29 Kasım 2014 Cumartesi

Altaylardan Macaristan'a: Türklerin Kökeni - Osman Karatay

"Tarih ile efsanenin amacı birdir: Geçici insanda, ebedi insanı anlatmak"
Victor Hugo 



İlginç bir şekilde dünya tarihini en derinden etkileyen topluluklar arasında en önemlilerinden biri olmamıza rağmen, iş Türklerin kökeninden bahsetmeye geldiğinde, ya birden bire ortaya çıkan bir halktan, ya da başka yüksek kültürlerin artıklarından oluşmuş bir malzemeden bahsediliyormuş gibi bir tutum hakim, modern batı medeniyetinde. İşin daha da ilginç tarafı, modern medeniyetin bizlere dayatmaya çalıştığı pek çok kuram ve kavramı peşin hükümlerle kabul ediyor oluşumuz. Bir seneye yakın bir zamandır eski çağ tarihi okuyorum. Hatta önümüzdeki ay bu zamanlar Tarih maratonunun sene-i devriyesi tamamlanmış olacak. En taraflı davranan kitaplardan tutun da, bu konuda akademik tarafsızlığını her şartta koruyan kitaplara ve hatta akademik olarak tarafsız görünmek isterken, kendi köken ve kültürlerini aşağılayan batı tarih tezlerini ululayan kitaplara varana kadar pek çok eseri bitirmenin ardından, klasik Orta Doğulu yerinmesi olan "ilerlememize Batı Medeniyeti engel oluyor" paranoyasından çok farklı bir şekilde, çağın hakim medeniyetinin, dünya tarihini kendi medeniyet anlayışını dayatacak ve kapsayacak şekilde olmayan bir tarih oluşturduğunu deliller eşliğinde fark etmekteyim. Burada size kitabı tanıtmaya başlamadan önce bir kaç hususun netleştirmek gerektiğini daha açık olarak anlatmam gerekiyor. Öncelikle her zaman söylediğim gibi derdim; "Biz en büyüğüz, tarihin başından beri biz varız, ama sonra kötü Beyaz Adam gelip bizi karanlığa mahkum etti" gibi bir çıkış değil. Kitapların dışında da, makaleler ve akademik tartışmaları yakından takip etmeye çalışarak gördüğüm ve hayret ettiğim nokta şu: "Deliller, çağa hakim olan medeniyetin, tarihini, başka medeniyetlerin kültürü ve tarihi üzerine inşa etmeye çalıştığını gösteriyor". Bu delillere kitabın tanıtımıyla birlikte geçebiliriz diye düşünüyorum. Size tanıtacağım kitap Kripto Yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı ... sayfa. Osman Karatay'ın son dönem tarihçiliği açısından çok büyük işler başardığına, makalelerinde öne sürdüğü fikirler ve buna dayanak tuttuğu deliller doğrultusunda derinden inandığımı belirtmeliyim. Genç Cumhuriyetin ilk adımlarını henüz tamamladığı yıllarda, Türk tarihi ve kültürü adına hizmet sunan bazı tarihçilerin "akademik dilin İngilizce olması gerektiği" yönündeki taassubunun ve Altay Teorisi nezdinde, Moğollar ile aynı kökten türeyerek Altay dağları dışında yaşamış olmamızın imkansız olduğuna inanan kesin kabul tarihçiliğinin ardından Karatay'ın bilgisi ve bu bilgiyi işleme şekli, Türk tarihçiliği açısından bence önemli bir dönüm noktası. Lakin tarihi dizilerden öğrenmeye meyletmiş bir toplumun, tarihi bir bilim olarak ne kadar önemseyip, sahipleneceği meçhul olduğundan, bir yandan da onun bu emeklerinin karşılığının zayi olmasından kendisinden daha fazla endişe ediyor bile olabilirim. İran ile Turan, Bey ile Büyücü kitaplarının ardından size tanıttığım bu kitap bir üçlemenin tamamlaması gibi. Aynı zamanda konuya çok daha farklı noktalardan yaklaştığı kesin. Kitapların çıkış tarihleri itibariyle, Karatay'ın bilgisinin üzerinde ne kadar daha fazlasını koyabiliyor olduğunu takip edebiliyor olmanız açısından da Türklerin Kökeni bu alanda bir baş yapıt olabilir. Evet bu konuda epey iddialıyım. Ancak