifak etmiştir. Onlara göre mağluplar, Troya'nın intikamını almak üzere geri dönmüşlerdir. Bu hususlara delil teşkil edebilecek ilginç hususlar da var. Örneğin İstanbul kuşatması sırasında Bizans Kardinali İsidore'nin bir mektubunda Fatih Sultan Mehmet'ten "Troyalıların Prensi ve Hakanı" olarak bahsedilmektedir. Müsterih olmamız gereken bir husus olarak bu yazışmanın bir örneğinin 1951 tarihli Terrence Spencer'a ait "Rönesans'ta Troyalılar ve Türkler" isimli Türkçe'ye hiç çevrilmemiş bir kitapta yer aldığını belirtmeliyim. Bizanslı tarihçi Kritovulos'un kroniklerinde de Fatih'in 1462'de Troya'yı ziyaret ettiği ve "Troyalıların öcünü aldığını" söylediğini aktaran kaynaklarda mevcut ki, aralarında size tanıttığım son kitapta var. Bunun dışında Montaigne'den aktarıldığı üzere Fatih Sultan Mehmet'in Papa II. Pius'a mektup yazarak "İtalyanlarla aynı köklerden olduklarını, buna karşın İtalyan'ların Rumları korumasını anlayamadığını" beyan ettiği söyleniyor.

Yukarıda belirttiğim ifadeler Orta Çağ ve Rönesans boyunca Avrupa'nın Türklere bakış açısını içermektedir. Hatta Katolik Avrupa tarafından sırf Ortodoks Bizans'ı hallaç pamuğu gibi atmasından dolayı Troyalıların Türklerin atası olduğu söylencesi şerefle yakıştırılmıştır. Ne var ki, Türklerin İstanbul'u fethetmekle yetinmeyerek Katolik Avrupa'ya karşı savaşmaya başlaması ile bin yıllık bu sav bir anda bıçak gibi kesilmiştir. Dünya tarihinde; siyasetin, tarihi böylesine hunharca silip geçeceği başka bir dönem var mı ya da olacak mı bilinmez; ancak Osmanlı İmparatorluğunun hedefinin Roma olduğu anlaşıldığında (Neden ısrarla Roma olduğunu da ayrıca düşünmek lazım) kutsal İlyon şehrinin mirasçıları şerefli Türkler, "onlar gibi barbar, kana susamış, savaşçı bir toplumun, Troya gibi şövalyelik ruhunu okşayan bir ataya layık olamayacağı"ndan bahisle tüm Avrupa tarafından Troyalı olmaktan çıkarılmıştır. O tarihten sonra bu söylenceler tamamen tarihe karışmıştır. O dönemden bugüne Troya ve Türklük ile ilgili aktarılan tek gelişme, Atatürk'ün Dumlupınar savaşında Troyalıların öcünü aldığını beyan eden, Sabahattin Eyüboğlu'nun doğrulanamayan Mavi ve Siyah adlı denemelerini içeren kitabında aktardığı bir anıdır. Bu konu ile ilgili üzücü olan şey Troyalıların Türklüğü konusunda yayınlanmış eserlerin büyük çoğunluğunun yabancı kaynaklarda yer alması ve bu kaynakların bırakın Türkçe'ye çevrilmesini, isimlerinin bile tarih literatüründe unutmaya terk edildiği anlaşılıyor. Bazen bir şeyi yapmamak, yapmaktan daha fazla zarar verir. İşte bu da öyle bir şey. Eski çağ tarihçilerinin gözlerinin önüne getirilmesi gereken bu kaynaklar görmezden geliniyor. Bu kroniklerden, mektuplaşmalardan bahsederek bir iddiada bulunan Türk tarihçileri de, yabancılardan önce kendi akademik çevresince hayalperest, ırkçı, bilimsellikten uzak gibi sınıflandırmalara bariz bırakılıyor. Yani Türk tarihinin en önemli sorunlarından birisi olan Aryan ırkçılığı ve entellektüel teröründen sonra, bir de akademik dışlama ile uğraşılmak zorunda kalınıyor. Bunun üstüne Türk milletinin kendine has "bizden hiçbir yararlı şey olmaz" kompleksini ve algısını da eklerseniz, Troyalılar genetik olarak %100 Türk olsa bile, yine de Türktür diyemeyiz. Çünkü bir kültürün size ait olduğundan bahsedebilmek için önce ona sahip çıkmanız gerekir.

Son Araştırmalar Işığında, Bir Anadolu Uygarlığı Olarak Troya ve Troya Savaşı

Homeros, İlyada'da İlyon ve Troya'dan ayrı ayrı bahseder. Tarihçiler ve edebiyatçılar bu durumu Homeros'un tariflerinden yola çıkarak, İlyon'un bir krallık, Troya'nın da bu krallığın başkenti olması ihtimaline yormuşlardır. Homeros'un tarifinden bahis açılmışken, başta İlyada'da belirtilen şehrin gerçekte var olduğuna inanan Schliemann olmak üzere, bölgeye gelen bütün arkeologlar, son bin yıldaki jeolojik değişikliklerde göz önünde bulundurulmak kaydıyla, Homeros'un bölgeyi kusursuz bir şekilde konumlandırdığı ve tarif ettiğini belirtir. Troya'nın bulunduğu Hisarlık'tan bölgeye baktığınız takdirde elinizde bir de İlyada varsa, karşılaştırma yapma şansınız var. Homeros'un bu denli canlı ve coğrafik anlatımda bulunması doğrultusunda bende kör olduğu yönündeki efsanelere pek inanmadığımı belirteyim. Son bulgular M.Ö. 1200'lü yıllardan sonra Troya savaşının gerçekleştiği yönünde. Hatta Hitit kaynaklarında geçtiği şekilde bir "Wilusiada"nın varlığından bahsediliyor. İlyada'da betimlenen savaşın bir benzerinin başlangıç kısımlarını içeren bir tablet mevcut. Ne yazık ki devamına ilişkin başka ifadeler bulunamadığı için yeterli ve tatmin edici bir sonuç elde edilebilmiş değil. Bununla birlikte olası bir savaşta Homeros'un verdiği rakamların, yani yüzbinlerce Akhalının Troya surları önünde görülmesinin ve karşısında bu rakama yakın bir sayıda Troyalılarla birlikte bir Anadolu koalisyonunun bulunması o günün nüfus ölçüleri doğrultusunda pek mümkün gözükmemekte. Troya şehrinin en azametli günlerinde bile nüfus olarak 20.000'i geçmediği yolunda arkeolojik kazılar sonucu elde edilmiş veriler var. Kaldı ki o dönemin en büyük savaşı olarak kabul edilen Hititler ve Mısırlılar arasındaki Kadeş savaşında bile iki büyük imparatorluğun ordusundaki askerlerin toplamının 80.000'i geçmiyor oluşu, Homeros İlyada'sında verilen rakamların abartılı olduğunu göstermekte. Tabii bu bir efsane olduğu için rakamların abartılmasının da gayet normal karşılanması gerektiğine inanlardanım.

Troya her ne kadar edebi eserlerde, kutsal, yüce, müreffeh bir krallık olarak anlatılsa da, arkaik dönem tarihine baktığınızda, kısıtlı resmi tarih bilgisi içeren tabletlerde Hitit vasalı olduğu belirtilmektedir. İlginç bir benzerlikte, İlyada'da diğer adı Aleksandros olarak verilen Paris'le ilgilidir. Hitit tabletlerinde Wiluşa Kralı Alaksandu'dan bahsedilmektedir. Bu ifade pek tabii İlyon kralı Aleksandros ile üst üste okunabilir. Wiluşa, Batı Anadolu'da yer alan diğer krallıklar gibi Hitit İmparatorluğuna bağlı. Üstelik Hititler ile aralarında IV. Tuthaliya zamanında yapılmış; Mısırlılar ile bir savaşa girildiğinde savaş arabası ve asker göndereceğine dair bir bağlılık anlaşması da mevcut. Hitit metinlerinde Wiluşa nasıl İlyon'a karşılık geliyorsa, Ahhiyawa Krallığıda Akhalara karşılık gelmektedir. Hititler ile Ahhiyawa ve Wiluşa arasında geçen yazışmalardan anlaşıldığına göre, Akhalar ile Troyalılar arasında bir gerilim olduğu doğrulanıyor. Ancak bunun bölgesel bir çatışmanın ilerisine geçemeyeceği, destan olabilecek bir savaş olmadığı yönünde ifadeler okudum. Meşhur Troya atına ilişkin olarak ise arkeolojik kazılarda en ufak bir buluntuya rastlanılmış değil. Bu efsanenin anlatıcılar tarafından sonradan destana eklemlenmiş olması, eski çağ tarihçilerinde Troya atının gerçek olamayacağı yönünde bir kanaat uyandırmış. Ne olursa olsun, Troya destanı dünya kültürlerini ve tarihini çok derinden etkilemiş durumdadır. Savaşın mağlubu olmalarına karşın, hep yanında olunmak istenen taraf kalmayı başarmışlardır. Bunda Anadolulu ozan Homeros'un anlatım gücünün büyük etkisi olduğu yadsınamaz. Çünkü her ne kadar Troyalılar ile ilgili olağanüstü ifadeler kullamasa da, İlyada'da hep onurlu, dürüst, savaşan, kahraman bir topluluk portresi çizmiştir onlar için. Belki de bu yüzden olsa gerek; çağlar boyunca her ulus kendi köklerini Troya'ya bağlamak istemiş, Troya adeta, bir krallığın İdealar dünyasındaki formu haline gelmiştir.

