29 Kasım 2014 Cumartesi

Altaylardan Macaristan'a: Türklerin Kökeni - Osman Karatay

"Tarih ile efsanenin amacı birdir: Geçici insanda, ebedi insanı anlatmak"
Victor Hugo 



İlginç bir şekilde dünya tarihini en derinden etkileyen topluluklar arasında en önemlilerinden biri olmamıza rağmen, iş Türklerin kökeninden bahsetmeye geldiğinde, ya birden bire ortaya çıkan bir halktan, ya da başka yüksek kültürlerin artıklarından oluşmuş bir malzemeden bahsediliyormuş gibi bir tutum hakim, modern batı medeniyetinde. İşin daha da ilginç tarafı, modern medeniyetin bizlere dayatmaya çalıştığı pek çok kuram ve kavramı peşin hükümlerle kabul ediyor oluşumuz. Bir seneye yakın bir zamandır eski çağ tarihi okuyorum. Hatta önümüzdeki ay bu zamanlar Tarih maratonunun sene-i devriyesi tamamlanmış olacak. En taraflı davranan kitaplardan tutun da, bu konuda akademik tarafsızlığını her şartta koruyan kitaplara ve hatta akademik olarak tarafsız görünmek isterken, kendi köken ve kültürlerini aşağılayan batı tarih tezlerini ululayan kitaplara varana kadar pek çok eseri bitirmenin ardından, klasik Orta Doğulu yerinmesi olan "ilerlememize Batı Medeniyeti engel oluyor" paranoyasından çok farklı bir şekilde, çağın hakim medeniyetinin, dünya tarihini kendi medeniyet anlayışını dayatacak ve kapsayacak şekilde olmayan bir tarih oluşturduğunu deliller eşliğinde fark etmekteyim. Burada size kitabı tanıtmaya başlamadan önce bir kaç hususun netleştirmek gerektiğini daha açık olarak anlatmam gerekiyor. Öncelikle her zaman söylediğim gibi derdim; "Biz en büyüğüz, tarihin başından beri biz varız, ama sonra kötü Beyaz Adam gelip bizi karanlığa mahkum etti" gibi bir çıkış değil. Kitapların dışında da, makaleler ve akademik tartışmaları yakından takip etmeye çalışarak gördüğüm ve hayret ettiğim nokta şu: "Deliller, çağa hakim olan medeniyetin, tarihini, başka medeniyetlerin kültürü ve tarihi üzerine inşa etmeye çalıştığını gösteriyor". Bu delillere kitabın tanıtımıyla birlikte geçebiliriz diye düşünüyorum. Size tanıtacağım kitap Kripto Yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı ... sayfa. Osman Karatay'ın son dönem tarihçiliği açısından çok büyük işler başardığına, makalelerinde öne sürdüğü fikirler ve buna dayanak tuttuğu deliller doğrultusunda derinden inandığımı belirtmeliyim. Genç Cumhuriyetin ilk adımlarını henüz tamamladığı yıllarda, Türk tarihi ve kültürü adına hizmet sunan bazı tarihçilerin "akademik dilin İngilizce olması gerektiği" yönündeki taassubunun ve Altay Teorisi nezdinde, Moğollar ile aynı kökten türeyerek Altay dağları dışında yaşamış olmamızın imkansız olduğuna inanan kesin kabul tarihçiliğinin ardından Karatay'ın bilgisi ve bu bilgiyi işleme şekli, Türk tarihçiliği açısından bence önemli bir dönüm noktası. Lakin tarihi dizilerden öğrenmeye meyletmiş bir toplumun, tarihi bir bilim olarak ne kadar önemseyip, sahipleneceği meçhul olduğundan, bir yandan da onun bu emeklerinin karşılığının zayi olmasından kendisinden daha fazla endişe ediyor bile olabilirim. İran ile Turan, Bey ile Büyücü kitaplarının ardından size tanıttığım bu kitap bir üçlemenin tamamlaması gibi. Aynı zamanda konuya çok daha farklı noktalardan yaklaştığı kesin. Kitapların çıkış tarihleri itibariyle, Karatay'ın bilgisinin üzerinde ne kadar daha fazlasını koyabiliyor olduğunu takip edebiliyor olmanız açısından da Türklerin Kökeni bu alanda bir baş yapıt olabilir. Evet bu konuda epey iddialıyım. Ancak bu kitap açısından bu baş yapıtlığa engel olan ufak bir şekil sorunu mevcut ki, o da yayınevinin kitabı basarken cümle aralarına boşluklar koyuyor olması. Kitap basımının sadece renkli ve kaliteli kapak basımıyla bitmediği, kitabın içeriği, dizgisi, yazı büyüklüğü ve yazı karakterinin niteliği dahi okuyucuyu kitaba bağlayan, okumasını kolaylaştıran veya zorlaştıran unsurlardan. Dolayısıyla kitap basarken bu önemsiz gözüken ayrıntıların, bir kitabın, okunmasını, satışını ve kalitesini ortaya koyduğunu katiyen gözden kaçırmamak gerekiyor. Bu anlamda son dönemde çıkan kitaplarında bu hususa dikkat ettiklerini gördüğüm Kripto yayınlarının eski kitapların yeni baskılarında da bu ilkelere riayet etmesi dileklerimi ileterek kitabın ayrıntılarına geçebilirim.Osman Karatay'ın milli kültür noktasında hassasiyetleri olduğu kaçınılmaz. Ancak bunu bir siyasi görüş uhdesinde veya ideolojik temellerle yürütmediği gibi, akademik araştırmalarında bu tavırdan sıyrıldığını görebilmek etkileyici. 

Asıl amacının belirli bir sorunu çözmek olduğu ve doğru çözümün hayat görüşü ile çelişip çelişmediğinin pek fazla önem taşımadığını üslubundan ve sunduğu bilgilerden rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Görüşünün peşinde ısrarla durmasına sebep olan ciddi deliller var. Örneğin Altay Teorisinin Batı Medeniyetinin dayatması olduğunu sebepleriyle çok net bir şekilde açıklıyor. Günümüz tarihçiliğinde antropolojik olarak baskın bir şekilde mongoloid olduğumuz stereotipinin yanıltıcı olduğunun artık kabul edilmesi gerekiyor. Irkçılık noktasında değil, ancak köken bilgisi açısından, yanlış bir bilgi olarak Türk tarihinin başlangıcı sayılan Gök-Türkler'in mongoloid değil, beyaz ırka mensup olduğu arkeolojik ve antropolojik delillerle kuvvetli bir karine olarak ortaya çıkmış durumda. Bu konuda yaratılan, beyaz ırkın Hint-Avrupa topluluklarına münhasır olduğu yönündeki yanlış algının akademik platformda yıkılması elzem. Hint-Avrupa, Ural-Altay gibi birleşik toplum algılarının yıkılması da ayrıca önemli. Bu algıları bu toplum tiplerine ilişkin yargıların yıkılması yoluyla aşmak mümkün. Örneğin, beyaz ırkın Hint-Avrupa topluluklarının genel ırk niteliği olarak görülmesi karşılığında, Hint-Brahman Kültürü nüvesi üzerine çöreklenmek isteyen Avrupa'nın bu toplulukların beyaz ırkla zerre alakası olmadığı gerçekliğini sürekli cevapsız bırakması ve geçiştirmesi, Hint-Avrupa denilen topluluğun, geçmişe doğru dönüldükçe Hint-İran-Avrupa üçgenine dönüşmesi, Hint mirasıyla yetinmeyen batı medeniyetinin, Pers Medeniyetini de kendi sınırlarına dahil etmeye çalışması  vb pek çok gayri tarihi çabanın doğru adlandırılması gerekiyor. Günümüzün baskın ve güçlü medeniyeti olmasının; Batı Medeniyetine, diğer medeniyet ve kültürleri kendi lehine iktibas etme hakkı tanımayacağının da altının çizilmesi lazım. Bu doğrultuda Osman Karatay'ın kitabı pek çok lüzumlu delili gözlerimizin önüne seriyor. Antropolojik, arkeolojik veriler ve Türkçe ile Altay topluluklarının dillerinden olan Moğolca, Tunguzca arasında vaki kelime benzerliği ve ortaklıklarının, Macarca ve Türkçe arasında üç kat daha fazla olması karşısında, Altay Teorisinin günümüzde Türk topluluklarının kökenini açıklamak noktasında makul bir teori olamayacağı açık şekilde ortadadır. Osman Karatay'da kitabında ciddi şekilde bu konuyu irdeliyor. Ortaya koyduğu bağlantılar, geçiştirilemeyecek ve küçümsenemeyecek kadar önemli ve sağlam temeller üzerine kurulu. Bunun dışında eski çağda dünyanın her yerinin Türklerden teşekkül etmediğini, göçler vs. bağlarla kurulmuş ciddi kültür alışverişlerini açık yüreklilikle vurgulayabiliyor. Söz konusu tarih olunca bir kitapta aradığım en önemli özellik, araştırmacının, akademisyenin, kitabı yazanın doğru bilgiye, hakikate ulaşmak konusundaki kararlılığını hissetmektir. Bu noktada da size bir bilginin dayatılmadığı, ancak özümsemeniz için önünüze bir bilgiler yumağının bırakılarak, hakikate kendi kendinize ulaşmanızı sağlayan kitaplar benim için çok değerlidir. Türklerin Kökeni, yukarıda bahsettiğim sınıfta yer alan kitaplardan. Eski çağ araştırmalarımı hep uygarlık bazında yürütmekte olduğum için, genel anlamda bilgi veren kitaplarda ufak başlıklarla geçiştirilen pek çok uygarlığın aslında, bu köken sorununun çözümünde büyük önem arz ettiğini epeydir fark etmiş durumdayım. Dravidler, Subarlar, Medler gibi kavimlerin isimleri tam da bu sebeple bu sorunların çözümünde büyük önem taşıyor. Subarlar'ın, Sümerliler gibi çağının başat medeniyetlerinden birisi olduğuna ilişkin çok ciddi deliller var. Subarların İdil-Ural havzası ile bağları Sümerlilerden daha fazla. Karatay'a göre Sümerlilerin dilindeki Türkçe kelimeleri Subarcadan geçen kelimeler ile açıklamak mümkün. Ancak Kenger vakasının Osman Karatay'ın kafasında yer etmiş olduğu da bir gerçek. Yazar Sümerlilerin nüvesini oluşturan topluluğun kendilerine Ki-Engir demesinden hareketle bütün bir Sümer toplumu ile kültürümüz arasında bağ kurmak yerine, Sümerlilerin kozmopolit bir toplum olduğu, ancak Mezopotamya'da oluştuğu düşünülen üstün medeniyetin köklerinin Ki-Engirlerin muhtemel göç yeri olan Anav (Türkmenistan) bölgesi olduğu yönündeki teze daha yakın bir bakış açısı sergiliyor. Belki de doğru tarihçi bakış açısının bu olması gerekir. Zira, M.Ö. 2.500 civarlarında bu toplumun yoğun Sami etkisinde kaldığını aklımızda tutmak gerek. Subarlara gelince, konumlandırıldıkları bölümü M.Ö. 3.000'de başka bir üstün kültür olan ve Türk kültürü ile derin bağları olan Hurrilerin ataları veya öncülleri olduğunu da yazardan edinilen bilgiye ekleyerek yorum yapmak gerekir. Subarlar konusu ayrıca bir muamma haline getirildiği için, köklü Hint-Avrupa kavimleri bile kendilerini Subarlar ile eşleştirmez iken, bugün siyasi sebeplerle Hint-Avrupalı olduklarına inanan, inandırılan Kürtlerin de farklı platformlarda, Subarlar'ı atası olarak gösterdiklerini de belirtmek lazım. Elbette burada güncel coğrafyada hakim bulundukları bölgede, tarihin en eski çağlarında kim varsa onu sahipleniyor olmanın getirdiği bir bakış açısı da mevcut. Ancak günümüz tarihi bilgi ve delilleri gösteriyor ki, pek çok halk türenek yerlerinden çok uzakta siyasi ve içtimai hayatını sürdürmekte. Bu konuyla ilgili önceki yazılardan birinde Hurri-Mitanni örneği üzerinden de ayrıntılı bir açıklama yapmış idim. Türklerin Kökeninde, Subarlara ilişkin tezler değil, bu tip tezler oluşturabilmek için gerekli yönelimler buluyorsunuz. Bunun dışında bu kitapta Macarlar ve Türkler arasındaki benzerlik, ortak atalara sahip oldukları yönündeki kuvveti deliller ve Mezopotamya'nın medeni toplumunun, Kuzey Asya'da karşılaştığı toplumla kaynaşarak İdil-Ural havzasında bir medeniyetin türemiş olması, Orta Asya kültürünün incelenmesi sırasında yetersiz arkeoloji verilerine dayanılarak oluşturulmuş ön yargılı ve bilimsellikten uzak tezlerin de altı itinayla çiziliyor.

