31 Temmuz 2014 Perşembe

Doğudan Batıya, Batıdan Doğuya Giden Trenler: Gün Olur Asra Bedel - Cengiz Aytmatov

"Bu yerlerde trenler, doğudan batıya, 
batıdan doğuya gider gelir... gider gelirdi..."



Lisedeyken, Cengiz Han'a Küsen Bulut kitabıyla tanışmıştım Cengiz Aytmatov'la. Okuduklarımdan geriye efsane ile gerçeğin aynı simgeler üzerinden birbirine bağlanması dışında neler kaldı pek hatırlamıyorum; ancak kitabın ve yazarın o dönem üzerimde bıraktığı etkiyi halen net bir şekilde hatırlıyorum. Anlatımı itibariyle olağan bir şey anlatan basit bir kitap gibi görünmesine karşın, Abutalip Kuttubayev'in hikayesinin beni derinden etkilediğini, ideolojilere dair pek çok şeyi yeni öğrendiğim bir dönemde düşünce dünyamı allak bullak ettiğini gayet net hatırlıyorum. Daha sonra, (orijinal adı Gün Olur, Yüzyıl Olur) size tanıtmakta olduğum kitaptan çıkartılan bir bölüm olduğunu öğrendiğimde, uzun bir süre kitabı okumak istemiş, fakat günlük hayatın içerisindeki uğraşlar sebebiyle bir türlü buna vakit bulamamıştım. Geçen yıl, aynı zamanda size tanıtacağım kitabın yayıncısı olan Ötüken Yayınlarının Aytmatov kitaplarını set halinde sattığını görüp hiç düşünmeden bu güzel seti aldım. Buna rağmen kitabı okumak yine bir sene sonrasına kısmet oldu. Kitap Ötüken Yayınları tarafından yayınlanmış bir setin parçası olmakla birlikte müstakil olarak da satılıyor. Karton kapaklı 426 sayfa. Sarı-Özek adlı uçsuz bucaksız, ıssız bir bozkırda, bir demiryolu işçisi olarak çalışmakta olan Yedigey'in hikayesi ile başlıyor. Birlikte çalıştığı arkadaşı Kazangap'ın vefatı üzerine, vasiyet ettiği gibi onu layık olduğu şekilde eski usul ve adetlere göre öbür dünyaya uğurlamak isteyen Yedigey'in, Kazangap'ın oğlu, kızı, damadı, tren istasyonundaki bir diğer arkadaşı ve meşhur devesiyle Nayman Ana mezarlığında yer alan Ana Beyit bölgesine yolculukları romanın ana konusu. Kitap adına yaraşır bir biçimde bu uzun ve asra bedel günü anlatıyor. Ancak salt bir yolculuk hikayesinden daha fazlası mevcut kitapta. Sayfaları çevirirken önce okuyucuyu afallatan bir bilim-kurgu sürecine giriyorsunuz. Önce tuhaf ve eğreti kaçan bu durum, roman ilerledikçe aslında Aytmatov'un ne kadar kapsamlı, girift ve ince noktalardan birbirine bağlanan bir roman kaleme aldığını gösteriyor. Kırgız yazar tarafından, Orman Göğüslüler dediği uzaylıların hikayesi üzerinden; insanların, insanlığa yabancılaşmasının çok ciddi eleştirisi yapılıyor. Bu bilim-kurgu ögeleri nerede ana hikaye ile kesişecek diye soruyorsanız aslında dolaylı yoldan kesişiyor. Buna rağmen son sayfaya gelene kadar bağlantının ne olduğunu tam olarak anlayamıyorsunuz. Çünkü bağlantı kurgusal olarak değil düşünsel olarak kuruluyor. Aytmatov'un anlatımında, birbirinden farklı bilim-kurgu, tarihi-kurgu ve efsanelere dair küçük hikayeler Yedigey'in Sarı Özek bozkırında yaptığı yolculuk sırasında aslında insanlığın kat ettiği yolu göstermek adına birer bağlantı kurmak adına kullanılıyor. Yedigey'in Kazangap'ı ebedi yolculuğuna çıkarmasından önce romanın hemen başlangıcında geçen ilk bölümler insanı biraz sıksa da, yolculukla birlikte Yedigey'in sürekli geçmişe dönerek Kazangap ve Sarı Özek bozkırına dair anılarının canlanması ile roman büyük sürükleyicilik kazanıyor. 

Kazangap'ın, ailesinden kopmuş olan oğlu Sabitcan üzerinden kültürel ve toplumsal eleştiriler yapılırken, çıktığı kabuğu beğenmeyen bu karaktere karşı yoğun olarak pek hoş olmayan hisler beslemenizi de sağlıyor yazar. Orman Göğüslüler ile iletişime geçmekten, maddi sebeplerle çekinen insanoğlunun içerisinde bulunduğu savaşları, anlaşmazlıkları, yoksulluğu ve fakirliği, özgürlüğe tercih edişi olarak yorumlanabilecek olguları yanında, Orman Göğüslülerin gezegeni üzerinden bir ütopyayı tanımlaması vesilesiyle de çok etkileyici tespitlerde bulunulan bir kitap olduğunu da belirtmek gerekir. Dönemin Sovyet rejimi tarafından kitaptan çıkartılıp, daha sonra yazarın Cengiz Han'a Küsen Bulut adıyla ayrı bir kitap olarak çıkarttığı bölümün baş kahramanı Abutalip Kuttubayev ile tanışmaları, Yedigey'in Kuttubayev'in eşi Zarife'ye karşı duyduğu hisler sebebiyle içerisine düştüğü karmaşık ruh hali yazarın kendi hayatından izler taşıdığı gibi, bu bir "..." romanıdır diyemeyeceğiniz ölçüde geniş bir yapıya sahip bir eserle karşı karşıya kaldığınızı kabullenmenize sebep oluyor. Yedigey'in Nayman Ana Mezarlığına yolculuğu devam ederken okuyucuya buranın simgesel önemini anlatabilmek için Nayman Ana Efsanesinin duvarları içerisine giriyorsunuz birden. Efsanede Mankurtlaşan oğul ile Sabitcan ve kendi toplumu ile kültürüne yabancılaşan insanlara getirilen eleştiriyle daha da fazlasını yükleniyorsunuz. İçerisinde efsane, bilim-kurgu, aşk, acı, gerçek hayat, rejim eleştirisi velhasıl çoğun çoğunu taşıyan bir roman okuyorsunuz. Üstelik bütün bu okuduklarınız asra bedel bir günü anlatıyor sadece. Kitabı okurken karakterleri kısa bir süre içerisinde benimsiyor, yolculuğun tam ortasında hissediyorsunuz kendinizi. Yedigey'in zihninden geçen anıları, sanki kendisi oturmuş da size anlatıyormuş gibi geliyor gözünüzün önüne. Bununla birlikte bozkırın durağanlığını, ıssızlığını, boşluğunu ve bozkırda yaşamın bütün sert koşullarını birebir hissediyorsunuz üstünüzde. Bütün bunlar olurken de Aytmatov'un geçmiş ile gelecek arasında köprü kuruşu esnasındaki usta anlatımına eşlik etmekten başka bir şey gelmiyor elinizden.


Aytmatov'un en bilinen yapıtlarından olan kitap, bir yandan Sovyetler rejiminin baskıcı tutumunu edebi bir üslupla eleştirirken, öte yandan geleneklerinden kopmakta olan bir nesile rağmen, onları korumaya çalışan insanların varlığından haberdar ediyor okuyucuyu. Kendi ütopyasını kurduğu Orman-Göğüslüler gezegeninde tarif ettiği müreffeh, barışçı ve zengin hayata ulaşmak için çaba gösterilmesi gerektiğini kazıyor bilinçaltınıza. Sayfa sayısı fazla olan bir kitap olmasına rağmen, anlatmak istediğini yalın ifadelerle sunan bir kitap. Bıktırıcı betimlemeler, karmaşık simgeler veya semboller yok. Bir miktar alegorik anlatım var; ancak bu da yazarın kitabı yazdığı dönemde baskısı halen devam etmekte olan Sovyet rejiminin kurallarının arkasından dolanmak için kullanmakta olan ifadelerin bir bütünü olarak ortaya çıkıyor. Kaldı ki bazı noktalarda doğrudan mesajını veren pasajlar mevcut. Çağdaş romancılığın en nadide parçalarından birisi olan eserin, özellikle mankurtlaşma terimi üzerinden yoğun sosyolojik tespitlerde bulunmuş olması, "Mankurtluğu" bir efsane tekelinden çıkartıp, kendi değerlerine ve köklerine sırtını dönen insanların geneli için kullanılabilecek bir terim haline getirmiş olması da aynı zamanda eserin ne kadar kıymetli olduğunu gösteriyor. Yedigey'in yolculuğu üzerinden idealize edilmekte olan ve romanın ana unsurunu kapsayan insanların değerlerine sahip çıkması veya onları terk ederek mankurtlaşması sorunu, günümüzde sadece Orta Asya Türk coğrafyasında veya Türk dünyasında değil, yabancı coğrafyalarda da ele alınmaya başlayan ve çözülmesi gereken bir sorun olarak ortaya çıkmakta. Özellikle Sovyetler Birliği rejimi altında esaret altında yaşayan soydaşlarımız açısından düşünüldüğünde Aytmatov'un bu ve bunun gibi eserleri, Orta Asya Türk dünyasının düşünce dünyasını, bağımsızlık arzusunu ve ötekileştirilmeye, unutturulmaya, yozlaştırılmaya çalışılan kültürlerini sahiplenme güdülerini, harekete geçirmeyi başarması ve bunu yaparken kesinlikle hamasi bir üsluba sahip olmaması açısından da değerlendirilmelidir. Aytmatov'un üslubunda hem bize dair, hem de kendileri hakkında isimlerinden başka pek bir şey bilmediğimiz, varlıklarını kendimize bile zor itiraf ettiğimiz soydaşlarımızın yüz yüze kaldığı yaşantıya dair çok büyük ipuçları var. Belki de artık bizden uzak "biz"in hikayelerini okumamızın zamanının gelip de geçtiğini hatırlatmalıdır.

Fırsatım oldukça daha çok Aytmatov kitabı ve benim bütün olarak Türk edebiyatı içerisinde saydığım bütün Türk dünyasında okunmakta olan edebi eserlerle sık sık tanıştıracağım sizleri. Lakin bugüne kadar hiç başlamadıysanız, Aytmatov ve Gün Olur Asra Bedel bu yolculuğa başlamak için en verimli seçim olacaktır.

Kitaplarla kalın, Ağustos ayında görüşmek dileğiyle...  





29 Temmuz 2014 Salı

Roma İmparatorluğu'nun Şafağında Bir Esrar Perdesi: Etrüskler (Bölüm-2) (M.Ö. 1.300 - M.Ö. 264)

"Tarih, ihtiyatsızlar için merhametsizdir"
Leone Caetani



Roma İmparatorluğu, tarihin en önemli, en bilinen, üzerine pek çok kez kitap yazılmış; modern tarihimizin ve günümüzde kullandığımız pek çok kurum ve ideolojinin murisi olarak görülmüşlerdir. Modern Avrupa ve Latin medeniyetinin kaynağı olan Roma uygarlığının sahip olduğu pek çok şeyi hatta başkentleri Roma'yı dahi Etrüsklere borçlu olduklarını biliyor muyuz acaba? Şu bir gerçek ki, bugün pek çok Roma tarihçisinin ve Etrüskologun kabul ettiği üzere, Latinlerin Roma'sını, Roma İmparatorluğu yapan şey Etrüsklerin ta kendisi. Sanatları, alfabeleri, mimarileri, şehirleşmeleri, yönetim usulleri, senatonun temeli, askeri taktikler ve sayabileceğimiz pek çok şey, Latinlerin Etrüsk şehirlerini bir bir ele geçirmesiyle birlikte Roma müktesebatına dahil olmuş durumda. Bu gerçekle birlikte elbette Etrüsklerin kökeni meselesi daha büyük önem taşımakta. Zira Batı kültür ve medeniyetinin bütün unsurları ile kendisinin ataları olarak gördüğü Romalıların, başka bir kökenden gelmesi ihtimali kuvvetli olan Etrüsklerden yoğun bir şekilde etkilenmiş olmaları önemli bir mesele. Etrüsklerin kökeni üzerine batılı tarihçiler tarafından en yoğun ileri sürülen tez, onların hangi kökenden olduklarına dair değil, hangi kökenden olmadıklarına dair ifadeler içermektedir. Bu genel kabul şekli, Aryan ırk teorisini inceleyen ve Hint-Avrupa kökeni dışında var olmuş bütün kökleri yok sayan bilim adamları için elzemdir. Onlara göre, Sümerliler, Etrüskler gibi uygarlıklar Sami veya Hint-Avrupalı değildir. Bu tarihi gerçekliktir. Bunun ötesi ile de pek ilgilenmemektedirler. Hatta bu teze destek olması açısından bu iki uygarlığın da, birdenbire ortaya çıkıp, birdenbire ortadan kaybolduklarını iddia ederler. İddia faslını daha da fantastik hale getirip, onların uzaylı atalar olduğunu öne sürenler bile mevcuttur. Peki gerçek veya ona en yakın şey öyle midir? Bunu anlayabilmek ve anlatabilmek, bu konudaki görüşlerin ne kadar ilmi olup, ne kadar siyasi olduğunu aktarabilmek için size iki farklı kitap tanıtacağım. Birisi ünlü bir Fransız Etrüskologun esrar perdesini kaldırıyor olduğuna ilişkin kitabı, diğeri ise Türk Tarih Kurumunun Etrüskler ile ilgili yapmış olduğu sempozyumda sunulan bildirilerin toparlanmasından oluşmuş bir kitap.   