Truva mı? Troya mı? Çalıntı Mirasın Külleri Üzerinde Yükselen Şehir

Yazımın sonuna gelirken, ufak bir meseleyi daha çözümlemek istiyorum. Yıllardır İlyada destanında bahsedilen şehrin isminin telaffuzu konusunda yapılmış ve yeni yeni düzeltilmeye çalışılan bir gerçek var. Doğru okunuş Troya'dır. Troia veya Truva değil. Tetkik ettiğim kitapların büyük çoğunluğunda ortak görüş haline geldiği üzere Fransızlar dışında herkesin fonetik olarak Troya diye seslendirdiği bu şehri, Cumhuriyet döneminde edebiyatımıza da hakim olan yoğun Fransız etkisi sebebiyle Truva diye adlandırmış durumdayız. Oysa bu Fransızcanın fonetiğinden kaynaklanan bir durumdur. Son dönemde gösterilen özen doğrultusunda artık kitaplarda, müzelerde, yazılan köşe yazılarında ismin Troya olarak kullanılmasına özen gösterilmektedir. Bu konunun dışında bir husus daha var ki, ülkemiz Kültür Bakanlığının bu zamana kadar bir çare bulamamış olması itibariyle önemli bir sorundur. Schliemann dönemi ağırlıklı olmak üzere, Troya'dan aralarında nam-ı diğer Priamos Hazinesi olmakla birlikte pek çok arkeolojik eser, sınırlarımız dışına yasa dışı yollarla kaçırılmıştır. Bugün sadece Troya için değil, Hititler, Frigler, Urartular vd. için geçerli olan bir durumdur bahsettiğim. Dünyanın dört bir tarafına dağılmış, Anadolu hazineleri mevcuttur. İlginç olan ise Manfred Korfmann ve ekibi nin, Troya buluntularının Türkiye'de açılacak bir müzede toplanması için yoğun çaba vermiş olmalarıdır. Bu bilim adamlarının çabasına karşılık 1998'den 2014'e müze halen tamamlanmamıştır. Aslında kendi içimizdeki bu duruma hiç yabancı değiliz. Türk eski çağ tarihçilerinin kısıtlı imkanlarla, deli damgası yiyerek mücadele etmelerini bir yana ayırırsak, ülkemizde Troya-Türk kültür bağlarını anlatan yabancı eserlerin çevrilmemesi, Troya kültür varlığına ait eserlerin ülkemize geri dönmesi için gerekli diplomatik girişimlerin bir türlü yürütülmemesi, Avrupalı ve Amerikalı arkeologlar gelip kazı yapmasa, Hisarlık'ta bir antik çağ şehrinin var olup olmadığının umursanmaması tam da bizim tarzımıza uymaktadır.

Türk tarihçiliğinin iki büyük handikapı olduğuna inanıyorum. Bunlardan birincisi Osmanlı tarihi saplantısı, ikincisi ise İslamiyet'ten önceki Türk tarihini yok sayma eğilimidir. Batılı tarihçiler kilometrelerce öteden acaba bu uygarlıklarla bir kültür bağımız olabilir mi diyerek yol arşınlarken, bizler 751'de Müslümanlarla karşılaştıktan sonra var olan, o dönemden öncesini bilmeyen, yazılmış tarihi umursamayan bir toplum haline getirilmiş durumdayız. Türk edebiyatının en önemli buluntusu Orhun anıtlarını, Sümer-Türk kültür bağlarına ilişkin deliller sunan tabletleri, kültür bilinçaltımızı oluşturan Hititlerin şehirlerinin kalıntılarını, tam bin yıl kökenlerimizin Troyalılardan geldiğine inanmış Avrupalıların şimdi Troya'da kendi izlerini aramaya çalışmalarını umursamaz bakışlarla izlemekteyiz. Ben dahil, bir oturuşta ülkemizde tanınmış kaç arkeolog sayabiliriz diye sorsam, sonucunun hezimet olacağını biliyorum. Modern arkeolojinin temelleri bizim topraklarımızda atılmış olmasına karşın, arkeolojiye ve eski çağ tarihine inanılmaz yabancı bir konumdayız. Troya UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınmasıyla birlikte işte bu açıdan çok önemli. Çünkü eski çağ tarihinin birçok kesişme noktası Troya'da. Hitit, Etrüsk, Urartu, Likya, Frigya hepsi bir yerden Troya kültürü ile bağlı. Üstelik Troya dünyaya Türkiye'nin büyük kültür mirasını tanıtmak ve bundan turistik olarak faydalanmak üzere çok ciddi bir reklam sağlayabilir. Bugün Avrupa, Amerika ve Asya'da bir çok insan Troya'nın Yunanistan'da yer aldığını zannediyor ve bunun sorumlusu, turizmi deniz, kum ve güneşten ibaret sanan yönetimler. Oysa gelişmiş ülkelerde müzeler, ören yerleri, eski çağ sergileri muazzam şekilde turist toplamaktadır. Troya aslında bizim algımızı düzeltmemiz için çok önemli bir fırsattır. Buna rağmen gerekli özeni göstermezsek, Homeros'un dizeleri gerçek olup Kutsal İlyon bir gün yok olabilir.

Troyalılar ile söyleyebileceklerim bunlar, sizleri Troyalılar ile ilgili en az bir kitap temin edip okumaya davet ediyorum. Siz kitaplarınızı okurken ben de sizleri Anadolu'nun batı ucundan, en doğusuna Tuşpa'ya götüreceğim. Sarp kayalıklara inanılmaz kaleler yapan Urartular ile maratonuma devam edeceğim. Troya ile ilgili hayaller kurmalıyız. Surlarında gezinmeli, Akhilleus ile Hektor'un kapışmasını izlemeliyiz. Bu hayalperestlik de nedir demeyin. Zamanında bir hayalperest, elinde İlyada ile Hisarlık'a gelip İlyon'u aramasaydı, Belki de Kutsal İlyon çoktan yok olmuştu. Troya ve Troyalılar, Hititler gibi bir süper güç veya Sümerliler gibi uygarlığın kurucuları olmayabilir. Ancak tek bir destanın etrafında dünyadaki tüm hayalperestleri bir ideal etrafında toparlamayı başarmıştır. Troya o idealin adıdır. Erdemin, dürüstlüğün, kahramanlığın adıdır. Troya kültür mirasımızdır.

O sebeple Kutsal İlyon yok olursa bir gün; erdemlerimiz, dürüstlüğümüz, kahramanlığımız, tarihimiz, kültürümüz, mirasımız ve ideallerimiz de yok olur.

Saygılarımla!

 


 





22 Nisan 2014 Salı

Şizofreni ile Kendini Kandırmak Arasında Geçen Bir Roman: Öteki - F.M. Dostoyevski

"Özgürlük, daha iyi olma şansından başka bir şey değildir."
Albert Camus


Zaman zaman etrafınızda kendinizden bir tane daha olduğu, sizin normalde yapmak istemediğiniz şeyleri rahatlıkla bu ikizinize yükleyebileceğinizi düşündüğünüz anlar olmuş mudur? Kendinizi beğenmediğiniz, daha iyi bir insan, daha iyi bir çalışan, daha fazla sevilen, daha çok takdir gören, daha iyi bir şey(!) olmayı istediğiniz bir an olabilir mi? Ya da şizofreniyi anlatan bir kitap okumuş, ya da bu konuda bir şeyler izlemiş olabilir misiniz? Eğer bu soruların hepsine cevabınız hayırsa o zaman bu tanıtacağım kitabı gönül rahatlığıyla okuyabilir, derin düşüncelere dalmadan, bir gerginlik veya rahatsızlık hissetmeden okuyabilirsiniz. Aksi takdirde, okurken sizi inanılmaz rahatsız eden, gereksiz paranoyalarınızı tetikleyen, bunca olumsuz betimlemeye rağmen, roman kahramanının durumunu size ince ince işleyen Rus edebiyatının medar-ı iftiharlarından Dostoyevski'nin ilk dönem eserlerindendir. Size tanıtacağım bu kısa romanın adı konusunda da epey bir ihtilaf mevcut. İkiz adıyla basılan versiyonları da mevcut. Orijinal ismi olan Dvoynik, "Öteki Ben" anlamında kullanıldığından olsa gerek, elimdeki baskıda da Öteki ismi seçilmiştir. Kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılmış, Hasan Ali Yücel serisi içerisinde yer alan, 188 sayfalık karton kapaklı güzel bir kitap. Klasiklere ilişkin en verimli çeviri konusunda, en çok itibar edilen yayınlar İş Bankası yayınlarına ait olduğundan ve daha önce aynı kitabı İletişim Yayınlarından Ergin Altay'ın çevirisi ile okuduktan sonra, çeviriler arasındaki farkları okuyarak algılamaktan mütevellit bu yayını tercih ediyorum. Dostoyevski Rus edebiyatına ilgi duymuyor olsanız bile çok inanılmaz bir anlatım gücüne sahip. Özellikle psikiyatrik rahatsızlıklar ve ruh durumu bozukluklarını o kadar ince ve ustaca yansıtıyor ki, okurken kendinizi paranoyak, şizofren hissedebilir, romanı çok içselleştirmeseniz de belirli endişe nöbetleri geçirebilirsiniz. Kanaatimce yazın sanatının ustalığı burada yatmakta. Dünyaca ünlü birçok klasik eserinde normal şartlarda karşı karşıya kalmaktan rahatsızlık duyabileceğiniz karakterleri size gayet normal bir şekilde kabul ettirebilen bir üslubu var. Okurken kendinizi gergin ve rahatsız hissetseniz bile sanki o anda etrafınızda olup bitmekte olan, civarınızda yaşanan bir hikayeymiş gibi hissediyorsunuz. Rus bürokrasinin anlatılıyor olduğu romanda 9. dereceden devlet memuru Golyadkin gibi insanlarla, her gün resmi kurumlarda işlem yaparken karşılaşma ihtimaliniz olabilir mesela.