Yazarın burada arkeoloji ile ilgili sunmuş olduğu görüşlere de katıldığımı belirtmeliyim. Arkeolojiyi tek başına tarihi bir olguyu ispatlamakta delil olarak görmek ve bu doğrultuda ilerlemek, sürekli hareket halinde olan insanoğlu için pek zayıf sonuçlar doğurabiliyor. Bu konuda pek çok farklı kitap yazısında da belirttiğim gibi, arkeoloji esas değil, destekleyici nitelikte bir delil teşkil edebilir. Ancak Orta Asya gibi çok geniş ve kazı verilerinin neredeyse %80'i hakkında hiçbir fikir sahibi olunmayan alanlarda, kısıtlı alanlarda bulunmuş verilere dayanarak hüküm kurmanın tehlikeli olduğu görüşünün çok isabetli olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki, sanılanın aksine yazar burada Türk tezlerini destekleyen arkeolojik verilerden dem vurmakta. Bu anlamda da, hakikati bulma konusunda hem nalına, hem mıhına vuran bu anlayışın, objektif Türk tarihçiliğinin şiarı olması gerektiğine inanıyorum. Kitap genelinde ayrıca çok farklı konularda bilgi edinebiliyorsunuz. Mongoloid tip tezini yıkmak için, pek çok farklı kaynakta sarışın, beyaz tenli ve renkli gözlü tanımlanan Türk topluluklarına ilişkin ifadelerin, İskandinav Mitolojisi eşliğinde takip edilen yolların, son dönemde sadece yazarın kitaplarında değil, pek çok kitapta karşıma çıkmaya başlamış olan ve muhtemel en derin köklere inebildiğimiz atalarımız olmaya aday olabilecek Aslar'ın izini sürebiliyorsunuz. Bu arada İskandinav ve Aslar'ı bir arada kullanırken, meşhur Asgard'ın mitolojik bir şehir değil, As topluluklarının başkenti olduğuna ilişkin ilginç tez de sizi farklı yönlerde araştırma yapmaya itebilir. Zira bu bulguları destekleyebilecek, ancak henüz yetersiz olan Macar-Fin-Ugor-Subar-Sumer-Türk bağlamı, dışarıdan görüldüğü gibi bir fantezi değil, akademik bir hedef olarak üzerine gidilmesi gereken bir bağlam olabilir. Tarihçiliğimizdeki en büyük hatalı düşünme örneklerinden birisi, Türklerin kökeni denildiğinde, Türk isminin kullanıldığı en eski dönemin Gök-Türkler olmasından hareketle tarihimizi buradan başlatmaktır. Oysa tarihin en eski çağlarından beri, dönem dönem bazı uygarlıkların isimleri, fethettikleri ve aslında aynı kökenden olmadıkları toplulukların tamamının aynı isimle anılması bir gerçekliktir. M.S. 600'den önce Türk ismine rastlanılan kısıtlı kaynaklar mevcut, ancak diyelim ki tam tersi olsun ve bu isim M.S. 600 olsun, peki bugün Türklerin öncülleri oldukları konusunda çok fazla tartışma kalmayan Hunları hangi sınıfa koyabiliriz? Hunların ataları olan Hiung-Nu'ların M.Ö. 800'de Saka topluluklarını Doğu Avrupa'ya doğru itmekte olduğu göç dalgasından hareketle, genel teoriler doğrultusunda en az M.Ö. 1.000'de bir Türk varlığı olduğunu söyleyemez miyiz? Aslında söyleyebiliyoruz. Fakat modern tarihçiliğin en önemli sorunlarından biri yüzünden sürekli inkar ediliyor söylenenler. Batılı tarihçiler, Türk-Hun bağları bu kadar kuvvetle belirmeden önce, Hunlar ile Sakaların aynı topluluk çekirdeğinden olduğu, kültür, sanat, mitoloji, din vs. gibi konularda bu iki uygarlığın muazzam şekilde benzeştiğini vurgularken, Hun-Türk bağlarını kabul etmek zorunda kalmalarını takiben, bu sefer Türk-Saka nazariyelerini reddetmeye başlamışlardır. Aslında buradaki kriteri algılamak çok kolaydır. Sakalar İraniyse, kökleri M.Ö. 2.000'e kadar gidebilir. O zaman kendileri altın işçiliği ve savaşçılıkta usta ama barbar olmayan, dünya tarihine yön veren bir kavimdir. Ancak Sakalar Türk ise M.Ö. 800'de bir parmak şıklatmasıyla birden ortaya çıkmışlardır. At üstünde yaşarlar, barbarlardır, kan dökerler, vahşidirler. Bu verdiğim örneğin temeli tarihi siyasi verilerle tahlil etmekten kaynaklanır. Bu yüzdendir ki, 1000 yıl geniş bir coğrafyaya sadece barbarlıkla tahakküm edildiğine inandıkları bir uygarlıktan, çağının çok ilerisinde altın işlemeleri, halılar, giysiler çıkmasını yorumlayamamaktadırlar. Osman Karatay'ın bu konudaki en önemli ve baki tespiti, göçebeliğin yerleşik hayatın geçirdiği bir devinim olduğunu belirtmesidir. Yıllardır, bizlere göçebelikle barbarlık ve vahşiliği eşit algılatan zihniyetin kabul edemeyeceği bir şeyde olsa, Karatay bunu Türk topluluklarına dayandırarak belirtmiyor. Yerleşik hayat izlerine göçebelikten daha önce rastlanılıyor oluşunu ve bu minvalde yaptığı açıklamaları gayet tatmin edici bulabilirsiniz. Açıkçası bu konuyla ilgili bölümde yaptığı açıklamalar, konuyu hiç bu açıdan düşünmemiş olduğumu fark ettirdi bana.

Kitaptan daha binlerce kelimeyle bahsedebilirim. Ancak okuyan gözlerinizi de hırpalamak istemiyorum. İnanın, takriben bir ay sonra yazabildiğim kadar fazlasıyla bütün eski çağ tarihine ilişkin izlenimlerimi paylaşmaya çalışacağım. Osman Karatay daha önce de defalarca belirttiğim gibi, farklı düşünme, olaylara kimsenin bakmadığı pencerelerden bakma, hakikati bulma arzusunu hissettirme ve bilim adamı olduğunu ispat noktasında, muadillerinin çok üzerinde bir akademisyen. Dilerim eserlerinin ve bilgisinin kıymetini bilebiliriz. Zira çıkmakta olan kitaplarının izlediği yol doğrultusunda, önümüzdeki yıllarda, Türk tarihinin hakikatini ispat konusunda çok etkili olacağına inanıyorum. Tarihle ilgilenen herkesi, kendisinin kitaplarını okumaya davet ediyorum.

Tarih maratonunda tek bir kitap kaldı demiştim, ancak çok vasıflı bir kitabı bu bölümde anlatmayı atladığımı fark ettim. Hedefim 23 Aralık 2014'e kadar kalan son iki kitabı okuyup sizlere tanıtmak ve Ayın 23'ünde eski çağ tarihi ile ilgili yazılarımı sizlere sunabilmek. Dilerim hedefime ulaşabilirim. O zamana kadar tarihle ve kitaplarla kalın.        






İnovatif Anarşizm ve Kuş Kafesi Kokusu: Mütevazı Bir İntikam - Bahadır Cüneyt Yalçın

"Her ıslığı hücum borusu sayıp saldırdılar, Sur üflenince defansa geçecekler"
Aleksi Pavloviç


Yaz tatilinde kitap okumak, kitap aşığı olsun olmasın, pek çok okuyucu için bir ritüeldir. İster deniz kenarına gidilsin, ister köye, isterse sadece ayakları uzatıp dinleneceğiniz bir tatil olsun fark etmez. Bir kitap muhakkak yanınızda bulunur. Ancak pek çok tatil kitabı, kısa bir zaman dilimini eğlenceli geçirmek için seçilen genelde gerilim, polisiye, duygusal romanların, çerezlik tabir edilen kitapların akıbetine uğrar ve sadece içinde bulunduğunuz zamanı geçirmenize yarar. Size tanıtacağım kitap ise bu bahsettiğim tatil kitaplarından biriymiş gibi durmasına rağmen, sizi ters köşeye yatırabilecek bir kitap. April Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 285 sayfalık bu kitabı elinize ilk aldığınızda size boş vaktinizi geçirtmeyi vaat etmesinin yanında çok farklı ve unutulmayacak bir tarzı ve hikayeyi de beraberinde sizlere sunuyor. Oturduğu evin karşısında bir hapishane olan esas oğlanımız Ali Küflü son dönemde romanlarda karşılaştığım, en esprili, en farklı, en garip karakterlerden. Kitap okurken, dışarıya komik bir kitap okuduğu izlenimini vermek isteyen insanların yapay kahkahaları dışında, kahkaha atılabileceğine pek inanmayan birisi olmama rağmen, kitabın bazı bölümlerinde, özellikle bazı diyaloglarda kahkaha attım. Duvarlarını kitap sayfaları ile kaplayan, durduğu yerde kuş kafesi kokusu alan bir karakter Ali Küflü, bir dergide ilginç spor yazıları yazıyor ki kitabın içerisinde bu yazılarından bir demet mevcut ve çok eğlenceliler. Kurgunun ilerleme şekli ve okuyucuyu romanın bölümlerine karışık bir halde hazırlayan düzenlemesi bence pek takdire şayan olmuş. İlk başlarda, bunun romanla ne alakası olabilir dediğiniz günlük bölümlerinin, ilerleyen kısımlara yansıması ayrıca hoş bir etki yaratıyor. Ali Küflü dışında bir de Ali Paşa karakteri var ki, nevi şahsına münhasır dedikleri türden. Bir anlamda romanın esas oğlanından sürekli rol çalıyor. Kendisi Ali Küflü'nün semtinde yer alan hapishaneden kaçıp, esas oğlanımızın karşısına dikilen ve hikayenin ve intikamın sahibi. Mütevazı olduğu iddia edilen bir intikam planı için bir dünya karmaşa yaratacak prodüksiyonu göze alan bir kahraman. Çok derinlerde kalmış hassasiyetleri, çok farklı şekillerde ortaya çıkaran bir anlatımla sizi her sayfasında daha da içine çeken bir roman. Romanın bütününü pek etkilememekle birlikte belki üzerine kondurulabilecek tek söz klişe bir sonla bitmiş olması.

Bahadır Cüneyt Yalçın, zeka kokan diyaloglar yaratmada ve okuyucuyu kitap okumak zevkinin doruğuna çıkaran "merak" unsurunu ölçülü bir şekilde kullanmayı çok iyi başarmış bir yazar. Olayların başlangıç noktası ile sonu arasında ki bağlantı ilk etapta kurulamayacak düzeyde geliştirilmiş. Örneğin, yukarıda bir esas oğlan tanımı yapılmış; ama romanın baş karakterinin kim olduğu hususu, roman boyunca zaman zaman değişiyor. Romanda olayları aktaran kişiler zaman zaman değişiyor. Başlangıçta bu duruma alışamayıp, olayları kimin aktardığını karıştırabilmeniz olası, ancak sistematiği anlamanızın ardından, bu sorunu da rahatlıkla atlatabiliyorsunuz. Yazarın cümlelerle oynayışı muazzam. Sizi kitabın sayfasına odaklanmışken darmadağın edebilecek, güldürebilecek, içinize kapanmanıza sebep olabilecek girift bir oyunun, oyun kurucusu olduğunu hissettiriyor. Kendisiyle ilk olarak kitabıyla tanıştığım için Afili Filintalar'dan ve orada yazdıklarından daha sonra haberim oldu. Orada yazdıklarını okuduktan sonra, kendisine, yazma şekline ve kurgusunun ustalığının kaynağına aşinalığım, saygım kat be kat arttı. Bu yazıların akabinde bu romanın altyapısının ne kadar sağlam oluştuğunu fark edebiliyorsunuz. O yüzden önce Afili Filintalar'ın sitesine girip, Bahadır Cüneyt Yalçın'ın yazılarını okumanızı ve daha sonra bu romanı okumanızı özellikle tavsiye ederim. Onun yazdıklarını bir çerez olmaktan çok uzaklara götüren birikimi, kitabı okurken zaten karşınıza çıkacak. Fakat söz konusu okumak olduğunda daha da derinlerde boğulmanın bir sakıncası olmadığını düşünüyorum. Edebiyatımızın bu yeni nesil yazım tarzında gösterdiği gelişimi, bir miktar bohemliği, esprili anlatımı ve okuyucuyu boğmadan kurgunun geçtiği yerlere götürmeyi başaran nadide romanlardan birisi Mütevazı Bir İntikam. Ülkemizde sosyal medyanın ve son bir kaç yılda ortaya çıkan hareketlerin yoğunlaştırdığı bu yeni nesil kendini ifade biçimi, zeka fışkıran diyalog ve monologların bir kitap içerisinde ete kemiğe bürünmüş hali adeta. Eğlenceli zaman geçirmenin yanında, eskide kalmış hassasiyetleri, toplumumuzun son dönemlerde ayyuka çıkmış bazı hastalıklı huyları üzerinden eleştiren derinlik sahibi bir kitap okumak isteyen herkesi, kendilerini Bahadır Cüneyt Yalçın'ın kelimelerine terk etmeye davet ediyorum. Böylece sizler de ansızın, kitap sayfaları ile örülmüş bir duvara bakarken, burnunuza gelen kuş kafesi kokusuyla irkilebilirsiniz.

Kitaplarla kalın. 



