24 Nisan 2014 Perşembe

Kutsal İlyon'dan, Hitit Vasalı Wiluşa'ya : Uygarlığın Göz Bebeği Troya

"Bir gün gelir yıkılır Kutsal İlyon"
İlyada



Homeros böyle diyor İlyada'da seslendirdiği kahramanlarından birisi aracılığıyla. Azra Erhat'ın da belirttiği gibi bu dizelerdeki acıklı seda Troya'yı tanımaya çalışan insanın peşini bırakmıyor hiç. Eski çağ tarihi günümüz medeniyetini anlamak için biçilmez kaftan niteliğinde birçok ibretlik olayla dolu. Tarihin bu dalını kıymetli kılan şey, yapısı itibariyle arkeoloji, antropoloji, jeoloji, zooloji vb. bilim dalları ile hareket etme zorunluluğundan kaynaklanıyor. Yazılı ve tarihi metanın yetersizliği sebebiyle bu bilim dallarının, uygarlıklara ilişkin insanların kafasında kalan soru işaretlerini, her bir açıdan doldurması eski çağ tarihini bütünlemesi gerekiyor. Dolayısıyla normal tarihçilikten daha fazla dikkat, daha fazla konuda bilgi sahibi olma, daha çok kaynağı inceleme gibi epey ağır bir yükü var. Modern arkeolojinin ve diğer doğa bilimlerinin teknoloji ile doğru orantılı olarak gelişmesi, belli başlı kalıplara sıkışmış olan eski çağ tarihçilerinin tezlerinin birer birer yıkılmasına sebebiyet veriyor. İşte Troya'da bu konuda 125 yıllık ezberlerin, algıların, ön yargıların yıkıldığı bir kent. İlyada destanında belirtilen bütün kudrete ve zenginliğe rağmen Troya'nın, Hitit İmparatorluğu'nun vasalı olmaktan kurtulamamış, zaman zaman Batı Anadolu'daki diğer vasal krallıklarla ayaklanmış; ancak Hititler yıkılana kadar hep onların bakiyesi olarak kalmış Wiluşa krallığı olduğu bugün neredeyse kesinleşmiş durumda. Yine de Troya'da yapılan ve yapılacak kazılarda bulunanlar, bulunması ümit edilenlerden çok daha az. O yüzden günü geldiğinde, bugün kesin kabul edilen bu algıyı darmadağın edebilecek keşifler yapılması ihtimal dahilinde. Kutsal İlios'un nasıl Wiluşa olduğu, Paris(Aleksandros)'in nasıl Alaksandu olduğuna Troyalılar ile ilgili tanıtacağım son mükemmel ansiklopediden sonra geleceğim. 

Düş ve Gerçek: Troia

Troya ve ona dair; efsane, gerçek, savaş, barış, yönetim, din, toplum vd. konular hakkında edinebileceğiniz tüm bilgileri içeren muazzam boyutlarda bir ansiklopedi ile Troya uygarlığı bahsini kapatacağım. Homer yayınlarından, şömiz ciltli, 438 sayfalık, renkli kuşe kağıda basılmış, Troya hakkında her bilgiye ulaşabileceğiniz bir kaynak. Elbette aşağıda kütüphanemde yer aldığı haliyle görebileceğiniz gibi, yatarken, otururken okunabilecek bir eser değil. Bu ansiklopediyi inceleyip okumak için bir masaya oturup, ders çalışırcasına işlemeniz gerekiyor içindeki bilgileri. Hemen hemen her konuyla ilgili farklı bilim adamlarının makaleleri, olağanüstü görsellerle desteklenmiş. Benim en çok hoşuma gideni, Troya katmanlarının çizim olarak yeniden inşasını içeren görseldi. Bu şekilde hem şehrin azametini, hem de uygarlığın gelişim sürecini dikkat çekici ölçekte izleme imkanınız oluyor. Bunun dışında eski çağdan, orta çağa, orta çağdan günümüze kadar Troya efsanelerinin Avrupa'da nasıl yankı bulduğu, Troyalıların kökenlerine dair soru işaretlerinin giderilmeye çalışıldığı, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti zamanlarında bu topraklarda Troya'ya karşı nasıl bir yaklaşım izlendiğine dair ayrıntılı bilgiler edinme imkanını da bulabiliyorsunuz. Bu kaynak, o kadar ayrıntılı bir şekilde hazırlanmış ki, hem Homeros'a, hem İlyada'ya, hem Troya'ya dair olabildiğince yeni şey öğrenme şansı tanıyor size. Eser boyunca eski sanat eserlerinden görseller, Troya savaşını konu alan orta çağ resimleri, Roma döneminden kalma heykeller, arkeolojik buluntulara dair görseller içeren resimlerle aynı zamanda görsel hafızanıza da derin etki ediyor. Troya'da yapılan kazı çalışmaları, karşılaşılan zorluklara ilişkin pasajlar okuyorsunuz. Troya'yı keşfeden, ancak keşfettiği kadarını bilinçsiz kazılarla toprak altına gönderen Schliemann'a da özel bir bölüm ayrılmış durumda.