Çok fazla ayrıntı vermeden kısaca kitabın konusundan bahsedeyim; Devlet memuru olan kahramanımız Golyadkin bir gün masasının karşısında kendisini görür. Romana adını verdiği gibi bu Golyadkin'in "Öteki benliğidir" roman boyunca mücadelelerine tanık olursunuz. Dostoyevski'nin kendi karakterlerini bu kadar kusursuz bir şekilde okuyucuya hazmettirmesinin bir sonucu olarak, kitabı okurken Golyadkin'le bütünleşmeniz an meselesidir. Burada asıl anlatılmaya çalışılan bir şizofreni hikayesi midir? yoksa bir insanın kendini kandırmaya çalışmasının psikolojik eleştirisi midir okurken siz karar verebilirsiniz. Ancak her ikisinin de doğru olabileceğini ve rahatlıkla bu iki olguyu birbirine bağlayabileceğimizi düşünüyorum. Öteki'nin bir çok kitap ve filme ilham kaynağı olduğuna da inanıyorum. Özellikle Palahniuk'un Dövüş Kulübü adlı romanı ve romandan uyarlanan filmde, tanıttığım romanın teması bariz şekilde parlamaktadır. Geleceğe etkisini bir kenara bırakırsak, Dostoyevski'nin psikiyatrik bozuklukların henüz tam olarak tanımlanamadığı bir dönemde, insan psikolojisinin derinlerinde yatan ahrazlara ilişkin yapmış olduğu olağanüstü betimlemelerin varlığı tek kelimeyle olağanüstüdür. Bir yazarın, kendi içine bakmaksızın bunu yapamayacağından hareketle uzun yıllar Dostoyevski'nin ruh durumu eserleri ile birlikte tartışılagelmiş, kendisine bazı yakıştırmalarda bulunulmuş veya eserlerinden çok karakterinin incelemeye tabi tutulduğu anlar olmuştur. Esasında Dostoyevski insan doğasını çözümlemiştir. Örneğin her insanın içerisinde bir miktar Golyadkin vardır. Belki bizatihi ikizinizle karşılaşmıyor olabilirsiniz, ancak Öteki romanında da ikizi ile bizatihi karşılaştığını düşünen tek kişi Golyadkin olduğundan, her aynaya bakışımızda bir Golyadkin saklanmış olma ihtimali çok yüksektir. İnsan hayatında süregelen bazı travmaların; romanın yazıldığı dönemde, derinliğine nüfuz edilememiş psikiyatrik bozuklukları tetiklemesinin bir örneği aynı zamanda bu eser. Nihayetinde aslında Golyadkin'in psikolojik olarak normal olmayan davranışlar sergilemesini, etrafındaki diğer karakterlerin kurgunun temelini sağlam tutmak için sanki gerçekten ikinci bir Golyadkin varmış gibi davranmasını garipsememek lazım. Kaldı ki, Golyadkin'in hikayesini dışarıdan anlatmasına rağmen, aslında roman boyunca algılanan gerçeklik 9. dereceden devlet memuru Yakov Petroviç Golyadkin'in kendi küçük dünyasında algıladığı gerçekliktir. Yani Golyadkin öyle düşündüğü için, diğerleri ikinci bay Golyadkin'i görmektedir.

Öteki Golyadkin, bir ihtiyaçtan mı, yoksa bir travmadan mı doğmuştur bunu roman boyunca idrak edemeyebilirsiniz. Belki de roman kahramanının kendi yapamadığı şeyleri yapabilen ikinci bir benliğe ihtiyacı olmasının sonucudur diyerek geçiştirebiliriz. Romanda sergilenen ruh bozukluğunun, sınır kişilik bozukluğu, şizofreni ya da ilgiye dayalı kendini kandırma olduğunu da iddia edebiliriz. Kesin olarak söylenebilecek ise Dostoyevski'nin iç dünya tanımlamada ve bunu okuyucusuna algılatmakta muhteşem bir dehaya sahip olduğu gerçeğidir. Ürpertici, zaman zaman ise komik, konusu itibariyle ise eşsiz bir klasik okumak isterseniz, bu zamana kadar klasiklerden uzak durduysanız, belki de klasik romanlara uzatacağınız ilk zeytin dalı "Öteki" olmalıdır.

İkinci Bay Tamer'den en iyi dileklerle... 





15 Nisan 2014 Salı

Efsaneyi Gerçekle Kucaklayanlar: Troyalılar (Bölüm - 2) (M.Ö. 3.000 - M.Ö. 700)


Troya'dan bahsedildiğinde insanların zihninde ilk sırada yer alan şeyin, Troya Savaşı olduğunu birinci bölümdeki kitaplarla az çok anlattığıma inanıyorum. Oysa ki, bu bölgede yapılan arkeolojik kazılar Hititler'den daha önce bu bölgede üstün bir uygarlığın temellerinin kurulduğunu gösteriyor. M.Ö. 3.000'de Troya topraklarına ilk yerleşenler her ne kadar, kitlesel çapta dikkat çekebilecek bir uygarlık oluşturmamış olsalar da, Troya I olarak adlandırılan bu katmanın üzerinde her yeni şehir kurulduğunda daha azametli ve daha ulaşılmaz zenginlikte bir uygarlık olarak yeniden doğmuş Troya. Kökenleri konusu çok karışık, çünkü hem edebi anlamda, hem de tarihi anlamda erdem, zenginlik, uygarlık kelimelerinin eşleştiği bir şehir Troya. Bu sebeple dünya üzerindeki birçok ülke ve medeniyet Troya mirası üzerinden kendine pay çıkarmış durumda. 1988 yılında Prof. Dr. Manfred Korfmann (Türkiye'de ki insanların kendine hitap ettiği şekli ile Osman Bey) başkanlığında yürütülen kazılar sonucunda bulunan bilgiler, Troya ile ilgili 125 yıllık ezberlerin bozulduğunu gösteriyor. Bu konudaki en önemli buluşlardan birisi de Troya kalıntılarında yazı içeren bir mührün bulunması. Bu denli kudretli sur duvarları yapan, inanılmaz bir şehircilik anlayışları olan, boğaz ticaretini kontrol eden zengin bir uygarlığın, çağdaşları yazıyla tanışmış olmasına karşın, yazıyı kullanmıyor olduğunu düşünmek haliyle epey abesle iştigal etmek anlamına geliyordu. Günümüze kadar hiçbir yazılı Troya belgesinin bulunamamış olmasının sebebi; eski çağ tarihçilerince, kentin Helen ve Romalılar tarafından büyük yıkımlara uğratılmış olması ve şehirlerinin üzerine eski kalıntıları yok etmek istercesine yeniden şehir inşa edilmesine bağlanıyordu. Yazılı bir örnek bulunamadığı için eski arkeologlarca bir Helen uygarlığı olduğu ilan edilen Troyalıların, son kazılarda ortaya çıkan, mühür ve tapınak kalıntıları incelendiğinde bir Anadolu uygarlığı olduğuna neredeyse kesin gözüyle bakılıyor.

Troyalıların bir Anadolu uygarlığı olması, antik çağ tarihi açısından birçok gerçeği alt üst etmiş durumda. Öncelikle batılı eski çağ tarihçilerinin hayranlık duyduğu "Helen uygarlığının yüksek kültürü" olgusu, Sümer, Hitit ve Troya kazıları ile tamamen tarihin tozlu sayfalarına gömülmektedir. Bununla birlikte, Anadolulu Troyalılar ile Helen murisi Miken Uygarlığı arasında bir savaş gerçekleşmiş olması, dünyada ilk medeniyetler çatışmasının bizim topraklarımızda gerçekleşmiş olduğu anlamına geliyor. Bulunmuş olan yazılı mühür incelendiğinde, Troyalıların Hint-Avrupa dil ailesinden sayılan Luvi dilinde yazılmış olduğu görülmekle birlikte, özellikle M.Ö. 3.000'lerde Anadolu'nun büyük bölümünde konuşulan bu dil ve Luvilere ayrıca büyük dikkat gösterilmesi gerekiyor. Hititçe, Luvice, Anadolu dilleri arasında yer aldığından, Troya'nın köklerinin Helen olduğu iddiası da çürümüş durumdadır. Bu noktada hem Hititler, hem Troyalılar açısından baktığımız zaman, bulunduğumuz toprakların varisi olmamız sebebiyle de, bu uygarlıklar üzerinde hem en çok hak sahibi olan, hem de bu kültür mirasını korumak adına üzerine en çok görev düşen taraf olduğumuz açık şekilde ortadadır. Hititler ile ilgili incelemeler yaparken tetkik ettiğim üzere, yazışmalarda Hititçe kullanılmasına karşın, mühürlerde Luvice hiyerogliflerin kullanıldığını öğrenmiştim. Bu noktada devam eden kazılar ve arkeoloji çalışmaları doğrultusunda bulunabilecek yazıtlar ve dilleri önem arz etmektedir. Bu konuda ve Troya uygarlığı ile ilgili görüşlerimi daha geniş bir şekilde düşüncelerimi aktaracağım yazıda paylaşacağım için, şimdilik ikinci bölümdeki kitaplara geçelim. 

