15 Temmuz 2014 Salı

İnsana Üflenen Ruh, Ruhu Besleyen Nağme: Suskunlar - İhsan Oktay Anar

"Çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür; 
ama mükemmel bir şeyi güzel kılmak 
daha zahmetli bir iştir"




Tasavvuf bir yol olarak insanların önüne bazen kendi istediği, bazen ise beklemediği sair zamanlarda çıkıp, ona kapılarını açabilecek, vahdet-i vücut ve kader-i mutlak arasında gidip gelen ruhlarımızı farklı bir aşk türü ile tatmin etmeye nefsimizi zorlayabilecek yoğunlukta bir öğreti. Hayatı; yanı başımızda gerçekleşmekte olan olayları, farklı gözlerle, farklı kalplerle, bazılarımızın hiç erişmediği ya da erişemeyeceği farklı duyularla algılayan, adına harf denilen bir takım çizgilerle ifade edilen duyguların özünde yatan, sadece seslendirdiğimiz, isim verdiğimiz duyguların ham ve teklifsiz haline erişmeye çalışan insanları anlatan ve anlayanların erbabı olabileceği bir duygu durumu ya da. Belki de bu satırların yazarının tarif etmeye çalıştığı, tarif ettiğini zannettiği; ama kıyısından bile geçemediği bir ulviyetin yansıması. Kim bilir! Yine de tasavvuftan bahseden, tasavvuf ehlinin; sevmenin, istemenin, inanmanın başka bir yolu olabileceğini de gösteren ve bu yolun aşktan geçtiğine benliklerini inandıranlara ilişkin şeyleri okumak, beni hep farklı ruh durumları içerisine hapsetmiştir. Suskunları okumaya başladığımda, tasavvuf, musiki ve İhsan Oktay Anar üçlüsünün ne kadar vurucu olabileceğini pek iyi hesap edemediğimi fark ettim. Bu zamana kadar ilk romanı ve ustalık işi olan Puslu Kıtalar Atlası ile karşılaştırılan her yeni eserinde; karşılaştırılanın, ilki karşısında zayıf kaldığını düşünürsek, Suskunlar bu makus talihi yenebilecek ve hatta bazı okurlara göre yazarın en iyi eseri sayılabilecek nitelikte. Her zamanki gibi İletişim Yayınları tarafından basılmış olan kitap, karton kapaklı 269 sayfa. Bir İhsan Oktay Anar klasiğinden farklı olarak bu sefer, dağınık hikayelerin sona doğru tek bir noktada toparlanmaya başlamış olduğunu görebilirsiniz bu kitapta. Yani konuyla alakasız olarak gördüğümüz pasajlar kitabın sonlarına doğru öyle usta bir şekilde kurguyu tamamlar hale geliyor ki, bunun hikayesi neydi? şu neden böyle olmuştu diye nev'i şahsına münhasır bir hikayeler toplamı ile karşı karşıya olmadığımızı anlıyoruz bu romanda. Yazarın en hacimli romanı olduğunun da altını çizmek gerekir. Roman; Yegah, Segah ve Dügah olmak üzere üçe ayrılmış durumda. Burada yazarın makamlar üzerinden romanın bütünlüğüne dair kurduğu ustaca manevrada, musiki ile ayrıca ilgilenmiyorsanız ilk başta sadece geçici bir hoşluk veya bölümlendirme olsun diye verilmiş gibi düşünebilirsiniz. Oysa makam olmalarının yanı sıra, ney üfleyenlerin bilebileceği üzere bu makamlar aynı zamanda, 'ney'in deliklerinde kendilerine yer bulan notalardır. Dügah'ın son bölüm olması tesadüf değil aksine, neyde ilk beş perde kapatılarak çıkartılan ve pes üflenen bir ses olduğu için romanın kapanışına dügahdan daha uygun bir isim verilememesinin sonucu. Nasıl ki dügah son ise neyde kolay üflenen bir ses olan yegahın başlangıç olması da bir o kadar romanın bölümlendirmesini anlamlı kılıyor. Bu ince düşünce ile birlikte yazarın romanını aynı zamanda bir beste, bir musiki şaheseri kıvamında oluşturmaya çalıştığı da düşünülebilir. Hatta roman karakterlerinden Mevlevi hanenin şeyhi İbrahim Dede'nin "kusur benim imzamdır" lafzından hareketle, romanda bazı bölümlerde aranan ve bulunduğuna inanılan kusurların da, aslında Uzun İhsan Efendinin imzasını taşıyor olduğunu ayrıca not düşmek gerekir. 