15 Kasım 2014 Cumartesi

İdil - Ural Teorisi Üzerinden Köken İncelemeleri: Türk Halklarının Kökeni - Kazi T. Laypanov, İsmail M. Miziyev

"Esasen Avrupanın kendisine ait hiçbir şeyi yoktur; neyi varsa aslen Asya'dan almıştır; 
uyguladığı kültler ve Hristiyanlığın üstünü örttüğü şeyler de Asya kökenlidir" 
M. Vivien de Saint-Martin 
(L'Asie Mineure cilt 1, sf 2.-1852)




Siteyi takip edenlerin bildiği üzere 23 Aralık 2013 tarihinden bu yana bir maratonun içerisinde kitaptan kitaba koşturmaktayım. Maratonun konularını belirlerken ve okuduğum kitapların çeşitlilikleri doğrultusunda pek çok geliştirme ile maratonu şu an olduğu noktaya getirebildim. Eski çağ Türk tarihi başlığı vererek kapsama aldığım pek çok uygarlık hakkında ve genel inceleme kitaplarının sonucunda yavaş yavaş kafamda tamamlayabildiğim belirli noktalar mevcut. Dolayısıyla maratonda sıradaki kitabı tanıtmadan evvel, bu küçük bilgi yekünümü sizinle paylaşmamın faydalı olacağını düşünüyorum. Türk tarihinde köken tartışmaları denildiği zaman, pek çok farklı teori ile birlikte son yıllarda ortaya çıkan ve epey taraftar toplayan Urmu Teorisini de sayarsak ana hatları ile ortada olan üç farklı teori ön plana çıkar. Bu teorilerin dil ailelerin çıkışı üzerinden kurgulandığı bilgisi ile birlikte önce Altay Dil Teorisi ve kapsamında Türklerin türeneğinin Altay dağlarının etekleri olduğu teorisi, Altay dağlarının bu çapta geniş bir topluluğun türeneği olmak için gerekli coğrafi özelliklere sahip olmadığı, ayrıca dil bağlantıları açısından incelendiğinde Altay topluluklarından daha çok, Fin-Ugor toplulukları ve dillerine yakınlık sergileyen Eski Türkçe ve Eski Türkler'in türeneğinin İdil-Ural yani günümüz Kazakistan'ın kuzeyi olabileceği yönündeki teori ve son dönemde özellikle Firudin Ağasıoğlu'nun ciddi şekilde savunduğu ve son dönemde Mezopotamya uygarlıklarının tarihine daha geniş kapsamda vakıf olunması üzerine gittikçe kuvvetlenen bir teori olarak Urmu Teorisi mevcut. Altay teorisi daha çok Batı menşeili tarihçi ve araştırmacıların savunduğu bir teori, zira Türk topluluklarının hala kesin olarak tespit edilememiş olası Hint-Avrupa türeneklerinden uzak tutulabileceği ve ayrıca Mongoloid halklarla bir tutmak için savunmayı tercih ettikleri, günümüz delilleri doğrultusunda akademik çevrelerde sadece siyasi savunma aletleri sağlam kalabilmiş bir teori. Kitap pek uzak kaldığımız coğrafyalardaki diğer Türk araştırmacıların ve tarihçiler ile yabancı tarihçi ve araştırmacıların kitaplarının çevirisi konusunda çok büyük emek harcayan Selenge Yayınları tarafından yayınlanmış. Karton kapaklı 191 sayfa. Ancak sayfa sayısı konusunda hemen bir dipnot düşmeliyim ki, kitapta neredeyse 40 sayfaya yakın bir kaynakça mevcut. Dolayısıyla aslında karşı karşıya olduğunuz eser 153 sayfa. Kitaba başlamadan önce aynı zamanda Selenge Yayınlarının sahibi olan Dr. Ahsen Batur'un giriş yazısı ile karşılaşıyoruz. Aslında kitabın tanıtım yazısı ve giriş yazısı doğrultusunda düşündüğünüz zaman, batı tezlerine saldıran bir üslupla kaleme alınmış bir çalışma okuyacakmış hissine kapılıyorsunuz. Hatta Ahsen Batur'un giriş yazısı insanı amiyane tabiriyle gaza getiriyor -ki, benzeri bir durumu yine aynı yayınevinden çıkmış olan İskitler kitabında da yaşamıştım- ancak kitap akademik bir dille yazılmış ve giriş yazısında okuduğunuz gibi sert, batılı efendilere haddini bildiren bir üsluba sahip değil. Sadece bilimsel gerçekliği saptamak adına önemli noktaları vurgulayan, sorgulayıcı ve bilim adamı üslubuna sahip bir kitap.

Kitapta Türk Halklarının en eski çağlardan bu yana kökenlerine ilişkin tezleri inceleyerek başlıyoruz. İlk Türklerin ana yurdunun İdil-Ural olduğu teorisi üzerinden başlayan yolculuk, Afanasyevo Kültürü, Andoronovo Kültürü gibi kültürler ve bu kültürlerin Türk halklarının kökeni ile bağlantısını kurabileceğimiz kazıbilim delillerinin değerlendirildiği bölümlerle devam ediyor. Laypanov ve Miziyev'in İdil-Ural coğrafyası ile ilgili derin bir kaynakçası var. Kitapta sürekli referans verilen görüşlerin bolluğu sebebiyle, kaynakçanın neden bu kadar geniş olduğunu sorgulama ihtiyacı hissetmiyorsunuz.  Kurganlar üzerinden Kurgan Kültürü kavramını oluşturup, bu tip mezarlar yapan toplumları geniş ve detaylı bir şekilde inceleyen yazarlar, bu doğrultuda bir köken tahlili yapıyorlar. Kafkasya'nın Türklerin en sık kullandığı göç yollarından biri olmasının yanı sıra, Türk köklerinin en eski örneklerini barındırıyor olduğunu öğreniyorsunuz. Oradan son yıllarda bir Proto-Türk uygarlığı olduğu yönünde kapsamlı araştırmalara olan ve bir kısmını da bu blogda paylaştığım kitaplarda sıkça bahsedilen Sümerlilerden bahsedilerek devam ediliyor. Bu konuda karşılaştığım yeni bilgiler olmamasının yanında, önceki bilgilerimi tekrar etmeme vesile olduğunu söyleyebilirim. Buradan da kitapta en geniş inceleme alanı bulan İskitler meselesine uzanılıyor. İtiraf etmek gerekirse, pek çok Türk soylu araştırmacının farklı vasıtalarla İskit/Saka uygarlığının Türklüğüne ilişkin getirmiş olduğu tezlere bir yenisini eklemiş oldum. Bu konuyla ilgili olarak Eski Çağ Türk Tarihini bitirirken yazacağım yazıya çok geniş bir İskit bölümü ayıracak kadar bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim. İlginç olan ise farklı vasıtalar ve delillerle ulaşılan bir gerçekliğin olduğunu kavramış olmak. Bu aşamada maratona başlamış olmaktan dolayı kendimle gereksiz yere gurur duyduğumu söyleyebilirim. Çünkü bu ilginç şartlanma sonucunda pek çok farklı kaynağın sunduğu veriyi birleştirebilme şansına eriştiğimi fark ettim. İskitlerden, Sarmatlar ve Hunlara uzanan kitapta, Sarmatlara ve Hunlara ilişkin daha önce pek çok yerde karşılaşmamış olabileceğiniz bilgiler olduğunu söylemeliyim.

Kitap bu noktadan sonra, batı menşeili bilim adamlarının yeterli delil sunmamasına rağmen, Türk olmadıklarını kanıtlanmış saydıkları Alanlarla ilgili bilgi veriyor. Aslında bu kitabın önemi Türk tarihçiliği ve köken bilimciliği açısından önemli bir yola götürüyor okuyucuyu. Yıllardır, Türklerin köklerini inatla ve ısrarla Mongoloid halklarla bir göstermeye çalışan ve Türk'ün kendisine Altay teorisini dayatıp, kabul ettirmeye çalışan bilim anlayışının yıkılması adına önemli bir eser. Köken-bilim yani antropolojinin verileri, günümüzde Türk olarak adlandırılan ulusun Mongoloid veya sarı ırk değil, beyaz ırka mensup olduğu yönünde deliller sunuyor. Aynı coğrafya da uzun mücadeleler ve komşuluklar yaşanmasına karşın, Moğolların sayılarının tarihin hiçbir döneminde, biraz da coğrafyanın getirdiği şartlar dolayısıyla yüksek sayılara ulaşmadığı biliniyor. Hatta Cengiz Han'ın ordusunun büyük çoğunluğunun ona katılmış Türk topluluklarından müteşekkil olduğu da yine tarihçiler tarafından kabul edilen bir olgu. Bu noktada Türk insan prototipi olarak sunulan mongoloid ırka mensup, çekik gözlü, yassı kafalı, kısa boylu (ki aslında bu tanımlamalar her fırsatta ırkçılığa karşı olduğunu belirten batı entelektüel çevresi tarafından, ırkları aşağılamak için sivriltilerek kullanılmakta olan betimlemelerdir) insan tipi ile Antropoloji ve arkeolojinin verileri, özellikle İdil-Ural havzası, Hazar Denizi ve Karadeniz kuzeyinde yapılan araştırmalarla hiç uyuşmamakta. Bu noktada bu kitapta sunulan veriler, çok dikkat edilesi ve not edilesi bilgiler. Medeniyetin çok uzun yıllardan beri bir köşeye itilmekte olan bir topluluğa davranışını öğrenmek için, bu topluluğun tarihi ve kökenine ilişkin gerçekleri, teorileri, tartışmaları ve hasır altı edildikleri ortaya çıkan verileri öğrenmenin gerekliliğini vurgulayan, akademik verilerle, bazı noktalarda genel tezleri alaşağı eden, çürüten; bazı noktalarda ise sadece yeni varsayımlar üreten tespitleri içerisinde barındıran ender bulunur bir kaynak olduğunu söyleyebilirim. Özellikle maratonun başlangıcından bu yana, eski çağ tarihi ile ilgili olarak kafamda büyük soru işaretleri bırakan noktaları doldurduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Bu sebeple tarih ile ve özellikle köken tartışmaları ile ilgilenenlerin muhakkak kütüphanelerinde bulundurmaları gereken bir eser olduğuna inanıyorum.

Tarih maratonunun ilk bölümünde sona doğru yaklaşmaktayım. Size tanıtacağım iki kitap daha kaldı .Maratonda bir sonraki kitabı çok yakın bir arayla sizlere tanıtacağım, zira okumayı çoktan bitirdim. Ondan sonraki son kitabı da tanıtıp, kaynakları bitirdikten sonra, bütün okuduklarımdan neler öğrendiğimi, yoluma nasıl devam edeceğimi ve neredeyse tam bir sene süren maceramın ilk bölümü ile ilgili neler hissettiğimi sizlerle uzun uzun paylaşacağım.  Ondan sonra da "İslamiyet Öncesi Türk Tarihi" diyerek sınıflandırabileceğim, eğitim müfredatımızda tarihimizin başlangıç noktası olarak kabul edilen-ettirilen bölüme başlayarak maratona ve macerama devam edeceğim.

Yeniden buluşana kadar kitaplarla kalın. 



8 Kasım 2014 Cumartesi

Şiirin İçinde Birden Çok, "Bir"den Az: Yedi Güzel Adam - Cahit Zarifoğlu

"bu insanlar dev midir?
yatak görmemiş gövde midir?"




Kelimelerin insanın gönlüne akmasının pek çok farklı yolu vardır. Nesir çok daha kolay ve anlaşılır şekilde bunu yapmakla birlikte, nazımın belirli ölçü ve kalıplar içerisindeki yapısı, insanı belki daha dolambaçlı; fakat daha etkileyici bir şekilde içine çeker. Nazmın, diğer adıyla şiirlerin ise insanları yakaladıkları noktalar, usulleri, yazılışları, anlamları, derinlik ve anlaşılırlık seviyeleri doğrultusunda insan çok farklı deneyimlere açar kendini. Kimi şair, şiiriyle bir hareket oluşturup, kendisini takip edebilecek pek çok meşhur şaire bir üslup miras bırakırken, kimisi takip ettiği ekolün en seçkin örneklerini sunar. Kimi eskiden miras kalan şiir kalıpları içerisinde efsaneler yaratırken, kimi bu kalıpların içine yenilikler katarak adını ölümsüz kılar. Ancak Cahit Zarifoğlu dendiği zaman, şiir kavramını anlayıp ona bir başkalaşım katan, çok farklı bir iklimin, çok farklı anlatımına sahip bir şairden bahsediliyor demektir. Ayrıca yazdığı şiirlerden müstesna olmak üzere, "Yedi Güzel Adam" farklı bir dünyanın, farklı bir şiir anlayışının, kolay adapte olunamayan, ancak içeriğine vakıf olunduğunda insanı derinden etkileyen bir tarzın en önemli alamet-i farikalarından birisi. Beyan Yayınları tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 133 sayfa. Zarifoğlu her ne kadar belirli kalıplar içerisinde anılmaktan çok daha fazlasını hak eden bir şair ve yazar olmasına karşın, ne yazık ki büyük çoğunlukla İslami kesim tarafından benimsenmiş, şiirleri ve yazıları bu cenahta daha fazla okunmuş ve sahiplenilmiş bir yazardır. Oysa onun dar kalıplar arasında anılmasından rahatsız olan Selim İleri'nin de belirttiği gibi, onun şiire yaptıkları ve okuyucuya sundukları çok ayrı bir bakış açısıyla incelenmelidir. İlk başlarda okumaya çalışırken epey zorlanabileceğiniz bir tarzda, hatta zaman zaman çok kafa karıştırıcı bulabileceğiniz, düzensiz gözüken ancak kendi mantığı içerisinde inanılmaz düzenli bir sistemle karşılaşıyorsunuz. Bu aslında tıpkı Aşık Veysel'i kara düzeni gibi bir şey. Başkaları şiirin metoduna, düzenine, dizilişine karşı bir tavır geliştiren şairleri pek sevemeseler de, ben şiirin düzeniyle, matematiğiyle oynayan şairleri pek bir seviyorum. O yüzden Orhan Veli ne kadar kıymetliyse gözümde, Cahit Zarifoğlu'da o kadar ayrı bir yere sahiptir. Şiirine yapılan en yerinde benzetmelerden birisi olarak gördüğüm, farklı bir iklime girme söylemi, gerçekten vurucu ve etkili bir tespittir. Bugüne kadar pek çok bilinen, sahiplenilen hatta artık "garip"senmeyen şiir yapısı içerisinde dahi adlandırılamayacak bir karmaşaya, karmaşadan kaynaklanan bir düzene sahip Zarifoğlu'nun şiiri. Alışılmadık bir iklimde, alışılmadık dizilimlere sahip kelimelerin, hatta bazen bir kişinin değil, birden fazla kişinin bir araya gelerek oluşturduğu bir şiir havasına sahip olan dizelerinin, insana kendini zaman zaman bir oratoryonun içinde hissettirmesi, tam bu düzene alışmışken birden bire kelimeler ile şairin baş başa kaldığı yeni bir mananın derinliğine sürüklenmesi, sanat açısından Zarifoğlu'nun ne kadar yaratıcı ve ileri görüşlü olduğunu ispatlar nitelikte.