Efsane, Gerçek, Arkeoloji Üçgeninde Bir Yolculuk: Troya Bir Kent ve Mitleri Yeni Keşifler - Birgit Brandau

Kitabı tanıtmaya başlamadan önce, Hititler ile ilgili yazımdan kaynaklanan bir anlaşmazlığı düzeltmem lazım. Hititler ile Birgit Brandau'nun kitabına kendi görüşlerim doğrultusunda eleştiri getirirken kendisinin görüşlerini "batılı tarihçi bakış açısı" altında değerlendirmekte idim. Birgit Brandau arkeolojiye ve eski çağa merak salmış bir gazetecidir. Bu noktada sunduğu görüşler, kitaplarının kaynakçasında yer alan batılı eski çağ tarihçileri ve arkeologlarının görüşleri olduğundan, eleştirilerimi bu kapsamda kendisine değil, görüşlerini sunduğu tarihçilere karşı yaptığımı belirtmek isterim. Gelelim kitaba. Tıpkı Hititler ile ilgili kitabı gibi, bu kitapta Arkadaş Yayınları tarafından basılmış. Karton kapaklı 414 sayfa, içinde renkli kuşe kağıda birçok resim barındırmakta. 414 sayfa dediğime de bakmayın, son 30-40 sayfası kaynakça içeriyor. Troya ile ilgili her konuda bilgi sahibi olmam gerekiyor diyorsanız, bu açıdan inanılmaz doyurucu, bilmediğiniz bir çok yeni şey öğreten ve Troya hakkında "Troya Savaşı" duvarları arasına sıkışan diğer kitapların sınırlarını yıkıp size daha geniş bir perspektif sunan inanılmaz bir popüler tarih eseri. Kitap Prof. Dr. Manfred Korfmann'ın yazısı ile başlıyor. 1988'den öldüğü zamana kadar, Troya kazılarının başkanlığını yapan, Troya'nın önemsenmesi, kültür mirasının korunması için elinden gelen her şeyi yapan ve Troyalıların bir Anadolu uygarlığı olduğunu ispatladığı için, batılı eski çağ tarihçilerinin hakaretlerine uğrayan bir bilim insanı olarak, kendisinin Troya'ya olan aşkını bu yazıdan gayet net bir şekilde anlayabiliyorsunuz. Belirttiğim gibi, Troya ile ilgili çok kapsamlı bilgilere ulaşabileceğiniz tipte bir kitap. Modern arkeolojinin kullandığı teknikler hakkında verdiği ayrıntılı bilgilerden tutun da, kronolojik olarak Troya kazılarında ortaya çıkan buluntuların ne olduğuna kadar her çeşit bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Teknolojinin nimetlerinden yararlanılarak, toprak altında nerelerde şehir kalıntıları bulunabileceği de bu bilgilere dahil. İlerleyen kısımlarda M.Ö. 3.000'den Troya I katmanından başlayarak, buralara kimlerin yerleştiği, nasıl zengin ve müreffeh bir uygarlığa dönüştükleri, konumlarının avantajını kullanarak dünya ticaretinin merkezine nasıl oturduklarını öğrenebiliyorsunuz.

Kitapla ilgili en önemli noktalardan biri de, tıpkı önceki Birgit Brandau kitabı gibi, çok sayıda kuşe kağıda basılmış renkli resim barındırması. Eğer gelişmiş bir hayal gücünüz varsa, net bir şekilde Troya şehrini gözlerinizin önüne getirebilirsiniz. Getiremiyorsanız, bir sonraki yazı içeriğinde başkalarının hayal gücü ve tahminleri doğrultusunda yapılmış çizimleri de zaten paylaşacağım. Kitapta, Troya uygarlığının İlyada destanında belirtilen noktaya gelene kadar geçirdiği evreler çok ayrıntılı bir şekilde anlatılmış. Bununla da kalmayarak, Troyalıların çağdaşı olan diğer uygarlıklardan da ayrı ayrı bahsedilen bölümler mevcut. Hatta Vergilius'un Aeneas Destanı vasıtasıyla, Roma'nın Troya'yı nasıl bir Antik Çağ sirkine çevirdiğini dahi okuyabilirsiniz. Kitabın son kısımlarında Brandau, Korfmann'ın son kazılarla keşfettiği hususları gün yüzüne çıkartıyor. Bunların içerisinde Troyalıların Hititler gibi Anadolu kökenli bir uygarlık olmasıyla beraber, Troya Savaşı benzeri bir savaşın gerçekleştiğine dair arkeolojik kayıtların M.Ö. 1250 yıllarından ziyade M.Ö. 1190 ve civarı olabileceğine ilişkin tespitler mevcut. Genel itibariyle Troya ile ilgili tek bir kitap okumak istiyorum diye düşünüyorsanız, bu kitap sizi yeterince bilgilendirmek konusunda elinden gelenin en iyisini yapıyor. Arkeolojiye ilişkin bazı ayrıntılı tanımlar okurken insanı yorsa da, yazarın gazetecilikten kazanmış olduğu üslup bu açığı rahatlıkla kapatıyor. Bir de kişisel tavsiyem, sessiz ve konsantre olabileceğiniz bir ortamda okumanız. Zira benim gibi havalimanında uçak beklerken okursanız, bazı yerleri tekrar okumak zorunda kalabiliyorsunuz. Kitapta, özellikle Troya katmanları ile ilgili sayfa içi renksiz çizim ve resimler olduğunu unutmadan belirteyim. Bu şekliyle hem şehrin büyüme oranını, hem de ihtiyaçlar doğrultusunda gösterilen gelişimin boyutlarını idrak edebiliyorsunuz. Bu kitap ile kazanılan bakış açısı doğrultusunda Troya'nın bir ülke değil, Wiluşa Krallığının başkenti olduğu yönündeki kanıtları görebiliyorsunuz. Kaldı ki yazılarda bir kaç yerde belirttiğim gibi Wiluşa ve Wilios(Troyayı kapsayan ülkenin adı) arasında ki benzerlik ile Troya ve Taruisa arasındaki benzerlik bize bu uygarlık ve krallıkların aynı algılanmasının tesadüfi olmadığını göstermekte. Bu konuyu düşünceler kısmında daha da derinleştirmeden önce, kitap hakkında son sözümü ekleyeyim. Eğer düşlerinizi gerçekleştirmek için çabalayan insanlardansanız, bu kitap tam da size göre.

Köşe Yazılarından, Hisarlık'a Uzanan Köprü: Troyalılar Türk Müydü? Bir Mitosun Dünü Bugünü Yarını - Haluk Şahin

İşin doğrusu bu kitabı satın alırken, köşe yazılarından derleme bir kitap ile karşılaşacağımı ummuyordum. Hatta öyle olunca ilk başta küçük çaplı bir hayal kırıklığına uğradığımı dahi itiraf etmeliyim. Buna rağmen hayal kırıklığına uğratmayan, aksine bu konu ile ilgili daha önce tanıttığım hiçbir kitapta yer almayan bilgiler içeren bir kitap. Troya Yayıncılık tarafından basılmış, 135 sayfalık bir kitabı tanıtacağım sizlere. Haluk Şahin çağdaşlarımın bileceği üzere ünlü bir gazeteci. Kendisinin de tıpkı Schliemann gibi Troya ve Homeros'a karşı büyük bir bağlılığı var. Kitap içerisinde yer alanlar, Haluk Şahin'in Troya ile ilgili olarak daha önce farklı basın-yayın organlarında yayınlanmış, köşe yazılarından derlenmiş yazılar. Okurken takip ettiğim üzere, yazıların yoğunluk kazandığı dönem, Brad Pitt, Eric Bana ve Orlando Bloom gibi aktörlerin başrollerini paylaştığı Troya filminin sinemada görücüye çıkmasından hemen önceki ve sonraki dönemleri kapsıyor. Tabii yazarın Troya'ya olan ilgisi çok önce başlamış. Kitapta 2002 yılında yazmış olduğu bağımsız yazılar da var. Troya'nın kültür mirası üzerine sahiplenici ve yön gösterici yazılar var. O dönem iktidarlarının, bu muazzam Anadolu uygarlığının mirasına çıkmakta yavaş davranmasının eleştirildiği yazılar da var. Ancak hem kitaba ismini veren, hem de kitap içerisinde ki en vurucu bilgileri veren yazılar Troyalıların Türk olup olamayacağı hususundaki yazılar. Haluk Şahin bu konuya ırkçı veya aşırı milliyetçi bir bakış açısıyla yaklaşmıyor. O sebeple bu kitabı okumadan önce bu tip önyargılarınız varsa, peşinen onları bir kenara bırakın. Bu yazılarda Troya hakkında yazılmış hiçbir kitapta bulamadığım türden bilgiler edindim. Örneğin yazarın M.S.6. Yüzyıldan başlayan kaynaklara dayanarak orta çağ Avrupası'nda Troyalıların Türk olarak kabul edilmiş olduğunu; Vatikan başpiskoposunun Fatih Sultan Mehmet'ten "Troyalıların Prensi" olarak bahsettiğini, Sultan Mehmet'in Troya hakkında ciddi şekilde bilgi sahibi olduğu ve İstanbul'un fethi ile Troya'nın öcünü aldığına inandığını öğrendim. Tabii bu yukarıda belirttiğim hususlar köşe yazılarında kaynakları belirtilmiş olmasına karşın, kitap sonunda bir kaynakça bulunamadığı için, çağımızın en hızlı ansiklopedisi olan internet aracılığıyla yazıda geçen hususların doğruluğu konusunda birçok makale ve çalışmaya ulaşabildim. Net olarak şunu söyleyebilirim ki, yazılarda belirtilen hususlar Haluk Şahin'in uydurmaları değil, akademik çevrelerde özellikle Avrupa'da uzunca bir dönem tartışılagelmiş unsurlar. Troyalıların Türk olup olmadığı hususu dışında ise daha önce tanıttığım kitaplardan en az birini okuduysanız, size çok yeni bir bilgi kazandırmayacağını da belirtmem gerek.