Troyalıların kökeni konusunda eski çağ tarihçilerinin anlatılarından başlayarak ele alınan yolu takip etmek çok enteresan. Dünyada tarih yazıcılığının siyasi sebeplerle nasıl değişikliklere uğrayabileceğinin en keskin örneklerinden birinin Troya olduğunu fark ediyorsunuz. Aşağıda ayrıntılı olarak ele alacağım Troyalıların Türklüğü konusuna ilişkin çok doyurucu bir bölüm var bu kitapta. Aslında beni bu olağanüstü eserle tanıştırdığı için bir önceki yazıda tanıttığım Haluk Şahin'in Troyalılar Türk müydü? kitabına büyük teşekkür borçluyum. Çünkü o kitabı okuduğum an itibariyle Troya ile ilgili kaynakları bitirmiş ve daha fazlasına ihtiyacım olmadığına kanaat getirmiştim. Ancak şimdi bu eseri geniş bir şekilde tetkik ettikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki, Troya hakkında en kapsamlı, en mükemmel ve en doyurucu eser "Düş ve Gerçek: Troia'dır". Troya şehrinin yerleşiminden, tarihi boyunca karşılaştığı felaketlere kadar, gerçekten bir Troya Savaşının var olma ihtimalinin tarihsel ve arkeolojik veriler ışığında ne olduğunu göstermesine dolu dolu bir ansiklopedi. Özellikle dimağınızın tıkandığı yerlerde gerekli görsellerle hayal gücünüzü kendi kapasitesinin ötesine taşıması da cabası. Troya'nın geçmişi ile birlikte geleceğinin irdelendiği Kutsal İlyon'un yok olmaması için ne gibi çabaların harcandığının ve daha nasıl mücadele edilmesi gerektiğinin altının çizildiği bir eser olması da ayrıca not edilmeli. İlyada'nın en eski el yazmalarını, Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı'nın Troya'ya bakış açısını ve Fatih Sultan Mehmet'in neden bir cihan hükümdarı olduğunu anlayabileceğiniz bilgiler de yine bu eserde mevcut. Tabii en başta da dediğim gibi, ya ara sıra bakacağınız bir kaynak olarak yararlanmalı, ya da baştan sona okuyacaksanız bir masada, üniversite final imtihanlarına hazırlanıyor gibi çalışmanız gerekiyor. Troya hakkında; tarihi, arkeolojik, jeolojik, mimari, dini, fikri, siyasi her konuda görüş sahibi olmanızı sağlayabilecek kapsamda olması, eseri Troya ile ilgilenenler için tek kaynak kılıyor. Peki Troyalılar kim? Nereden geldikleri biliniyor mu? Homeros'un anlattıkları gerçek mi? Peki tahta at hikayesi sadece bir destan fantezisi mi? Bu uygarlığın özellikle bizler için, Türkiye için önemi nedir? Bu soruların hepsine aşağıda cevap vermeye çalıştım.

Troya Uygarlığı'na Ait Yazılı Kaynak Bulunmaması Sorunu

Arkeologlar ve eski çağ tarihçileri 125 yıldır Troya bölgesinde kazılar yapmakta, Troya'dan bahsetmesi muhtemel olan diğer eski çağ uygarlıklarına ait yazılı metinlerde, bir karşılık bulmaya çalışmaktalar. Çünkü isabetle tespit ettikleri gibi, bu derece muazzam bir uygarlığı kuranların yazıyı kullanmıyor olması bilimsellik ve hakkaniyet ışığında pek mümkün değil. Özellikle Troya I katmanından itibaren, Mezopotamya'da; Troya IV katmanından itibaren de Anadolu'da çivi yazısının etkin bir şekilde kullanılıyor olması, Luvilerin yaşadığı bölgenin Troya'ya yakınlığı ve Anadolu dillerinin büyük çoğunluğunun Luvi hiyerogliflerinden yoğun şekilde etkilenmiş olması, Sümer yazılı kaynaklarının Akadlar ve Asurlular vasıtasıyla, ticaret yoluyla Anadolu'ya çok uzun zaman önce etki etmiş olabileceği ihtimalinin yanında, bütün çağdaşları ve komşuları yazı ile tanışmış iken, ticaret ve inşaatta bu kadar etkin bir uygarlığın yazı kullanmıyor oluşu mantık dışı bir ihtimal olarak gelmiştir. Arkeologlar uzun yıllar bu yazılı kaynaklara ulaşmak için çalışmış ama çok uzun süre bir yere varamamışlardır. Bu doğrultuda, eski çağ tarihçileri şehrin Helen ve Roma hakimiyeti altında olduğu dönemlerde gördüğü yoğun yıkım ve tahripten yola çıkarak, yazılı kaynaklar varsa bile bunların yok edildiğini ya da kendiliğinden yok olduğuna dair çıkarımlarda bulunmuşlardır. Troya I katmanı M.Ö. 3.000'lere tarihleniyor ki, bu Troya'nın ya da şu an kanıtlanmış olduğu belirtilen Wiluşa krallığının köklerinin en az Hurriler kadar eski olduğu, hatta Hititler'den önce Batı Anadolu'da üstün bir uygarlığın serpilmekte olduğunu gösteriyor. İlk bakışta böyle söyleyebilsek de, eski çağ tarihçileri ve arkeologların aynı düşündüğü konulardan biri de bu ifadenin yanlış olabileceği. Çünkü Troya I katmanından, Troya V katmanına kadar bu şehirde egemenlik kurmuş olan uygarlıkla, Troya V katmanından yani M.Ö. 1.700'lü yıllardan sonra bu şehri bugün bildiğimiz Troya haline getiren uygarlık farklıdır. Bu konuyla ilgili daha önce Reha Oğuz Türkkan'da Teke Tek programında bazı açıklamalarda bulunmuş Troya VI ve VII katmanlarındaki şehirleri kuranların Türklerle bağlantılı olduğu diğer Troya uygarlıklarının Hint-Avrupa dili konuşan kavimler olabileceği yönünde bir beyanda bulunduğunu hatırlıyorum. Elbette diğer tarihçiler bu kadar kesin ifadeler sunmuyor, ya da Troya VI katmanından itibaren şehir kuran Wiluşa'lıların Türk olabileceği yönünde çıkarımda bulunmuyorlar; ancak bu konuyu da defalarca Aryan ırkçısı tarih başlığı altında incelediğim için tekrara girmiyorum.