Bütün bunlara rağmen, kitabın ana temasının müzik olduğuna ilişkin yorumlara katılmıyorum. Kitabın ana teması çok daha fazlasını içeriyor zira. Muhteşem Neyzen Batın'ın kimliğinde Tanrıyı bulan ve dünyayı, ruha üflenen nefesi müzik olarak gören, buna karşın romana adını veren susanları, suskunları bambaşka bir hal üzere tasvir eden Anar'ın yapmaya çalıştığı, müzik terimleri üzerinden alegori yaparak bir beste sunmaktan çok, felsefenin dehlizlerinden, tasavvufun dinginliğine; orada vardığı duraktan, ilahiyatın ve kelam ilminin sonsuzluğuna açılan bir yolda müziğin okuyucuya eşlik etmesini sağlamak olmuş. Okuyan pek çok kişinin ilk anda keşfedeceği üzere Zahir'in Hz. İsa'nın sembolik şekilde vücut bulmuş hali olması, Batın'ın kimliğinde Tanrının varlığı ispatlanırcasına gözler önüne seriliyor. Davut, Eflatun, Asım, Pereveli İskender ve hatta Kalın Musa'nın kurgu içerisindeki söylemleri ve eylemleri de pek çok gönderme içermekte. Okuma zevkinizi baltalamamak adına buraya tek tek yazmak istemiyorum, lakin bu zaman dek gördüğüm en girift, ama okunması en sade İhsan Oktay Anar romanı dersem abartmış olmam. Her Anar kitabında olduğu gibi yine şeytanın bir şekilde zuhur ettiği, özellikle Hristiyan teolojisine hakim olanlar için pek çok sembolik anlatımın varlığını görebileceğimiz, bunun yanı sıra Mesih'in dönüşünden dem vurulan bir hayal alemi ile karşı karşıyayız. Mevlevi hikayeleri ile tevazunun ve kusurun aslında bugün anlamını kaybetmiş olan gerçek mükemmeliyetin tezahürlerinden olduğunu ve dahi esas mükemmeliyetin tek varlığa özgülendiğini idrak etmenizi sağlayabilecek üst düzey bir kitap. Anar romanlarının en ilgi çekici yanlarından birisi olarak; kurguy hangi ruh durumunun penceresinden bakarsanız bakın, sizi romana bir tarafından iliştiren ve kurguya bu doğrultuda dahil olmanızı sağlayan üslup, her cepheden kurguyu özümsemenizi sağlıyor. Elfatun'un İstanbul sokaklarında, ruhunu huzura doğru yol aldıran ıslığı takip etmesi sırasında karşılaştığı olaylardan tutun da, Davut'un Asım'ın esrarını çözmeye çalışırken giriştiği maceraya dek kurgu hep zahiri ve batıni bir yol alıyor. Okuduklarınızın hem görünen kısmı, hem de görünmeyen kısmı olduğunu atlamadan okumayı denerseniz romandan alabileceğiniz lezzet iki kat artıyor. Öyle ki benim gibi otobüste yol tutan birisini bile bütün bir otobüs yolculuğu boyunca sayfalarına çakılı bırakmaya mahkum etti bu roman.   