Yazar kitabın bir diğer bölümünde yazdığı yazılarla, benim Hititlerle ilgili okumalarımda bahsetmiş olduğum, Anadolu kültür mirası konusuna geçiş yapmış. Bu noktada Troyalıların Türklüğünden, Troyalıların Anadolulu olmasına yapılan geçiş, kitap başlığı konusunda beklentileri olanlarda düşüşe sebebiyet verebilir. Ancak Mavi Anadoluculuk olarak da adlandırılan akımın savunduğu tezlerle, benim kendi acizane Anadoluluk tezim arasında belirli farklılıklar var ki, bunu son yazıya saklamak istiyorum. Sadece, yazarın; Troyalıların özellikle Katolikler başta olmak üzere tüm batı dünyası tarafından Türklerin atası olarak görüldüğü döneme ilişkin bilgi verilmesi, Osmanlıların Katoliklere karşı savaşmaya başlamasının akabinde siyasi sebeplerle bu tezden geri dönülerek, Türklerin Troyalı olamayacağı yönünde geliştirilen tezleri cevapsız bırakmış olması veya bu tezlerin sebeplerinin incelenmeksizin yazıların ucunun açık bırakılması, hem kitabın devamlılığını kaybetmesine, hem de kitaba ismini veren olguyu tamamen es geçmesine sebebiyet vermiş. Daha net açıklamam gerekirse, kitaba verilen başlıkla ilgili seçilen yazılar belirli bir noktaya kadar devamlılık arz etmesine rağmen, birden bıçak gibi kesilerek bambaşka konulara ilişkin açıklamalara geçilmiş olması okuyanın ağzında pek hoş olmayan bir tat bırakıyor. Bu eleştiri elbette öncelikli olarak kitabın editörüne yöneltilmeli; ancak kitabın en sık aldığı eleştirilerden biri olan "Troya filminin rüzgarından faydalanmak amacıyla alelacele derlenmiş bir kitap" tanımlaması çok acımasız olmakla beraber, pek de hatalı bir tespit olmaz kanaatindeyim. İçerdiği birçok kısa ama öz bilgiye karşın, kitaptaki bu dağınıklık ister istemez dikkatinizi çekiyor. Sayfa sayısı, yazıların birer köşe yazısı mahiyetinde olması, Haluk Şahin'in üslubu sebebiyle kitabı çok çabuk bitirebilmeniz kitaba ilişkin en önemli artılardan. Okumaya sabah erkenden başladığınız takdirde, sanırım akşam olmadan bitirmeniz mümkün. Troya ile ilgili bir temeliniz yoksa, olması konusunda çok ısrarcı olmamakla birlikte yine de ufak tefek bilgi sahibi olmak istiyorsanız ideal bir kitap. Ancak bir kaynak kitabı veya konuya ilişkin derinlemesine bilgi içeren bir eser olduğunu söyleyemeyeceğim.

Troyalılara ilişkin ikinci bölümü kitap sayısı sebebiyle biraz daha kısa tutmak zorunda kaldım. Son olarak sizlerle bu konudaki en önemli kitabı ve Troyalılar ile ilgili okuduklarımdan ne öğrendiğimi, bu uygarlık ile ilgili neler düşündüğümü ve neden bu uygarlığı Türk tarih maratonum içerisine aldığımı açıklayan düşüncelerimi paylaşacağım. Bu yazıyı bitirir bitirmez, sizleri Anadolu'nun en batısından, en doğusuna bir başka yolculuğa çıkarmayı planlıyorum.

Troyalılarla ilgili son yazıda görüşmek dileğiyle...
  






14 Nisan 2014 Pazartesi

Efsaneyi Gerçekle Kucaklayanlar: Troyalılar (Bölüm-1) (M.Ö. 3.000 - M.Ö. 700)


Efsaneler, biz ne kadar kıymetini zor anlasak da, gerçekten parçalar taşırlar içlerinde. Kimi zaman geçiştirip küçümsediğimiz bu olgunun tokat gibi yüzümüze çarpıldığı yerlerden biridir Troya. Namlı kral Priamos'un ülkesi, Tanrısal Hektor'un vatanıdır. İlyada Destanı olmasa belki bütün dünyanın haberinin bile olmayacağı, yıkıntılar altında yitip gidecek bir uygarlığın merkezidir Troya. Aynı zamanda günümüzde çok kullanılmakta olan Medeniyetler Çatışması kavramının doğduğu savaşın taraflarından biridir Troyalılar. Son gelişmeler ve buluntuların açık şekilde gösterdiği üzere, Akhalar ile Troyalılar arasında yaşandığı iddia edilen savaş, İki Helen uygarlığı arasında değil, Helenler ile Anadolulular arasında gerçekleşmiştir. Troya coğrafi olarak, dünyanın kaderini etkileyen büyük savaşlara gebe olmuştur hep. Bir milletin kaderini belirleyen Çanakkale Savaşı da bu topraklarda gerçekleşmiştir. Kim bilir İlyada'yı okuyan bir hayalperest olmasaydı, kıyamete kadar da silinip gidecekti izleri. Size tanıtacağım kitaplarda geniş hikayeyi bol bol okuyabilirsiniz, ancak kısaca anlatmak gerekirse, 1870'li yıllarda İlyada destanını okuyan amatör Alman arkeolog Heinrich Schliemann'ın arkeoloji tekniğine çok da uymayan ve hatta bu uygarlığa ait birçok izi bilinçsiz olarak tahrip ettiği kazıların ardından bulunmuş Troya kalıntıları. Bu kazılar profesyonel bir hal aldıktan sonra, bu bölgede şehrin yedi kez yeniden kurulduğu keşfedilmiş. Troya aynı zamanda modern arkeolojinin doğduğu yer. Bu süreç içerisinde yedi dönem etrafında şehrin 33 katmandan oluştuğu belirlenmiş. Bu doğrultuda arkeologlar Troya'yı dokuz bölüme ayırıyorlar. Troya uygarlığı bizleri de yakından ilgilendiren bir uygarlık. Bunun sebeplerini de bu yazıda biraz yüzeysel olmakla birlikte, düşüncelerimi ileteceğim sonraki yazımda aktarmayı düşünüyorum. Gelelim Troya maceramızdaki kitaplara. 

Oynak Tolgalı Hektor ile Ayağıtez Akhilleus'un Savaşı: İlyada - Homeros/Azra Erhat

Bu güzel efsanenin en muazzam çevirisini yaptığı ve tanıtacağım kitapta mükemmel bir giriş bölümü kaleme aldığı için Azra Erhat'ın adını Homeros ile birlikte yazma mecburiyeti hissettim. Özel bir ilgimiz olmasa bile okul yıllarımızdan İlyada ve Odysseia isimlerini muhakkak duymuşuzdur. İşte o meşhur İlyada'yı tanıtacağım size. Elimdeki baskısı Can Yayınları tarafından yapılmış, Azra Erhat'ın eşsiz çevirisi eşliğinde. Karton kapaklı, 656 sayfa. Azra Erhat'ın çevirisinin kusursuzluğu hakkında bütün okuyucu ve eleştirmenlerin ittifakla hareket etmesinden dolayı, kitaba dair ifadeleri anlatırken gönül rahatlığıyla Homeros şunu kastetmiştir, şunu demiştir diyebileceğim. Ancak Azra Erhat'ın kaleme aldığı inanılmaz giriş yazısından bahsetmeliyim. Öncelikle bu bir önsöz değil. Yazı sizi bariz şekilde efsanenin atmosferine hazırlamakla birlikte, efsanenin gerçekliğine de hazırlıyor. Benim Hititler yazımda vurguladığım Anadolu kimliğine çok yakın bir tanımlaması var Azra Erhat'ın. Bu giriş bölümünde İlyada'nın yaşandığı düşünülen çağda, kadın ve kadına saygı ögelerinden tutun da, Homeros'un kim olabileceğine, Troya kazılarından, Olympos'ta oturan tanrılara ilişkin birçok konuda bilgi edinebiliyorsunuz. Bu ön bilgilerin ardından İlyada'nın metnine geçiş yapıyorsunuz kitapta. Bu epik destanın orijinal metnine sadık kalınarak, nesir olarak değil, manzum haliyle okuyorsunuz İlyada'yı. Bu açıdan bakıldığında da çevirinin etkileyiciliği bir kez daha ortaya çıkıyor. Homeros'un İlyada'sı, aralarda eksiklikler olduğu bilinmesine karşın, tamamlanma ümidi kalmamış parçaları çıkarttığınızda 24 bölümden oluşuyor. Sanabileceğinizin aksine, Troya'da olup bitenlerin tamamını kapsamıyor İlyada destanı. Helen edebiyatının Destanlar Silsilesi adını verdiği bir seri manzumun tamamını bir araya getirdiğiniz zaman Troya savaşı öncesi ve sonrasına dair bilgi sahibi olabiliyoruz. Ancak bütün bu destanlardan İlyada'yı seçmiş olmamın sebebi, hem Troya kazılarını başlatan Schliemann'a vermiş olduğu ilhamdan, hem de bir bütün haliyle kalmayı başarabilmiş, en önemli destanlardan olmasından kaynaklanıyor.