Troyalıların kökenine ait bir cevaba ulaşılamamasının elbette en büyük sebebi, bu dört başı mamur uygarlığa ait yazılı kaynak bulunamamasıydı. Prof. Dr. Manfred Korfmann'ın yönettiği son kazılarda Luvice yazılmış bir mühür bulununca en azından Troya'nın bir Helen kolonisi olamayacağı hususu netlik kazandı. Bu mührün bulunması ile Hitit metinlerinin karşılıklı incelenmesi sonucu, Troya'nın Wiluşa-Wilios krallığının bir şehri olduğu, dolayısıyla Troyalıların Anadolu kökenli bir uygarlık olduğu konusu netleşmiş oldu. Tabii bu keşifle birlikte kudretli Akha'lara direnen Yüce İlyon krallığı efsanesi yerine, daha kabul edilebilir ve gerçekçi olan; yağmacı Ahhiyawa kolonilerine karşı kendini savunan Hitit İmparatorluğu vasalı Wiluşa Krallığı gerçeği ortaya çıkmış oldu. Mührün bulunması yazılı kaynak arayışı içerisinde olan arkeologları sevindirmekle birlikte, şehrin defalarca geçirdiği tahribat ve bir dönem Roma vatandaşlarına bir turizm sirki olarak sunulmak üzere yıkılıp üzerine Roma tapınakları yapılmış olması, bu şehirde yazılı kaynak bulunmasını oldukça zorlaştırıyor. Konumu itibariyle dönemin hem siyasi, hem de ticari açıdan önemli bir gücü olduğu konusunda yapılan çıkarımların haksız olduğunu düşünmek mümkün değil. Ancak sadece bir destandan yola çıkarak bu önemli uygarlığın Avrupalı medeniyetlerin köken araştırmalarının ortasına oturtmak ne kadar akıl karı o da tartışılır. Gündelik hayatları, inanışları, savaşma şekilleri, kullandıkları aletler, mimarisi dolayısıyla hep aynı genel sonuca çıkıyor kapılar. Troya bir Anadolu uygarlığıdır. Hititlerin tanrı panteonu içerisinde yer alan tanrıların bir kısmına tapındıkları tespit edilmektedir. Anadolu bin yıllardır dünyanın en görkemli uygarlıklarına ev sahipliği yapmaktadır. Peki bu olgu tek başına bir Anadolulu tanımı doğurmaya yetecek güçte midir? Kanaatimce bu konunun da bu başlıkta incelenmesi gerekmektedir.