Kaldı ki, Cemal Süreya'nın kendisi için; "şiirin yapı sorununu en iyi kavramış şair" tespiti ile birlikte değerlendirilirse, bugün neden pek çoğumuz tarafından keşfedilememiş olduğu sorusu daha büyük önem kazanır. Son dönemde aynı isimle yayınlanan bir televizyon dizisi mevcut olmasa, şiirin belirli entelektüel şahıslarca ayrıcalıklı bir çevreye hasredildiği günümüzde tanınması oldukça zor olacaktır. Oysa çok farklıdır Cahit Zarifoğlu. Hatta yedi güzel adam arasında en farklı, belki de en güzel adamdır. Şiirine dışarıdan okuduğunda, anlaşılmaz ve kapalı bulur. Yunus Emre gibi hem basit, hem anlaşılır, hem derin, hem de halk tarafından bu kadar net şiir yazamadığı için biraz hayıflanır içten içe. Kendisine en önemli titriymiş gibi yapıştırılan İslamcılık aslında ne kadar yanlış anlaşıldığını gösteren bir ifadedir. Cahit Zarifoğlu söyledikleri, işaret ettikleri ile kendi Müslümanlığını değil, olması gerektiğine inandığı Müslümanlığı taltif eder. Ancak ne şiiri sadece Müslümanlık üzerinedir, ne de İslamcı şairdir. Zira kendi dizelerinde de belirttiği gibi, "orası neresi? burası bir adam" demek yeterlidir belki de. Adam olmaktır belki de doğrusu ve de gayesi. Belki de bir şeyci olmadan önce herkesin gayesi olmalıdır "adam olmak"! Yedi Güzel Adam kitabının içinde epey uzun, destan niteliğindeki tek şiir kitaba adını veren şiir değil elbet, bunun dışında bambaşka üç şiirle daha karşılaşıyorsunuz. Şiirde kendisinden bahsedilenlerin, birden şiirin ortasından çıkıp, söylenenlere cevap verdiği birden karşılıklı konuşmaya dönüşecekmiş gibi beklerken, tekrar kontrolün şairin eline geçtiği çok farklı bir deneyimin şairidir Zarifoğlu. Bu kitapta pek olmamakla birlikte, yalnızlığı en güzel tarif eden ve en içli yaşayan şairlerdendir aynı zamanda. Özellikle fırsatım olursa, Yaşamak kitabını incelerken bu konuda çok daha fazlasını anlatmayı umut ediyorum.

Zarifoğlu, pek çok şiir okuyucusu tarafından kapalı ve anlaşılmaz tarzda yazan bir şair gibi gözükse de, Rasim Özdenören'in de belirttiği gibi kimse onun şiirini yok sayamamıştır. İşte öyle ilginç bir tutunuşu vardır edebiyata. Bazı dizeleri belki defalarca okuyabilirsiniz anlamak için. Bazı dizelerde ise daha harfin başında mahvolursunuz, kaybolursunuz, bulunur ve tekrar kaybolursunuz. Türk edebiyatında şiirin en farklı yüzü Cahit Zarifoğlu. Onun şiirinde birden çok kişi var ve çoğunlukla "Bir"den az.

Şiirle ve kitaplarla kalın.



26 Ekim 2014 Pazar

Döneminin Tartışma Yaratan Romanı : İçimizdeki Şeytan - Sabahattin Ali

"Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve 
kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?"



Türk Edebiyatını bu zamana kadar pek ihmal ettiğimi düşünerek, iki üç aylık bir dönemde, bu zamana kadar okumamış olduğum kitaplardan bir derleme yapıp, kütüphaneme bir dolu yeni misafir kabul ettim. Açıkçası edebiyatımızın bir dönemine epey yabancı olduğum hissiyle karşı karşıyaydım. Bu noktada aslında ne gibi tartışmalara ve fırtınalara yol açtığını bilmeden Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan'ını okumak için aldım. Sabahattin Ali hakkında belirli bir görgüm, fikri hayatına ve yazdıklarına dair yüzeysel de olsa bir bilgim var. Açıkçası kitabını okuduğum bir yazarın görüşleri de beni pek fazla alakadar etmez. Zira benim için öğrenilebilecek veya anlatılabilecek yeni nelerin olduğu daha önemli gelmiştir hep. İşte bu düşüncelerle hiç alakası olmaksızın, kitabı elime aldığımda, Selim İleri'nin önsözünde kitabın yol açtığı tartışmalar ve Nihal Atsız ve Sabahattin Ali'nin ayrı ayrı büyük edebi kişilikler olması ve bu romanın siyasi tartışmalardan uzak kalınarak okunması gerektiği konusundaki görüşünü okuyunca, bende tam aksini hissetme zarureti hasıl oldu. Neyse bu kısıma tekrar geleceğim. Kitap Yapı Kredi Kültür Yayınları tarafından yayınlanmış, artık kendi klasikleri haline gelen kapak tasarımına sahip, karton kapaklı 268 sayfalık bir romanı tanıtacağım sizlere. Dedim ya hiç aklımda yokken Selim İleri'nin bahsettiği tartışmalar bende bir uyanıklık hali getirdi ve kitaba başlamadan önce, bu tartışmanın ne olduğunu öğrenmek için bir dizi araştırma yaptım. Üstünkörü bir şekilde Atsız ve Sabahattin Ali arasındaki tanışıklığı ve gerilimi bilmekle birlikte, Atsız'ın bu romana ithafen yazdığı "İçimizdeki Şeytanlar" yazısını hiç okumamıştım. O yazıyı okuduktan sonra da romana ne yazık ki Selim İleri'nin bahsettiği bütün eleştirilerden sıyrılmış bir şekilde bakabilmek pek mümkün olmadı. Aslında güzel bir şekilde başlayan ve kısa bir süre içerisinde insanı içine çeken kitap, yazarın gerçek hayattan ilham aldığı ilk bakışta ortaya çıkan karakterlerinin arz-ı endamı ve onlara romanda tabiri caizse, rahat ve usturupsuz bir şekilde ithamda bulunabilmesi karşısında yavaş yavaş çekiciliğini kaybetti. Olay örgüsü Ömer ve Macide karakterlerinin etrafında cereyan eden olaylardan "bu muhafazakar sağ kesim insanı da işte böyle gizliden gizliye pis huylar, kötü karakterler barındırır" mesajı veren enteresan detaylara bağlanınca roman bütün akıcılığını kaybediyor.

Oysa bazı sahnelerin anlatımı o kadar gerçekçi ki, keşke aynı anlatım gücü bütün romana sirayet edebilse diyorsunuz. Hele Ömer'in Macide için çorap çaldığı sahnede, sanki çorabı kendiniz çalmış da kaçıyormuş gibi ter içinde kalabiliyorsunuz. Romanı tutarsız kılan en önemli detay, bir aşk hikayesi olarak başlayan kurgunun, ara ara bir ideolojiye giydirmekle meşgul siyasi bir roman havasına bürünmesiyle alakalı. Yazıldığı dönemde milliyetçi cenahtan aldığı ağır tepkilerin sebebini ise salt bu romanı yazması olarak algılamıyorum. Aslına bakarsanız Nihal Atsız'ın yazısında öne sürdüğü iddia ve cevabi hakaretleri de uygun bulmuyorum. Lakin şöyle bir durum var ki, Sabahattin Ali tarafından salt bir kaç insanı ağır şekilde eleştirmek ve onlara hakaret etmek amacıyla yazılmış bir roman olduğu ne yazık ki sırıtıyor. Nihal Atsız'ın en ağır tepkiyi vermesi belki de, yazarın kendiyle özdeşleştirdiği Ömer karakterinin en yakın arkadaşı olarak beliren Nihat karakterinde bizzat Nihal Atsız'ın kişileştirilmesinden kaynaklanıyor. Bunun yanı sıra, Peyami Safa'yı ikinci sınıf bir romancı olarak nitelenen İsmet Şerif karakteri ile özdeşleştirmek, öğrencilerinin eşlerine bile kötü gözle bakabilecek bir karakter olan Profesör Hikmet Bey'in, Prof.Dr. Mükrimin Halil Yinanç ile özdeşleştirilmesi  vb. pek çok bağlantı var. Aslında romanı okuduktan sonra, ağır hakaretleri bir yana olmak üzere, Atsız'ın tenkitlerini okuma şansınız olursa ve dönem tarihine ilişkin bir iki kitap okumuşsanız, bahsedilen pek çok kişinin, yazar tarafından kurgunun içine gömüldüğünü fark edebilirsiniz. Kaldı ki bu böyle olmasa bile, romanın Ömer ve Macide'nin ilişkisindeki tutarsızlıklardan, sürekli "vatan, millet uğruna gençleri kandırıp onları teşkilatlandıran, kötü niyetli, arkadaşının ve dostunun karısına yan gözle bakan, kafası dolu gibi gözüküp, bomboş şeylerden bahseden" düşünce ehli insanların etrafına dönmesi yeterince soğutucu olabiliyor. Halbuki bunlara gerek olmaksızın, Sabahattin Ali'nin başarılı ruhi tahlillerini içeren metinler korunarak, insan varlığının doğasını sorgulamaya girişen müthiş bir psikolojik roman ortaya çıkabilirdi. Ömer'in içinde olduğuna inandığı şeytanı romanın muhtelif yerlerinde, çok az referans alarak görmek de, aslında romanın ana fikri olarak sunulan olgudan ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Oysa romanın bazı bölümleri gerçekten olağanüstü. Karakterlerin kendi ruh durumlarına göre yaptıkları bazı tespitler de ilgi çekici, hatta bazen makul düşünmek gerektiğinde, siyasi maksatlı eleştirilerde çok iyi dozajda verilmiş, mühim mesajlar var. Lakin yazarın bir tarafı yerme maksadı o kadar çok sırıtıyor ki, okuduğunuz şeyden aldığınız keyif rahatsız edici bir şekilde bozuluyor. Bir önce incelemesini yapmış olduğum kitapta burada bahsedilenin yüzde biri gibi bir itham için dahi kendi rahatsızlığımdan bahsetmişken, buradaki duruma sırf yazar Sabahattin Ali diye aman ne güzelmiş diyerek geçmek mümkün olmuyor. 

Bu kitap tamamıyla siyasi tenkit için yazılmış bir roman olsa, muhakkak çok çok daha makbul karşılayıp, keyifle okurdum. Ancak Ömer ve Macide'nin ilginç ilişkilerinden, dar ve kalıp altına alınmış siyasi tenkitlere gidip gelirken insan epey yoruluyor ve zaman zaman devam etmeye olan inancı kaybolabiliyor. Bazı bölümlerde özellikle Macide'nin mektubu bölümünde bazı satırları atlamak zorunda hissettiğimi itiraf etmeliyim. Çünkü üç sayfadan fazla süre Macide'nin ayrılık mektubuna tahammül edemedim. Selim İleri'ye hak vermek lazım, belki de bu romanı bütün bu tartışmalardan sıyrılıp okuduğumuz takdirde, Sabahattin Ali'nin ustalığı daha çok göze çarpacak. Buna rağmen yukarıda bir paragraf olan bölüm olmasa dahi, okuyucuyu yorabilecek fazla uzun tespitleri de romana aynı ölçüde zarar veriyor. Hakkını teslim etmek gerekirse, içinde geçtiği dönemi mükemmel anlatıyor ve siyasi eleştirilere saplanmadığı yerlerde okuyucuya atmosferi yaşatmak konusunda bariz bir üstünlüğü var. Bunun yanı sıra hem felsefi anlamda, hem de düşünce dünyasını genişletmek amacında çok kalender ve mahir cümle ve tespitlere rastlıyorsunuz. Aslında yazarın anlatım gücünün olağanüstülüğüne bir delil de karakterleri anlatışındaki mahirlik. Örneğin, kişilik olarak baktığınızda, içindeki şeytana uymadığı zamanlar, iyi bir karakter olarak anlatılan Ömer, aslında makul normlarla değerlendirildiğinde, romanda yerilen kötü karakterlerden çok daha ağır kişilik bozukluklarına sahip. Buna rağmen Sabahattin Ali'nin anlatım gücü sayesinde Ömer'in aslında iyi bir insan olduğunu kabulleniyorsunuz. Bence salt bu nokta dahi romancılık başarısını gösterir nitelikte. Buna karşın, İçimdeki Şeytan çok iyi mi diye sorarsanız, tamamen okuma zevkinize kalmış diyorum. Bu konuda, Selim İleri'nin önsözdeki tavsiyesine uymak için çaba harcarsanız, ortaya uzun ve bazen yorucu psikolojik çıkarımlara karşın, ilginç bir hikaye sunan bir kitap okumuş olabileceğinizi söylemekten başka elimden bir şey gelmiyor. Son bir not olarak, yukarıdaki resimde de açık bir şekilde göreceğiniz üzere, şöyle ya da böyle kendimi kaptırmış okuyorken, bütün okuma keyfimi baltalayan ve romanın yaklaşık otuz kadar sayfasını hiç eden, idefix'e de teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Bunu daha önce de Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü adlı kitabında yapmışlar, ancak takılmamıştım. Belki de çoklu kitap siparişi veren okurların, nasılsa bütün kitapları okumayacaklarından hareketle, araya böyle bir kaç defolu kitap sıkıştırmakta pek bir beis görmüyorlar. Ne diyelim, en azından bu kitap bana online kitap alışverişinde büyük bir değişiklik yapma fırsatı vermiş oldu. 