İlyada destanında savaşın son kırk gününü yaşıyorsunuz. Destanın başında askerlerin on yıldır orada bulunduğunu öğreniyoruz. Bundan sonrası savaşın kahramanlarını öven, onların teke tek dövüşlerinin ayrıntılarını,
şairane bir şekilde anlatan, Grek tanrılarının savaşı nasıl karıştırıp, insanlara nasıl zulmettiğinden ayrıntılar sunan manzumlardan oluşuyor. Bazı yerlerde, Akhalardan bilmem kimin, kargısındaki tunç temrenin, Dardanoslardan bilmem kimin deri zırhını delip geçmesinin bir sayfa anlatılması insanı bir yerde sıkabiliyor. Ancak bu durum da, o dönemde Homeros gibi ozanların her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatarak, kendisini dinleyen insanların gözünde olayı canlandırmak istemesi ve bu destanı sözlü olarak aktarması ve kendilerini övmesi için güzel meblağlar ödeyen soyluların gönlünü hoş tutmak istemesinden kaynaklanıyor. Tarih maratonunda tarihi bilgi vermeyen bir kitabı tanıttığımı düşünüyor olabilirsiniz. Ancak bugün Troyalılardan haberdar olmamızın en önemi sebebi İlyada destanıdır. İşin ilginç olanı Troya kazılarını yürüten arkeologların, Troya'yı bulmak için İlyada'yı rehber edinmesi ve Homeros'un Troya tasvirlerinin, günümüzdeki Troya coğrafyasına birebir uyum sağlamasıdır. Bu da anlatılanların sadece abartılı bir destan olmaktan daha fazlası olduğunu gösteriyor. Belki destan sıradan insanları anlatmıyor olabilir, ancak bugün bir destandan gerçek bir tarih oluşturuluyor. Kendisi de bir Anadolulu olan Homeros'un satır aralarında Troyalıların erdemlerinden bahsetmesi, buna karşın Akhaları öven bir destan olmasına karşın, savaşçı, saldırgan ve yağmacı bir Akha portresi çiziyor olması da ayrıca ilgi çekici. Kazılar, ele geçen veriler Troya'nın konumlandığı Çanakkale Hisarlık mevkiinde, destanda anlatılan kudretli bir savaşın gerçekten yapılmış olabileceğini işaret ettiği gibi, aynı zamanda burada M.Ö. 3.000 yılından bu yana köklü bir uygarlığın mevcut olduğunu gösteriyor. İlyada özellikle klasik ve destan okumaktan hoşlananlar için mutlaka kütüphanelerinde bulundurulması gereken bir eser. Öyle ki, hem Anadolu'ya hem de dünyaya farklı bir gözle bakmanızı sağlaması kaçınılmaz.

Bir Savaşın Yeniden Canlandırılması: Truva Savaşı - Rodney Castleden

Destanlar Silsilesi sayesinde, tamamına ilişkin anlatılara ve efsanelere ulaşabildiğimiz Troya Savaşı gerçekten yaşanmış olabilir mi? Yaşanmış ise İlyada'da anlatıldığı gibi olma ihtimali nedir? Dönemin askeri kuvvetleri baz alındığında en büyük ordular on binler ile ifade edilirken, Homeros'un verdiği yüz binler ile ifade edilen rakamlar doğru olabilir mi? Bu savaşın gerçekten yaşandığına dair izler var mıdır? Bu tip sorularınızın cevabını bulmak isteyeceğiniz bir kitap arıyorsanız, tanıtacağım kitap bu derdinize derman olmaya aday. Kitap Doruk Yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı 288 sayfa. Troya uygarlığı ile ilgili insanları en çok ilgilendiren şeylerden birisi, bu uygarlığın Anadolu ve Mezopotamya uygarlıkları arasında en eski uygarlıklardan biri olmasından çok, Homeros'un İlyada'sında anlatılan Troya'nın gerçekten var olup olmadığı, Hektor ve Akhilleus'un gerçekten yaşayıp yaşamadığı ve Troya Savaşının yaşanıp yaşanmadığı hususudur. Kaldı ki, popüler kültürde gittikçe yükselmeye başlayan etkisini hakkında yazılan kitaplar ve çekilen filmlerle gittikçe yükselten, dünyada varlığından haberdar dahi olmayan birçok insanın dikkatini Çanakkale'ye çeken şey, Troya surları önünde cereyan ettiğine inanılan savaşın ta kendisidir. Birçok insan Troya'yı bizzat gezmeye geldiğinde, aslında burada Anadolu'nun en kadim uygarlıklarından birinin yaşadığını öğrenmektedir. Kitaba geçecek olursak bizleri Troya Savaşının atmosferine hazırlayan bir giriş yazısı karşılıyor bizleri. Bu giriş yazısının ardından, yazar Troya ile ilgili son bulgulardan bahseden bir bölümle devam ediyor konuya. Yazarın izlediği yöntem ilgi çekici olduğu gibi sizi kitabın son bölümüne doğru tam donanımlı olarak hazırlayan bir plan dahilinde ilerliyor. Kitabın üçüncü bölümünde Troya şehrini tanıyoruz. Burada hem savaşın surlarının önünde geçtiği düşünülen surlar ve kale, hem de Troya şehri hakkında geniş bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Sonra savaşın taraflarının arkeolojik ve tarihi kaynaklar eşliğinde tanıtılmasına geçiliyor. Yazar önce Miken Uygarlığını, yani İlyada bize tanıtılan haliyle Akhaları anlatıyor. Daha sonra Hitit kaynakları da dahil dönemin bütün yazılı kaynaklarından örnekler sunularak Troyalıları tanıyoruz. Troyalılar bahsinde Hitit metinlerinde sıkça geçen Wiluşa Krallığına atıfta bulunulmakta. Düşüncelerimi ileteceğim yazıda daha açık olarak anlatacak olmamla birlikte, arkeolog ve tarihçilerin Hitit kaynaklarında yer alan Wiluşa'yı, (W)ilios (Troya'nın isimlerinden biri) ile karşılaştırmalarından doğan bir takım tarihi çıkarımlar var.

Bu ön bilgileri okuyup hazmettikten sonra, Troya savaşına hazırlık safhasına geçiş yapıyoruz. Yazarın bu bölümde yoruma dayalı tahminleri de mevcut. Savaşın nedenlerinin neler olabileceğine dair tüm spekülasyonların üzerinden geçildiğini görebiliyorsunuz. Zaten takip eden bölümde Troya savaşının gerçekleştiği düşünülen, üzerinde en fazla ittifak edilmiş tarih olan M.Ö. 1250 tarihindeki kaynaklara göre savaşın sebepleri ve içeriği hakkında bilgi ediniyoruz. Burada Destanlar Silsilesinden, İlyada, Küçük İlliad, Hitit metinleri ve Mısır kaynaklarına kadar uzanan geniş bir yelpazeden faydalanıldığını da belirtmem gerek. Son sürat savaşa doğru gittiğimiz anda kitap birden bir yavaşlama evresine giriyor. Aslında her ne kadar bu savaşa hazırlığın önemli bir bölümünü oluştursa da bence biraz ağır seyreden bir bölümle devam ediyor macera. Yazar burada dönemin arkeolojik buluntuları eşliğinde Troya savaşında kullanılan silahlar ve zırhlardan bahsediyor bizlere. Epeyce geniş tutulmuş bir bölüm. Karşılıklı uygarlıklardan hangilerinin ne tip zırhlar kullandığı, savaşta hangi madenden yapılmış silahların kullanıldığını gereğinden uzun bir miktar tetkik ediyoruz. Bu tetkik ve Troya'ya yapılan çıkarma hakkındaki bilgilendirmeden sonra, Troya savaşına ilişkin iki farklı senaryoyu irdeliyor yazar. İlkinde efsanede bahsedilen savaşın aslında küçük bir yağma saldırısı olduğu, ancak yıkıcı etkileri yüzünden oluşan travma sonucu İlyada gibi destanların ortaya çıktığı ihtimali dahilinde küçük çaplı bir yeniden inşa senaryosu anlatılıyor. Daha sonra ise Destanlar Silsilesinde geçtiği haliyle savaşın en gerçek olabileceği büyük bir yıkım ve savaşın senaryo edildiği büyük çaplı bir yeniden inşa senaryosunu anlatıyor yazar. Batı Anadolu'nun ve hatta büyük imparatorlukların kaderini değiştirebilecek bir saldırıdan, bir varoluş mücadelesinden bahsediliyor. Son olarak Troya'nın çöküşü ve savaş sonrası ortam anlatılıyor ve yazarın değerlendirmeleri eşliğinde bu güzel kitaba bir nokta koyuyoruz. Üslubu akıcı, çevirmenin de bunda büyük etkisi olduğuna inanıyorum. Bununla beraber yazarın giriş kısmındaki tespitleri ve savaşın yeniden inşası sırasında verilen bilgiler doğrultusunda Troya'nın ve Troyalıların kökenlerine dair kafamdaki soru işaretlerinin bir kısmı giderken, yeni soru işaretleri ile baş başa kaldığımı fark ediyorum. Giriş kısmında Akhalar ve Troyalılar arasındaki mücadelenin günümüzde halen Yunanlar ve Türkler arasında devam ettiğine ilişkin tespitler ilginç. Husumetin binlerce yıldır şekil değiştirmesine rağmen temel değiştirmediğinden bahsedilmesi, sadece bizim bilinçaltımızda değil, batılı araştırmacıların bilinçaltında da Akhalar ile Yunan toplumunun, Troyalılar ile Türk toplumunun eşleştirildiğini açık şekilde göstermekte. Kaldı ki Avrupa orta çağının sonuna kadar bu kavrayışın ve anlayışın mevcut olduğunu ileride okuduğum başka kitaplarda da gördüğümü belirtmeliyim. Troya savaşının ne kadarının gerçek olabileceği konusunda ender bulunabilecek tespit ve bilgiler içeren bir kitap. Troya Savaşına ilgi duymakla beraber, askeri harekatlar hakkında da araştırma yapan kişiler için çok önemli bir kaynak niteliğinde.