Mavi Anadolu Akımı, Kökende Anadoluluk ve Milliyet Kavramının Reddi

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan, dünya tarihi ve siyaset tarihinin en görkemli ve girift uygarlıklarının bir bir ortaya çıkarılmasının ardından eski çağ tarihçileri ve arkeologlara bu uygarlıkların kökenini saptamak konusunda büyük bir iş düştü. İlk dönemlerde akademik tarafsızlık anlamında büyük sıkıntılar yaşandığı bir gerçek. Kendi köklerini ve tarihini Helen kültürünün büyüklüğü tezi üzerine kuran bir kısım yabancı eski çağ tarihçileri Anadolu'da karşılaştıkları her uygarlığı bağnaz bir ön kabulle Helenlere dayandırmaya başladılar. Bunda elbette M.Ö. 500 sonrası bölgede yaşanan yoğun Helen kolonizasyonunun etkisi olduğu muhakkak olsa da, modern arkeolojinin gelişmeye başlamasıyla birlikte bugün Anadolu denen bölgede Helenlerden çok önce kurulmuş yüksek uygarlıklara rastlanılmaya başlandı. Sümerliler-Kengerliler ile başlayan tarih maratonumdan bugüne kadar geldiğim zamanda okuduğum kitapların bir çoğunda Aryan ırk temelli bir tarih yaratılmaya çalışıldığını bizzat görmüş bulunmaktayım. Batı menşeili tarihçiler, sanırım kazıların yapıldığı dönemdeki Osmanlı İmparatorluğunun siyasi durumundan ve kendisinden olmayanlara karşı göstermiş oldukları nefretin bir ürünü olarak, bu topraklarda yaşamış olan uygarlıkların hiçbir şekilde Türk kültürü ile bağlantılı olamayacağı yönünde ciddi bir ön yargıya sahiptir. Öğrendiklerim doğrultusunda, Hint-Avrupa dil ailesine giren dillerden birini konuşan herhangi bir kavim, bir şekilde Hint-Avrupa kökenli kavmi sayılmaya başlanmıştır. Oysa köken biliminde ve tarih literatüründe Hint-Avrupa kavmi diye bir söylem yoktur. Batı uygarlığının temelleri Helen kültürüne dayanmakla birlikte Ari-Aryan ırktan bahsedilebilir. Bu ırka mensup olanlar Hint-Avrupa dil ailesine giren dillerden birini konuşabilir, ancak akademik söylemde Hint-Avrupa ırkı, kavmi, topluluğu demek bilimsel retoriğe tamamen aykırıdır. Bizler ve hatta Avrupalı tarihçiler bizim kökenlerimizi tanımlarken Ural-Altay kavimleri diye tanımlamaz. Bir Türk ırkından, Türk kavminden, Türk topluluğundan bahsederler. Çünkü Ural-Altay ibaresi dil ailesi için kullanılmaktadır. Ancak Ural-Altay dili konuşan kavimleri Türk veya Moğol olarak tanımlayan tarihçiler, Hititler ve Troyalılar gibi uygarlıklarla ve onlara ait yadsınamaz delillerle karşılaştıklarında Hint-Avrupa kavimleri diye bir söylem geliştirmektedirler. Kanaatimce buradaki köken ve tarihsel algı, Türk olmadıkları müddetçe buradaki kavimlerin her şey olabileceği yönündedir.

İşte bu bakış açısı doğrultusunda, içerisinde birçok Türk aydının da bulunduğu bir akım gelişmiş, desteklenmiş, barışçı bir dil kullanıyor olmaları sebebiyle Mavi Anadoluculuk adında, tüm ırk ve kökenlerden münezzeh bir Anadolulu kimliği yaratılmaya çalışılmıştır. Bu Hititlere ilişkin düşüncelerimde belirttiğim görüşlerimle paralel olarak gözüken bir algı yaratsa da, bu konudaki düşüncelerimi net olarak aktarmak adına Troyalılar üzerinden konuyu genişletme ihtiyacı hissettim. Bugün Türkiye sınırları içerisinde yer alan ve Anadolu adı verilen toprak parçasına, bu uygarlıkların yaşadıkları çağlarda Küçük Asya adı verilmekteydi. Bu adın bir önemi vardır. Çünkü Herodot, çağdaşları ve ardılları olan tarihçilerin anlatımlarında, Asya'dan gelen kavimlerden bahsedilirken Küçük Asya bu tanımın hep içerisinde yer almıştır. Küçük Asya denilen topraklarda; Hattiler, Hurriler, Hititler, Troyalılar, Urartular, Frigler, Kimmerler, İskitler" vb. irili ufaklı bir çok kavim yaşamıştır. Bu kavimlerden Troyalılar ve Hititler hariç diğer kavimlerin köken konusunda ortak noktaları "bu kavimlerle hiçbir millet ve kavimle aralarında bağ kurulamamasıdır." Elbette bu tespitte bulunanların hangi tarihçiler olduğunu belirtmeye gerek yok. Oysa Hattiler, Hurriler ve Urartular'ın elde olan yazılı kaynaklar doğrultusunda dilleri incelendiğinde Ural-Altay dil ailesi ciddi şekilde yakınlık arz ettiği görülmektedir. Kimmerler ve İskitler'in Türklüğü ise artık tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta ortadadır. Bu uygarlıklar açısından yapılan dil araştırmalarındaki en büyük dezavantaj, Türkçe, Hakasça, Çağatayca vb. Ural-Altay dillerini bilmeyen uzmanların, kendi dillerinin verdiği imkanlar dahilinde başka uygarlıkların dillerini çözmeye çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Türk dilleri gibi bitişken diller konusunda ve bu dilin fonetiği konusunda hiçbir şey bilmeyen dil uzmanlarının, Hint-Avrupa dilleri ile bu uygarlıkların dillerini karşılaştırarak, bu uygarlıkların hiçbir kökenle bağdaştırılamayacağı yönünde tez oluşturması bilimsel mantığa terstir. Kaldı ki dil tek başına yeterli değildir. Hititler ve Troyalılar gibi uygarlığı bizim kültürümüze bağlayan örfi ve ananevi pek çok bağ vardır. Kökenlerini Anadolu'daki bazı uygarlıklara dayandıran Avrupa milletlerinin bugün bu uygarlıkların geleneklerine ilişkin hiçbir iz taşımıyor olması garip değil midir? Yaşam koşulları, ölü gömme gelenekleri, inanç benzerliği, toplumsal etkileşimler açısından birbiri ile taban tabana zıt özellikler taşıyan uygarlıkların Troya'da hak iddia etmesi ne kadar bilimseldir?