Esrar Perdesinin Arkasında: Etrüskler, Esrar Perdesi Kalkıyor mu? - Jean-Paul Thuillier

Türkiye'de Türk akademisyen ve yazarların, Etrüsklerin kökeni dışında, başlangıçtan sona değin, Etrüsk tarihine ilişkin bilgi verdiği bir kitaba rastlamış değilim. Size tanıtacağım bu kitap bu konuda geniş bir özet niteliğinde ve Etrüskler hakkında genel-geçer bilgilerin dışında epey doyurucu bilgiler içeriyor. Kitap cep kitabı boyutlarından biraz daha büyük. Yapı Kredi Yayınları'nın Genel Kültür serisi içerisinde yayınlanmış, kuşe kağıda 160 sayfa. Kitabın baskısı çok kaliteli. O kadar ki epey dikkatli şekilde okumama rağmen dizgi hatasına bile rastlamadım. Kusursuz ve kaliteli bir baskı. Etrüsklerin doğuşu ve kökenlerinden başlayıp, yukarıda da belirttiğim gibi geniş bir özet halinde, Etrüsklere ilişkin araştırmaların nasıl başladığı, tezlerin nasıl kurulduğu, bu uygarlığa dair saptanan bulgularla nasıl sonuçlara varıldığına ilişkin bilgiler akıcı şekilde ilerliyor. Kitabın yazarı Thuillier aynı zamanda bir Etrüskolog. Anlatılar boyunca size Etrüsk sanatı, şehirleri ve mezarlarına ilişkin görseller eşlik ediyor. Bazı eserlere ilişkin dipnotlar zaman zaman dikkatinizi dağıtsa da, Etrüsk tarihi açısından, bu uygarlığı tanımak ve özümsemek adına muhakkak okunması gereken bir kitap. Etrüsklerin bir siyasi birlik içerisinde bulunup bulunmadığı, yükselişleri, en parlak çağlarında siyasi, ticari ve hukuki statüleri ile ilgili gerekli bilgilere bu kitapla ulaşabiliyorsunuz. Bununla birlikte Roma tarihinin yükselişi ile birlikte, Etrüsklerin güç kaybedişlerinin ve yıkılışa doğru giden süreçte karşı karşıya kaldıkları askeri ve kültürel baskı karşısında gösterdikleri direnç ile Roma kurumlarına nüfuz eden Etrüsk etkisine ilişkin fikir sahibi olabiliyorsunuz. Kitabın son 30 sayfasında da, hem yazarın, hem de başka akademisyenlerin Etrüsklere ilişkin bilgiler sundukları, bazı konulara özgülenmiş kısa metinleri okuma şansınız da var. Gelelim, kitabın iddia ettiği gibi Etrüskler'e ilişkin esrar perdesini kaldırıp, kaldırmadığına. Kitabın orijinal başlığında da bir esrar perdesinin kaldırıldığından bahsediliyor, lakin basit bir okumayla herhangi bir esrarın çözülmediğini fark edebiliyorsunuz. Hatta öyle ki Thuillier esrar perdesini kaldıracağını iddia ettiği ifadeleri ile ileri pasajlarda durumu daha esrarlı hale sokuyor.  

Örneğin, Etrüsklerin diline ilişkin yeni çalışmalarla Etrüsklerin kendilerine ait bir dili olduğuna dair sunduğu ifadelerin esrar perdesini kaldırma anlamında pek bir faydası yok. Zira Sümerlilerin dili de kendine özgü ve tıpkı Etrüskçe gibi, Sümerce de ölü diller sınıfında. Lakin dünya üzerinde hiçbir dille bağlantı kurulamayan diller oldukları iddiasında bulunulan Sümerce, Etrüskçe ve Baskça'ya ilişkin Türk tezlerini destekleyen akademisyenlerin çok ciddi deliller sunuyor oldukları göz ardı edilmiş. Hatta kitapta, sadece Türkçe-Etrüskçe ilişkisine değil, Etrüskçe-İbranice arasında bağlantı olabileceğine ilişkin tezlere dair de yer alan, hayalcilik yaftasını destekleyen en ufak akademi delil sunulmamış durumda. Bu anlamda eser popüler tarihi eser niteliğinde ve çürüttüğünü düşündüğü veya araladığını düşündüğü esrar perdesine ilişkin soyut ifadeler dışında hiçbir delil sunmuyor. Bununla birlikte Etrüsklerin İtalya'da önceden beri var olan ya da dışarıdan göçle gelen bir uygarlık olup olmadığına ilişkin görüşleri sunarken de çelişkiye düşüyor. Yazar önce Etrüsklerin İtalya'da yerleşik olduğunu, hatta Ön-Etrüskler sayılan Villanovalıların İtalya'da mukim olduğunu, daha sonra da Herodot tarihinde belirtildiği üzere, İtalya'nın kuzeyine göç eden Troyalı-Lidyalılara ilişkin bilgilerin, yeni araştırmalar doğrultusunda doğru olabileceğini yani Villanovalı dediği unsurların göçle gelmiş olabileceğine ilişkin ifadeler aktarıyor. Başlığı bu açıdan iddialı olmasına karşın, kitap boyunca Etrüsk meselesine ilişkin herhangi yeni bir bakış açısı getiremediğini söyleyebilirim. Aksine, son zamanlarda yapılan araştırmalar, özellikle Toscana bölgesi ile Batı Anadolu bölgesi insanları arasındaki gen uyuşması neticesinde Etrüsklerin İtalya'nın yerleşik halkı olmadığı konusu netlik kazanmış durumda iken bu hususu dahi netleştirebilmiş değil. Kaldı ki, özellikle düşüncelerimi aktaracağım yazıda tafsilatlı olarak açıklayacağım üzere Ön-Etrüskler denilen topluluğun pek kolay bir şekilde Güney Rusya stepleri boyunca ilerleyip gelen Saka-İskit uzantıları olması ihtimali çok kuvvetli bir ihtimal. Buna köken delillerinin dışında, Thuillier'in altın işlemeciliğinden ve hayvan üslubundan bahsederken değinmekten imtina ettiği İskitlerin, hem dönemin en iyi altın işleyicileri, hem de hayvan üslubunun yaratıcıları olduğu delili de eklendiğinde kitabın bakış açısı pek taraflı geliyor. Bu noktada özellikle bu kitapta Etrüsk altın işlemeciliği sanatı doğrultusunda bakıldığında, Etrüsklerle ilgili Türk tezlerinin çok ciddi delillere sahip olabileceğine olan inancım arttı. Bu kaliteli baskıya sahip kitap, özellikle Etrüsk siyasi tarihini öğrenmek adına, Türkiye'de şu anda eşi bulunmayan bir eser. Kolay ve hızlı şekilde okunabilen, köken tartışmalarından sıyrılarak sadece bu uygarlık hakkında öğrenilebilecek temel bilgileri sunması açısından da, Etrüskler ile ilgilenen okuyucu ve araştırmacıların kütüphanesinde bulunması gerektiğine inanıyorum.

Görmezden Gelinen Bağlara Dair: Etrüskler(Tursakalar) Türk İdi - Adile Ayda

Etrüsklerin kökenleri ile ilgili tartışmalarda, onların Türk olduğuna ilişkin tezleri ilk ortaya atan Türk tarih ve bilim adamları olmadığı gibi bu kişi Adile Ayda da değildir. Lakin bu teze ilişkin delillerin bir araya toplandığı ve müdafaasının yapıldığı eser bu konuda bir mihenk taşı olması sebebiyle size tanıtmayı planladığım bir kitap. Adile Ayda, merhum Prof.Dr. Sadri Maksudi Arsal'ın kızı. Dolayısıyla bu araştırmasının bir bölümü tarihe ışık tutmak ise diğer bölümü de Adile Ayda'nın babasının yarım bıraktığı işi tamamlama isteğidir. Bir tarih akademisyeni olmamasına karşın, kendisinin de kitabın önsözünde doğru aktardığı üzere, toplumu ilgilendiren hususlarda buluş yapan veya dikkat çeken görüşleri paylaşan kişilerin büyük çoğunluğu, buluşları veya söylemleri nezdinde iş sahibi olan kişiler değildirler. Bu blogun yayınlarında tanıttığım pek çok tarih kitabının; inşaat mühendisleri, elçiler, kendi halinde araştırmacılar gibi bizzat tarihi metodoloji içerisinde yoğrulmamış olan ve akademik titri tarih olmayan şahıslar tarafından yazılmış olması ve kitaplarının muazzam başarıları göz önüne alındığında Adile Ayda'nın ne sıfatla bu kitabı yazmış olduğu ve hangi diplomaya dayanarak deliller sunmuş olduğunun pek bir önemi yok. Kendisi Fransızca, İtalyanca, Almanca ve İngilizce bilmesinin yanında antik dillere ve Çuvaş ve Yakut Türkçeleri gibi, Eski Türkçenin kadim ağızlarına hakim olmuş bir şahıs. Kitabı yazdığı dönemde bayan olmasının tezlerinin dikkate alınması açısından dezavantajları olduğunu beyan etse de, günümüzde bu cinsiyetçi bakışın bir nebze de olsa değiştiğine inanmak istiyorum. Kitap 1992 yılında Ayyıldız Matbaası tarafından basılmış. karton kapaklı 390 sayfa. Sadece sahaflarda bulunabilecek bir kitap. Aslında bu tip önemli eserlerin, güncellenmiş bir şekilde yeniden basılmasının faydalı olduğunu düşünüyorum. Zira kitapta geçen çoğu tez günümüzde geçerliliğini korumakta. Adile Ayda iki ana esas etrafında Etrüsk-Türk bağına ilişkin delil sunuyor. Bunlardan birincisi din, ikincisi ise dil açısından benzerlikleri içeriyor. Türklerin İlk Ataları isimli kitabında yer alan ve bu kitabı anlamak için önemli gördüğü bir bölümü tekrar ederek başladıktan sonra, Etrüsklerin kökenine ilişkin günümüzdeki en önemli Türk tezini aktarıyor. Adile Ayda'ya göre Etrüskler, Yani Tursciler, Yani Tur-Sakalar; bir kısmı Yunanistan'ı M.Ö. 3.000 yılında işgal eden Pelasglar (Yazar bir Saka boyu olarak isimlerinin Bulga-Saka olduğunu iddia ediyor) ile diğer kısmı Pers sınırlarından Batı Anadolu'ya, oradan da İzmir limanlarından Turhan (Tyrrhen) önderliğinde giden kafileyle birleşerek İtalya'ya gelen grup ile Güney Rusya steplerinden Tuna çizgisi boyunca ilerleyip Alpleri aşarak kuzeyden İtalya'ya gelen; batılı Etrüskologların ilk buluntulara Villanova köyünde rastladıkları için Villanovalı dediği, Sakalar olan toplulukların birleşmesi ile Tursakalar yani Etrüskler ortaya çıkmıştır. Küçük bir dipnot sunarak Sırpların Türkiye Türklerine Turski dedikleri de ayrıca belirtilmekte. Günümüzde de Sırpçada Türk kelimesi karşılığı için halen Turski kelimesi kullanılmakta. Kitapta göze batan ve sırıtan tek bir husus var; o da yazarın babası Sadri Maksudi Arsal'ın da desteklediği Reşit Galip ile ona muhalefet eden Zeki Velidi Togan arasındaki tartışmayı dolambaçlı yoldan da olsa, kitabının arasında bir yere sığdırmış olması olmuş. Konuyla ilgili bir eserdeki hatadan yola çıkarak dört sayfa boyunca başka bir Türkologu eleştirmek için türlü ifade kullanılması pek şık kaçmamış.

Kitapta bazı küçük noktalarda zorlama tespitler var. Bunun dışında delil olarak sunulan din, efsane, kelime ve gramer birliktelikleri Etrüsk meselesine bakış açınızı değiştirebilecek türden deliller. Bu delillerden bahsederken de, farkında olmadan hem Etrüsk siyasi tarihine, hem Yakut efsanelerine, hem Çuvaş dilinin inceliklerine, hem de Kazan Türkçesine dair epey bilgi edinmiş oluyorsunuz. Yazarın diğer Etrüskologlardan farkını ortaya koyan husus, Türkoloji alanında çok ciddi bilgi ve birikim sahibi olmasından kaynaklanmakta. Yazarın Eski Türkler olarak tanımladığı; bugünün akademik dünyasında Ön-Türk anlamına gelen Proto-Türk kelimesinden de eskisini ifade Pre-Türk uygarlıklarının efsanelerine, dini konulardaki uygulamalarına ve dillerine olan hakimiyeti muazzam. Günümüzdeki yegane Saka bakiyesi olarak görülen Yakutların hem din, hem dil açısından detaylı tetkikini yapmış olması, bugün Etrüsk meselesinde esrar perdesi olarak gözüken pek çok konunun aydınlatılması noktasında sonuçlandırıcı kıymete sahip. Gramer açısından Türk dilleri ile ölü bir dil olan Etrüskçenin neredeyse birebir aynı özellikleri taşıyor olmasını delilleri ile gösteriyor olması bile aslında bu meselenin halli açısından yeterli. Bununla birlikte Etrüskçe thap (Türkçemizde tapmak fiili), Peke (Altay Türkçesinde Bike-Bige), Curul (Türkçemizdeki aynı haliyle Kurul) vd. kelimeler arasında yazar size bilgi sunmamış olsa dahi kendiliğinden keşfedebileceğiniz bağlantılar da mevcut. Yazarın özellikle eski Yunancaya ve fonetiğine dair bilgisi sayesinde günümüzde dahi hala ısrarla aksi iddia edilebilen konulara getirdiği bakış açısı da takdire şayan. Din ve dil birlikteliği dışında, yaşam koşulları ve özellikle giyim konusunda ki paralellikler dikkat çekici. Kitapta edindiğim bazı bilgiler ve kitabın yazarının Türkolojiye hakim olmakla birlikte, eski çağ tarihinin geneline hakim olamamasından kaynaklanan bazı atlamalarını düşünce yazısı kısmında tekrar zikredeceğim. Hatta tabiri caizse, tezine yeni düşünceler ekleyeceğim. Bunun dışında Adile Ayda'nın bazı olguları ifade ediş şekli ve özellikle batılı Etrüskologları küçümsediği noktalarda kullandığı üslup zaman zaman kitabın havasını bozsa da, bu tespitlerinde haksız olduğu manasına gelmemekte. Bu üslubun kitaba kazandırdığı bir husus olarak bakarsak, içeriğinde özellikle dil bilim açısından çok sayıda akademik ifade kullanmasına karşın, kitabı size çok akıcı bir şekilde okutabiliyor olmasını gösterebiliriz. Gelelim tavsiye kısmına, kitabı bulabilirseniz gerçekten tavsiye ederim. Zira, güncel tarihte en sonuncusunu bir sahaftan fahiş fiyata temin etmiş durumda olduğumu sanıyorum. Yine de ararken karşınıza çıktığınızda gözünüz kapalı almanız gereken bir kitap olduğunu söylemeliyim.

Etrüskler bahsinde ikinci bölümü bitirmiş durumdayım. Düşüncelerimi aktaracağım son yazı için, bitirmem gereken bir kitap ve uzun uzun aktarmam gereken pek çok husus var. Bu sebeple son yazının Ağustos ayına sarkma ihtimali çok yüksek. Ancak Etrüskler ile ilgili son yazıyı da bitirdiğimde eski çağ Türk tarihine uygarlıklar alanında yaptığım incelemelere de bir nokta koymuş olacağım. Edindiğim bilgiler doğrultusunda da pek iddialı bir son yazı hazırlamakta olduğumu da söyleyebilirim. O yüzden bir daha ki yazıda muhakkak buluşmak dileğiyle.

Kitaplar ve tarihin yolumuzu ve zihnimizi aydınlatması dileğiyle...