bu kitap açısından bu baş yapıtlığa engel olan ufak bir şekil sorunu mevcut ki, o da yayınevinin kitabı basarken cümle aralarına boşluklar koyuyor olması. Kitap basımının sadece renkli ve kaliteli kapak basımıyla bitmediği, kitabın içeriği, dizgisi, yazı büyüklüğü ve yazı karakterinin niteliği dahi okuyucuyu kitaba bağlayan, okumasını kolaylaştıran veya zorlaştıran unsurlardan. Dolayısıyla kitap basarken bu önemsiz gözüken ayrıntıların, bir kitabın, okunmasını, satışını ve kalitesini ortaya koyduğunu katiyen gözden kaçırmamak gerekiyor. Bu anlamda son dönemde çıkan kitaplarında bu hususa dikkat ettiklerini gördüğüm Kripto yayınlarının eski kitapların yeni baskılarında da bu ilkelere riayet etmesi dileklerimi ileterek kitabın ayrıntılarına geçebilirim.Osman Karatay'ın milli kültür noktasında hassasiyetleri olduğu kaçınılmaz. Ancak bunu bir siyasi görüş uhdesinde veya ideolojik temellerle yürütmediği gibi, akademik araştırmalarında bu tavırdan sıyrıldığını görebilmek etkileyici. 

Asıl amacının belirli bir sorunu çözmek olduğu ve doğru çözümün hayat görüşü ile çelişip çelişmediğinin pek fazla önem taşımadığını üslubundan ve sunduğu bilgilerden rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Görüşünün peşinde ısrarla durmasına sebep olan ciddi deliller var. Örneğin Altay Teorisinin Batı Medeniyetinin dayatması olduğunu sebepleriyle çok net bir şekilde açıklıyor. Günümüz tarihçiliğinde antropolojik olarak baskın bir şekilde mongoloid olduğumuz stereotipinin yanıltıcı olduğunun artık kabul edilmesi gerekiyor. Irkçılık noktasında değil, ancak köken bilgisi açısından, yanlış bir bilgi olarak Türk tarihinin başlangıcı sayılan Gök-Türkler'in mongoloid değil, beyaz ırka mensup olduğu arkeolojik ve antropolojik delillerle kuvvetli bir karine olarak ortaya çıkmış durumda. Bu konuda yaratılan, beyaz ırkın Hint-Avrupa topluluklarına münhasır olduğu yönündeki yanlış algının akademik platformda yıkılması elzem. Hint-Avrupa, Ural-Altay gibi birleşik toplum algılarının yıkılması da ayrıca önemli. Bu algıları bu toplum tiplerine ilişkin yargıların yıkılması yoluyla aşmak mümkün. Örneğin, beyaz ırkın Hint-Avrupa topluluklarının genel ırk niteliği olarak görülmesi karşılığında, Hint-Brahman Kültürü nüvesi üzerine çöreklenmek isteyen Avrupa'nın bu toplulukların beyaz ırkla zerre alakası olmadığı gerçekliğini sürekli cevapsız bırakması ve geçiştirmesi, Hint-Avrupa denilen topluluğun, geçmişe doğru dönüldükçe Hint-İran-Avrupa üçgenine dönüşmesi, Hint mirasıyla yetinmeyen batı medeniyetinin, Pers Medeniyetini de kendi sınırlarına dahil etmeye çalışması  vb pek çok gayri tarihi çabanın doğru adlandırılması gerekiyor. Günümüzün baskın ve güçlü medeniyeti olmasının; Batı Medeniyetine, diğer medeniyet ve kültürleri kendi lehine iktibas etme hakkı tanımayacağının da altının çizilmesi lazım. Bu doğrultuda Osman Karatay'ın kitabı pek çok lüzumlu delili gözlerimizin önüne seriyor. Antropolojik, arkeolojik veriler ve Türkçe ile Altay topluluklarının dillerinden olan Moğolca, Tunguzca arasında vaki kelime benzerliği ve ortaklıklarının, Macarca ve Türkçe arasında üç kat daha fazla olması karşısında, Altay Teorisinin günümüzde Türk topluluklarının kökenini açıklamak noktasında makul bir teori olamayacağı açık şekilde ortadadır. Osman Karatay'da kitabında ciddi şekilde bu konuyu irdeliyor. Ortaya koyduğu bağlantılar, geçiştirilemeyecek ve küçümsenemeyecek kadar önemli ve sağlam