İşte Anadoluluk kavramı bu anlamda incelenirse, boş bir sedadan başka bir şey vermeyecektir. Elbette jeopolitik ve coğrafi konumu nedeniyle bu bölgede tek bir kökenden bahsedebilmek mümkün değildir. Ancak batı uluslarının, köklerini dayandırdıkları uygarlıkların Hititler dahil, Afganistan, Türkmenistan bölgesinden göçmüş olabileceğine, dolayısıyla Anav kültürü olarak adlandırılan yüksek kültürün mensubu olabileceklerine dair tezlerin üzerini bir kalemde çizen batılı akademisyenlerin Anadoluluk kavramına sıkı sıkıya sarılması ürkütücüdür. Bu kavramın üstünü örtmeye çalıştığı şey, kıt kanaat elde edilmiş belgelerde çok büyük bir ihtimalle Türk isminin M.Ö. 2500'lü yıllardan beri bu bölgede yaşıyor olmasıdır. Eğer bütün kültürlerden bağımsız bir Anadolu kimliği kabul edilirse, bir kısım tarihçilerin Sümerliler konusunda çark ederek, Türk değil ama Asyanik bir kavimdir beyanı daha büyük bir anlam kazanır. Irkçı değilim, kültür milliyetçiliğinden yanayım ve bu doğrultuda Anadolu'da yaşayan uygarlıkların Türk kültürünün önceden var olan kültürü ile taban tabana uyuşmasının, bu uygarlıklar ile Türk kültürü arasında ciddi bir bağ olmasından kaynaklandığına inanıyorum. Aksi takdirde bugün Hititler ve Troyalıların yaşam koşulları, adetleri ve geleneklerini okuduğumuzda "bize ne kadar benziyorlar" diyen taraf biz olmazdık. Bu benzeşimin peşinde delilleri araması gerekenlerin bizler olması lazım gelir iken, bunu başkalarının inisiyatifine ve takdirine bırakmamız da ayrı bir kültür ve tarih cehaletinin eseri olsa gerektir diye düşünüyorum. Bu anlamda Anadoluluk diye bir kimlik varsa benim kanaatimce Türk kültürü kimliğinin alt şubesi olmasından öteye gidememektedir. Mavi Anadoluculuk gibi akımlar ise; benim gözümde barışçıl bir dil kullanması, birleştirici gözüken bir üsluba sahip olmasına rağmen romantik bir tarih gölgelemesinden ileriye gidememektedir.

Troyalıların Türklüğü Üzerine, Eski Çağdan Günümüze Söylenceler, Olasılıklar, Gerçekler

Troya destanlara konu olmuş mağrur yıkılışının ardından, dünya edebiyatını, siyasi tarihini değiştirmiş, farklı tartışmaları, milletlerin benzerliğinin vurgulandığı ciddi bir dönem geçirmiş. Efsaneye göre Troya, Akhalar tarafından yıkıldıktan sonra, Troyalıların bir kısmı Küçük Asya'dan Asya içlerine doğru kaçmış, bir kısmı Priamos sülalesinden Aeneas önderliğinde Ege adaları yoluyla İtalya'ya sığınmış burada Roma medeniyetini kurmuşlardır. Burada efsaneden gerçek tarihe geçiş yaptığımızda Romalıların atası olan Etrüsklerin Aeneas ile bağlantılı olabileceği, dolayısıyla Etrüsklerin Troyalı Turkuslar ile Sakaların Alpler üzerinden İtalya'ya varan bir kolu ile birleşmesinden Tur-Saka'dan Etrüsk olduğuna dair tezin efsane temelinde bir desteğini kurmamız mümkün olabilir. Bu bağın, bir çok Türk eski çağ tarihçisinin çoktan kurmuş olduğu bir bağ olduğunu da ekleyeyim. Bunların dışında Troyalıların Türklüğü üzerine yürütülen tezlerin ilk ayağı M.S. 7. yüzyıla Fredegar kroniklerine dayanıyor. Troyalıların Gotlar, Franklar, Romalılarla birlikte bir çok ulusa eklemlenmesinin yanı sıra, Asya'daki atlı göçebeler olarak görülen Türkler'in de aslen Troyalı olduğu, Asya içlerine kaçan Priamos'un torunu, Vergilius'un Aeneas destanında bahsettiği Teucros(Teucri)'un soyundan geldikleri yönünde. Daha sonra Anadolu içlerine akınlara başlayan Oğuz Türkleri ve Osmanlı'nın yükselişini takiben Avrupa'da Türklerin nereden gelmiş olabileceği tartışmaları başlamış ve Rönesans öncesi Avrupa'sında Türklerin Troyalıların soyundan geldiği konusunda Hıristiyan dünyası ittifak etmiştir. Onlara göre mağluplar, Troya'nın intikamını almak üzere geri dönmüşlerdir. Bu hususlara delil teşkil edebilecek ilginç hususlar da var. Örneğin İstanbul kuşatması sırasında Bizans Kardinali İsidore'nin bir mektubunda Fatih Sultan Mehmet'ten "Troyalıların Prensi ve Hakanı" olarak bahsedilmektedir. Müsterih olmamız gereken bir husus olarak bu yazışmanın bir örneğinin 1951 tarihli Terrence Spencer'a ait "Rönesans'ta Troyalılar ve Türkler" isimli Türkçe'ye hiç çevrilmemiş bir kitapta yer aldığını belirtmeliyim. Bizanslı tarihçi Kritovulos'un kroniklerinde de Fatih'in 1462'de Troya'yı ziyaret ettiği ve "Troyalıların öcünü aldığını" söylediğini aktaran kaynaklarda mevcut ki, aralarında size tanıttığım son kitapta var. Bunun dışında Montaigne'den aktarıldığı üzere Fatih Sultan Mehmet'in Papa II. Pius'a mektup yazarak "İtalyanlarla aynı köklerden olduklarını, buna karşın İtalyan'ların Rumları korumasını anlayamadığını" beyan ettiği söyleniyor.