24 Temmuz 2014 Perşembe

Ulan Batur, Semerkand, Alamanya Hattında Şark Gotiği: Hayal Et Hikayeleri - Murat Başekim

"Dünyaya geldiğiniz gün, bir yandan yaşamaya, 
bir yandan ölmeye başlarsınız"
Montaigne



Hikaye anlatabilmek, dar bir alanda, sayılı sayfalarda insanı hikayeye bağlayıp duvardan duvara çalmak kolay bir iş olmasa gerek. Son dönemde tanıştığım en başarılı hikayeci ve yazarlardan Murat Başekim bunu yapmak konusunda gerçekten üstün bir başarı sergiliyor. Tanıtacağım kitap İletişim Yayınları tarafından yeni yayınlanmış bir kitap. Karton kapaklı 191 sayfa. DG ile bilinçaltımda kalmış olan Anadolu korku hikayelerini canlandırmış ve bana epey yalnız olduğum bir zaman diliminde, geceyi dar etmiş olmasının ardından, korku ve gerilim unsurları olmakla birlikte, hikaye, okuyan insanlara keyif veren eğlenceli unsurlardan çok fazla barındırmıyordu. Bunun, Deli Gücük karakterinin şahsından doğan karanlık bir anlatımın gücünden kaynaklandığını anlayabiliyordunuz. Bu kitapla ise yazar hikaye yazımı konusunda Türkiye'de pek bakir bir alan olan kara edebiyat(gotik) türü seçmekle birlikte, bir anlatıcılık başarısı olarak bizleri şark gotiği kavramı ile de karşı karşıya bırakıyor. Kültürümüzün en eski çağlardan bu yana büyük bir devinim içerisinde ardı arkasına topladığı onca hikayeyle birlikte dev bir kara edebiyat müktesebatı olduğu kaçınılmaz. Özellikle televizyonların evlerimizi istila etmesinden yıllarca önce birbirlerine korku hikayeleri anlatarak geceye merhaba diyen bir toplum olduğumuzun da altını çizersek, belki de şark gotiği denilen kendine münhasır tarzın bugüne kadar dikkat çekmemiş olması veya üzerine atılı toprağı silkinerek ben buradayım dememiş olması bize garip gelebilir. İşte Murat Başekim, titizlikle Ata yurttan, göçmen yurda varana kadar geçen sürede olan olaylara hakimiyetini bu kitapla bizlere gösteriyor. Kitabın içerisinde pek çok güzel hikayeye ayrıca değineceğim; ancak her hikayede kurgulanan ortamın hem geçmişi, hem de geleceğine hakim olabilen, hem popüler kültürü hem de dünya klasiklerini bir hikayenin içinde öğütebilen yazarın daha fazla tanınması ve okunması gerektiğini düşünüyorum. Altı ay önce kitaplarıyla tanışıp, okuduğum üç kitapta da beni anlatımına, hikayelerine ve kurguladığı karakterlere hayran bırakan yazarın, kara edebiyat veya şark gotiği adına ne derseniz deyin, işte o söz konusu olduğunda çok seçkin bir kaleme sahip olduğunu düşünüyorum. Anlattığı hikayelerin geçtiği coğrafyalara ve tarihlere olan hakimiyeti de takdire şayan. Okurken 3-5 sayfalık hikaye olarak niteleyebileceğiniz şeylerin altında ciltlerce kitabın bilgisi ve birikimi yattığını rahatlıkla söyleyebilirim. Başekim, hakkında hikaye yazdığı olay, durum ve karakterlere ilişkin çok donanımlı olduğunu daha ilk okuyuşta hissettiriyor.

Sizce iyi bir yazar nasıl belli olur? Bunun pek çok cevabı olabilir. Benim içinse dört sayfalık bir hikaye ile bu zamana değin yükselttiğiniz fikir gökdelenlerinizi iki kızgın ve dev metal sinekle alaşağı edebiliyor olması yeterlidir. Hikayelerin sürükleyici tarafının yanı sıra, özgün ve eğlenceli taraflarının bulunması, özellikle bizim kuşağımızı derinden etkileyen BBG evleri, Astroloji furyası, Alacakaranlık kuşağı gibi olgulara dair insana geçmişini pırıl pırıl hatırlatabilecek gözlemlerde bulunulmuş olması bu kitabın gerçekten ayrı bir konumda olması gerektiğini gösteriyor. Özellikle Ankara'lı bir yazarın bunu başarıyor olması, yaşadığım şehre olan inancımı arttırmakla birlikte kendine özgü bir edebi anlayışı olan bu şehirden ne kadar güzel hikayeler ve yazarlar çıkabileceğini göstermesi açısından, içimdeki İstanbul kompleksini yenmeme çok yardımcı oluyor. Hikayelerden bahsetmişken benim favorim "Eylül Aşkı". Sebebini de hem yazıyı buraya kadar okuyup, hem de kitabı okuyanlar az çok anlamışlardır. Ancak bunun dışında "Estetik operasyonla burç değiştirme", "Bizanslı bir hayaleti kendi hayali varlığıyla yok etme", "Ölümü keşfetmek için ölümle birlikte yaşama", "Çekmeceyi yurt edinmiş sendromlar" gibi temalara sahip, her zaman karşılaşamayacağınız türden hikayeler var. Okurken gözümde %100 Türk Alacakaranlık Kuşağı olabilecek bir dizinin hayalini kurdurmuş olması bile kitabın heyecan verici olduğunu anlatabilmek için yeterlidir diye düşünüyorum. Demir'in ilk hikayesinin havada kalmışlığını, tek başına bir hikaye okuduğumu sandığım için bir eksiklik olarak görmüştüm; ancak kitabın devamında iki hikaye ile daha Demir'in yolculuğuna devam etmesine şahit olduktan sonra düşüncelerimi hemen yuttum. Hikayeleri ayrıcalıklı kılan unsur, karakterlerin sosyal çevreleri doğrultusunda üslubun değişiklik arz ediyor olması. Bir televizyon dizisi izliyor olsanız, şive değiştirme gibi yorumlayabileceğimiz bir durum. Üstelik bu olgu da hikayelere renk katıyor. Yazarın felsefi dünyası, okuyucuyu indirdiği derinlik üst seviye de. Kanaatimce hikayelerden daha fazla tat almak için bir miktar mürekkep yalamış olmak şart. Elbette mevcut haliyle de pek eğlendirici, ürkütücü zaman zaman rahatsız edici olabilecek hikayeler mevcut. Fakat yazarın göndermeleri, daha önce İhsan Oktay Anar'da rastladığım ve çok keyif aldığım alegorik anlatımın izlerini taşıyan hikayeciliği, tarihi karakterleri ve edebi eserleri şark gotiği temsilcisi hikayelerine adapte ediş şekli büyük bir takdiri hak ediyor. İşin daha da hoş olan tarafı, hikayeler üstü bir anlatımı aşıp masal dünyalarında sizi gezdirebiliyor. Sadece iyi bir hikayeci değil, aynı zamanda derbeder bir masalcının ağzından dökülüyor kelimeler.

İncelemesine yan taraftaki en çok okunanlar listesinden ulaşabileceğiniz, İskit adlı romanında da vurgulamakta olduğu Hayal ve Et vurgusu, bu hikayeler güzellemesinde de kendisini yoğun olarak hissettiriyor. Başekim'in hayale ve o hayallerin simbiyotik olarak yapıştığı ete dair hikayeler kurgulaması, okuduğunuz kısa hikayelerin, uzun felsefi sorgulamalara doğru sizi götürmesine de sebebiyet veriyor. Bütün kitap içindeki hikayelerle ilgili sadece iki dip not düşebilirim; bunlardan birincisi "Biri Bizi Ghost'luyor" hikayesinin finaline ilişkin kara edebiyatın yapısına ters düşen mutlu son olabilir. (ki burada ironik bir mutlu sondan da bahsedilmesi ihtimali var) Diğeri ise "Seksen Günde Devr-i Ölüm" adlı hikayede ilk okuyuşta; kelime dağarcığımı zayıf hissettiren, bazı kavramlara aşina olamadığım için ilk okuyuşun verdiği tattan mahrum kalışımı gösterebilirim. Lakin iki dip notu da eleştiri de bulunmak için değil, aklımda kalanları aktarmak maksadıyla sunuyorum. Bazı hikayelerin yarattığı atmosfer onları iki üç kez okumama sebebiyet verdi. O kadar lezzetliydiler çünkü. Arka kapak yazısında size vaat ettiği her şeyi sunan bir kitap. Gerçekten de, kara edebiyat ya da gotik adına ne dersek diyelim; bu tarzda yazılmış eserlerin soğukluğu, rahatsız ediciliği ve durağanlığına ciddi miktarda eğlence ve korku katan, oryantalist değil doğulu bir anlatımla kendi tarzını yaratmış bir yazar ve kitabıyla karşı karşıyayız. Murat Başekim'in bir yazar olarak edebiyatımızda hak ettiği yerin çok daha yukarılar olduğuna inanıyorum. Kitap satış miktarını ve ne kadar okuyucuya ulaştığını bilmiyor olmama rağmen; çevremdeki pek çok bilinçli okura kitaplarını bizzat tanıtmam gerekmiş olmasına dayanarak bu yorumu yapıyorum. Nasıl ki İhsan Oktay Anar'ı altı kitap yazdıktan sonra keşfettiğim için hayıflanıyorsam, benim gibi okurların, aynı hayıflanmayı yaşamaması için de elimden geleni yapıyorum. Kendisini tanımıyorum; ancak kitaplarını okuturken, okuyucuyla samimi olabilen bir yazar olmasından mütevellit kendisiyle pek samimiyim. Size de bu keyfi yaşamanızı tavsiye ederim. Sonuç olarak; bir hikaye kitabı boyunca, birbirinden alabildiğine farklı coğrafyalarda, birbirinden inanılmaz alakasız ortamlarda, birbirinden farklı zaman dilimlerinde, birbirinden farklı karakterlerin hikayesini okumak doğru kelimeyi kullanacak olursam benim için olağanüstü bir deneyim oldu.

Edebiyatımızın önümüzdeki yıllarında çok daha fazla ismini duyacağınıza inandığım kitabın yazarıyla hala tanışmadıysanız ve iflah olmaz bir hikaye okuyucu iseniz Murat Başekim ve Hayal Et Hikayeleri ile tanışmak için en doğru zaman.



Muammanın Ortasında: Kargaların Ziyafeti - George R.R. Martin (Buz ve Ateşin Şarkısı 4. Kitap)

"Kurdun öldürdüğünü, karga yer"
Türk Atasözü


Buz ve Ateşin Şarkısı serisinde, kalın kalın onca kitabı şevkle, hırsla ve hayranlıkla okumamızın ardından, yüz yüze kalacağımız gerçek Kargaların Ziyafetine tanık olmak oldu. Bu anlamda tamamlayıcı bir parça olmasına karşın, üç kitaptır(Türkçesi beş kitap) dolu dizgin devam eden macerada, aşina olduğumuz karakterlerin serinin beşinci, Türkçesinde de sekizinci kitaba kadar göremeyeceğimizi belirterek kitabı tanıtmaya başlayayım. Kargaların Ziyafetinde Daenerys, Tyrion, Jon gibi serinin en önemli karakterlerin bakış açılarına dair pasajlar yok. Daha çok Lannister, Greyjoy, Dorne haneleri karakterleri ile geçen bir kurguya sahip. Arya Stark ve Sansa Stark ise tanıdık yüzlerden. Kitap elbette yine Epsilon Yayınları tarafından basılmış durumda ve iki cilt halinde toplam 1008 sayfa. George Martin'in kitabın içeriği ile ilgili bu kitabın sonunda "neden diğer karakterlere yer vermediğine" dair bir açıklaması var. Martin'e göre bütün karakterleri dahil ettiği takdirde, fazla sayfa sayısından mütevellit kitabı bölmek zorunda kalacağı ve ortaya yarım bir hikaye çıkacağı mevzu bahis ediliyor. Dolayısıyla okuyucuya yarım bir hikaye okutmak yerine, tam bir hikaye sunarak, serinin diğer kitabının ilk kısmında diğer karakterlerin bakış açısından kaldığı yerden devam edeceğini söylüyor. Bu elbette bir yere kadar anlaşılabilir. Kendi yayıncısı ile bu konuda nasıl anlaşmış olduğu hususunun da düşünülmesi gerekir. Ancak Kılıçların Fırtınası'nı iki kitap halinde çıkartabildiğine göre, aynı şeyi Kargaların Ziyafeti için de yapabilirdi diye düşünmeden edemiyor insan. Yine de hali hazırda serinin devamını okuyup vakıf olabildiğimiz için bu açıklamanın şimdilik pek bir önemi kalmamış durumda. Kargaların Ziyafeti "tam bir hikaye" sunuyor olsa da, seri başından bu yana takip edilen bazı karakterlerin yokluğu okuma boyunca kendisini hissettiriyor. Bunun dışında Martin'in uzadıkça uzayan yemek ve giysi tarifleri; Cersei'nin Brezilya dizileri kıvamında ki, entrika ağının akabinde koca krallığı tarumar edişinin yanında, serinin en hareketsiz geçen kitaplarından biri olduğunu itiraf etmem gerekiyor. Seriyi okurken muhakkak bir kaç favori karakter edinmiş olduğunuz için, eğer bunların arasında Cersei, Jaime veya Greyjoy hanesinden herhangi birisi yoksa -ki pek çoğu ile bu kitapta tanışıyorsunuz- bir an önce kitabı bitirmek istediğinizi fark edebilirsiniz. Bunun dışında seriyi daha da genişleten bir yapıya sahip kitap. Çünkü bu zamana değin, hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığımız Dorne'lular, Kum yılanları, Demir Adaların korsan kralları ve Demir Taht'a talip olabilecek isimlerin artışı sebebiyle bu zamana kadar kafanıza kurguladığınız evrenin sınırları çok daha fazla genişliyor. Cersei'nin Kraln Şehrinde iktidarını kuvvetlendirmek için "acılı bir anne" olmanın da verdiği ruhsal buhranın etkisiyle hatalı kararlar almaya başlamasının akabinde, başka karakterlerin bakış açılarında, bu kitap boyunca bilgi sahibi olamayacağımız Sur ve Essos kıtasındaki olaylara ilişkin bilgi kırıntılarını toplar hale geliyorsunuz.