temeller üzerine kurulu. Bunun dışında eski çağda dünyanın her yerinin Türklerden teşekkül etmediğini, göçler vs. bağlarla kurulmuş ciddi kültür alışverişlerini açık yüreklilikle vurgulayabiliyor. Söz konusu tarih olunca bir kitapta aradığım en önemli özellik, araştırmacının, akademisyenin, kitabı yazanın doğru bilgiye, hakikate ulaşmak konusundaki kararlılığını hissetmektir. Bu noktada da size bir bilginin dayatılmadığı, ancak özümsemeniz için önünüze bir bilgiler yumağının bırakılarak, hakikate kendi kendinize ulaşmanızı sağlayan kitaplar benim için çok değerlidir. Türklerin Kökeni, yukarıda bahsettiğim sınıfta yer alan kitaplardan. Eski çağ araştırmalarımı hep uygarlık bazında yürütmekte olduğum için, genel anlamda bilgi veren kitaplarda ufak başlıklarla geçiştirilen pek çok uygarlığın aslında, bu köken sorununun çözümünde büyük önem arz ettiğini epeydir fark etmiş durumdayım. Dravidler, Subarlar, Medler gibi kavimlerin isimleri tam da bu sebeple bu sorunların çözümünde büyük önem taşıyor. Subarlar'ın, Sümerliler gibi çağının başat medeniyetlerinden birisi olduğuna ilişkin çok ciddi deliller var. Subarların İdil-Ural havzası ile bağları Sümerlilerden daha fazla. Karatay'a göre Sümerlilerin dilindeki Türkçe kelimeleri Subarcadan geçen kelimeler ile açıklamak mümkün. Ancak Kenger vakasının Osman Karatay'ın kafasında yer etmiş olduğu da bir gerçek. Yazar Sümerlilerin nüvesini oluşturan topluluğun kendilerine Ki-Engir demesinden hareketle bütün bir Sümer toplumu ile kültürümüz arasında bağ kurmak yerine, Sümerlilerin kozmopolit bir toplum olduğu, ancak Mezopotamya'da oluştuğu düşünülen üstün medeniyetin köklerinin Ki-Engirlerin muhtemel göç yeri olan Anav (Türkmenistan) bölgesi olduğu yönündeki teze daha yakın bir bakış açısı sergiliyor. Belki de doğru tarihçi bakış açısının bu olması gerekir. Zira, M.Ö. 2.500 civarlarında bu toplumun yoğun Sami etkisinde kaldığını aklımızda tutmak gerek. Subarlara gelince, konumlandırıldıkları bölümü M.Ö. 3.000'de başka bir üstün kültür olan ve Türk kültürü ile derin bağları olan Hurrilerin ataları veya öncülleri olduğunu da yazardan edinilen bilgiye ekleyerek yorum yapmak gerekir. Subarlar konusu ayrıca bir muamma haline getirildiği için, köklü Hint-Avrupa kavimleri bile kendilerini Subarlar ile eşleştirmez iken, bugün siyasi sebeplerle Hint-Avrupalı olduklarına inanan, inandırılan Kürtlerin de farklı platformlarda, Subarlar'ı atası olarak gösterdiklerini de belirtmek lazım. Elbette burada güncel coğrafyada hakim bulundukları bölgede, tarihin en eski çağlarında kim varsa onu sahipleniyor olmanın getirdiği bir bakış açısı da mevcut. Ancak günümüz tarihi bilgi ve delilleri gösteriyor ki, pek çok halk türenek yerlerinden çok uzakta siyasi ve içtimai hayatını sürdürmekte. Bu konuyla ilgili önceki yazılardan birinde Hurri-Mitanni örneği üzerinden de ayrıntılı bir açıklama yapmış idim. Türklerin Kökeninde, Subarlara ilişkin tezler değil, bu tip tezler oluşturabilmek için gerekli yönelimler buluyorsunuz. Bunun dışında bu kitapta Macarlar ve Türkler arasındaki benzerlik, ortak atalara sahip oldukları yönündeki kuvveti deliller ve Mezopotamya'nın medeni toplumunun, Kuzey Asya'da karşılaştığı toplumla kaynaşarak İdil-Ural havzasında bir medeniyetin türemiş olması, Orta Asya kültürünün incelenmesi sırasında yetersiz arkeoloji verilerine dayanılarak oluşturulmuş ön yargılı ve bilimsellikten uzak tezlerin de altı itinayla çiziliyor.