Yukarıda belirttiğim ifadeler Orta Çağ ve Rönesans boyunca Avrupa'nın Türklere bakış açısını içermektedir. Hatta Katolik Avrupa tarafından sırf Ortodoks Bizans'ı hallaç pamuğu gibi atmasından dolayı Troyalıların Türklerin atası olduğu söylencesi şerefle yakıştırılmıştır. Ne var ki, Türklerin İstanbul'u fethetmekle yetinmeyerek Katolik Avrupa'ya karşı savaşmaya başlaması ile bin yıllık bu sav bir anda bıçak gibi kesilmiştir. Dünya tarihinde; siyasetin, tarihi böylesine hunharca silip geçeceği başka bir dönem var mı ya da olacak mı bilinmez; ancak Osmanlı İmparatorluğunun hedefinin Roma olduğu anlaşıldığında (Neden ısrarla Roma olduğunu da ayrıca düşünmek lazım) kutsal İlyon şehrinin mirasçıları şerefli Türkler, "onlar gibi barbar, kana susamış, savaşçı bir toplumun, Troya gibi şövalyelik ruhunu okşayan bir ataya layık olamayacağı"ndan bahisle tüm Avrupa tarafından Troyalı olmaktan çıkarılmıştır. O tarihten sonra bu söylenceler tamamen tarihe karışmıştır. O dönemden bugüne Troya ve Türklük ile ilgili aktarılan tek gelişme, Atatürk'ün Dumlupınar savaşında Troyalıların öcünü aldığını beyan eden, Sabahattin Eyüboğlu'nun doğrulanamayan Mavi ve Siyah adlı denemelerini içeren kitabında aktardığı bir anıdır. Bu konu ile ilgili üzücü olan şey Troyalıların Türklüğü konusunda yayınlanmış eserlerin büyük çoğunluğunun yabancı kaynaklarda yer alması ve bu kaynakların bırakın Türkçe'ye çevrilmesini, isimlerinin bile tarih literatüründe unutmaya terk edildiği anlaşılıyor. Bazen bir şeyi yapmamak, yapmaktan daha fazla zarar verir. İşte bu da öyle bir şey. Eski çağ tarihçilerinin gözlerinin önüne getirilmesi gereken bu kaynaklar görmezden geliniyor. Bu kroniklerden, mektuplaşmalardan bahsederek bir iddiada bulunan Türk tarihçileri de, yabancılardan önce kendi akademik çevresince hayalperest, ırkçı, bilimsellikten uzak gibi sınıflandırmalara bariz bırakılıyor. Yani Türk tarihinin en önemli sorunlarından birisi olan Aryan ırkçılığı ve entellektüel teröründen sonra, bir de akademik dışlama ile uğraşılmak zorunda kalınıyor. Bunun üstüne Türk milletinin kendine has "bizden hiçbir yararlı şey olmaz" kompleksini ve algısını da eklerseniz, Troyalılar genetik olarak %100 Türk olsa bile, yine de Türktür diyemeyiz. Çünkü bir kültürün size ait olduğundan bahsedebilmek için önce ona sahip çıkmanız gerekir.

Son Araştırmalar Işığında, Bir Anadolu Uygarlığı Olarak Troya ve Troya Savaşı

Homeros, İlyada'da İlyon ve Troya'dan ayrı ayrı bahseder. Tarihçiler ve edebiyatçılar bu durumu Homeros'un tariflerinden yola çıkarak, İlyon'un bir krallık, Troya'nın da bu krallığın başkenti olması ihtimaline yormuşlardır. Homeros'un tarifinden bahis açılmışken, başta İlyada'da belirtilen şehrin gerçekte var olduğuna inanan Schliemann olmak üzere, bölgeye gelen bütün arkeologlar, son bin yıldaki jeolojik değişikliklerde göz önünde bulundurulmak kaydıyla, Homeros'un bölgeyi kusursuz bir şekilde konumlandırdığı ve tarif ettiğini belirtir. Troya'nın bulunduğu Hisarlık'tan bölgeye baktığınız takdirde elinizde bir de İlyada varsa, karşılaştırma yapma şansınız var. Homeros'un bu denli canlı ve coğrafik anlatımda bulunması doğrultusunda bende kör olduğu yönündeki efsanelere pek inanmadığımı belirteyim. Son bulgular M.Ö. 1200'lü yıllardan sonra Troya savaşının gerçekleştiği yönünde. Hatta Hitit kaynaklarında geçtiği şekilde bir "Wilusiada"nın varlığından bahsediliyor. İlyada'da betimlenen savaşın bir benzerinin başlangıç kısımlarını içeren bir tablet mevcut. Ne yazık ki devamına ilişkin başka ifadeler bulunamadığı için yeterli ve tatmin edici bir sonuç elde edilebilmiş değil. Bununla birlikte olası bir savaşta Homeros'un verdiği rakamların, yani yüzbinlerce Akhalının Troya surları önünde görülmesinin ve karşısında bu rakama yakın bir sayıda Troyalılarla birlikte bir Anadolu koalisyonunun bulunması o günün nüfus ölçüleri doğrultusunda pek mümkün gözükmemekte. Troya şehrinin en azametli günlerinde bile nüfus olarak 20.000'i geçmediği yolunda arkeolojik kazılar sonucu elde edilmiş veriler var. Kaldı ki o dönemin en büyük savaşı olarak kabul edilen Hititler ve Mısırlılar arasındaki Kadeş savaşında bile iki büyük imparatorluğun ordusundaki askerlerin toplamının 80.000'i geçmiyor oluşu, Homeros İlyada'sında verilen rakamların abartılı olduğunu göstermekte. Tabii bu bir efsane olduğu için rakamların abartılmasının da gayet normal karşılanması gerektiğine inanlardanım.