Akademik Veriler, Popüler Tarih ve Hollywood Tespitlerinin Çarpıştığı Kitap: Troya ve Troyalılar (Troyalılar Türk Müdür?) - Prof. Dr. Ekrem Memiş

Eğer blogumu başından beri takip ediyorsanız, tarih maratonuna başlamama sebep olan kitabın yayınevince seçilmiş olan ismine karşı yazdıklarımı muhakkak okumuşsunuzdur. "Bunlar Bunlar" Türk müdür? başlıklı kitaplar ve yazıların ciddi sıkıntıları içerdiğine ilişkin görüşlerimi orada tafsilatlı olarak açıkladığım için burada tekrara girmeyeyim. Sadece bu tip başlıkların dikkat çektiği kadar, bu konuya karşı duyulan ilgiyi sınırlandırdığı gibi, bu konuda yapılan doğru tespitlere de şüphe ile bakılmasına sebebiyet verdiğinin tekrar altını çizmek isterim. Gelelim kitabımıza, Altınpost yayınları tarafından yayınlanmış olan kitap 195 sayfa karton kapaklı. Prof. Dr. Ekrem Memiş ilginç bir akademisyen. Maratonun ilerleyen kısımlarında tanıtacağım, çok önce okumuş olduğum bir diğer kitabında yürütmekte olduğu ilginç bir kaynak gösterme şekli var (ki yazdığı kitaplarda ciddi bilgi birikimi sahibi ise bu durumun üstünü çok isabetsiz şekilde örten bir durum bu). Ekrem Memiş, kitabında sunduğu bir bilgiye ilişkin atıf veya kaynaklarda yine kendi eserlerine atıfta bulunmakta ve yine kendini kaynak göstermekte. Antik Çağ tarihi alanında Profesörlük alacak kadar yetkin bir akademisyen olduğundan kimsenin şüphesi olmadığına eminim, ancak bir akademisyenin kendi kendini kaynak göstermesinin de ciddi samimiyet problemleri yarattığına inanıyorum. Zira belirttiği hususların bir kısmı, Adile Ayda'nın 1970'lerin sonlarında bilim dünyasına sunduğu hipotezler üzerine kurulmasına karşın, tarihi olarak yapmış olduğu tespitlerde, kendisini kendisinden başka destekleyen bir kaynak göstermediğini bu kitabı okurken göz önünde bulundurmanızı temenni ederim. Gelelim kitapta bahsedilenlere; akademik ve metodik bir ilerleme ile başlıyor kitap. Önce coğrafi kıstaslar doğrultusunda Troya'yı tanıyoruz, daha sonra da konuya ilişkin kaynakları kalem kalem anlatıyor Ekrem hoca. Bu husus bu zamana kadar okuduğum diğer kitaplarında da aynı sistematikle işlenmekte. Üçüncü bölümde Troya'dan bahseden her kitapta yer alması belirli bir mecburiyet haline gelen Heinrich Schliemann'ın keşfi hakkında, Türk bir bilim adamının bakış açısına şahitlik ediyoruz. Takip eden bölümde bu zamana kadar okuduğum kitapların bir kısmında yer alan Hitit Metinleri açısından Troya'nın incelenmesi hususunda, hem daha geniş bilgi ediniyor, hem de farklı bir perspektiften konuya yaklaşma şansı yakalıyoruz. Bu bölümde zaman zaman konu Troya ve Troyalıların dışına çıkıp, Anadolu'da Türk kökenli olabilecek diğer uygarlıklara kaymakta, örneğin Kaşkaların Türk soylu olabileceğine dair çıkarımlarda bulunulmakta. Takip eden kısımda nispeten aynı metinler doğrultusunda Akhaların kökeni ve Hitit metinlerinde Ahhiyava olarak bahsedilen krallık ile Akhalar arasındaki paralellikler tartışma konusu yapılmış.

Buradan Troya savaşı ve Troya uygarlığının çöküşü ile birlikte Troya'nın son dönemleri hakkında fazla hızlı bir bilgilendirme faslını geçtikten sonra, kitap adının hakkını vermek için farklı bir yöne doğru ilerlemeye başlıyor. Troyalıların Türk olup olmaması tartışmasının öncesinde Etrüsklerin oluşumunda Troya'nın rolüne ilişkin bir bölüme geçilmesi kanaatimce Etrüsklerin Türk olup olmaması meselesi üzerinden Troyalıların Türklüğü meselesi arasında bir köprü kurulması mahiyetinde önemli bir bölüm. Akademik kaynakların, yazarın kendisi olması ve bu hususta daha başka kitaplarda diğer akademik kaynakları bilerek okumuş olmam yüzünden bu bölümde yazılanların doğru tespitler olma ihtimalinin yüksek olduğunu belirtmeliyim. Aeneas destanını temel alan görüşler doğrultusunda şekillenen bir bölüm olması sebebiyle bu konuyla ilgili ayrıntıya da bir sonraki yazı da gireceğimi belirterek devam edelim. Etrüsk-Saka-Troya-Türk bağından hareketle Troyalılar Türk müdür? sorusunun cevabını aradığımız bölümle birlikte Ekrem hoca Avrupalıların Troya uygarlığı üzerinde hak iddia etmesi üzerine akademik olmayan; ama isabetli tespitler içeren düşüncelerini sunuyor. Kitabın son bölümü ise hayli ilginç. Son bölümde Troya filmi üzerinden bir değerlendirme yapılmakta. Bu bölümü samimi bulmakla birlikte, onca akademik açıklamanın arkasından, bir popüler tarih kitabı olsa bile okuyucuya yönetilen soruların, İlyada ve Troya ile ilgili metinlere bile yeterince sadık kalamayan, popüler bir Hollywood filmi üzerinden yapılmasını biraz sakil ve basit bulduğumu da eklemek isterim. Elbette Troya'ya sahip çıkmak bizlerin hem kültür, hem de milli bilinçaltımızın gereğidir. Ancak bizlerin, bir Hollywood yapımı üzerinden "kendimizi Hektor'a daha yakın hissettik, o halde Troyalılar Türk'tür" çıkarımına varmamızın hedeflenmesi, bu konuda yapılan ateş gibi açıklamaların üzerine bir kova su dökmek gibi olmuş. Bütün bunlara karşın, antik çağ tarihi hakkında farklı bir bakış açısı yakalayabilmek adına muhakkak bir Ekrem Memiş kitabı okumanızı tavsiye ederim.


Böylece Troyalılar ve Troya Uygarlığı ile ilgili ilk bölüm kitaplarını bitirmiş oldum. Sizlerin de bildiği gibi, site de uygarlıkların tanıtımına ilişkin izlediğim metotlar, her yazıdan sonra belirli yenilikler veya değişikliklere uğrayabiliyor. Ancak sistemsel olarak izlediğim metotta bir değişiklik olmayacak. Bu uygarlığı da yine iki bölüm halinde tanıtacağım ve diğer iki uygarlıkla ilgili yazılarda yaptığım gibi, bu uygarlık hakkında okunması elzem olan, kendi kanaatimce en değerli bulduğum kitabı da düşüncelerimi içeren üçüncü ve son yazımda paylaşacağım. Bu bölümlemeler, inceleme yaptığım uygarlığa ilişkin yazılmış ve temin edebildiğim kitap sayılarına göre değişmekle birlikte, düşüncelerimi içeren yazılarımda bir değişiklik yapmayı düşünmüyorum. En farklı ihtimalle hakkında çok fazla sayıda esere sahip olduğu uygarlıklar hakkında; uygarlığı ikiden fazla bölüme ayırarak, kuruluş, yükseliş, çöküş dönemleri için ayrı ayrı düşünce yazısı kaleme alabilirim.