Kitabın başlangıcı ile birlikte, sizi sarmasına kapılıp sonuna kadar okuyabilirsiniz bu kitabı, çok beğenip benim yorumlarıma burun da kıvırabilirsiniz. Benim görüşüm sadece lüzumsuz bir eleştiri ve kendisini bariz bir şekilde gösteren aşağılama hırsının kitaba fazlasıyla zarar verdiği. Yoksa Sabahattin Ali'de, Nihal Atsız'da çok değerli iki yazar ve Türk edebiyatına sundukları katkı yadsınamaz. 

Sadece tahammül edebildiğiniz değil, okuyabildiğiniz ve okuyabileceğiniz bütün kitaplarla kalın. Yeni kitaplar ve farklı hikayelerle tekrar görüşmek dileğiyle. 






A'raf'ta Kalan Aziz Okur: Zifir - Bülent Yıldız

"Sussss!
Ama ben anlatmak istiyorum
Neyi?
Zifiri!"



Yaşanmakta olanların, her zaman gerçek olamayacağı bazı zamanlarda başımızdan geçmekte olanların beynimizin bize oynadığı bir oyun olabileceği konusunu işleyen, pek çok meşhur film ve kitap vardır. İnsanların gerçekliğini sorgulaması için sanata bu kadar ihtiyaç duyuyor olması, etrafında olanları belirli hayallerin, ideaların, cennetin, cehennemin, Nirvana'nın ya da bambaşka ve farklı bir olgunun tezahürü, tesadüfü veya tevaffuku olduğuna ikna olmaya bu kadar hazır olması, bana göre insan beyninin en mühim ve önemli işlevi. Maddeci bir insan olmamama rağmen, hayatın gerçekliğini bir elbiseyi sıyırır gibi sıyırmaya çalışan çoğu görüşün beni etkilemediğini itiraf etmeliyim. Bununla birlikte, her insanın kendi düşünce dünyası çerçevesinde edindiği birikimle, dünyayı ve gerçekliği yargılamak için oluşturduğu argümanlar olduğu açıktır. Bu konuyu uzatmadan, size bana bu beyin fırtınasını yaptıran kitabı tanıtmak isterim. Zifir, İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 222 sayfa. Kitabın dış görünüşünden hareketle İletişim Yayınlarının son dönemde yayınladıkları kitapların kapak tasarımlarına değinmeden geçmek pek yazık olur. Okuyucuyu kitabın içeriğine hazırlayan ve hissedebileceği duygulara paralel bir şekilde zemin oluşturan muazzam kapak tasarımları var. Hatta bana sorarsanız "Zifir" bu konuda en mükemmel örnek. Kitabın sonuna doğru geldikçe, kendinizi kitabın kapağında düşmekte olan adam gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Bu tasarımı yapan arkadaşların, hem yazarı ve eserini ne kadar iyi özümsediğini, hem de anladığını ne kadar net bir şekilde aktarabildiğini gösteriyor. Romanın türü ile ilgili ne yazabileceğimi bilemiyorum, çünkü etiketlerde geçen ifadeler basmakalıp geliyor bana. Nev'i şahsına münhasır bir kitap bile diyebiliriz. Açılış sahnesinden başlayıp sizi gerçek üstü bir evrene yollayan yazar, sonra bir sarmal halinde ördüğü hikayesiyle kitabın sonlara yaklaşan bölümlerinde bu gerçeküstülüğe bağlanan dünyanın ham halini size uzun uzun tanıtıyor. İlk bölümlerde karşılaştığınız gerçeküstü belirsizliğini, ancak kitabın son sayfasında bir nihayete erdiriyorsunuz. Kitabın gerçeküstü dünyada geçen bölümlerinde yaşananların, gerçek hayatta yaşananların farklı şekilde imgelenmiş halleri olması, sizi okurken bir yandan şaşırtıyor, bir yandan da iki hikaye arasındaki bağlantıyı kullanırken kitabın olası sonunu tahmin etmenize yardımcı oluyor. Buna rağmen kitabın son sayfasını okuyup, tahmin ettiğiniz son ile tam olarak karşılaşsanız da, karşılaşmasanız da kitabın kapağını kapattığınızda benim gibi dışarıya derin bir nefes vermeniz olası. Çünkü bir finalle başlayıp, bir başlangıçla bitiyor bu kitap. 

Hikayeye dair çok fazla bir şey söylemek istemiyorum, çünkü kurgusu en ufak bir ipucu ile bütün romanı faş edecek durumda. Aslında çok işlenen, bir kurgunun aynı kısır döngü veya sarmal içerisinde ilerleyişi hem edebiyat, hem de beyazperde içinde pek çok seçkin örnek oluşturmuştur. Zifir'de bana sorarsanız bu seçkin örnekler arasında kendisine sağlam bir yer edinebilecek türde bir roman. Yine de bana göre kusursuz olmasını engelleyen yönleri var. Bazı yazarlar anlattıkları hikaye, dönem ve karakterlerin yapısı gereği romana kendi ideolojilerini yansıtabilirler. Bu konuda kendi ideolojisinin karşısında yer alan güruha karşı onulmaz nefret beslese dahi, ehil yazarlar bu nefreti kendi anlatımları yoluyla değil, karakterleri vasıtasıyla aktarırlar. Misal, komünistlerden nefret eden bir yazar, kitabında sağ görüşlü fanatik bir karakter yaratarak sanki bu nefret ona aitmiş gibi davrandığı zaman bu çok fazla göze batmayabilir. Ancak, kitabın yarısından fazladır devam eden bir süreç boyunca küçük imalar hariç, siyasi meselelerden uzak, gerçeküstü hikaye anlatan bir yazarın, romanın arasına bir yere bir ideolojinin temsilcilerini kül olarak katillikle itham eden bir pasaj geçmesi ve bunu herkes tarafından bilinen bir gerçekmiş gibi aktarması romanın bütün o kasvetli ve çekici havasına zarar veriyor. Bunu ideoloji konusundaki saplantılardan sıyrılmış ve hangi ideoloji için yapılırsa yapılsın, aynı derecede eğreti bulacağım dipnotu ile söylediğimi de belirtmeliyim. Her yazarın kendine has bir düşünce dünyası veya ideolojisi olması mümkün, ancak okurlarının hem de "Aziz" okurlarının her zaman kendisiyle aynı şekilde düşünemeyecek durumda olmasını hesaba kattıkları takdirde, kalemlerinin yarattığı döngüyü ya da sarmalı daha çekilebilir hale getirebilirler diye düşünüyorum. Elbette yazarın, "beni sadece benim gibi düşünüp, benim inandıklarıma inananlar okusun" gibi bir temennisi var ise, yukarıda yazılanların tamamı lafügüzaf. Hikayeyle ilgili bilgi vermekten kaçınmakla birlikte, okuduğunuz zaman belki de benimle birlikte aynı fikirde olacağınız bir düşünce olarak; romanın esas oğlanının A'raf'ta kalışının hikayesi diye size özetleyebilirim. Çünkü okurken karşılaşılan imgeler, anlatılan hikayeler ve kurgunun bir sarmal halinde kendi etrafında, kendi içine ve dışına doğru yaptığı hareket ister istemez böyle bir düşünce oluşturuyor.

Yazarın kasvetli ve gerçeküstü olarak nitelendirilebilecek mekanlara ilişkin anlatımı da takdire şayan. Belki de bu yüzden kendinizi tıpkı kitabın kapak tasarımı gibi, kasvetli, zifiri karanlık bir heyulanın içinde hissediyorsunuz. Karakter(ler)in yerine kendinizi koyup, bu kabustan uyanmaya çabaladığınız pek çok bölüm görüyorsunuz. Hatta bu uyanma ritüeli, size kendisini fark ettirmeden, kitabı sürükleyici bir şekilde okumanıza sebep oluyor. Zifir son dönemde okuduğum için memnun olduğum kitaplar arasına girdi. Uzun zamandır bir kitabın kapağını kapattıktan sonra, o kitapla ilgili derin düşüncelere daldığım olmamıştı. Bülent Yıldız size bunu yaptırıyor. Hayatınızın döngüsünü, onun cehennet dediği, benim a'raf olarak kabul ettiğim yer hakkında sizi epey derin düşüncelere sevk ediyor. Kendisiyle hesaplaşmayı sevenlere mutlaka, edebiyatın karanlık yüzünden hoşlananlara kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap Zifir. Aziz Okur'un, Levin'in, Azap'ın hikayesi rahatsız edici bir kasvetle zihninize gölgesini düşürüyor. Bir bakmışsınız her yer zifiri karanlık oluyor. Bir bakmışsınız aynaya kurşunlar yağdırıyorsunuz. Bir bakmışsınız, aslında hiç var olmamışsınız.


Kitaplarla kalın.  



19 Ekim 2014 Pazar

Bir Tatlı Keder Almaya Geldim Geçmişin Kucağından: 1913 Fırtınadan Önce - Florian Illies

"Sakın kıyametin kopmasını beklemeyin. O her gün kopmaktadır"
Albert Camus



Dünyanın bir tetikçinin kurşunu ile bütün birikmişliği ile birbirine kan kusmasının arefesinde, elleri tetikte bekleyen ülkelerde yaşamakta olan günümüz tarihi, sanatı, edebiyatı ve kültürüne damga vuran isimlerin gündelik hayatlarına kah onların yazılı belgelerinden, kah haklarında konuşulanlarla ortaya çıkmış metinlerden yapılmış ince bir araştırma ve derlemenin ürünü bir kitabı tanıtacağım bugün size. Can Yayınları tarafından kırkmerak dizisinde geçen ay yayınlanmış olan kitap, karton kapaklı ve 328 sayfa. 1913 yılının bütün bir Avrupa kıtasını sürüklemekte olduğu karanlık günler, sanki öncesinden kendisini hissettirmiş. Geleceğin çok konuşulacak kişilerinin, dünya savaşı arefesinde nerelerde, nasıl olduklarını öğrenirken, bir yanda da bu titiz derlemeyi yapan Floran Illies'in edebi anlatımı içerisinde okuyucunun kendi kendine sormayı unutabileceği soruları sorarken buluyorsunuz kendini. Aynı tarihlerde bulundukları Schönbrunn Sarayı parkında gezinen Hitler ve Stalin'in birbirleri ile karşılaşıp selam verme ihtimalinden tutun da, Jung'un fikirlerinin babası Freud'ü, ondan öğrettiklerini kullanarak katlettiği, böylece Freud'ün Oedipus Kompleksi tezinin bir nevi ilk ispatını okuyabileceğiniz, Kafka'nın kişiliğinin karanlığından, Oscar Kokoschka'nın hastalıklı aşkına, Rilke'in kelimelerinin derinliğinden, Thomas Mann'in en derin hassasiyetlerine varan bir genişliğe açılıyorsunuz bu kitapla. Ayrıntılar dikkat çekici ve sürükleyici. Ocak ayından başlayarak, ay ay ilerleyerek, belirli önemli figürlerin üzerinden 1913 yılı üzerinde ilerliyorsunuz kitapta. Bu arada Camus'nün doğumuna, bir yıl sonra öldürülecek Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Ferdinand'ın kaderine doğru ilerleyişini, geleceğin diktatörlerinin Avrupa'nın suni saadeti içerisinde hangi hırslarla yoğrulduğuna tanıklık ediyorsunuz. Filozofların, sanatçıların, siyasi figürlerin günümüz dünyasına intikal eden düşünceleri ve eserlerinin oluşum sürecini sanki dibinizde açılmış bir pencereden izliyor gibisiniz. Aynı zamanda batıya bakış açınızda kültürel bir enginlik yaratan bir film izliyor gibi de hissettiriyor.