Üstelik Samwell'in yolculuğu ile hem Duvar'ın ötesine, hem de Daenerys'in ejderhalarına dair kimsenin bilmediği sırlara vakıf olacağınız izlenimini veren bir gerilimi de beraberinde getiriyor kitap. Üstat zinciri dövmeye giden Samwell'in yanı sıra, Sansa Stark ile Serçeparmak'ın Westeros'un kaderini değiştirebilecek ittifaklar içerisinde saman altından su yürütme çalışmaları ile Arya Stark'ın kendinden vazgeçerek demir bir sikke ile uğrunda yola çıktığı hedefe ulaşmak üzere olması, Martin'in kurgusunun tek seferde oturduğunuzda kafanızda toparlayamayacağınız bir genişliğe ulaşmasına sebebiyet veriyor. Bu kitabı okuyana kadar, Martin'in kurguyu bir şekilde toparlayacağına olan inancım hiç sarsılmamıştı. Ancak seride ortaya çıkan değişikliklerle birlikte yazarın seriyi toparlayamayacağına veya seriyi bir nihayete erdirse dahi bahsettiği karakterlerin hikayelerinin havada kalacağına ve bir kısmına ne olduğunu hiç öğrenemeyeceğimize dair bir algı oluştu bende. Serinin son kitabını okumuş olmanın getirdiği bilgiyle, Martin'in parça parça, yeni tanıştırdığı karakterleri ortadan kaldırdığını söyleyebilirim. Buna karşın önemli bir eleştiri olarak, örneğin üçüncü kitapta okuduğunuz bir karakterin hali hazırda havada kalmış bir şekilde bırakılmış olabileceği gerçeğiyle yüz yüze kalabiliyorsunuz. Yazarın serinin altıncı kitabı için 1500 sayfadan fazla yazmış olduğunu belirtmesi karşısında, yazım hızı da düşünülürse; serinin dizisi bittiğinde henüz yedinci kitabı çıkartamamış olması ihtimali de epey artıyor. Kaldı ki Martin'in verdiği röportajlarda dizinin, kendisini "yazmak konusunda baskı altına aldığını itiraf etmesi", kendisinin ölmesi halinde serinin akıbetinin ne olacağını soran okuyuculara, belki biraz da haklı bir tepkiyle "F.ck those people" yani canları cehenneme(!) demesi de, içten içe serinin yarım kalacağına dair bir his oluşturuyor içimde. Serinin bu kitabı ile birlikte, geçmişte ölmüş olan karakterlerin seriye tekrar dahil olma ihtimalini de işin içine katarsak, bu zamana kadar hayal dünyasının genişliği ile bizleri şaşırtan Martin'in çuvallama ihtimali de mevcut. Pek tabii tıpkı diğer büyük yazarlar gibi bizleri olduğumuzdan daha şaşkın ve hayret içerisinde bırakması da muhtemel. Kargaların Ziyafetinde Jaime, Cersei, Sansa, Arya, Arianne gibi karakterlerin bakış açısından, acaba Demir Taht'a kim sahip olacak sorusunu sormamıza sebebiyet veren olay örgüsünün yanı sıra, dizinin son sezonunda kitapta yer almayan sahnelerin ortaya çıkmasıyla; Duvar'ın ötesinde ne olacağı, Daenerys'in Meeren'deki iktidarını sağlama almak için neleri feda edebileceği, Dorne hanesinin Targaryenlere sadık olmak adına, Westeros'ta dengeleri değiştirip değiştiremeyeceği ve Victarion Greyjoy'un yeni hadiseler doğuracak yolculuğunun kurguya nasıl etki edeceği şu anki haliyle tam bir muamma.

Karakterlere geldiğimizde, yazının başından bu yana dile getirdiğim üzere, Tyrion, Daenerys, Jon gibi seriyi sürükleyen karakterlerin bakış açısına dair sadece ufak ipuçlarına sahip olabiliyoruz. Bununla birlikte, Starklar açısından umudun tükendiğinin düşünüldüğü bir anda, Sur'un ötesinde, Arryn vadisinde, Braavos'ta ve bir ihtimal Manderly'lerin himayesine gireceği düşünülen Rickon'un şahsında gittikçe spekülatif umutlanma emareleri var. Tabi Arya'nın artık bir ismi olduğunu ve Stark olduğunu unutmakla yüz yüze geldiğini düşünürsek onun hikayesinin nasıl sonlanacağı veya ana kurguya nerede bağlanabileceğini kestirmek zor. Sansa'ya gelince yanında Serçeparmak olduğu sürece, bir şekilde serinin sonuna kadar ayakta kalacağa benziyor. Elbette Martin'in feminist eğilimli bir yazar olduğunu düşünürsek belki de kendisini Kışyarı'nın hanımefendisi olarak görmemiz mümkün olabilir. Gerçi tahminde bulunurken biraz da serinin şu ana kadar yayınlanmış olan kısmını bitirmiş olmanın verdiği bilgileri de kullanıyorum, yine de elimden geldiğince okuma keyfinize ket vurmamaya çalışıyorum. Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin kurgusu ismi üzere iki ana hikaye üzerinden yürüdüğü için okuyucunun genel ilgisi Sur ve Essos etrafında toplanmış durumda. Serinin çıkacak olan kitapları ile ilgili geniş bilgiyi önümüzdeki ay, Ejderhaların Dansı kitabında bol bol yazacağım için, şimdilik Buz ve Ateşin Şarkısı isminin serinin kaderi olduğunu söylemekle yetinmeliyim. Kargaların Ziyafeti bahsettiğim bu husus nedeniyle seri boyunca hikayenin hem buz, hem de ateşten en uzak olduğu kitap. Daha çok olayın gidişatını veya kurguyu daha lezzetli, girift ve geniş alt yapıya sahip kılmak maksadıyla yazılmış gibi. Zira kitapta bakış açılarından olayları seyreylediğimiz karakterler, ana kurguya etki etmekle birlikte, Westeros'un ve Martin'in dünyasının kaderini değiştirebilecek veya o yönde kararlar verebilecek durumdaki karakterler değil. En azından seride bu zamana değin o güce sahipmiş gibi gözüken karakterlerin de, bu kitapla birlikte etkinliklerini yavaş yavaş kaybettiğini görebiliyorsunuz. Her ne kadar Dorne, Demir Adalar ve Boltonlara dair geniş bilgi edindiğimiz kitaplar olsa da, Martin'in bu zamana kadar ki anlatımından yola çıkarak, bu hanelerden ve topraklardan çıkmış karakterlerin kurgunun gidişatını değiştirebilecek karakterler olduğuna inanmıyorum. Sadece Victarion Greyjoy için bir parantez açmayı ve akıbetinin ne olduğu belli olmayan Aeron "Buharsaçlı" Greyjoy'un yeniden ortaya çıkıp çıkmayacağı hususlarına ilişkin geniş bir çekince bırakmayı da uygun görüyorum. Zira Daenerys'i kendisine eş alma maksadıyla yola çıkan Victarion'un elini kuvvetlendirebilecek bir kaç ayrıntıyı da bu kitapla öğreniyoruz.

Westeros'ta artık tam bir muamma var. Kitabın adı da bu doğrultuda çok manidar. Yedi Krallığı tarumar eden olaylar dizisinin ardından, Demir Taht'ta dahil bütün Westeros kargaların ziyafetine açık bir leş haline gelmiş durumda. Peki bir sonraki kitapla bu muamma biraz daha çözülecek mi? Yoksa olduğundan daha da karmaşık bir hale mi gelecek?

Onu da kısmet olursa, önümüzdeki ay tekrar buluştuğumuzda anlatacağım.






23 Temmuz 2014 Çarşamba

Kaybedilenleri Kazanma Umuduna Dair: Kumarbaz - F.M. Dostoyevski

"Bizim gibi basit ve ölümlü insanlar en nihayetinde kaybediyordu"



Bağımlılıklar; başlangıçta insanların özgür seçimleri olsalar da, zamanla seçimleri onların özgürlüklerini ele geçirip, kendilerini sürekli özgür oldukları yalanıyla avutmalarına ve bağımlılığın doğası gereği kendilerini özgür sanan insanların, bağımlı oldukları şeye esir olmalarıyla sonuçlanan bir süreçtir. Kumar tutkusu da bu şekilde anlatılabilir diye düşünüyorum. Nitekim her kumarbaz özgür iradesiyle kumarhanenin kapısından içeri girdiğini sanırken, aslında esiri olduğu bir tutkunun -belki kazanmak, belki kaybetmek- dürtülerini kendi namına kullanıyor olması sebebiyle orada olurlar. Dostoyevski'nin Kumarbaz'ı da hem bu tutkunun irdelenmesi, hem de ilginç yazılış hikayesi sebebiyle ayrı bir özen ve dikkati hak eden, içinde kumar geçen romanların baş yapıtı olabilecek bir eserdir. Size tanıtmakta olduğum kitap İş Kültür Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 192 sayfa. Tipik bir Dostoyevski eseri olarak, yine insan ruhunun derinliklerine inen ve psikolojik karakter tahlilleri ile yoğrulmuş, pek çok gerilim kitabının tozunu attırabilecek bir klasik. Dostoyevski'nin özellikle kumarbaz olsun, ilk defa kumar oynayacak biri olsun fark etmeksizin, kumar oynayanların kişiliklerinde vuku bulan o ilginç tutkuyu, karakterlerinde yer alan dalgalanmaları inanılmaz özgün bir şekilde okuyucuya sunması sebebiyle de, okurken insanı kitabın başından kaldırmayan anlatımı muazzam. Hikayeye gelirsek; Fransa'da yaşamakta olan bir Rus generalinin yanında çalışmakta olan Aleksey İvanoviç isimli, açık sözlü olduğu kadar müşkülpesent bir karakterin etrafında geçer. Geçmişin hayalleri içerisinde yaşayan generalin ailesi, İvanoviç'in gittikçe artan şiddetiyle generalin üvey kızı Polina Aleksandrovna'ya karşı duyduğu aşk hatta bu aşk uğruna yapamayacağı hiçbir şey olmadığını göstermek uğruna İvanoviç'in içine düştüğü komik durumlar içerisinde okuma yolculuğu devam eder. Kitabın en ilginç karakterlerinden olan Antonida Vasilyevna (Babuşka) yani generalin halasının büyük servetine konmak isteyen generalin, ölüm haberini beklerken karşısında bizzat halasını görmesi, Aleksey İvanoviç'in Babuşkayı eğlendirmek için onu kumarhaneye götürmesi silsilesi ile dolu dolu bir kurgunun içerisinde gezinirsiniz. Kitaptaki karakterlerin ekseriyetinin kumarbaz olmasının yanı sıra, borç batağında bulunmaktan ve zaman kısıtlılığı içerisinde kapana kısılmaktan dem vurulan romanda Dostoyevski'nin romanı yazdığı dönemde başından geçmekte olanların izlerini bulmak mümkündür.

Eserleri arasında bir kitaba mevcut durumunu en çok yansıttığı eser Kumarbaz olsa gerektir. Zira Dostoyevski'nin meşhur kumar tutkusunun yanı sıra, borç batağında bulunduğu bir dönemde dört aylık bir süre içerisinde iki roman yazacağı konusunda yayınevi ile yapmış olduğu anlaşmaya sadık kalmak mecburiyeti ile Suç ve Ceza'yı yazmaya konsantre olduğu için bir satır bile karalamadığı bu romanı, yirmibeş günde bitirmiştir. Romanın yazılma süresi düşünülürse; romanın sonuna kadar, yaşanan anların ayrıntılı olarak tasvir edilmesine karşın, son iki bölümde birden geniş toparlamalarla romanın bitirilmiş olması daha anlaşılır olacaktır. Bununla birlikte romanı yazmak için bir stenografla anlaşan Dostoyevski yirmi beş günlük süre içerisinde romanı bitirmekle kalmayacak, aynı zamanda romanı yazmak için tuttuğu stenograf Anna Grigoryevna ile daha sonra evlenecektir. Dediğim gibi kendisinden en fazla iz taşıyan eseri olmasının yanı sıra, diğer eserlerine göre daha az girift, daha kolay okunabilen ve çok akıcı bir roman. Pek çok eleştiri de okuyabileceğiniz gibi, romandaki kadın karakterlerin güçlülüğü karşısında, erkek karakterlerin tutkuları doğrultusunda zayıflık göstergesi sayılabilecek bir genel tutum içerisinde olması, Dostoyevski'nin klasik anlatımıyla yorumlanabilir. Bunun dışında, çok kısa bir sürede yazılmış olmasına karşın, aşk ve kumar ana temasının altında, o günün siyasi ortamına dair derin göndermelerle de dolu bir eserdir. Özellikle yazarın Roulettenburg'da kumarbazların yanında peyda oluveren "bedavacı Leh" betimlemesi konusunda ısrarcı olmasının en önemli sebeplerinden biri romanın yazıldığı dönemde Rusya'nın Lehistan'ı işgal etmiş olmasının bir yansımasıdır. Bunun dışında İngiliz ve Fransızlara ilişkin diyaloglarda geçen ifadeler ve romanın alt kurgusunda yatan Rus milliyetçiliği de kendisini derinden hissettirmektedir. Kitabı daha da heyecanlı kılan unsur, özellikle rulet masasının başındaki bölümlerde, bir anda kitabın içinde kaybolup kendinizi rulet masasının başında gibi hissettirmesidir. Bunda Dostoyevski'nin birinci elden tecrübelerini yansıtmakta olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır. Aşk, ümitsizlik, kumar sarmalı arasında, eğlenceli bölümler ve diyaloglarla da ayrıca bezenmiş bir kitaptır. Özellikle Antonida Vasilyevna'nın rulet masası önündeki çılgınlığı romanın en keyifli bölümlerinden biridir. 

Kumarbaz'da aforizma olabilecek pek çok söz, okurken farkında olmaksızın başınızla onayladığınız pek çok tespit, sadece Dostoyevski'nin kendisine dair değil, romanda betimlediği karakter özelliklerine sahip insanların pek çoğunda görebileceğiniz nitelikte ustaca oluşturulmuş psikolojik tahlilleri mevcut. Aleksey İvanoviç karakterinin vurdumduymazlığı ve açık sözlülüğünde yaşayan tespitlerin, kendisine eski bir tutkusu olan kumarı hatırlatacak kadar onu çaresizliğe düşüren aşkını, umutsuzluğunu ve çıkış bulmak için attığı her adımda, çıkıştan daha da uzaklaşarak yalpalayışını görebilirsiniz bu romanda. Diğer Dostoyevski eserlerine göre kesinlikle daha akıcıdır. Lakin bu akıcılık romanı asla içi boş, sürükleyici romanlar sınıfına sokmaz. Aksine Dostoyevski'nin kaleminin, şartlar ne olursa olsun ne kadar sağlam kalabildiğini gösteren bir eserdir. Tolstoy'un Dostoyevski için, "onun kalemini Tanrı kullanıyor" derken yaptığı betimlemeyi de düşünecek olursak, bu anlatım gücünün günümüze kadar etkileyiciliğini yitirmeden nasıl geldiğini daha net anlayabiliriz diye düşünüyorum. Bugüne kadar Dostoyevski kitaplarından hiçbirini okumamış iseniz, hem size Dostoyevski'yi sevdirecek, hem de o hacimli ve ilk bakışta korkutucu gelen dev eserlerini okumadan önce heveslendirmek için çok ideal bir kitaptır. 