Bu arada yayınların arasına uzun zaman girdiğinin farkındayım, bu da mecburi iş seyahatlerimden kaynaklanmakta. Aslında Troyalılar ile ilgili okumalarımı bitirmiş durumdayım. ancak bilgisayar başına oturup okuduklarımı yazıya aktarmam her zaman mümkün olmuyor. Dolayısıyla okumaları bitirdiğim için, Troyalılar'ın ikinci bölümü ve Troya üzerine düşüncelerimi aktaracağım yazılarımı kısa aralıklarla yayınlamayı düşünüyorum.

Kutsal İlion'un yeniden varoluşunda görüşmek dileğiyle!





   

1 Nisan 2014 Salı

İnsanların Üretildiği, İnsanlığın Tüketildiği Dünya: Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

"Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya
Ne güzel şeymiş meğer insanlık
Böyle dünyalıları olan
Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya
W. Shakespeare"


Morpheus, Thomas Neo Anderson'a şöyle anlatır Matrix'i; 'İnsanların doğmadığı, fakat yetiştirildiği tarlalar gördüm'. Oysa insanların doğal üreme yolları ile dünyaya gelmediği bir dünyanın portresini Aldous Huxley 1931 yılında çizmiştir bile. Size bugün tanıtacağım kitap, İthaki yayınlarından çıkmış, 300 sayfalık bir baş yapıt. Biraz cep kitap boyutunda olmasına karşın sizi anında içine çekiyor. Kitap açısından hemen başlangıçta düşmem gereken bir not, Aldous Huxley'nin kitapta betimlediği bilim-kurgu dünyasının 1931 yılı düşünüldüğünde çok gelişmiş bir düzeyde olduğudur. Huxley, kendinden sonra gelen distopik ve bilim-kurgu romanları yazarlarına ilham vermektedir. Orwell ve Gibson bunun en önemli örneklerindendir. Aldous Huxley aynı zamanda George Orwell'ın hocasıdır. Cesur Yeni Dünyada insanların üreme yoluyla dünyaya gelmediği, kuluçka merkezlerinde bilimsel olarak üretildikleri, bu sebeplerle aile, anne, baba gibi kavramların toplum nezdinde pornografik şeyler ifade ettiği bir toplumu anlatmaktadır. Geleceğin dünyasında geçen romanda, bireylerin insan ilişkileri belirli sınırlandırmalara tabi tutulmakta, insanlar arasında yetenekleri ve doğumlarından bu yana aldıkları eğitimleri doğrultusunda modern bir kast sistemi uygulanmaktadır. Ancak sistemin en tepe noktası dışında bireylerin özgürlüğünden söz edebilmek mümkün değildir. Romandaki dünyada yıllar Ford'dan önce ve Ford'dan sonra olarak belirtilir. Lider Ford sayesinde bir devrim yapılarak yeni düzene geçiş sağlanmıştır. İnsanlar son derece sağlıklı ve mutlu, yaşadıkları dünya ise teknolojik olarak aşırı gelişmiş bir dünyadır. Her ne kadar ülkede modern kast var ise de tüm ırkların eşit olduğu bir dönem olduğunun romanda altı çizilmektedir. Bireyler üretildikleri andan itibaren duygusal mühendislik kolejinde yetiştirilip şartlandırılmaktadır. Roman kahramanlarından Bernard gibi duyguları tanımlayabilen ve anlayabilen üretim hataları da olmaktadır tabi. Modern kasta örnek vermek gerekirse, alfa artılar sistemdeki en yetkin ve entelektüel bireyler iken, epsilon eksiler avam tabiriyle yarım akıllıdır. Teknolojinin gelişmişliği dolayısıyla insanların neredeyse tüm hastalıklara karşı bağışıklığı vardır ki, bu bağışıklık da yine kuluçka ve şartlandırma merkezinde kendilerine aşılanmaktadır. Huxley, Yeni Dünya insanları için hedonist-hazcı bir toplum portresi çizer. Aile kavramı ne kadar pornografik ise, sanat, felsefe, din, kültür farklılıkları gibi kavramlar da sistem tarafından yok edilmiştir. Ahlaki ilkelerin ortadan kalktığı, bireylerin mutlak mutluluğa erişmek için karşılaştığı her bireyle cinsel ilişkiye girebildiği, yasal ve sağlıklı dozlarda uyuşturucu kullandığı bir toplum kaleme alınmaktadır.

Hikaye Londra'da 26. yüzyılda geçmektedir. Romanda verilen Ford'dan Sonra 632 yılı düşünülerek, Huxley tarafından nihai devrimin 2000'li yıllarda olacağının öngörüldüğü sonucuna varabiliriz. Romanın baş kahramanlarından Bernard-Marx farklı bir alfa artı bireyi olmasına karşın, cinsellik ve uyuşturucu ile bastıramadığı, öteleyemediği duygulara sahiptir. Sistem tarafından hoş görülmeyecek sorgulama, hoşnutsuzluk, yalnızlık hisleri hem diğer alfa artılar tarafından dışlanmasına, hem de kendisini kaçmaya mecbur hissetmesine yol açmaktadır. Yeni Dünya'nın vahşi yaşama yapılan sistemli gezilerinden birinde, Vahşi John'u bulan Bernard onu Yeni Dünya'da bir çeşit şaklaban olarak sergilenmesi amacıyla buraya getirir. Hikaye de bu unsurlar üzerinden gelişim sergilemektedir. Kitabın özüne bakmak gerekirse John aslında yukarıda belirtilen şartlandırılmış bireylerin aksine tam anlamıyla özgür bireyi temsil eder. Yapay olarak üretilmiş ve şartlandırılmış insanların bilinç dışına ittikleri ve bugün, insanı insan olarak nitelendirmemize sebebiyet veren birçok olgu John'un benliğinde anlatılır. Huxley'nin anlatım tarzı çok vurucudur. Roman distopik, bilim-kurgu türlerinde sayılmasına rağmen, aynı zamanda ciddi bir hicivde barındırır içerisinde. Roman içerisinde 21.yüzyıl dünyasını işaret eden birçok unsur da var. Bu anlamda Huxley'nin ileri görüşlüğü Orwell'ın romanlarını da kapsayarak daha ilerisini işaret eder durumda. Genel olarak kurdukları dünyalar üzerinden Huxley ve Orwell defalarca karşılaştırılan yazarlardır. Aslında bakarsanız her ikisi de distopik bir dünya tasarlamış olmalarına karşın, dünyaları birbirine zıt temeller üzerine kurulmuş durumdadır. Orwell'ın distopik dünyasında bariz bir şekilde korku hakim iken, Huxley korku duymaya gerek kalmayacak şekilde tepkisizleştirilmiş bir dünya betimlemektedir. Yine ikisinin otoriteyi yorumlama ve algılama şekilleri farklıdır. Distopya yani anti-ütopya denilen kavram baskıcı yönetimleri tanımlamak için kullanılırken, Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sında belirtilen dünya da, bir baskıcı yönetimin varlığından çok, insanları yavaş yavaş umarsız hale getirilerek, varsa bile umursanmayan bir baskının olduğu, elde edilen yapay bir mutluluğun hakim olduğu, haz yaşamaktan başka sistematik endişe taşımayan bireylerin bulunduğu bir toplum anlatılmaktadır. Bu yanıyla Huxley'nin dünyası aynı zamanda bir ütopyayı tanımlıyor olabilir. Bununla birlikte 1984'ün yarattığı korku ve umutsuzluk ortamı insanı bir kısır döngü içerisinde tuttuğu için, iktidarın amacına dair çıkarımlardan fazlası yokken; bu romanda günümüz toplumunun ilerlediği yola ve insan ilişkilerinin şekillenmesine dair -kitabın bilim-kurgu ögeleri sebebiyle- daha uçuk görünmesine karşın, daha gerçekçi ve tutarlı ipuçları mevcuttur. Bu açıdan Huxley'nin kitabı bundan seksen küsür yıl öncesinde toplumun ilerlemekte olduğu yolun sonunda ne ile karşılaşacağımız konusunda daha net kavrayış sağlamaktadır.

Kitabı okumadan önce bilmeniz gereken bir diğer ayrıntı da, kitabın Henry Ford'un yadsınamaz katkısı sonucunda gelişen tüketime dayalı düzene karşı ciddi bir eleştiri getirmiş olmasıdır. Zaten Yeni Dünya'nın kurucusu Ford ve "Ford'dan sonra" diye bahsedilen zaman dilimi de bu eleştirinin bir yansımasıdır. Günümüz toplumu yavaş yavaş Yeni Dünya'ya evrilmektedir. İnsanlar daha mutlu ve istikrarlı olduğu algısına sürekli tüketerek varmaya çalışmaktadır. Aslında vurdumduymazlığa ve kesintisiz hazlar sayesinde etrafında olup bitene karşı daha ilgisiz olmaya başlamaktadırlar. Aile, kültür, ahlaki değerler, sanat, edebiyat, din ve felsefe gibi kavramlar günümüz toplumunda da ciddi bir çürüme içerisindedir. Birçok insan yavaş yavaş kendisini Vahşi John gibi hissetmeye başlamaktadır. Kitap okuyan, sanata ilgi duyan, felsefeyle ilgilenen insanlar, arta kalan yekün tarafından sürekli aşağılanmakta ve modern dünyanın şaklabanları gibi hissetmeye zorlanmaktadır.

Ne dersiniz belki de Aldous Huxley, gerçekten geleceği görmüştür!





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...