Yazarın burada arkeoloji ile ilgili sunmuş olduğu görüşlere de katıldığımı belirtmeliyim. Arkeolojiyi tek başına tarihi bir olguyu ispatlamakta delil olarak görmek ve bu doğrultuda ilerlemek, sürekli hareket halinde olan insanoğlu için pek zayıf sonuçlar doğurabiliyor. Bu konuda pek çok farklı kitap yazısında da belirttiğim gibi, arkeoloji esas değil, destekleyici nitelikte bir delil teşkil edebilir. Ancak Orta Asya gibi çok geniş ve kazı verilerinin neredeyse %80'i hakkında hiçbir fikir sahibi olunmayan alanlarda, kısıtlı alanlarda bulunmuş verilere dayanarak hüküm kurmanın tehlikeli olduğu görüşünün çok isabetli olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki, sanılanın aksine yazar burada Türk tezlerini destekleyen arkeolojik verilerden dem vurmakta. Bu anlamda da, hakikati bulma konusunda hem nalına, hem mıhına vuran bu anlayışın, objektif Türk tarihçiliğinin şiarı olması gerektiğine inanıyorum. Kitap genelinde ayrıca çok farklı konularda bilgi edinebiliyorsunuz. Mongoloid tip tezini yıkmak için, pek çok farklı kaynakta sarışın, beyaz tenli ve renkli gözlü tanımlanan Türk topluluklarına ilişkin ifadelerin, İskandinav Mitolojisi eşliğinde takip edilen yolların, son dönemde sadece yazarın kitaplarında değil, pek çok kitapta karşıma çıkmaya başlamış olan ve muhtemel en derin köklere inebildiğimiz atalarımız olmaya aday olabilecek Aslar'ın izini sürebiliyorsunuz. Bu arada İskandinav ve Aslar'ı bir arada kullanırken, meşhur Asgard'ın mitolojik bir şehir değil, As topluluklarının başkenti olduğuna ilişkin ilginç tez de sizi farklı yönlerde araştırma yapmaya itebilir. Zira bu bulguları destekleyebilecek, ancak henüz yetersiz olan Macar-Fin-Ugor-Subar-Sumer-Türk bağlamı, dışarıdan görüldüğü gibi bir fantezi değil, akademik bir hedef olarak üzerine gidilmesi gereken bir bağlam olabilir. Tarihçiliğimizdeki en büyük hatalı düşünme örneklerinden birisi, Türklerin kökeni denildiğinde, Türk isminin kullanıldığı en eski dönemin Gök-Türkler olmasından hareketle tarihimizi buradan başlatmaktır. Oysa tarihin en eski çağlarından beri, dönem dönem bazı uygarlıkların isimleri, fethettikleri ve aslında aynı kökenden olmadıkları toplulukların tamamının aynı isimle anılması bir gerçekliktir. M.S. 600'den önce Türk ismine rastlanılan kısıtlı kaynaklar mevcut, ancak diyelim ki tam tersi olsun ve bu isim M.S. 600 olsun, peki bugün Türklerin öncülleri oldukları konusunda çok fazla tartışma kalmayan Hunları hangi sınıfa koyabiliriz? Hunların ataları olan Hiung-Nu'ların M.Ö. 800'de Saka topluluklarını Doğu Avrupa'ya doğru itmekte olduğu göç dalgasından hareketle, genel teoriler doğrultusunda en az M.