Bütün bunlarla birlikte, sanat tarihine ciddi bir merakınız yoksa veya bu konuda ayrı bir kültürel bakış açısına sahip değilseniz, bazı bölümleri çok yorucu veya anlamsız gelebiliyor. Kısa kısa başlayan alıntılar, belirli bir noktada okurken kendi kültür dünyanıza hitap etmeyecek veya toplumsal bakış açımızdan epey uzaklaşabilecek uzun bölümlere dönüşebiliyor. Alman yazarın daha çok Alman figürleri üzerinden ilerlettiği bölümlerde ise hepten kitaptan kopmanıza sebebiyet verebiliyor. Sonuç olarak, Alman kültür tarihinde her isim Kafka olamayacağı gibi bazı isimler okuyucuya belirli noktalarda yabancı gelebiliyor, hatta kim olduğuna dair fikir bile yürütemiyorsunuz. Özellikle dilimize çevrilmemiş, ancak dönem edebiyatı için büyük anlam ifade ettiğine yazarın ifadeleri doğrultusunda kani olabileceğiniz bazı eserler ve onlarla ilgili geçmişten bugüne ilerleyen kurguyu takip etmek anlamsızlaşabiliyor. Böyle bölümlerde, bazen ilerleyip diğer bölüme geçmek için sabırsızlanabileceğiniz anlar olabiliyor. Yine de özellikle Freud, Kafka, Jung, Rilke gibi isimlerin 1913 yılında başına gelenlere dair çok sayıda alıntı mevcut olduğundan, arada yabancılaşabileceğiniz bu ayrıntılara tahammül edebiliyorsunuz. Kaldı ki geneli itibariyle kitap düşünce ufkunu genişletmeye yönelik ve okuyucuya tesadüf denilen şeyin ne kadar ilgin. olduğunu gösteren bir çizgide ilerliyor. Özellikle sanat tarihi ile ilgilenenler ve dönemin sanat anlayışına dair bilgi sahibi olanlar için, inanılmaz detaylarla örülmüş bir başucu kitabı. Tarihe ucundan, kıyısından bulaşmış okuyucu için de hayretle bilgi hazinesine ekleyebileceği bir çok detayı barındıran farklı, okunması belirli aşamalarda zor ama bazı noktalarda inanılmaz akıcı bir kitap. Farklı bir kitap okumak isteyenler için özellikle tavsiye ederim.

Bir sonraki kitapta tekrar görüşmek dileğiyle,

Kitaplarla kalın.




18 Ekim 2014 Cumartesi

Yerdeniz Evreninde Bir Büyüme Hikayesi: Atuan Mezarları - Ursula K. Le Guin

"Özgürlük ağır bir yüktür, ruhun yüklenmesi gereken 
büyük ve garip bir sorumluluk."




Yerdeniz serisi, bir fantastik kurgu eserler güzellemesi olmasının yanı sıra, Ursula K. Le Guin'in ne kadar sağlam bir psikolojik kurgu yazarı olduğunu ve Jung'un Le Guin'in yazınına ne kadar geniş bir şekilde tesir ettiğini gösterir. Carl Jung'un psikoterapiyle birlikte, edebiyata katkılarını görebilmek için okunması gereken önemli kitaplardandır. Size tanıtacağım bu kitap serinin diğer kitapları gibi Metis Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 151 sayfa. Aslında kitabın arkasında geçen Le Guin'in kendi tanımlamaları doğru olmakla birlikte, kitaba başlamadan arka kapağı okursanız -ki çok büyük çoğunluk bunu yapmadan kitaba başlamaz- bu tanım sizi bir miktar yanlış yönlendirebiliyor. Beynin seçici kısmı, kitaptan cinselliğe ilişkin imalar ve imgeler çıkartmaya çalışırken, bir yandan da Tenar'ın büyüme macerasına dair bağlantıları hangi noktada kurabileceğinize ilişkin, sembolizm temelli bir düşünce ile kitabın ilk bölümünde ciddi şekilde boğulabiliyorsunuz. Aslında Le Guin'in okuyucuyu kitapta bulmaya yönelttiği imgelerin bir kısmını anlayabilmek için bir kadının iç dünyasının sarmallığına sahip olmak gerekebilir. Tenar'ın Arha olup, kadın iç dünyasının soyutluğunu, mağara somutluğu ve labirentlerin derinliğinde bulması erkek okur için kitabın başlarında anlaşılmaz bir sıkıcılık getirebilir. Bununla birlikte, Tenar'ın eski dost Çevik Atmaca Ged ile karşılaştığı andan itibaren, kitap ciddi anlamda hız kazanıyor. O yüzden başladığınızda kendinizi biraz sıkılmış bulduysanız, sabırla okumaya devam edin derim, zira ödülü büyük oluyor. Hikayeye geçecek olursak, Arha denilen Karanlığın baş rahibesi bir tip Dalai Lama gibidir. Öldüğü zaman, civarda aynı gün doğmuş bir kız çocuğu varsa onda Arha olabilecek potansiyelin olup olmadığı rahibeler tarafından incelenip, buldukları bu küçük çocuğun kaderine doğduğu gün dönülmez bir şekil verilir. Yerdeniz serisine aşina olanların bileceği üzere, Yerdeniz evreninde isimler çok önemli yer tutmaktadır. Bir insanın ismini biliyorsanız, çok fazla bilgiye sahipsiniz demektir. İşte bu yeni doğmuş kız çocuğu 3-4 yaşlarına kadar kendi haline bırakılır ve bu yaşlarında rahibeler tarafından gelip ailesinin güvenli yuvasından alınır ve baş rahibe olarak eğitilmeye başlar. Bu aşamada kendisine ilk unutturulan şey ismi olur. Tenar'a ismi unutturulur ve kendinden önceki onlarca belki de yüzlercesi gibi karanlığa hizmet eden baş rahibenin ismi Arha onun yeni ismi olur.

Buradan sonra, simgesel anlamda Atuan Mezarlarının altındaki mağara ve labirentleri, gerçek anlamda ise kendi büyümesi ve gelişmesini izleyen Arha'nın klostrofobik duygu dünyasına tanıklık ederek geçiyor hikaye. Aslında Arha sadece içindeki kadının büyümesine şahit olmakla kalmayıp, içindeki kaybolmuş Tenar'ı da aramaktadır. Labirentlerde hazine avcılığı yapan büyücülere dair kulağına çalınmış efsaneler ile genç kızların kulağına çalınan erkeklere dair kötü efsanelerin benzeşiyor olması benim en dikkatimi çeken nokta idi. Gerçekten de Le Guin'in anlatımındaki ağda, kurgusundaki örgü, romanın psikolojik alt metni insanı kitabın içerisinde erittikçe eritiyor. Yerdeniz serisinin bu ikinci kitabında Ged ilk kitaba göre çok çok daha olgunlaşmış ve anlaşıldığı kadarıyla ilk kitapta olanların üstünden epey bir zaman geçmiş. Ged'in kişiliğindeki bu değişim ve gelişim ise serinin okuru için çok daha tatlı bir deneyim sunuyor. Öyle ki, inanılmaz laflar ediyor hikayenin kilit noktalarında. Bir akıl hocası, yol gösterici, ermiş haline geldiğini fark ediyorsunuz. Bu arada Le Guin'in tüm cinsellik vurgusunun teorik ve psikanalitik boyutta kaldığını belirtmek gerek. Zira roman boyunca en ufak bir cinsel ifade, karakterler arası bir cinsel gerilim veya girişime dair en ufak bir ifade mevcut değil. Hatta alt metini bilmiyorsanız, güzel bir fantastik kurgu romanı okuyup, geçip gidebilir bu kitap ellerinizden. Ancak Ursula Le Guin'i hayran olunası kılanın, onun romanlarının altına serdiği geniş dünya olduğunu unutmamak önemli. Romanlarını sıradan bir fantastik kurgu hikayesi olmaktan çıkaran, psikolojik alt metinleri ve olağanüstü doğa tasvirleri ile bulunulmaz bir lezzet kendisini okumak.

Yerdeniz serisi geniş bir adalar coğrafyasında başlamış olmasına karşın, Atuan Mezarları hikayesi pek dar bir alanda geçiyor. Sadece romanın sonuna doğru coğrafyayı bir miktar genişletmesine karşın, romanın büyük bölümü Karanlığın hüküm sürdüğü labirentlerde geçiyor. Bununla birlikte hikayenin bir bölümünde ilk kitapta referans verilen noktaya ilişkin de ayrıntılı bilgi sahibi olabiliyorsunuz. Ged ile Tenar'ın arasındaki ilişkinin doğallığı o kadar doğru kelimelerle aktarılıyor ki, duyguyu yaşamak konusunda kendisiyle yarışabilecek pek az bölümü aday gösterebilirim. Yerdeniz serisini diğer fantastik kurgu serilerinden ayıran en önemli unsur belki de yazarın etkileyici tarzının dışında, Ged'in inanılmaz büyüsüdür. Erkekleri, karanlık labirentlerde büyük ve parıltılı hazineler arayan kötü büyücülere benzeten bir imgeden, erkekle kadının birbirini tamamladığı noktasına bağlanan, özgürlüğün, bir şeyler uğruna feda edilenlerin veya edilemeyenlerin hikayesinin anlatıldığı inanılmaz bir anlatım ve betimleme gücüyle baş başa kalmak için eşi bulunmaz bir fırsat. Bütün bu derinliği topu topu bir günlük okumayla bitirebileceğiniz kadar da kısa. Yerdeniz adalarında, büyüden aydınlığa, aydınlıktan karanlığa, karanlıktan griliğe doğru süren yolculuk için geç kalmış sayılmazsınız. Elbette Yerdeniz serisinden hiçbir kitap okumadıysanız, bu kitaptan önce Yerdeniz Büyücüsü'nü okumanızı tavsiye ederim. Böylece Atuan Mezarlarında bazı noktalar kafanızda boşluk oluşturmayacak veya anlam kazanacaktır.

Özgürlüğün omuzlarımıza bindirdiği yükü taşıyabilmek dileğiyle.

Kitaplarla kalın. 



12 Ekim 2014 Pazar

Bir Garibin Kaleminden Damlayanlar: Bütün Şiirleri - Orhan Veli

"Sokakta giderken, kendi kendime
Gülümsediğimin farkına vardığım zaman,
Beni deli zannedeceklerini düşünüp,
Gülümsüyorum"
Orhan Veli



Nedendir bilmiyorum, ne zaman Orhan Veli gelse aklıma burnumun direği inceden sızlar. Belki ölümündeki gurebalıktan, belki de çok erken kalemini öksüz bırakmasından, belki cebinden çıkan son şiirden kaynaklanır, ancak bir şekilde hep yarım bırakılmış hissettirir kendimi. Bir on yıl daha şiir yazsaydı, acaba Türk şiiri daha neler ile karşılaşacaktı? nasıl kelimeler ile şekillenecekti? düşün dünyamız hangi rüzgarlara teslim olacaktı diye hep düşünürken bulurum kendimi. Orhan Veli'nin bütün şiirlerini içeren kitap, bu konuda ciddi bir amme hizmeti vermekte olan Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmış. Karton kapaklı 247 sayfa. Hem şiirlerinin tamamını derli toplu bir şekilde bulabilmek, hem de Garip kitabının girişinde yazdığı ve bu kitaptan bağımsız olarak kaleme aldığı bir diğer bölümle başlıyor kitap. Ondan sonra da, Orhan Veli'nin çok derin mevzuları, çok yalın kelimelerle zihninize boca edişine engel olamadan okumaya devam ediyorsunuz. Aslında size Orhan Veli şiirlerini anlatmak yerine, onun hayatını anlamak gerektiğine inanıyorum. Çapkınlıklarını, cebinden son çıkan şiiri olan Aşk Resmi Geçidi ile ömrüne mühürlemiş insanı, yolda kendi kendine gülmesinin getirdiklerine yine gülen ironik karakterini anlamalıyız. Dönem dönem başka şairlerin yerini doldurmaya çalıştığı gibi eleştirileri fersah fersah atlayıp, sadece şiirde değil, Türkçe'nin kullanımında sadeliğe bir kapı aralayan şiirleri yazan adamı anlamalıyız. Onun Süleyman Efendi ile olan bağını, gidemediği yerlere giden gemilerin arkasından ağladığını, insanlara, bir şehri dinlemek için gözleri kapatmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlattığını, dibinde durduğumuz duyguları neden anlatamadığımızı anlatacak dizeler bıraktığını bilmeli ve anlamalıyız. Orhan Veli aslında sadece şiiri ile değil hayatı ve duruşu ile de Türk edebiyatının ender rastlayabileceği karakterlerdendir. Arkadaşı Oktay Rifat ile birlikte Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencilerindendir. Edebiyatımızın bir zaman ki üretkenliğinin neden bu kadar yüksek seviyede olduğunu anlamak için o dönemin şair ve yazarlarına ve onların kimlerin rahle-i tedrisatından geçmiş olduklarına bakmak gerektir. Örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar bir lise öğretmeni olmadan önce, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'in tedrisatından geçmiştir. Nitekim Behçet Necatigil bir edebiyat öğretmenidir ve pek çok şair yetiştirmiştir. Türk edebiyatındaki bu usta-çırak ilişkisi belirli bir döneme değin çok verimli eserlerle hayatımızı kaplayacak bir bütün yaratmayı başarmıştır.