Kitaplarla kalın derken, Aleksey İvanoviç'in ağzından dökülen ve belki de romanı bitirmiş olmanın verdiği rahatlama ile Dostoyevski'nin bizzat kendi ağzından döküldüğü varsayılabilecek bir cümle ile size veda ediyorum; 


"yarın, yarın... her şey bitecek"

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Kuzgun Yuvasının Efendisi ve Kendisi: Ben, Strahd (Bir Vampirin Anıları) - P.N. Elrod

"İçtim. Doyasıya. ve yaşadım... bir kez daha. Ben, Strahd. Toprakla birim"



Fantastik kurgu edebiyatının ve dahi edebiyatın en çok işlenen ve en eski karakterlerinden birisidir vampirler. Babil ile başlayan vampir kültürünün süregelen zaman içerisinde yeni ve farklı özellikler, örnekler, beceriler kazanarak ilerlemesi Bram Stoker'ın vampirlere ait bütün efsaneleri toparlayarak bir araya getirmesi ve Dracula'yı yazmasıyla, vampir efsanesi farklı bir boyuta doğru ilerlemeye başladı. Günümüze değin pek çok insan muhakkak bir vampir filmi izlemiş, içinde vampir geçen bir kitabı okumuş veya vampir denen varlığın efsanevi yönlerine dair bilgi sahibi olmuştur. Günümüzde daha çok fantastik kurgu edebiyatının önemli öznelerindendir. Özellikle son dönemde gençliğin büyük ilgisinin doğmasına sebep olan Alacakaranlık Serisi ile birlikte, izleyen dönemde birbiri arkasına vampir uyarlamaları çıkmış, pek çoğu da sabun köpüğü kitaplar olmaktan ileriye gidemeden tarihin tozlu rafları arasındaki yerlerini almışlardır. Size tanıtacağım kitap ikinci ve yeni baskısı Laika Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı .. sayfa. Fantastik kurgu evrenleri içerisinde ayrı, karanlık ve büyüleyici bir yer olan Ravenloft kalesinde başlayan bir vampir hikayesi. Ravenolft serisinin ilk kitabı olan "Sislerin Vampiri" kitabından önce bu kitabı okuduğum için size Ravenloft'tan bahsedebilmek için, öncelikle Baron Strahd von Zarovich'i tanıtmam daha doğru olur diye düşündüm. Kaldı ki, Barovia ile bir bütün olan ve bu evrenin doğmasına sebebiyet verenin, kitabımızın kahramanı olan Strahd olduğunu düşünürsek Ravenloft'u anlamaya başlamak için neden ideal bir kitap olduğunu daha rahat anlayabiliriz. Kitapta, Strahd'ın vampir olmadan önce sürdüğü yaşamı, fethettiği yer ile birlikte yavaş yavaş üzerine çöken karanlığı, vampir olmasının arkasındaki etkenleri, nasıl vampir olduğunu ve vampir olduktan sonra Barovia'da olanları anlatan gotik, karanlık, ürkütücü bir kitap. Aslında bu serinin ismini de Kuzgunyuvası olarak Türkçeleştirmiş olmalarına karşın, Ravenloft ismi yaygın olan ve kitap serileri ile frp evreni açısından daha sık kullanılan ve bilinen ismidir. Strahd'ın karanlık güçlerle yaptığı anlaşma sonucu, toprağa bağlı olarak yarattığı kötü, karanlık ve kasvetli dünyanın diğer fantastik kurgu evrenlerinden epey farkı vardır. Öncelikle Ravenloft, Orta Dünya gibi veya Unutulmuş Diyarlar gibi rahatlıkla gezebileceğiniz tekin yerlere sahip bir evren değil. Bu kitapla keşfedeceğiniz üzere, Strahd'ın kötülüğü üzere var olan ve üzerinde gerçekleşen kötü olaylarla gittikçe büyüyüp genişleyen umutsuz, kasvetli bir dünyadır Ravenloft. Ejderha Mızrağı ve Unutulmuş Diyarlar evreninin paralelinde gelişen ve genişleyen kötücül bir evrendir. Toprakları üzerinde Strahd'ın kötülükleri ve acımasızlıkları hüküm sürerken, bu evrende yaşayan bütün canlılarda ümitsizlik ve korkudan beslenmektedirler.

Strahd'ın yarattığı bu kasvetli dünyaya her isteyenin de elini kolunu sallayarak girebilmesi mümkün değildir. Çünkü bizzat kendisini yaratan şeytani kötülükten beslenen, sanki nefes alıp veren ayrı ve daha büyük bir kötülüktür Ravenloft. Hikayeye gelirsek, bir savaşçı ve baron olan Strahd, ülkesi Barovia'nın fethedilmemiş olan son kalesi Ravenloft'u yani Kuzgunyuvasını ele geçirip, aile üyelerini bu kaleye toplar. Burada pek de sevmediği ve içten içe kendisini kıyaslayıp kıskandığı kardeşi Sergei'nin nişanlısı Tatyana'ya karşı içinde engelleyemediği bir tutkuyla aşık olup, onu elde etmek ister. Ana karakterimizin bu tutkusu uğruna hem kalesini, hem ülkesini, hem de kendisini büyük bir felakete sürükleyecek olan seçimi sonucu karanlık güçlerle bir anlaşma yapar ve kardeşi Sergei'yi öldürerek onun kanını içer. Strahd'ın vampir oluşu bu şekilde karşımıza çıkar. Hikaye esas itibariyle aşkı uğruna vampir olan adam temasını içerse de, gerek üslubundaki kasvet, gerekse karakterlerin salya sümük bir aşk hikayesinden daha farklı bir temayı işliyor olması sebebiyle, türdeşlerinden açık bir şekilde ayrılmaktadır. Zira, bugüne kadar gördüğünüz vampirlerden farklı olarak, Strahd'ın karizması yakışıklılığı veya aşkından değil bizzat şeytaniliğinden kaynaklanmaktadır. Strahd'da bir aşkın pençesindedir; lakin bizzat kendisi olan toprak gibi vahşeti ve kötülüğü ile bir bütündür. Popüler kültür imgelerindeki gibi, pürüzsüz teni ve yakışıklılığı değil, aşk için katliamın ve kötülüğün sınırlarını zorlayabilmesi onu farklı kılmaktadır. Üstelik Strahd'ın aşkı onu devinim içerisinde olan bir felakete de sürüklemektedir. Aşkının ölümü ve her yüzyılda bir yeniden canlanmasına rağmen ona kavuşamaması da onun laneti olacaktır. Kitap, Strahd'ın günlüklerini içermesinin yanı sıra, bazı bölümlerde anlatıcı değişir. Ravenloft'un nasıl ortaya çıktığını, bu evrenin en önemli karakterinin geçmişini anlatmakta olduğu için ayrıca serinin başvuru kitabı niteliğindedir. Ayrıca standart vampir hikayelerinden sıyrılan, "sis" bastığında ürkmenize sebep olacak, bir oturuşta okunacak kadar akıcı ve sarıcı olması sebebiyle de, kanaatimce serinin en güzel kitabıdır.

Kitabı tanıtırken bu evrenin, Unutulmuş Diyarlar ve Ejderha Mızrağı serilerinde geçen evrenlerle paralel olduğunu belirtmiştim. Kısmet olursa, bu seriye ilişkin diğer kitapları tanıtırken bu bağlantıları daha net anlatacağım. Kısaca değinmek gerekirse, Ravenloft serisinin ilk kitabında Unutulmuş Diyarlar evreni ile bağlantılar anlatılmakla birlikte, bir diğer Ravenloft karakteri olan Lord Soth ile de Ejderha Mızrağı evreniyle bağlantı kurulmaktadır. Ravenloft'ta bu iki evrenle paralellik arz etmekle birlikte, daha çok fantastik kurgu sevenlerin iyi bileceği, Lich(ölüm büyücüsü), death knight(ölümsüz şövalyeler) gibi ölümsüz (undead) olarak tabir edilen karanlık yaratıklarla yüz yüze gelinir. Yani elfler, cüceler, şövalyeler gibi pek çok fantastik kurgu evreninin olmazsa olmazları olan türlerle karşılaşmanız olası değildir. Seriyi kasvetli, karanlık ve kötülükle dolu bir ortama sürükleyenler de işbu karakterler ve onların hikayesidir. Strahd sadece Ravenloft'un değil, fantastik kurgunun kült karakterlerindendir. Hayatını anlamlandırış şekli, eylemleri ve söylemleri çok derin anlamlar taşır. Özellikle P.N. Elrod'un kitaplarında Strahd'ın aynı zamanda edebi bir derinlik taşıdığını net olarak fark edebilirsiniz. Sürekli aynı fantastik hikayeler etrafında dolanmaktan sıkılan bünyeler içinse kesinlikle tavsiye edilir. Ortamının bütün kasvetini üzerinizde dolaştıracak ve kelimelerin yarattığı sisin içinde Strahd'ın dişlerini boynunuza geçirecek olmasının ürpertisini yaşatacak olmasına karşın, korku ve fantastik kurgu edebiyatı hayranlarının muhakkak okumuş olması gereken bir kitap.

Yeni bir kitapla buluşmadan önce, siz siz olun ve Strahd'ın bizzat kendisi olan topraklarda adımlarınıza dikkat edin. Ve mümkünse sislerden uzak durun.

    




19 Temmuz 2014 Cumartesi

Karmaşanın Ortasında: Deliduman - Emrah Serbes

"Ömrümüzü yaptığımız yanlışlardan geri dönmekle harcamıştık 
ama hayatı hala ilerlenecek bir şey olarak görüyorduk"


Bir roman karakteri olarak Behzat Ç.'yi yaratmış olması ve yazdığı Ankara polisiyeleri ile bir Ankaralı okur olarak bildiğim caddelerde geçen hikayeler okuma fırsatını vermesi sebebiyle Emrah Serbes'in hep ayrı bir yeri olmuştur bende. İyi bir polisiye-kurgu yazarı olmasına karşın, Emrah Serbes'in Her Temas İz Bırakır (Behzat Ç.) dışında okuduğum ilk farklı eseridir Deliduman. Kitap İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 350 sayfa. Yeni çıkmış kitaplardan ve hakkında yapılan reklamlar ile Selim İleri'nin eleştirisinin ardından okumanın benim için kaçınılmaz olduğu bir kitap haline geldi. Reklam kampanyası sırasında "Gezi Olayları" vurgusunun yer alması kitabı merak ettiren bir unsur olmakla birlikte, bu konuda yanlış yönlendirme yapıldığını düşünüyorum. Hatta kitabın son kısmına gelene kadar Gezi sadece arka planda süregelen ve roman karakterlerinin pek de üzerinde durmadığı bir olgu. Okuduğunuz anda, sizi hızlı bir şekilde ortamın içerisine sokuyor. Amma ve lakin girişte hızlı bir şekilde içine girdiğiniz romandan pek de olumlu olmayan hisler yüzünden çıkamıyorsunuz. Özgün olabilecek bir konu, üslup ve karakterler yüzünden insanı romandan biraz uzaklaştırabiliyor. Garip olanı ise kendinizi romanı bitirmek zorunda hissetmeniz ve son sayfaya kadar kendinize hikaye ve karakterlerle ilgili mazeret uydurmaya çalışmanız. Bu olumlu anlamda bir eleştiri de olabilir mi bilmiyorum; fakat Emrah Serbes'in üslubu ile yakından alakalı bir durum olsa gerek. Zira ufak bir hayal kırıklığı ile birlikte okuyucuya romanın sonuna kadar bu durumun geçeceğine dair ümit veren bir anlatım var. Bu sebeple kitabın sonuna geldiğinizde, "bu muydu" dememek elde değil. Öncelikle karakterlerin yaşları, yaşantıları ve yansıttıkları ruh durumu ile ilgili epey sorun yaşadım. Kitabı okuyan bazı arkadaşlarımın "kitaptan tatmin olmadıkları" dip notunu düşerek, Gezi dönemi 17 yaşındaki gençlerinin Çağlar gibi olduklarına beni ikna etmeye çalışmaları gibi bir durum yaşadım. Evet Çağlar 17 yaşında bir gencin düşünemeyeceği, düşünse bile doğru kelimelerle anlamlandıramayacağı pek çok olguyu 30 yaşında bir insan olgunluğu ile göz önüne seriyor. Lakin Çağlar ile düşüncelerinin birbirine uymamasının asıl sebebi, Çağlar'ın 17 yaşında olmasından çok, roman içerisinde meslek lisesinden arkadaşı ile bir saat önce bira içip, yüzeysel konular hakkında tabir-i caizse kız meselelerinden konuşuyorken, takip eden bir saatte insanoğlunun çok kafa yorduğu felsefi durumlara dair beşeri olgunluğu çoktan aşmış bir şahıs vasfında çıkarımlarda bulunuyor olması, bir anlamda kurgu bir karakterde bile eğreti durabilecek yoğunlukta çelişki yumağı bir karakter olması,  benim gözümde asıl olumsuzluğu yaratan unsurdur. Yaşadığı tek aşk hikayesinde aslında kendisi ile nasıl dalga geçildiğini dahi kurgu esnasında öğrenebilen bir karakterin, aşk hakkında uzun boylu laflar etmesi bana pek gerçekçi gelmedi ne diyeyim.