Troya her ne kadar edebi eserlerde, kutsal, yüce, müreffeh bir krallık olarak anlatılsa da, arkaik dönem tarihine baktığınızda, kısıtlı resmi tarih bilgisi içeren tabletlerde Hitit vasalı olduğu belirtilmektedir. İlginç bir benzerlikte, İlyada'da diğer adı Aleksandros olarak verilen Paris'le ilgilidir. Hitit tabletlerinde Wiluşa Kralı Alaksandu'dan bahsedilmektedir. Bu ifade pek tabii İlyon kralı Aleksandros ile üst üste okunabilir. Wiluşa, Batı Anadolu'da yer alan diğer krallıklar gibi Hitit İmparatorluğuna bağlı. Üstelik Hititler ile aralarında IV. Tuthaliya zamanında yapılmış; Mısırlılar ile bir savaşa girildiğinde savaş arabası ve asker göndereceğine dair bir bağlılık anlaşması da mevcut. Hitit metinlerinde Wiluşa nasıl İlyon'a karşılık geliyorsa, Ahhiyawa Krallığıda Akhalara karşılık gelmektedir. Hititler ile Ahhiyawa ve Wiluşa arasında geçen yazışmalardan anlaşıldığına göre, Akhalar ile Troyalılar arasında bir gerilim olduğu doğrulanıyor. Ancak bunun bölgesel bir çatışmanın ilerisine geçemeyeceği, destan olabilecek bir savaş olmadığı yönünde ifadeler okudum. Meşhur Troya atına ilişkin olarak ise arkeolojik kazılarda en ufak bir buluntuya rastlanılmış değil. Bu efsanenin anlatıcılar tarafından sonradan destana eklemlenmiş olması, eski çağ tarihçilerinde Troya atının gerçek olamayacağı yönünde bir kanaat uyandırmış. Ne olursa olsun, Troya destanı dünya kültürlerini ve tarihini çok derinden etkilemiş durumdadır. Savaşın mağlubu olmalarına karşın, hep yanında olunmak istenen taraf kalmayı başarmışlardır. Bunda Anadolulu ozan Homeros'un anlatım gücünün büyük etkisi olduğu yadsınamaz. Çünkü her ne kadar Troyalılar ile ilgili olağanüstü ifadeler kullamasa da, İlyada'da hep onurlu, dürüst, savaşan, kahraman bir topluluk portresi çizmiştir onlar için. Belki de bu yüzden olsa gerek; çağlar boyunca her ulus kendi köklerini Troya'ya bağlamak istemiş, Troya adeta, bir krallığın İdealar dünyasındaki formu haline gelmiştir.

Truva mı? Troya mı? Çalıntı Mirasın Külleri Üzerinde Yükselen Şehir

Yazımın sonuna gelirken, ufak bir meseleyi daha çözümlemek istiyorum. Yıllardır İlyada destanında bahsedilen şehrin isminin telaffuzu konusunda yapılmış ve yeni yeni düzeltilmeye çalışılan bir gerçek var. Doğru okunuş Troya'dır. Troia veya Truva değil. Tetkik ettiğim kitapların büyük çoğunluğunda ortak görüş haline geldiği üzere Fransızlar dışında herkesin fonetik olarak Troya diye seslendirdiği bu şehri, Cumhuriyet döneminde edebiyatımıza da hakim olan yoğun Fransız etkisi sebebiyle Truva diye adlandırmış durumdayız. Oysa bu Fransızcanın fonetiğinden kaynaklanan bir durumdur. Son dönemde gösterilen özen doğrultusunda artık kitaplarda, müzelerde, yazılan köşe yazılarında ismin Troya olarak kullanılmasına özen gösterilmektedir. Bu konunun dışında bir husus daha var ki, ülkemiz Kültür Bakanlığının bu zamana kadar bir çare bulamamış olması itibariyle önemli bir sorundur. Schliemann dönemi ağırlıklı olmak üzere, Troya'dan aralarında nam-ı diğer Priamos Hazinesi olmakla birlikte pek çok arkeolojik eser, sınırlarımız dışına yasa dışı yollarla kaçırılmıştır. Bugün sadece Troya için değil, Hititler, Frigler, Urartular vd. için geçerli olan bir durumdur bahsettiğim. Dünyanın dört bir tarafına dağılmış, Anadolu hazineleri mevcuttur. İlginç olan ise Manfred Korfmann ve ekibi nin, Troya buluntularının Türkiye'de açılacak bir müzede toplanması için yoğun çaba vermiş olmalarıdır. Bu bilim adamlarının çabasına karşılık 1998'den 2014'e müze halen tamamlanmamıştır. Aslında kendi içimizdeki bu duruma hiç yabancı değiliz. Türk eski çağ tarihçilerinin kısıtlı imkanlarla, deli damgası yiyerek mücadele etmelerini bir yana ayırırsak, ülkemizde Troya-Türk kültür bağlarını anlatan yabancı eserlerin çevrilmemesi, Troya kültür varlığına ait eserlerin ülkemize geri dönmesi için gerekli diplomatik girişimlerin bir türlü yürütülmemesi, Avrupalı ve Amerikalı arkeologlar gelip kazı yapmasa, Hisarlık'ta bir antik çağ şehrinin var olup olmadığının umursanmaması tam da bizim tarzımıza uymaktadır.