Ancak, bu usta çırak silsilelerini her hatırladığımda, edebiyatımızın bugün içerisinde bulunduğu durumu kendi birikimim dairesinde sorgular dururum. Eğitim dönemimde edebiyat öğretmenlerimin, eve ekmek götürme derdinin ağırlığı altında daha çok ezildiklerine, o yüzden bizlere kendi yazdıkları şiirleri, denemeleri veya hikayelerini okumadıklarına inandırmak isterim kendimi. Belki daha da kötüsü; inanmak istemediğim bir durum olarak, aslında hiç şiir, hikaye, deneme yazmıyor olmalarıdır. Bu yüzden mi bilinmez benim okulda dirsek çürüttüğüm yıllarda da, kendi yakınlarımdan ve onların çocuklarının tavırlarından gördüğüm kadarıyla da, Türk Dili ve Edebiyatı dersi, ders saati sayısının fazlalığı sebebiyle yüksek not almak için kerhen çalışılan bir müfredat artığı halinde hayatını sürdürmeye çalışıyor. Günümüzde hem öğrenciler, hem edebiyat severler, hem standart okur açısından bakıldığında bir yazarı veya şairi sevebilmek için, onun kendi ideolojisinin bayrağını taşıyor olması, kendi inançları ile aynı daire içerisinde kalemini kullanıyor olması. Oysa okuma ve edebiyat alışkanlığımızda, şairleri ve yazarları yazdıklarında özellikle vurgulasalar dahi fikirlerinden sıyırıp, onların insanlara anlatmaya çalıştıklarından faydalanmaya çalışmamamız da, yukarıdaki sebeplerle birlikte edebiyatımızın önünde büyük bir engel olarak duruyor. Orhan Veli'yi bugün bir aşk şairi sıfatının dışında tanımayan ortalama şiirseverin, onu siyasi ideolojisinin içerisine hapsederek sadece bir güruhun ve dönemin şairi olarak tanımlamaya çalışan okuru ile pek farklılık yok aslında. Orhan Veli şiirin matematiğinin geçmişte yarattığı güzelliği kabul etmekle birlikte, onu bozan ve şiirin matematiğinin bozulmasının gerekliliğini ve yeni şiirin doğasında; hesapsızlığın, avamlığın ve serbestliğin yer alması gerektiğini savunan görüşlerini bilerek onu okumak, garipliğin içinde garip kalmak, yazdığı dört satırı basit görüp, o basit sanılanın ardında yatan ironiyle an be an çarpılmak, Orhan Veli'ye hak ettiği değeri vermek için yeter de artar diye düşünüyorum. Yoksa onu bir başka şairin fikri ikliminde oluşan boşluğu doldurmak için ikame edilmiş şiirler yazan bir şair gibi düşünenlerin eleştirilerine cevap verebilecek veya umursamayacak kadar yaşam bile fazla gelmiştir ona. Bugün çocuklarımıza söylediğimiz tekerlemelerden, sosyal medyada kulak aşinalığı ile yazılarak kuru hamasiyetlere meze ettiğimiz satırlarına kadar, edebiyatımız Orhan Veli ile dolup taşmıştır. O bir dönem sadece şiirin kavgasını vermiştir. Bugün duvarlara şiir her yerde yazılabiliyorsa, Orhan Veli'nin bunda herkesten çok payı vardır.

Ezberleyin bir kaç şiirini ve gözlerinizi kapatıp okuyun karanlığın sessizliğine. Sonra Orhan Veli'yi dinleyin, gözleriniz kapalı.

Kitaplarla kalın. 

6 Ekim 2014 Pazartesi

Tek Kelimenin Etrafında Eski Çağ Tarihi: Bey İle Büyücü - Osman Karatay

"Her bay zengindir, ancak her bey zengin olmak durumunda değildir."



Bir kelimenin izini sürerek, bütün bir eski çağ tarihinin, çözülemeyen sorunlarına, akademik, sahici ve farklı düşünmeyi gerektiren bir bakış açısı sunabilmek mümkün değil diye düşünüyorsanız, sizi çok ilgi çekici bir kitapla tanıştırmanın zamanı gelmiş demektir. Size tanıtacağım kitap, tarihle ilgilenenlerin pek çok tarihi olayı değerlendirmesi aşamasında dikkat çekici bir algı yaratıyor. Doğu Kütüphanesi tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 149 sayfa. Tarih maratonuna başladığım günden bu yana köken tartışmalarında etimolojinin önemine binaen çok fazla cümle kurmuşumdur. Osman Karatay etimolojinin ötesinde, benzerlikler üzerinden ilginç bir tarihi araştırma metodu kullanıyor. O, etimolojik olarak bir kök benzerliğinden hareketle herhangi bir toplumun kökenine ilişkin hüküm vermek yerine, benzerlikleri okuyucuya anlatıp, dönemin tarihi gerçekliğine dair diğer bilgileri sunup "olabilir" şerhi düşüyor. Daha açık anlatmak gerekirse, "her iki kelime birbirine benzer, o yüzden bu topluluk, şu topluluk ile aynıdır" demek yerine, okuyucuyu tarih mantığı açısından ittifak edeceği nihai bir noktaya, okuyucu bunu fark etmeden getiriyor. Yazarın tek bir kelime üzerinden başlattığı medeniyetlerin tarihlerine ilişkin araştırmada kelimemiz "mag". Bu kelimenin ilk kullanıldığı nokta olarak Med uygarlığı içerisinde hakim bir topluluk olan Magları gösteriyor. Magların bir din adamı zümresi olduğu, ilerleyen dönemde Antik Yunan'dan, Saksonlara uzanan kelimenin geçmişinden din ve kehanet olgularının çıkarılıp; İngilizce magic (büyü, sihir) kelimesine doğru yapılan bir seyri anlatıyor. Mag kelimesinden Türkçe'deki bag-bagcı-bağcı-bakşı kelimelerine ve nihayetinde beg kelimesine ulaşıyor yazar. Kitabın içerisinde mag kelimesinden türemiş veya değişikliğe uğramış o kadar farklı ve ilginç kelime var ki -ve bağlantılar o kadar sarih delil ve açıklamalar ile aktarılıyor ki- hayret etmemek elde değil. Yazarın Moğolca,Tunguzca, Macarca kelimelere ilişkin anlattıkları sadece bu medeniyetlerin dillerine değil, köklerine ve tarihlerine ilişkin de ip ucu içeriyor. Örneğin, Magyar(Macar) kelimesinin "Mag Eri" olarak anlamlandırıldığı tezlerden tutun da, Macarca ile Sümerce arasındaki yakın ilişkiye varana dek, pek çok yeni ve inanılmaz bilgi ile karşılaşıyorsunuz. Kelime kökeninden ilerleyen bu ilgi çekici yolculukta, bir yandan da Medler, İbraniler, Macarlar, Orta Asya steplerinin tarihleri hakkında nadir bulunur bilgilere rastlıyorsunuz.

Yazar sizi doğrudan bir sonuca götürmüyormuş gibi gelse de, aslında Kadim bir Türkçe'nin var olduğunu, günümüzde kullanılan pek çok kelimenin bu dilden veya bu dilin şubelerinden hareketler vücut bulduğuna ilişkin çok sayıda delili kucağınıza bırakıveriyor. İran ile Turan kitabında da yazarın üzerinde epey durduğu, Ural-Altay dilleri diye bir dil ailesi olmadığı, Türkçe'nin kendi başına geniş bir dil ailesine sahip olduğu ve günümüzde Çuvaşça, Hakasça, Moğolca, Sümerce vd. dillerin yazarın sınıflandırması ile Fırat-Zağros bölgesinin bitişken dillerinden olduğu ve Mezopotamya bölgesinde ortaya çıkıp, bütün uygarlıklara sirayet ettiği yönündeki fikirlerine eşlik ediyorsunuz. Bununla birlikte Karatay, Macarca'nın da Sümerce ile ilgisinin yanı sıra, Fin-Ugor dil ailesi ile pek çok kelime alışverişinde bulunduğu, dolayısıyla Fin-Ugor dillerinin de dikkatli incelenmesi gerektiği konusundaki tespitleri ile okuma serüveninize devam ediyorsunuz. Bugün Türkçe'ye geçmiş olan pek çok yabancı kelimenin, aslında çok uzun seneler önce Kadim Türkçe'den, Bulgarlar vasıtasıyla Avrupa topluluklarına ve onların dillerine girdiğine ilişkin tezler, o kadar dikkatli kurgulanmış ki, burada hamasetten eser olmadığını açıkça belirtmenin elzem olduğunu da vurguluyor yazar. Pek çok araştırmacının popüler sebeplerle üzerinde durduğu, "bütün diller Türkçe'den mi türemiştir" tabanlı ve Güneş Dil Teorisinin izlerini taşıyan, belirli anlarda yozlaşabilen iddialardan çok kati delillerle uzak duran bir eserle karşı karşıyasınız. Kaldı ki Osman Karatay zaman zaman Kazım Mirşan ve türevi tarihçilik konusunda isim vermeden ağır eleştirilerini de bu kitap genelinde sunuyor. Tabii bütün bu tanımlamalar karşısında sadece etimolojik bir incelemenin peşinde koşulduğunu düşünmeyin. Karatay'ın araya serpilmiş, takdire şayan tespitleri var. Özellikle millet ve milliyetçilik kavramının Fransız İhtilalinden sonra ortaya çıktığı yolundaki savları çok mahir cümlelerle alaşağı ediyor kitabında. Bütün bu anlattıklarıma karşın halen, tek kelime üzerinden bütün tarihi şekillendirmek nasıl mümkün olur diyorsanız, kitabın farklı farklı bölümlerinde Mag kelimesinden Gog Mag-og, Ye'cüc Me'cüc kavramlarına, oradan Major, Master kavramlarına, oradan bayram, bey, peygamber kelimelerine ilerleyen tezleri muhakkak okumanız gerekir. Çin Seddine kimin hangi taraftan saldırdığından tutun da, Zülkarneyn'e ilişkin hadisler ve tarihi vesikaların incelenmesine, buradan Sankritçe kelimelerin ayrıştırılmasına varan, inanılmaz özenli ve düşünülemeyecek açılardan hareket ederek, okuyucuyu tezinin içerisine çeken ikinci bir yazar ile karşılaşmanız bu dönemde mümkün olmayabilir.

Millilik veya Türklük vurgusu olmadan, insanların ve bir yandan da Türklerin kökenine ilişkin ipuçları peşinde koşan Osman Karatay'ın üzerinde yıllarını harcadığı devrim niteliğinde bir tezin parçalarından birini daha oluşturuyor bu kitap. Osman Karatay bir akademisyen olarak son yıllarda çok önemli projelerde tarih okuyucusu ve araştırmacılarının karşısına pek çok kez çıkan bir isim. Türkler Ansiklopedisi, Doğu Avrupa Türk Tarihi, Hırvat Ulusunun Oluşumu, İran ile Turan gibi eserlerin bazılarının tamamında, bazılarının ise büyük çoğunluğunda emeği, bilgisi ve tarihe farklı bir bakış açısı getiren akademik tarzı ile de kesinlikle es geçilmemesi gereken bir tarihçi. Bu konuda karşısına çıkan sorunlara ilişkin, serzenişleri ve sitayişleri de çok haklı sebeplere dayanıyor. Örneğin kitabın bir bölümünde yer alan şu muazzam cümle, aslında Türk tarihi ile ilgilenen pek çok araştırmacının, akademisyenin ve tarih severin kendi kendine sorup cevabını bulması gereken bir olguya işaret ediyor; "Kramer bir dil ilişkisini göstermeyip, sadece Hz. İbrahim'in aslen Sümerli olduğu noktasından hareketle Yahudilerin atalarının Sümerler olduğu noktasına geldiğine göre, dilleri ile Sümerce arasında bariz ilişkiler tespit edilen Türk, Fin-Ugor ve Moğol topluluklarının böyle bir iddia için fazlasıyla hakları vardır." Bu tespitin öncesinde de deliller ve mantıklı tespitler ile ulaştığı gerçekleri çok vurucu bir noktada birleştiriyor. Karatay'a göre; mag kelimesinin kökeninin kendisinin iddia ettiği gibi ortadoğu kaynaklı olduğu yönündeki tezler kabul edilirse, son tahlilde Türkçenin, insanlığın bir zamanlar konuştuğu ortak dilin, en yakın ve en doğrudan varisi olduğunun doğrulanacağını söylüyor. Bu tespit tarafsız bir bakış açısıyla irdelenip, üzerinde durulması ve ezbere dayalı tarih öğretimimizin duvarlarını yıkması açısından çok büyük önem arz ediyor. Özellikle popülist ve şovenist söylemlerden uzak Bey ile Büyücü gibi kitapların Türk tarihinin tetkiki konusunda ehemmiyetli eserler arasında yerini alması için gereken çabanın sadece kitabı yazan akademisyen tarafından değil, onu okuyan, başkalarına tanıtan ve okunması için teşvik edenlerinde gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu sebeple sizleri bu farklı tarihi incelemelerin dünyasına şevkle ve ümitle davet ediyorum. Bu kitap ile öncül ve ardıllarını muhakkak temin etmenizi tavsiye ediyorum.

Tarihi okurken, karanlık mağaralarda yolumuzu aydınlatan kitaplarla tekrar birlikte olmak dileğiyle,

Kitaplarla kalın. 