Çağlar'ın büyük bir çelişki içerisinde yaşayan çift kişilikli bir karakter olma ihtimalini bir kenara bırakırsak; yaşadığı sosyal çevre ve aile ortamı düşünüldüğünde, aynı bünye içerisinde "ununu eleyip, eleğini asmış bir bilge" ile "küfürbaz bir ergen" karakterini barındırması bence merak unsuru sebebiyle insanı romanın içinde tutan, aynı anda da karakterin gerçek olmaktan uzaklaştığı hissini uyandırması sebebiyle de romandan uzaklaştıran bir durum olmuş. Hakeza aynı ikilem durumu Çağlar'ın kız kardeşi için de geçerli. Ergenlik döneminin farkındalığı artmış bir dönemi olabilecek 12-13 yaşlarında bir kız çocuğunun dahi kuramayacağı cümleleri, dokuz yaşında bir çocuktan duymak romanın gerçekçiliğine zarar veriyor. Açıkçası Deliduman'da en tutarlı karakter "Mikrop" ki o da romanın sonlarına doğru "Gezi olaylarının" romanı ele geçirmesi ile birlikte bu tutarlılığı bir nebze yitiriyor. Romanın son kısmı dediğim zaman da ayrı bir parantez açmam gerekiyor. Zira Gezi Parkı olayları denildiğinde İstanbul entelektüeli ve sosyal medya üzerinden sürekli devrim yapan güruhun aklına, sadece park etrafında gösterilen direnişin gelmesi ve bunun hikaye edilmesi, aslında kümülatif bir başkaldırı niteliğinde geçen eylemin ilk zamanlarının, nasıl rahatça konsolide edilebildiğini açıklıyor bize. "Olay bir kaç ağaç değil" sloganıyla savunulan bir eyleme dair hikaye oluşturulurken, bu eylemlere dair oluşturulan pek çok hikayenin sadece birkaç ağacın etrafında geçiyor olması, bu toplumsal hareketin nasıl yönlendirilip, daraltılıp, bastırıldığı konusunda da ciddi ipuçları taşımaktadır. Sırf bu açıdan, bilinçli bir anlatım olup olmadığını bilmememe rağmen bu yönüyle romanın İstanbul dışında yaşayan "biz insanlara" bir fikir verdiğine inanıyorum. Romanın kurgusunun biraz aykırı şekilde Gezi olaylarına bağlanmasının yanı sıra, yanında, dayısının belediye başkanı olmasının forsunu taşıdığı kartı göstererek iş bitiren ve bununla kendini tanıtan bir gencin, park etrafındaki eylemcileri görür görmez sinmesi de hakeza "herşeye kendisi karar veren" Çağlar İyice'nin sorunlu karakter yaratımının son noktası olmuş. Genelde bu tip narsisist insanların, her ne koşulda olursa olsun, karşılaştığı güruhun etkisi ne kadar büyük olursa olsun bu tip kişilik kırılmaları yaşaması narsisizmin psikolojisine ve birey üzerinde vaki yansımalarına aykırı gibi göründü gözüme. Hasılı kelâm Çağlar'ın aydınlanma süreci de pek gerçekçi gelmedi bana.

Gezi olayları sırasında yaşananların anlatılmak istemesi, bu süreçte gerçekleşenlerin duyurulmak istemesinin kötü bir tarafı olmayabilir; ancak genel kurgunun bir anda kaybolarak romanın istikamet değiştirmesi, Gezi eylemlerine Kıyıdere'de farklı ve daha geniş bir çerçeveden bakabilen karakterlerin, bütün bir direnişi park sınırları ile daraltması okuyucuyu hem yoruyor, hem hayal kırıklığına uğratıyor,  hem de kafasını karıştırıyor.  Bununla birlikte sınırları çizilen kurguyla, karakterlerin sınırları birbirini tutmuyor. Şöyle ki, fantastik bir dünya kurgularsanız, kurallarını da belirlerseniz, 17 yaşında bir çocuğu efsane bir büyücü yapabilir, bir ejderhaya bindirip uçurabilir, bir orduyla savaştırabilirsiniz. Okuyucu sınırların nerede bitebileceğini bildiğinden bütün bu olanlar, kitap okunduğu anda ona gerçekçi gelebilir. Ancak Deliduman'da çizilen kurgu, gerçek hayatın; Kıyıdere isimli bir sahil kasabasının sınırlarının pek çok kez geçildiği ve gerçekçiliğin aşıldığı bir roman olmuş. Şu ana kadar yazdıklarımdan sonra, "beğenmediğin bir romanı niye tanıtıyorsun" diyebilirsiniz. Açıkçası bu zamana kadar acizane görüşlerimi paylaştığım sitemde hep beğendiğim ve hakkında birkaç şey söylenmesi gerektiğine inandığım kitapları tanıtmaya özen gösterdim. Fakat şahsımda oluşan beklenti sonrasında, okumadan bu romanı tanıtacağıma dair vermiş olduğum sözü yutmamak adına kitabı tanıtmaya kendimi mecbur hissettim. Elbette bu sayede bir şeye daha karar vermiş oldum. Bundan sonra en azından yarısına kadar okumadığım hiçbir kitabı tanıtmayı taahhüt etmemem gerektiğini. Zira olumsuz anlamda eleştiri de bulunmaktan pek hoşlanmıyorum. Eminim ki Emrah Serbes bu romana çok büyük emek harcamıştır. Hakeza yayıncı da. Buna karşın okuyucudan okuyucuya değişen bir beğenme eğrisi olduğundan, her zaman okuyucuyu tatmin edebilmek mümkün değildir. Bazı insanlar okuduğunu beğenir, bazıları ise beğenmez. Sırf bu sebeple, insanların emek harcadıkları bir şeyi pervasızca eleştirmekten hoşlanmadığım için, sadece beğendiğim kitapları tanıtmaya daha fazla özen göstereceğim artık. Hatta bu eleştiriyi yazmamayı bile düşündüm. Bununla birlikte benimle beraber kitabı okuyan pek çok kişiden benzeri yönde eleştiriler geldiğinde bazen olumsuz olanı da söylemek gerekir diye düşünerek karşınıza çıktım. Belki ben okuduğunu anlayamayan bir adamım, belki de yazarın üslubu beni yeterince çekmedi.

Sonuç olarak Deliduman bende, beklediğim o etkiyi yaratmadı. O yüzden sürç-i lisan ettiysem affola.





18 Temmuz 2014 Cuma

Roma İmparatorluğu'nun Şafağında Bir Esrar Perdesi: Etrüskler (Bölüm-1) (M.Ö. 1.300 - M.Ö. 264)

"Ben soylu bir küheylanım, 
Ama bir katırla birlikte koşuldum, 
Bir yük arabasını çekmem, 
Kamış ve sap taşımam gerekiyor"
Sümer Atasözü


Genel tarih içerisinde, kökenlerine dair soru işareti bulunan uygarlıkların, Ural-Altay dilleri stereotipine uygun diller konuşuyor olması ve örf, adet, ananelerinin bu toplumlarla yakın ilişki içerisinde bulunuyor olması buna karşın bir yandan da Orta Doğulu bir profili genlerinin bir yerinde bulunduruyor olmaları bir tesadüf mü yoksa bir dayatma mı? Yedi aydır süren maratonum boyunca okuduğum ve hakkında kesin bilgilere ulaşılamayan her uygarlık hakkında yoğun bir köken tartışması olduğunu fark etmiş durumdayım. Bu hususun iki türlü açıklaması var benim zihnimde; ya gerçekten bu uygarlıkların kökenine dair bir gizem var ve bizler de dahil her millet kendine tarihi bir portföy hazırlamaya çalışıyor, ya da bu işin arkasında, tarihten çok siyaset ve bu siyasetin getirmiş olduğu bir örtbas etme politikası yürütülüyor. Başka bir ihtimal yok mu derseniz, henüz benim bakış açımdan üçüncü bir ihtimale yaklaşamadığımı belirtmeliyim. Sümerliler-Kengerliler ile ilgili yazımı yazarken de belirttiğim gibi, Etrüskler uzun bir süre gizemli hatta uzaydan bile gelmiş olabilecek topluluklar arasında gösterilmeye çalışılan kavimlerden. Bu sebeple tipik bir sıralama ile kendileri Sami veya Hint-Avrupalı olmayan; bu iki sınıfa dahil olmadığı için de, bu iki kökenden yetişmiş tarihçiler tarafından palas pandıras, ne idüğü belirsiz uygarlıklar sınıfına taşınmış, gizemli, bilinmeyen, ört bas edilmiş bir esrar perdesi aslında. Bu konuda okuduğum kitapları sizlere tanıtacağım; lakin üzerinde durmadan geçemeyeceğim bir nokta olarak, tarih araştırmalarında kendi bilim adamlarının teorilerinin üzerine basıp onlarla dalga geçen fahri araştırmacıların, aynı hassasiyeti savundukları ve zamanla çökmüş olan tezler için de yapmaları temennisine sahibim. Türk olmayanın daha iyi bileceği; arkeolojiyi, tarihi, araştırmayı bizden daha iyi yapabilecekleri, bizden daha mantıklı çalışmalar kurabileceklerine dair kör inançları sayesinde tarafsız tarih adına, tek taraflı tarih anlatımına dimağlarımızı mahkum etmeye çalışanların bu kıt medeniyet sevdası, gerçekten benim topluma ve bu toplumun araştırmaya dair güdülerinin harekete geçmesine olan inancımı zedeliyor. Yabancı bir bilim adamının kaliteli bir baskıyla çıkarılmış kitabını okuyarak, sorgulamadan o gerçekliklere iman edenlerin, güç bela bir matbaada basılmış Türk tarih tezlerini; hayalcilik, pespayelik ve daha da kötüsü ırkçılık olarak yorumlaması bu ülkede düşünce kültürünün hala gelişmemiş olduğunu, insanların hala ideolojik kaygılarla tarih gibi bir bilim dalını kirletmekten çekinmediklerini gösteriyor. Geçelim kitaplarımıza;

Sanat Tarihi Açısından Bir Uygarlığın Ele Alınışı: Etrüsk Sanatı - Elif Tül Tulunay

Eski çağ tarihi söz konusu olduğunda, bir uygarlığı inceleme bahsinde, önemli olan unsurlardan birisi de o uygarlıktan geriye kalan sanat eserlerinin incelenmesidir. Sanat tarihinin uygarlıklar ve onların kültürleri açısından yaptığı incelemelerle genel tarihe yaptığı bu yadsınamaz katkı, aynı zamanda belirli noktalarda eksik kalmış bilgilerin edinilmesi açısından da yol göstericidir. Bu cihetle Etrüskler gibi haklarında pek çok gizem bulunan uygarlıklardan günümüze kadar ulaşan sanat eserlerinin tahlili önemli bir çok soruyu cevaplandırabilir. Size tanıtacağım bu kitap Arkeoloji ve Kültür Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 168 sayfa. Kitabın son 30 sayfalık bölümü, dipnotlar ve kaynakçaya ilişkin bilgiler içeriyor. Kitabın yazarı bir arkeoloji profesörü ve kitapta Etrüsk buluntuları, mezarları, heykelleri ve diğer el işçiliği eserlerinin tahlilini yapıyor. Eserlerin bir bölümü, İskitlerle anılan hayvan üslubundan izler taşımakla birlikte, Yunan uygarlığı ile yakın ticari ve siyasi temasta bulunulduğu için, büyük bir kısım sanat eserinde de Yunan üslubunu görmek mümkün. Etrüsk eserleri yoğun olarak Yunan tanrılar panteonuna ilişkin izler taşıyor olsa da, kendine has bir üslubu olduğu kaçınılmaz. Bu eserlerin sanat tarihi açısından tetkiki ile taşıdığı izlerle, arkeolojik geçmişlerine dair akademik nitelikte bir çalışma içeriyor kitap. Benim bu maratonda bu kitabı tanıtmamın sebebine gelince; aslında Etrüskler konusu ile ilk tanışıklığım bu tarih maratonuna rast gelmiş değil. Uzun süredir incelediğim ve yakından takip ettiğim bir konu. Hatta maratona başlamama sebep olan Reha Oğuz hocanın kitabını satın almamın sebebi de Etrüskler olmuştu. Bu uygarlıkla ilgili okumalarım sırasında, Etrüsklerin kökenlerine ilişkin tezlerde bizim akademisyenlerimizin yoğun olarak üzerinde durduğu konulardan birisi, Etrüsklerin de sanat eserlerinde hayvan üslubunu yansıtıyor oldukları idi. Hatta bu konuyu Etrüsk-Türk bağlantısı noktasında ele aldıkları için epey de dikkatimi çektiğini söylemeliyim. Elif Tül Tulunay'ın bu konudaki bakış açısı akademik ve tarafsız nitelik arz ediyor. Bu anlamda da en azından Etrüsk sanatına dair bilgi sahibi olmak ve daha geniş bir bakış açısı kazanmak adına önemli bir eser. Sanat tarihi ile ilgilenen ve bu konuya ait kitaplardan hoşlananlar için rahatlıkla önerebileceğim bir kitap. 

Köken Tezine, Farklı Bir Sesin Desteği: Etrüsk-Türk Bağı - Firudin Ağasıoğlu (Celilov) 

Geçmişte Etrüsklerin İtalya'da yerleşik olup olmadıkları, eğer buraya bir göç ile geldi iseler nereden gelmiş olduklarına ilişkin pek yoğun tartışmalar mevcuttur. Son dönemde yapılan gen araştırmaları neticesinde, Herodot tarihinde isabetli bir şekilde vurgulandığı üzere, dünyanın pek çok bölgesinden alınan dna örneklerinde; Batı Anadolu'daki insanlar ile Toscana bölgesindeki (Etrüsklerin hakim olduğu bölge) insanların dna örneklerinin karşılaştırılması sonucu yüksek oranda uyumun tespit edilmesi Etrüsklerin Lidya topraklarından göçen Tyrrhenler olduğuna ilişkin tezi ciddi bir kanıta kavuşturmuş durumda. Bu doğrultuda Etrüsklerin Türklerin ilk atalarından olması başka bir deyişle -antropolojik değil kültürel anlamda kullanmayı tercih ettiğim- Türk kültürü ve medeniyetinin ilk temsilcilerinden olmaları yönündeki tezler önem kazanmış durumda. Size bu kapsamda tanıtacağım ikinci kitap Bilgeoğuz Yayınları tarafından basılmış. Karton kapaklı  238 sayfa. Renkli görsellerle süslenmiş, sayfa yapısı açısından kaliteli bir baskı. Lakin en son söylemek istediğimi ilk başta söylemeliyim. Çeviri ve metnin kitaba yerleştirilmesi konusunda sanki biraz özensiz davranılmış gibi. Kitabın yazarı Azeri olduğu için, belirli yerlerde çevrilmeyen metinleri az buçuk Azeri Türkçesi bilgisi ile kotarabilirsiniz; fakat hiç çevrilmemiş Kiril alfabesi ile olduğu gibi bırakılmış olan bir-iki pasaj var. Bunun dışında resimlerin altındaki açıklama yazılarında da aynı durumla karşılaşılıyor. Oysa biraz daha özenli ve dikkat edilerek yapılmış bir baskı, muhtevası dolayısıyla çok büyük kıymet taşıyan bu esere, çok daha fazla değer katmış olurdu. Ben buradan bu hususu belirtmiş olayım, umarım yayınevi de en azından bir sonraki baskılarında bu hususa daha fazla dikkat eder. Firudin Ağasıoğlu Etrüsk meselesini incelemek için Urmu Teorisini Altay Teorisine karşı ileri süren Azeri bilim adamlarından. Ona göre Altay Dil Teorisi bazı uygarlıkların Türk kültürü ile bağını açıklamak konusunda yanlı ve yetersiz kalmakta. Eski Çağ Türk tarihini incelerken bu konuda hakkı olduğuna inanmak için yeterli delil olduğuna inanıyorum. Kısaca Urmu Teorisi nedir derseniz, bu teoriye göre Proto-Türkler'in ilk yurdu Mezopotamya, özellikle bugün İran tarafından kurutulmaya çalışılan Urmiye Gölü civarındadır. Göçlerin bu bölgeden hem Orta Asya'ya, hem Batıya doğru gerçekleşmiş olduğunu ve Orta Asya'ya göçenlerin, göç yollarını tekrar batıya çevirmesi ile günümüz eski çağ tarihinin oluşmaya başladığını savunan teori. Bu kapsamda bu kitapta da geniş bir örneğini göreceğiniz üzere, Prof. Dr. Firudin Ağasıoğlu'na göre Ön(Proto)-Türkler M.Ö. 4. binyılda Urmiye gölü çevresinde ilk yurtlarından doğuya, Orta Asya'ya uzanarak burada Afanasyevo ve Andronovo kültürlerini oluşturarak Türklerin ilk atayurdu kabul edilen -yazara göre ikinci atayurt olan- Orta Asya'ya hakim olmuşlardır. Buradan batıya göçen kollar da, Anadolu'da yer alan Ön-Türk boyları olduğu yönünde tezler geliştirilen Hatti, Hurri, Frig, Trak, Pelasg gibi uygarlıklar ve kültürleri oluşturarak bölgeye hakim olmuşlardır.