Türk tarihçiliğinin iki büyük handikapı olduğuna inanıyorum. Bunlardan birincisi Osmanlı tarihi saplantısı, ikincisi ise İslamiyet'ten önceki Türk tarihini yok sayma eğilimidir. Batılı tarihçiler kilometrelerce öteden acaba bu uygarlıklarla bir kültür bağımız olabilir mi diyerek yol arşınlarken, bizler 751'de Müslümanlarla karşılaştıktan sonra var olan, o dönemden öncesini bilmeyen, yazılmış tarihi umursamayan bir toplum haline getirilmiş durumdayız. Türk edebiyatının en önemli buluntusu Orhun anıtlarını, Sümer-Türk kültür bağlarına ilişkin deliller sunan tabletleri, kültür bilinçaltımızı oluşturan Hititlerin şehirlerinin kalıntılarını, tam bin yıl kökenlerimizin Troyalılardan geldiğine inanmış Avrupalıların şimdi Troya'da kendi izlerini aramaya çalışmalarını umursamaz bakışlarla izlemekteyiz. Ben dahil, bir oturuşta ülkemizde tanınmış kaç arkeolog sayabiliriz diye sorsam, sonucunun hezimet olacağını biliyorum. Modern arkeolojinin temelleri bizim topraklarımızda atılmış olmasına karşın, arkeolojiye ve eski çağ tarihine inanılmaz yabancı bir konumdayız. Troya UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınmasıyla birlikte işte bu açıdan çok önemli. Çünkü eski çağ tarihinin birçok kesişme noktası Troya'da. Hitit, Etrüsk, Urartu, Likya, Frigya hepsi bir yerden Troya kültürü ile bağlı. Üstelik Troya dünyaya Türkiye'nin büyük kültür mirasını tanıtmak ve bundan turistik olarak faydalanmak üzere çok ciddi bir reklam sağlayabilir. Bugün Avrupa, Amerika ve Asya'da bir çok insan Troya'nın Yunanistan'da yer aldığını zannediyor ve bunun sorumlusu, turizmi deniz, kum ve güneşten ibaret sanan yönetimler. Oysa gelişmiş ülkelerde müzeler, ören yerleri, eski çağ sergileri muazzam şekilde turist toplamaktadır. Troya aslında bizim algımızı düzeltmemiz için çok önemli bir fırsattır. Buna rağmen gerekli özeni göstermezsek, Homeros'un dizeleri gerçek olup Kutsal İlyon bir gün yok olabilir.

Troyalılar ile söyleyebileceklerim bunlar, sizleri Troyalılar ile ilgili en az bir kitap temin edip okumaya davet ediyorum. Siz kitaplarınızı okurken ben de sizleri Anadolu'nun batı ucundan, en doğusuna Tuşpa'ya götüreceğim. Sarp kayalıklara inanılmaz kaleler yapan Urartular ile maratonuma devam edeceğim. Troya ile ilgili hayaller kurmalıyız. Surlarında gezinmeli, Akhilleus ile Hektor'un kapışmasını izlemeliyiz. Bu hayalperestlik de nedir demeyin. Zamanında bir hayalperest, elinde İlyada ile Hisarlık'a gelip İlyon'u aramasaydı, Belki de Kutsal İlyon çoktan yok olmuştu. Troya ve Troyalılar, Hititler gibi bir süper güç veya Sümerliler gibi uygarlığın kurucuları olmayabilir. Ancak tek bir destanın etrafında dünyadaki tüm hayalperestleri bir ideal etrafında toparlamayı başarmıştır. Troya o idealin adıdır. Erdemin, dürüstlüğün, kahramanlığın adıdır. Troya kültür mirasımızdır.

O sebeple Kutsal İlyon yok olursa bir gün; erdemlerimiz, dürüstlüğümüz, kahramanlığımız, tarihimiz, kültürümüz, mirasımız ve ideallerimiz de yok olur.

Saygılarımla!

 


 





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...