20 Eylül 2014 Cumartesi

Müreffeh Saraylardan, Gureba Sofrasına Şiir: Garip - Orhan Veli

"San'atkar bizi, söylediklerinin samimi olduğuna da inandıran adamdır"
Orhan Veli



Bir duyguyu, düşünceyi belirli vezin, kafiye ve mısralarla ifade etmenin şiir anlamına geldiğini düşünenlerdenseniz, yok saydığınız ya da varlığını halen işitmediğiniz "garipçiler"den bihabersiniz demektir. Şiirin bin yıllar süren hatta ilk örneklerini Sumer yazılı tabletlerinde gördüğümüz kendisini tekrarlayan ve belirli bir kalıp içerisinde anlam ve ifade bulan anlatımının kalıplarının yıkılması, kendisi de şiire ve edebiyata güzel bir soluk getirmiş olan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencilerine nasip olacaktır. Günümüz şiirinin şekillenmesinde inanılmaz katkısı olan garip akımının kendisini tanıtmaya başladıkları yıllarda Orhan Veli'nin kaleminden şiire ilişkin bu yeni akımın düşüncelerini ve başlattıkları bu akım doğrultusunda yazmış oldukları şiirlerden örnekler içeren Türk şiirinin alameti farikası bu eser, Yapı Kredi Yayınları tarafından yıllar sonra yeniden tıpkıbasımı ile karşımızda. Elbette YKY'nin özenli cildini saymazsak tıpkıbasımı diyebiliriz. Giriş kısmındaki sunumda kısaca belirtildiği üzere, sadece belirli yerlerde ufak harf düzeltmeleri yapılması dışında, eserin özüne hiçbir şekilde dokunulmadığı belirtilmiş. Günümüzde şiirin, serbest bir şekilde, bir kalıba sokulmadan yazılabilmesinin üzerinde pek düşünmesek de, Garipçilerin o dönem yapmış olduklarının Şiirde devrim anlamına gelebilecek bir hamle olduğunu kestirmek gerekir. Orhan Veli'nin ifadeleriyle şiiri bir zengin eğlencesi halinden kopartıp, halkın ayakları dibine indiren, dolayısıyla onu vezin, kafiye gibi kalıplardan kurtarmayı amaçlayan, halkın konuştuğu gibi şiir yazılması gerektiğini savunan bu akımın, daha sonra İkinci Yeni akımına ve günümüz şairlerinin şiir müktesebatına ve hafızasına katkısı göz ardı edilemeyecek bir noktadadır. Şiirin müreffeh sınıfların zevkine hitap ettiğini kaydeden Orhan Veli, şiirin bugünkü dünyayı dolduran ve yaşamak hakkını mütemadi bir didişme sonucu elde eden günümüz insanının en doğal hakkı olduğunu ve şiirin günümüz insanının zevkine hitap etmesi gerektiğini vurgular. Farklı bir sanat anlayışları vardır garipçilerin. Bu şiir hareketine adını da Cavit Yamaç vermiştir. Hatta ondan nakledildiğine göre, Orhan Veli şiir hakkında düşüncelerini aktaracağı kitaba önce Tahattur adını vermek istemiş, fakat kendisi Orhan Veli'ye "şiirlerinin yadırgandığı, garip, acayip" olduğunu söylemiş ve bir beyin fırtınasının ardından kitaba Garip adı verilmiştir. Bu ad yüz yıl geçmesine rağmen onların şiirinin adı olarak kalmaya devam edecektir. 

Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile ölümüne kadar hiç ayrılmayan Orhan Veli şiire getirdikleri bu bakış açısının en pırıltılı örneklerini de Garip'te sergilemiştir. Şiirde resim, resimde müzik vb. şeyler onlara göre hiledir. Şiir şiirdir ve bir kalıba belirli bir düzene, hizalamaya ihtiyacı yoktur. İçinden geldiği gibi dökülen kelimelerdir. Hatta birebir Orhan Veli'nin ifadeleri ile "Şiiri şiir yapan sadece edasındaki hususiyettir ve manaya aittir". Kendilerini sürrealist olmakla itham edebileceklere karşılık sürrealizmden farklılıklarını açıklarlar. Ortaya çıktıkları andan itibaren, şiirin alışılagelmiş düzenini bozdukları için çok yoğun eleştiriye maruz kalmışlardır. Hatta Yusuf Ziya Ortaç'ın ifadeleri göz önüne alınırsa, eleştiri pek çok defa sınırını aşmış, aşağılamaya ve hakarete dönüşmüştür. Epey uzun süren bir müddet bu aşağılamalarla mücadele etmiş, kendisinden sonra ortaya çıkan bir akım olan İkinci Yeni'nin doğum sancıları bu eleştirilerin kucağında filizlenmiştir. Belki de bu yüzden bazıları onların kendilerine vermiş oldukları Garip ismini benimsemek yerine onlara "Birinci Yeni" demeyi uygun görmüşlerdir. Oysa onlar gariptirler. Şiirin düzeniyle bir daha kolay kolay düzelemeyecek şekilde oynamışlar, kendilerinden sonra gelip, vezin ve kafiye ile yazmaya çalışan pek çok şairin şiirine dahi bulaşmışlardır. Geri dönülemez bir değişikliktir yaptıkları. Ayrıca İkinci Yeni şairlerinin çok eleştirildiği, gündelik hayat dışındaki konulara değinmeleri itibariyle de hep gariptirler. İronileri, manaları vardır ve çok derinde yer alırlar. Mısracı zihniyete hücum etmişler ve onlar aşağılasa da, hor görse de, kıyasıya eleştirseler de, mısraları, kafiyeleri darmadağın olmuştur. Garip akımını bu kadar kuvvetli kılan şey, tıpkı Orhan Veli'nin bahsettiği gibi sıvanmış ve boyanmış bir binanın altında olan görünmeyen ama binayı bir arada tutan harçtır. Şiirleri, hayatları, kendileri ve kelimeyi kullanmış olma şekilleri ne kadar garip olsa da, üzerine inşa ettikleri binanın harcı olan düzensizlikleri şaşılacak derecede sağlamdır. Garip şairlerinin yüz yaşını devirdiği günümüze geldiğimizde, şiir her zaman olduğundan daha düzensiz, daha çok halka yakın ve daha çok onların hakkı olmuştur. Orhan Veli ve şiirleri ile daha ayrıntılı olarak buluşmadan önce bir garip şiirle veda etmek en doğrusu olur;


"Kuşçu amca!
Bizim kuşumuz da var,
Ağacımız da.
Sen bize bulut ver sade
Yüz paralık."

Oktay Rifat - Orhan Veli

Başkalaşımdan, Başkaldırıya: Dönüşüm - Franz Kafka

"Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; 
her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır"
Franz Kafka



Bir takım ekonomik gerekliliklerin, sırtlara yüklediği yoğunluğun getirisi ve alışılagelmiş davranış kalıpları içerisinde sömürülen ve ezilen, iş hayatı içerisinde savrulup giden pek çok insanın sabah uyandıklarında kendilerini değersiz, işlevsiz, mutsuz ve huzursuz hissetmesi, çağımızın en sık rastlanan davranışlarından biri olsa gerek. Modern yaşamda pek çoğumuz, yataklarımızdan kalktığımızda; daha iyi elbiseler almak, daha iyi yemekler yemek, daha iyi bir konutta yaşamak, belki bir araba sahibi olmak, belki bir hayat kurmak için borçlanır ve daha sonra para namıyla ün salmış, üzerine süs nakşedilmiş ve insanlar ona değerli dediği için değerli addedilmiş kağıt parçalarını kazanabilmek için, belki sevildiğimiz -ki nadiren rastlanabilir- belki ezildiğimiz, üzüldüğümüz, hırpalandığımız, yorulduğumuz bir iş bulur ve çalışırız. İşte Gregor Samsa'nın kendisini bir böcek olarak uyanmış bulmasında ki anahtar noktalardan birisi budur. Modern yaşamda var olmaya çalışmanın insana kazandırdığı, kendine ve hayata yabancılaşmanın en muazzam örneğidir Samsa. Size tanıtmakta olduğum Kafka'nın olağanüstü hikayesi Dönüşüm, Can Yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı 104 sayfa. Kafka eserlerinin çevirileri konusunda seçici olmak gerektiğinden, Ahmet Cemal çevirisi ile okunması tavsiye edilen bir kitap. Günümüzde pek meşhur olan Kafka'nın bu klasik öyküsüne kısaca değindikten sonra, daha çok ne anlattığı ya da ne hissettirdiği üzerinde yoğunlaşalım istiyorum. Meşhur kahramanımız Gregor Samsa ailesinin borçlarını ödemek için çalışıp çabalayan, bu uğurda her türlü ağır iş, aşağılanma ve benzeri duruma maruz kalan biridir. Bir sabah kalktığında kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Kafka'nın olağanüstü anlatımında, aslında gerçeklik dışı olan bu olguyu, gerçeğin ta kendisiymiş gibi gösteren farklılık, hikayenin kalanında olanları pek ehemmiyetsiz kılar. Dönüşüm ile ilgili üzerinde pek sık durulan Samsa karakterinin Kafka'nın kendisi olup olmadığı yolundaki sorulara, birinci ağızdan Kafka: "hayır, ben değilim diyemem" diyerek bu kitabın kendisinden de izler taşıdığı yönündeki kanıyı kuvvetlendirmişir. Edebiyat tarihinin en popüler açılış cümlelerinden birine sahiptir. O kadar ki kitabı okumamış pek çok insan dahi, Gregor Samsa'nın dev bir böceğe dönüşmüş olarak uyanışını bilir. Üzerinde pek çok tartışma olmuştur. Dönüşen aslında Gregor Samsa'nın kendisi midir? yoksa ailesi mi? hatta kız kardeşi midir? 

Tartışılan konuya göre ve bakış açılarına göre pek çok farklı tespit ortaya çıkarmıştır Dönüşüm. Burada Samsa'nın neye dönüştüğü de, neden dönüştüğü yönündeki metaforlar da okuyucudan okuyucuya farklı değerlendirmektedir. Belki de bu yüzden Gregor Samsa'nın hikayesi geçmiş, günümüz ve gelecek insanının dikkatini çekmiş, çekiyor ve çekmeye devam edecektir. Romanın üslubu ve karakterlere biçtiği rolden dolayı Samsa'nın dev bir böceğe dönüşmesinin ailesi tarafından olağan karşılanmış olması ilginçtir. Burada modern yaşamın getirdiği yaşam tarzına yabancılaşmadan, içerisinde bulunduğu konum sebebiyle hayattan izole edilmiş olunmaya süren geniş bir yelpazede varoluşun ve içerisinde bulunulan çağın anlamı ve anlamsızlığı sorgulanmaktadır. Daha doğrusu Kafka bu sorgulamayı çoktan yapmış ve anlatmak istediklerini anlatmış, sorgulamayı yapma işin ise her çağdan ve yaştan okuyucusuna bırakmıştır. Kendisine muhtaç olunanın, başına ansızın gelmiş olan dönüşüm sonucunda, muhtaç olan haline gelmesi ve bunun bir sebebinin olmaması bu kısa romandaki en merak uyandıran unsurlardan birisidir. Gerçekten de Samsa'nın neden bu hale düştüğüne ilişkin hiçbir bilgi edinemezsiniz. Tıpkı böceğe dönüşmesinin normal karşılanması ve sorgulanmaması gibi, neden böceğe dönüştüğünün bir önemi olmaması gibi bir algı zuhur etmektedir. Çünkü okuyucunun da içten içe kabullendiği en yaygın metaforu ile Samsa uykusundan uyandığında(!) dönüşmüştür. Dönüşülen şeyin böcek olmasının da, dönüşümün kendisinde de çok derin anlamlar bulunabilir. Her gün aynı rutin çarkın içerisinde belirli zorunlulukları tatmin ve gereklilikleri temin için çalışıp, ailesine bakan ve modern yaşamın lüzumlu gibi gözüken bir parçası haline gelmiş, iş yaşamından başka bir yaşamı bilmeyen bir adamın, başkalaşımını, böcekleşmesini ve toplumdan kendini soyutlamasını anlatır bu kitap, olanca gücüyle. Manevi bir bağ ile kurulması gereken aile ilişkilerinin, minnet ve ihtiyaç bağlamında kurulması halinde, farklılık aile bireyinde olsa dahi, dışlanmanın aileden başlayacağını da en net haliyle gösterir.

Bütün bunların yanında bu kısa romanda dikkati çeken en önemli şey, otorite ile ona baş kaldıran birey arasındaki ilişkiyi gözler önüne serilen alegorisidir. Samsa henüz böcekleşmiş yani baş kaldırmış iken kelimeleri yarı anlaşılır şekilde de olsa duyulup, anlaşılırken; hikayenin ilerleyen kısımlarında bu iletişim gittikçe azalmış ve sonunda Samsa açısından büyük bir sessizliğe dönüşmüştür. Dönüşmek; ötekileşmek ve içinde bulunulan durumu en yakınlarına bile anlatamamak olmuştur. Yine de Gregor Samsa tam anlamıyla bilinçli bir dönüşüm yaşamamaktadır. Normal rutinlerinden, böcek olduğu için uzaklaşmaktadır. Halbuki kendisi tam tersini istemekte, toplumun ona biçtiği rolü oynamak konusunda yeni bedeniyle dahi büyük çaba göstermektedir. Bu anlamı ile de ne anlatıyor olduğu açısından hala edebi tartışmalar sürmektedir. Konusunu; otorite ve birey karşılaşması, farklı bireyin yok edilişinin aşamaları, modern hayatın getirdiği yabancılaşma, aile kurumunun üzerine kurulduğu temel bağlar ve bu kurumun kendisine eleştiriler diye genelleyip özetlediğiniz zaman ve arkanıza dönüp neleri özetlemiş diye tekrar cümleyi okuduğunuzda, bu kadar kısa bir romanın ve bu kadar uzun bir öykünün bundan daha fazla anlamla dolu olamayacağını, Kafka'nın ne büyük bir yazar olduğunu daha iyi idrak edersiniz. İçerdiği mananın dışında, Kafka'nın tasvirleri ve anlatımı sayesinde pek çok kez kendinizi Samsa'nın yerine yatağın altında veya odanın karanlık köşesinde çizgi çizgi olmuş karnınızın ve üzerinde durulması imkansız gözüken fazla sayıdaki çelimsiz bacaklarınızın üzerinde bulabilirsiniz. Her ne kadar Kafka'nın kendisi bu kitabını pek sevmese de, onun klasikleri arasına girmeyi başarmıştır. Bu zamana değin Kafka okumamış iseniz ya da varoluşçulukla ve bu düşünce etrafında yaratılan efsane klasikler ile tanışmamışsanız, Dönüşüm kederli ama dolu dolu bir başlangıç olabilir sizin için. Belki de Kafka'nın yazının en başında paylaştığımız sözü gibi, gerçekliği anlamak için bir yalan olmak, belki de bir böcek olmak gerekir.

Kitaplarla kalın, bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...