İhsan Oktay Anar'ın bu zamana kadar okuduğum neredeyse bütün kitaplarında bir şekilde ucundan dokunduğu mutlaklık ve felsefesine bu kitapta çok daha yoğun şekilde eğilinmiş. Kitabı okurken dimağımın kilitlendiği yerlerde, sanırım burada daha yoğun bir şeyler anlatılıyor ve ben bunu algılayacak olgunluğa henüz erişemedim dediğim olmuştur. Diğer romanlarından daha yoğun bir şekilde, yan karakterlerde dahil olmak üzere, her karakterin yüklendiği bir anlam, anlatmaya çalıştığı bir şeyler var. Her zamanki gibi, yazarın masalsı kurgusu ve ortam betimlemeleri hikayeyi sadece okumanıza değil aynı zamanda yaşamanıza sebep oluyor. Kah Eflatun'un adımlarında, kah Pereveli İskender'in fazla parmağının ucunda basılmış bir notada anlam buluyor kelimeler. Yazarın tasavvufa ve tasavvuf musikisine olan hakimiyeti özellikle müzik bilgisi olan okuyucu için paha biçilemez bir hale getiriyor kurguyu. Anlıyorsunuz ki, Anar her türlü karakteri kurgulamaya muktedir bir kaleme sahip. Bir bakmışsınız Muhayyer Hüseyin Efendi, Şeyh İbrahim Dede Efendi, Eflatun, Zahir ile karşı karşıyasınız, bir bakmışsınız Rafael, Kabil, Tagut, Lazar ile ateşlerle çevrelenmişsiniz. Bir yanda, bir Osmanlı meyhanesinde Davut'un udundan dökülen nağmeler ile içmektesiniz aşk şarabını, öbür yanda Asım'ın saz semaisinde notalara hapsolmuş bir hayaletle baş başa kalmışsınız istemeyerek. Nereden bakarsanız bakın, hangi sayfada dahil olmuşsanız olun bu hayal aleminin içerisinde, mutlak dediğiniz dünyanın var olup olmadığına dair büyük bir sorgunun içinde buluyorsunuz kendinizi. Anar'ın kurguladığı hikayede, yegahta merak uyandırıp, segah bölümünde düğümlenen ne kadar hikaye, yan karakter ve onlara dair olgu varsa, dügah kısmında tüm bağlar çözülüp, tüm kilitler birer birer açılmaya başlıyor. Sizleri uzun bir süre merak ve gizem dolu birden fazla dünyanın içerisinde gezdiren yazarın, kitabın nihayetine yaklaştıkça olanların, bütün beklediğinize değdiğini göstermesi romanın sadece bir anlık hayalinizi değil, uzunca bir süre gerçeğinizi de a'rafta kalmış bir halde bırakmasından ileri gelse gerek. Suskunlar alabildiğine sessizlik getiriyor ruhunuza. Sükun sandığınız şey ise yeni kopmak üzere olan bir fırtına öncesinde ki sessizlik sadece.

Bu roman, ilahi aşk ile hemhal olanlarla, beşeri aşk ile derbeder olanları aynı sessizliğin içerisinde yutan bir roman. En yüksek çığlıkları olabildiğince sessizlikleri olan ve lakin bu suskunluklarında kimseyi kırmayacak kadar ölçülü olanların hikayesinin anlatıldığı bir ney taksimi hatta. O yüzden, dünyanın musiki üzere yaratıldığına sizleri inandıracak, insan kulağının en düşük ve dingin frekanslarında Eflatunvari bir şekilde takip ettiği o huzur veren ıslığın peşinde koşturacak, ruhunuzu azaba, zihninizi sükuna, kalbinizi aşka açmanıza sebep olacak bir roman okumak istiyorsanız belki de Suskunlar'ın sayfalarını çevirmenin zamanı çoktan gelmiş demektir. 

"Sessizlik de bir perdedir. Sessizliği işitebilirsin. 'es' bile bu perdeye kıyasla 'ses'tir"

Kitapların ve sessizliğin kesiştiği yerde buluşmak üzere... 




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...