Ö. 1.000'de bir Türk varlığı olduğunu söyleyemez miyiz? Aslında söyleyebiliyoruz. Fakat modern tarihçiliğin en önemli sorunlarından biri yüzünden sürekli inkar ediliyor söylenenler. Batılı tarihçiler, Türk-Hun bağları bu kadar kuvvetle belirmeden önce, Hunlar ile Sakaların aynı topluluk çekirdeğinden olduğu, kültür, sanat, mitoloji, din vs. gibi konularda bu iki uygarlığın muazzam şekilde benzeştiğini vurgularken, Hun-Türk bağlarını kabul etmek zorunda kalmalarını takiben, bu sefer Türk-Saka nazariyelerini reddetmeye başlamışlardır. Aslında buradaki kriteri algılamak çok kolaydır. Sakalar İraniyse, kökleri M.Ö. 2.000'e kadar gidebilir. O zaman kendileri altın işçiliği ve savaşçılıkta usta ama barbar olmayan, dünya tarihine yön veren bir kavimdir. Ancak Sakalar Türk ise M.Ö. 800'de bir parmak şıklatmasıyla birden ortaya çıkmışlardır. At üstünde yaşarlar, barbarlardır, kan dökerler, vahşidirler. Bu verdiğim örneğin temeli tarihi siyasi verilerle tahlil etmekten kaynaklanır. Bu yüzdendir ki, 1000 yıl geniş bir coğrafyaya sadece barbarlıkla tahakküm edildiğine inandıkları bir uygarlıktan, çağının çok ilerisinde altın işlemeleri, halılar, giysiler çıkmasını yorumlayamamaktadırlar. Osman Karatay'ın bu konudaki en önemli ve baki tespiti, göçebeliğin yerleşik hayatın geçirdiği bir devinim olduğunu belirtmesidir. Yıllardır, bizlere göçebelikle barbarlık ve vahşiliği eşit algılatan zihniyetin kabul edemeyeceği bir şeyde olsa, Karatay bunu Türk topluluklarına dayandırarak belirtmiyor. Yerleşik hayat izlerine göçebelikten daha önce rastlanılıyor oluşunu ve bu minvalde yaptığı açıklamaları gayet tatmin edici bulabilirsiniz. Açıkçası bu konuyla ilgili bölümde yaptığı açıklamalar, konuyu hiç bu açıdan düşünmemiş olduğumu fark ettirdi bana.

Kitaptan daha binlerce kelimeyle bahsedebilirim. Ancak okuyan gözlerinizi de hırpalamak istemiyorum. İnanın, takriben bir ay sonra yazabildiğim kadar fazlasıyla bütün eski çağ tarihine ilişkin izlenimlerimi paylaşmaya çalışacağım. Osman Karatay daha önce de defalarca belirttiğim gibi, farklı düşünme, olaylara kimsenin bakmadığı pencerelerden bakma, hakikati bulma arzusunu hissettirme ve bilim adamı olduğunu ispat noktasında, muadillerinin çok üzerinde bir akademisyen. Dilerim eserlerinin ve bilgisinin kıymetini bilebiliriz. Zira çıkmakta olan kitaplarının izlediği yol doğrultusunda, önümüzdeki yıllarda, Türk tarihinin hakikatini ispat konusunda çok etkili olacağına inanıyorum. Tarihle ilgilenen herkesi, kendisinin kitaplarını okumaya davet ediyorum.

Tarih maratonunda tek bir kitap kaldı demiştim, ancak çok vasıflı bir kitabı bu bölümde anlatmayı atladığımı fark ettim. Hedefim 23 Aralık 2014'e kadar kalan son iki kitabı okuyup sizlere tanıtmak ve Ayın 23'ünde eski çağ tarihi ile ilgili yazılarımı sizlere sunabilmek. Dilerim hedefime ulaşabilirim. O zamana kadar tarihle ve kitaplarla kalın.        






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...