Urmu teorisi ile ilgili Etrüskler hakkında düşüncelerimi paylaşacağım son yazıda daha detaylı açıklama sunacağım. Şimdilik kitabımıza devam edersek, Firudin hocanın bu kitabı, Urmiye'den batıya göçen boyların oluşturduğu yüksek bir medeniyet olan Etrüsk medeniyetinin aslında bir Ön-Türk uygarlığı olduğu yolundaki delilleri sunmak amacı taşıyor. Önce Etrüsklere ilişkin kaynakları inceleyen yazar, daha sonra Kafkas-Troya-Etruriya arasındaki bağı açıklayarak devam ediyor. Etrüsklerle ilgili en yaygın Türk tezlerinden biri olan ve kaynak olarak Aeneas Destanı, İlyada ve Herodot tarihinde geçen ifadelerin gösterildiği tezler arasında, farklı bir tez olarak Firudin Ağasıoğlu Urmiye civarından Kafkasya'ya, bugünkü Azerbaycan'a göçen halkın, buradan Troya'ya, oradan da Etruriya'ya giden halk olabileceği yönünde deliller sunuluyor. Etrüsklerin Batı Anadolu'dan göçmesi yönündeki iki tezin gerçek olması ihtimali de dikkate sunulmuş. Kaldı ki Lidya'dan Tyyrhen komutasında göçenlerle, Troya'dan Aeneas komutasında İtalya'yı mesken edinenlerin arasında epey bir zaman farkı var. Bu bağlamda Ön-Etrüskler olarak tanımlanan Villanova kültürünün M.Ö. 1.300 civarına kadar geri gittiği düşünülürse, Etruriya'nın kuzeyine gerçekleşen ilk göçün Aeneas komutasında ki Troyalılar tarafından yapılmış olduğu düşünülebilir. Yazar daha sonra Etrüsk ve Sakalar arasındaki benzerliklerden dem vuruyor ki, bu tezler Etrüsklerin Türklüğü hakkında en detaylı delil sunulan tezlerden. Bununla ilgili de düşünce yazısı kısmında geniş bilgi sunmayı planlıyorum. İki bin yıllık bir süre boyunca ölü diller içerisinde yer aldığından, son iki yüz yıldır çözümlenmesi için harcanılan pek çok emeğe karşın Etrüsk dili tam olarak çözümlenmiş değil. Buna karşın yazar tarafından Etrüskçe ve Türkçe arasında benzer olabilecek kelimeler üzerinden bir analiz de yapılmış. Kitap boyunca demografik, etnogenez açıdan Etrüsk-Türk bağı ciddi delillerle vurgulanmış durumda. Din, sosyal yaşam, sanat açısından rastlanabilecek benzerlikler de mevcut. Bu sebeple Etrüskler hakkında araştırma yapıyorsanız muhakkak okumanız gerektiğine inandığım bir kitap.

Pelasglardan, Basklara Uzanan Yolculuk: Türklerin İlk Ataları - Adile Ayda

Başlığı okuduğunuzda hemen fikir sahibi olmamanız için kitapla ilgili giriş cümlelerine geçmeden, Baskların Türklerin atası olduğuna yönelik bir tez olmadığını belirteyim. Baskların kökeni ile ilgili beş sayfa boyunca yapılmış açıklamalar ve tezlere binaen bu başlığı seçtim. Türkiye'de Etrüskoloji denilince akla gelen ilk isimlerden birisi Adile Ayda'dır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de, elçi olarak görev yaptığı uzun yıllar boyunca Etrüsklerin Türk olduklarına dair tezlerini Fransızca kitaplarda bastırıp, Avrupalı Etrüskologlarla bu konuda ciddi şekilde fikri tartışma içerisinde olmasıdır. İtalyanca ve Fransızca'ya hakim olması sebebiyle, pek çok yabancı vesika ve tarihi belgeyi inceleyerek oluşturmuş olduğu tez, üzerinden kırk yıl geçmesine rağmen, günümüz şartlarında dahi ciddi bir tez ve dikkate değer bir araştırma niteliği taşıyor. Bu araştırmalarının bir ürünü olarak Türkçe basılan kitaplarından birisi olan "Türklerin İlk Ataları" yoğunlukla Etrüsk-Türk ilişkisini incelemekle birlikte, Pelasglar, Sakalar ve hatta Basklara dair önemli bilgiler içermekte. Kitap 1987 yılında Ayyıldız Matbaası tarafından basılmış. Karton kapaklı 218 sayfa. Eski ve kıymetli bir kitap. İnternet sahaflarında yaptığım kısa bir araştırma sonucu temin etmeyi başardığım, bu sebeple kütüphanemin kıymetli bir misafiri olan kitap hakkında tek başına bir yazı da yayınlayabilirdim. Lakin Türk Tarihi Maratonu kapsamında kitap tanıtma usulüm malum olduğu üzere, bir kısmına burada, bir diğer kısmına da düşünceler yazısında yer vereceğim önemli bir eser. Adile Ayda Etrüsk meselesinin daha kolay çözümlenebilmesi için, Mikenlerden önce bugünkü Yunanistan'ı işgal eden ve orada yüksek medeniyetin ilk temellerini atan; Herodot'un Pelaskoi diye betimlediği halkın kökeninin çözümlenmesi gerektiği görüşünde. Dilimize Pelasglar olarak geçen topluluğun kim olduğuna dair, hem kitabın sonunda sunduğu tebliğ, hem de kitabın girişinde yer alan ana bir metin mevcut. Kendisinin de tavsiye ettiği üzere, kitapta Pelasglarla ilgili bölüme başlamadan önce, kitabın sonlarında yer alan "Pelasglar Kimdir" başlıklı tebliği okumanız, yazarın bahsettiği şeyleri daha kolay özümsemenize sebebiyet verecektir. Ayda'ya göre, Pelasglar, Miken uygarlığı ile karışmalarına rağmen, buradan Batı Anadolu'ya, (Lidyaya) Limni adasına göçmüş olma ihtimalleri yüksek bir halk. Bu bölgelerden de, Villanova yani Ön-Etrüsklerin topraklarına göçtüklerini, dolayısıyla Etrüsklerin atasının Pelasglar olabileceğini savunuyor. Yalnız iki ayrıntı ile birlikte; kitaptaki hakim görüş doğrultusunda, yazara göre Etrüskler aslında Turlar ile Sakaların birleşmesinden doğan bir ulus. Turların kim olduğu sorusuna Troya olarak cevap veriyor ve ülkenin isimlerinden birisinin Truia olarak yazılmış olmasını buna delil gösteriyor. Bu tezi ile aslında hem Etrüsklerin atalarının Troyalı olduğunu, hem de Troyalıların atalarının Pelasglar olduğunu savunuyor. Batı Anadoludan göçenlerle, Güney Rusya ve Alpler üzerinden İtalya'ya inen Sakaların (Herodot'un tarifi kullanılıyor; Skuthailer yani İskitler) birleşerek yüksek Etrüsk medeniyetini oluşturduğunu belirtiyor.

Etimolojik ve dilbilimsel ilkeler doğrultusunda, tıpkı İskitler bahsinde Zaur Hasanov'un bahsettiği hususlara yakın bir şekilde, İskitlere ilişkin doğru okunuşun "Sku" olduğunu, Herodot'un kendisine, "o" ları hafifçe bükerek konuşan bir halk olduğu düşünülen İskitlerin kendilerini; "Ben Suku" yani Saka olarak tanıtmış olma ihtimaline dayanan varsayımları da var. Bu varsayımların bir kısmı elbetteki delilden yoksun, beyin fırtınası şeklinde gelişmiş. Adile Ayda Hasanov'un göre "Skuz" olarak okunması gereken kelimeyi "Sku" olarak okumakla nihayetinde Pelasgların da aslında "Pela-Sku (Saka)" Etrüsklerin de "Tur-Sku (Saka)" olarak birer Saka kavmi olduğunu, yani her iki topluluğunda Turani olduğunu iddia ediyor. Etrusci, Trusci kelimesinin çözümlemesi ile Pelaskoi kelimesinin çözümlenmesi düşünülürse, mantıki olarak çok geçerli tespitler olduklarını düşünüyorum. Bununla beraber, Tyrrhen okunuşuna da karşı çıkan Ayda, eski Yunancada "y" nin "u" olarak epsilon "e" nin de eskiden "a" olarak okunduğuna dair, akademik bir dilbilim kaynağında verdiği delille, doğru okunuşun "Turan" olduğunu, Latinlerin Tyrrhen Denizi dedikleri yerin, aslında Turan Denizi olduğunu iddia ediyor. Bu konulara dair sunduğu deliller, kaynaklar ve yabancı etrüskologların bazen bilinçli, bazen sehven sundukları verileri kullanmış. Sehven veri sunmaktan kasıt ise, bazı etrüskologların ve batı eski çağ tarihçilerinin kazayla Etrüsk-Türk bağına ilişkin delil olabilecek verileri sunması ve daha sonra kendi sundukları belgeleri yalanlamaları anlamında sunduğum bir ifade. Ne yazık ki, günümüz tarihçiliğinin, siyasi, ideolojik ve ırkçı bir hal almaya başladığı günlerde, tarih yazmak adına tarihin sürekli tahrif edildiği bir dönemden geçmesinin nadide bir delili oluyor bu durum. Kitapta Etrüskler ve Pelasglardan başka İskitlere de geniş yer ayrılmış durumda. Saka ismi üzerinde ve okunuşu üzerinde duruluyor. Herodot tarihinde geçen Sokolot ve Skuthai kelimelerinden bugün pek çok Türkologun vardığı bilgilere 40 yıl önce mantıkla ulaşmayı başarmış olması açısından Adile Ayda'nın eseri gerçek bir hazine. Kitapta ayrıca Basklara ilişkin ilgi çekici bir bölümde mevcut. Etrüsk ve Pelasg isminde izlediği ilerlemeyi Basklar içinde sergileyen Adile Ayda, Ba-Sku, Baska kelimeleri arasında kurulan bağı, başka eserlerden alıntı ile sunuyor ve ekliyor; "bu konunun daha ayrıntılı araştırılması lazım." Nadirkitap'da halen satışta olduğunu görebiliyorum. Lakin kıymetli ve az bulunan bir eser. Sadece Etrüsklere değil, Türklerin ataları olabilecek uygarlıklara dair de bir başvuru kitabı. Daha da önemlisi, Altay teorisini, Urmu teorisi ile bir bütün haline getirebilecek bağlantıların kurulması açısından elzem deliller içeriyor. Son olarak Adile Ayda zaman geçtikçe kitabının değerinin anlaşılacağını belirtmiş kitapta. Buna bende yürekten inanıyorum.

Etrüskler ile ilgili kitaplara dair ilk bölümü böylece bitirmiş durumdayım. Kısa bir süre içerisinde iki önemli kitap ile ikinci bölümü, ondan sonra da Etrüsk uygarlığına ilişkin düşüncelerimi paylaşacağım yazıyı da yayınlayarak, Eski çağ Türk tarihini uygarlıklar bazında bitireceğim ve size bu konudaki genel kaynakları tanıtacağım.

O zamana kadar tarihin tozlu rafları arasında gezinmeyi ihmal etmeyin ve sağlıcakla kalın.







 

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Kelimelerin Ruhumuzda Bıraktığı Lekelere Dair: İz - Aysel Gülle

"Ey Kalabalık, 
Sağır olduğumuz için mi 
Gür çıkar sesiniz"



Bazı insanlar anlatmak istediklerini sayfalar dolusu yazarak anlatabilirken, bazıları için iki satır yeterli olur. Meramını kısa iki satırla veya bir dörtlükle anlatabilen, bir mısra ile insanın üzerinden bir ömrü geçirebilen insanlara saygı duymak lazımdır. İşte bu yüzden şairlere ve şiirlere ayrı bir düşkünlüğüm olmuştur hep. Genelde bir erkekte ergenlik döneminde hoş görülmeyen bir şey olsa da, şiir yazmak aşık olan ve kelimeleri az çok bir araya getirebilen her erkeğin kaderinde vardır. Tuhaftır ki, şiir yazmak genç erkeklerde bir aşağılama sebebi olmasına karşın günümüzün en usta şairleri hep erkekler arasından çıkmıştır. Kendi zevkime göre iyi bir şiir külliyatım olmakla birlikte, sizlere bugün yeni bir şairi ve onun ilk şiir kitabını tanıtacağım. Üstelik genel algının ötesinde bir kadın şairin dizelerinde üzerine ömürler yüklenmiş satırlardan bahsedeceğim. Kitap İkinci Adam yayınları tarafından basılmış, kağıt kapaklı 149 sayfa. Şair yakın bir tanıdığım olmasına karşın, şiirlerini okudukça aslında kendisini yeni tanıdığımı anladığımı söylemeliyim. Şiirler ile birlikte bizzat Aysel Gülle'nin ve Aykut Tokaçoğlu'nun çizimleri ve Erhan Taçlı'nın fotoğrafları da şiirlere eşlik ediyor. Aykut Genç'in imzası olan konsept ve tasarıma baktığınızda, sadece şiir okumadığınız ama aynı zamanda bu çizimlerle de bir şeylerin anlatılmaya çalışıldığı özgün bir eseri elinizde tuttuğunuzu fark ediyorsunuz. Sayfaları çevirip büyük beyaz bir sayfanın sonunda iki dize ile karşılaştığınız da, bütün bir sayfanın neden böyle kullanıldığını ve hatta müşkülpesent bir şekilde harcanmakta olduğunu kendinize sorabilirsiniz. Oysa hayatlarımızda böyle değil mi? Büyük beyaz sayfalarda iki satırlık anlamdan daha azı değil mi hayatlarımız? Bütün bir ömrün ardından anlatabileceğimiz anıların toplamı 4-5 saatten daha az değil mi?Sebebini bilmesem de, bilinçli bir tercih olarak yorumladım bu durumu. Zira pek çoğumuz koca bir hayatta iki satırla bile anlatamıyoruz bir şeyleri ya da anlamlandıramıyoruz. Yanlarındaki görseller kah şiirlerle bağlantılı, kah bağımsız tamamen. Kelimelerin bile anlatmakta yetersiz kaldığı durumlar var ya, işte onları anlatsınlar diye konulmuş kitaba.

Kitabın orta sayfalarında şairin yüzünün gözükmediği iki resmi var. Anlaşılan o ki, kelimeleri ile kendisini tamamen kağıda döken şair, kendisine bir tek yüzü kalsın istemiş. Öyle ki bütün bir kitap boyunca göze vuran dizelerle, yüzü dışında tüm benliğini açmış zaten okuyana. Şiirler insan hayatına dair. Tutsaklık, sınırlar, hayaller, korkular ve ümitlere dair. Çizimler de bir o kadar sürrealist üslupta. Olmayan bir gerçekliği, var etmeye çalışırmış gibi bir havası var. Hayatta sadece siyah ve beyaza yer veren pek çoğu gibi, çizimlerde siyah ve beyazı görüyorsunuz sadece. Örneğin okuduğumda beni allak bullak eden iki satır var "Yollar boğazına sarılırmış insanın, Sen gidince anladım". Gelişler ve gidişlerle dolu ömrümde yollara asfalt, dillere pelesenk olmuş yalnızlığımı anımsattı bana. Bazı insanlar vardır, kalabalıklar içerisinde yalnızdır. İşte benimde kendimi içinde saydığım o yalnızlardan birisiymiş gibi geldi bana şair. Lise yıllarımdan başlayarak, üniversiteden mezun olana kadar şiirler yazmışımdır hep. Halen de saklarım. Kendimce bir üslubum vardır; ama yazarken en keskin şekilde öğrendiğim şey, basit ama derin bir dörtlüğün, kıtalarca şiirden daha fazla anlam taşıyor olduğudur. İz'de çok fazla anlam yüklü. Anlamaya zorlamanıza bile gerek yok üstelik. Çok konuşmayı sevmeyen birinin, kelimelerden dahi tasarruf ederek yarattığı ciltlerce ansiklopedi gibi. Ne demiştim, şiir sihirli bir şey. Kimi sayfalar dolusu boşaltır içindekileri, kimiyse o sayfaya sadece bir dörtlük bırakır. Eğer bir hayatsa okuyup kelimelerini hapsetmek istediğiniz, kelimenin kıymetini bilene dört satırda yeter. 

Şiir seviyorsanız eğer, içinde kaybolabileceğiniz bir duygu atlasına ihtiyacınız varsa, bildik, şiirlerini ezberlediğiniz şairlerden farklı bir şairin dizelerini okumak istiyorsanız, İz'i kesinlikle tavsiye ederim. Şiirlerin dünyayı sardığı kitaptan en beğendiğim dizelerle veda etmek isterim sizlere; 


"Aynalara sana bakar gibi bakıyorum, 
Kendimi öyle daha çok seviyorum"  




15 Temmuz 2014 Salı

İnsana Üflenen Ruh, Ruhu Besleyen Nağme: Suskunlar - İhsan Oktay Anar

"Çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür; 
ama mükemmel bir şeyi güzel kılmak 
daha zahmetli bir iştir"




Tasavvuf bir yol olarak insanların önüne bazen kendi istediği, bazen ise beklemediği sair zamanlarda çıkıp, ona kapılarını açabilecek, vahdet-i vücut ve kader-i mutlak arasında gidip gelen ruhlarımızı farklı bir aşk türü ile tatmin etmeye nefsimizi zorlayabilecek yoğunlukta bir öğreti. Hayatı; yanı başımızda gerçekleşmekte olan olayları, farklı gözlerle, farklı kalplerle, bazılarımızın hiç erişmediği ya da erişemeyeceği farklı duyularla algılayan, adına harf denilen bir takım çizgilerle ifade edilen duyguların özünde yatan, sadece seslendirdiğimiz, isim verdiğimiz duyguların ham ve teklifsiz haline erişmeye çalışan insanları anlatan ve anlayanların erbabı olabileceği bir duygu durumu ya da. Belki de bu satırların yazarının tarif etmeye çalıştığı, tarif ettiğini zannettiği; ama kıyısından bile geçemediği bir ulviyetin yansıması. Kim bilir! Yine de tasavvuftan bahseden, tasavvuf ehlinin; sevmenin, istemenin, inanmanın başka bir yolu olabileceğini de gösteren ve bu yolun aşktan geçtiğine benliklerini inandıranlara ilişkin şeyleri okumak, beni hep farklı ruh durumları içerisine hapsetmiştir. Suskunları okumaya başladığımda, tasavvuf, musiki ve İhsan Oktay Anar üçlüsünün ne kadar vurucu olabileceğini pek iyi hesap edemediğimi fark ettim. Bu zamana kadar ilk romanı ve ustalık işi olan Puslu Kıtalar Atlası ile karşılaştırılan her yeni eserinde; karşılaştırılanın, ilki karşısında zayıf kaldığını düşünürsek, Suskunlar bu makus talihi yenebilecek ve hatta bazı okurlara göre yazarın en iyi eseri sayılabilecek nitelikte. Her zamanki gibi İletişim Yayınları tarafından basılmış olan kitap, karton kapaklı 269 sayfa. Bir İhsan Oktay Anar klasiğinden farklı olarak bu sefer, dağınık hikayelerin sona doğru tek bir noktada toparlanmaya başlamış olduğunu görebilirsiniz bu kitapta. Yani konuyla alakasız olarak gördüğümüz pasajlar kitabın sonlarına doğru öyle usta bir şekilde kurguyu tamamlar hale geliyor ki, bunun hikayesi neydi? şu neden böyle olmuştu diye nev'i şahsına münhasır bir hikayeler toplamı ile karşı karşıya olmadığımızı anlıyoruz bu romanda. Yazarın en hacimli romanı olduğunun da altını çizmek gerekir. Roman; Yegah, Segah ve Dügah olmak üzere üçe ayrılmış durumda. Burada yazarın makamlar üzerinden romanın bütünlüğüne dair kurduğu ustaca manevrada, musiki ile ayrıca ilgilenmiyorsanız ilk başta sadece geçici bir hoşluk veya bölümlendirme olsun diye verilmiş gibi düşünebilirsiniz. Oysa makam olmalarının yanı sıra, ney üfleyenlerin bilebileceği üzere bu makamlar aynı zamanda, 'ney'in deliklerinde kendilerine yer bulan notalardır. Dügah'ın son bölüm olması tesadüf değil aksine, neyde ilk beş perde kapatılarak çıkartılan ve pes üflenen bir ses olduğu için romanın kapanışına dügahdan daha uygun bir isim verilememesinin sonucu. Nasıl ki dügah son ise neyde kolay üflenen bir ses olan yegahın başlangıç olması da bir o kadar romanın bölümlendirmesini anlamlı kılıyor. Bu ince düşünce ile birlikte yazarın romanını aynı zamanda bir beste, bir musiki şaheseri kıvamında oluşturmaya çalıştığı da düşünülebilir. Hatta roman karakterlerinden Mevlevi hanenin şeyhi İbrahim Dede'nin "kusur benim imzamdır" lafzından hareketle, romanda bazı bölümlerde aranan ve bulunduğuna inanılan kusurların da, aslında Uzun İhsan Efendinin imzasını taşıyor olduğunu ayrıca not düşmek gerekir. 

Bütün bunlara rağmen, kitabın ana temasının müzik olduğuna ilişkin yorumlara katılmıyorum. Kitabın ana teması çok daha fazlasını içeriyor zira. Muhteşem Neyzen Batın'ın kimliğinde Tanrıyı bulan ve dünyayı, ruha üflenen nefesi müzik olarak gören, buna karşın romana adını veren susanları, suskunları bambaşka bir hal üzere tasvir eden Anar'ın yapmaya çalıştığı, müzik terimleri üzerinden alegori yaparak bir beste sunmaktan çok, felsefenin dehlizlerinden, tasavvufun dinginliğine; orada vardığı duraktan, ilahiyatın ve kelam ilminin sonsuzluğuna açılan bir yolda müziğin okuyucuya eşlik etmesini sağlamak olmuş. Okuyan pek çok kişinin ilk anda keşfedeceği üzere Zahir'in Hz. İsa'nın sembolik şekilde vücut bulmuş hali olması, Batın'ın kimliğinde Tanrının varlığı ispatlanırcasına gözler önüne seriliyor. Davut, Eflatun, Asım, Pereveli İskender ve hatta Kalın Musa'nın kurgu içerisindeki söylemleri ve eylemleri de pek çok gönderme içermekte. Okuma zevkinizi baltalamamak adına buraya tek tek yazmak istemiyorum, lakin bu zaman dek gördüğüm en girift, ama okunması en sade İhsan Oktay Anar romanı dersem abartmış olmam. Her Anar kitabında olduğu gibi yine şeytanın bir şekilde zuhur ettiği, özellikle Hristiyan teolojisine hakim olanlar için pek çok sembolik anlatımın varlığını görebileceğimiz, bunun yanı sıra Mesih'in dönüşünden dem vurulan bir hayal alemi ile karşı karşıyayız. Mevlevi hikayeleri ile tevazunun ve kusurun aslında bugün anlamını kaybetmiş olan gerçek mükemmeliyetin tezahürlerinden olduğunu ve dahi esas mükemmeliyetin tek varlığa özgülendiğini idrak etmenizi sağlayabilecek üst düzey bir kitap. Anar romanlarının en ilgi çekici yanlarından birisi olarak; kurguy hangi ruh durumunun penceresinden bakarsanız bakın, sizi romana bir tarafından iliştiren ve kurguya bu doğrultuda dahil olmanızı sağlayan üslup, her cepheden kurguyu özümsemenizi sağlıyor. Elfatun'un İstanbul sokaklarında, ruhunu huzura doğru yol aldıran ıslığı takip etmesi sırasında karşılaştığı olaylardan tutun da, Davut'un Asım'ın esrarını çözmeye çalışırken giriştiği maceraya dek kurgu hep zahiri ve batıni bir yol alıyor. Okuduklarınızın hem görünen kısmı, hem de görünmeyen kısmı olduğunu atlamadan okumayı denerseniz romandan alabileceğiniz lezzet iki kat artıyor. Öyle ki benim gibi otobüste yol tutan birisini bile bütün bir otobüs yolculuğu boyunca sayfalarına çakılı bırakmaya mahkum etti bu roman.   

İhsan Oktay Anar'ın bu zamana kadar okuduğum neredeyse bütün kitaplarında bir şekilde ucundan dokunduğu mutlaklık ve felsefesine bu kitapta çok daha yoğun şekilde eğilinmiş. Kitabı okurken dimağımın kilitlendiği yerlerde, sanırım burada daha yoğun bir şeyler anlatılıyor ve ben bunu algılayacak olgunluğa henüz erişemedim dediğim olmuştur. Diğer romanlarından daha yoğun bir şekilde, yan karakterlerde dahil olmak üzere, her karakterin yüklendiği bir anlam, anlatmaya çalıştığı bir şeyler var. Her zamanki gibi, yazarın masalsı kurgusu ve ortam betimlemeleri hikayeyi sadece okumanıza değil aynı zamanda yaşamanıza sebep oluyor. Kah Eflatun'un adımlarında, kah Pereveli İskender'in fazla parmağının ucunda basılmış bir notada anlam buluyor kelimeler. Yazarın tasavvufa ve tasavvuf musikisine olan hakimiyeti özellikle müzik bilgisi olan okuyucu için paha biçilemez bir hale getiriyor kurguyu. Anlıyorsunuz ki, Anar her türlü karakteri kurgulamaya muktedir bir kaleme sahip. Bir bakmışsınız Muhayyer Hüseyin Efendi, Şeyh İbrahim Dede Efendi, Eflatun, Zahir ile karşı karşıyasınız, bir bakmışsınız Rafael, Kabil, Tagut, Lazar ile ateşlerle çevrelenmişsiniz. Bir yanda, bir Osmanlı meyhanesinde Davut'un udundan dökülen nağmeler ile içmektesiniz aşk şarabını, öbür yanda Asım'ın saz semaisinde notalara hapsolmuş bir hayaletle baş başa kalmışsınız istemeyerek. Nereden bakarsanız bakın, hangi sayfada dahil olmuşsanız olun bu hayal aleminin içerisinde, mutlak dediğiniz dünyanın var olup olmadığına dair büyük bir sorgunun içinde buluyorsunuz kendinizi. Anar'ın kurguladığı hikayede, yegahta merak uyandırıp, segah bölümünde düğümlenen ne kadar hikaye, yan karakter ve onlara dair olgu varsa, dügah kısmında tüm bağlar çözülüp, tüm kilitler birer birer açılmaya başlıyor. Sizleri uzun bir süre merak ve gizem dolu birden fazla dünyanın içerisinde gezdiren yazarın, kitabın nihayetine yaklaştıkça olanların, bütün beklediğinize değdiğini göstermesi romanın sadece bir anlık hayalinizi değil, uzunca bir süre gerçeğinizi de a'rafta kalmış bir halde bırakmasından ileri gelse gerek. Suskunlar alabildiğine sessizlik getiriyor ruhunuza. Sükun sandığınız şey ise yeni kopmak üzere olan bir fırtına öncesinde ki sessizlik sadece.

Bu roman, ilahi aşk ile hemhal olanlarla, beşeri aşk ile derbeder olanları aynı sessizliğin içerisinde yutan bir roman. En yüksek çığlıkları olabildiğince sessizlikleri olan ve lakin bu suskunluklarında kimseyi kırmayacak kadar ölçülü olanların hikayesinin anlatıldığı bir ney taksimi hatta. O yüzden, dünyanın musiki üzere yaratıldığına sizleri inandıracak, insan kulağının en düşük ve dingin frekanslarında Eflatunvari bir şekilde takip ettiği o huzur veren ıslığın peşinde koşturacak, ruhunuzu azaba, zihninizi sükuna, kalbinizi aşka açmanıza sebep olacak bir roman okumak istiyorsanız belki de Suskunlar'ın sayfalarını çevirmenin zamanı çoktan gelmiş demektir. 

"Sessizlik de bir perdedir. Sessizliği işitebilirsin. 'es' bile bu perdeye kıyasla 'ses'tir"

Kitapların ve sessizliğin kesiştiği yerde buluşmak üzere... 




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...