29 Kasım 2014 Cumartesi

Altaylardan Macaristan'a: Türklerin Kökeni - Osman Karatay

"Tarih ile efsanenin amacı birdir: Geçici insanda, ebedi insanı anlatmak"
Victor Hugo 



İlginç bir şekilde dünya tarihini en derinden etkileyen topluluklar arasında en önemlilerinden biri olmamıza rağmen, iş Türklerin kökeninden bahsetmeye geldiğinde, ya birden bire ortaya çıkan bir halktan, ya da başka yüksek kültürlerin artıklarından oluşmuş bir malzemeden bahsediliyormuş gibi bir tutum hakim, modern batı medeniyetinde. İşin daha da ilginç tarafı, modern medeniyetin bizlere dayatmaya çalıştığı pek çok kuram ve kavramı peşin hükümlerle kabul ediyor oluşumuz. Bir seneye yakın bir zamandır eski çağ tarihi okuyorum. Hatta önümüzdeki ay bu zamanlar Tarih maratonunun sene-i devriyesi tamamlanmış olacak. En taraflı davranan kitaplardan tutun da, bu konuda akademik tarafsızlığını her şartta koruyan kitaplara ve hatta akademik olarak tarafsız görünmek isterken, kendi köken ve kültürlerini aşağılayan batı tarih tezlerini ululayan kitaplara varana kadar pek çok eseri bitirmenin ardından, klasik Orta Doğulu yerinmesi olan "ilerlememize Batı Medeniyeti engel oluyor" paranoyasından çok farklı bir şekilde, çağın hakim medeniyetinin, dünya tarihini kendi medeniyet anlayışını dayatacak ve kapsayacak şekilde olmayan bir tarih oluşturduğunu deliller eşliğinde fark etmekteyim. Burada size kitabı tanıtmaya başlamadan önce bir kaç hususun netleştirmek gerektiğini daha açık olarak anlatmam gerekiyor. Öncelikle her zaman söylediğim gibi derdim; "Biz en büyüğüz, tarihin başından beri biz varız, ama sonra kötü Beyaz Adam gelip bizi karanlığa mahkum etti" gibi bir çıkış değil. Kitapların dışında da, makaleler ve akademik tartışmaları yakından takip etmeye çalışarak gördüğüm ve hayret ettiğim nokta şu: "Deliller, çağa hakim olan medeniyetin, tarihini, başka medeniyetlerin kültürü ve tarihi üzerine inşa etmeye çalıştığını gösteriyor". Bu delillere kitabın tanıtımıyla birlikte geçebiliriz diye düşünüyorum. Size tanıtacağım kitap Kripto Yayınları tarafından basılmış, karton kapaklı ... sayfa. Osman Karatay'ın son dönem tarihçiliği açısından çok büyük işler başardığına, makalelerinde öne sürdüğü fikirler ve buna dayanak tuttuğu deliller doğrultusunda derinden inandığımı belirtmeliyim. Genç Cumhuriyetin ilk adımlarını henüz tamamladığı yıllarda, Türk tarihi ve kültürü adına hizmet sunan bazı tarihçilerin "akademik dilin İngilizce olması gerektiği" yönündeki taassubunun ve Altay Teorisi nezdinde, Moğollar ile aynı kökten türeyerek Altay dağları dışında yaşamış olmamızın imkansız olduğuna inanan kesin kabul tarihçiliğinin ardından Karatay'ın bilgisi ve bu bilgiyi işleme şekli, Türk tarihçiliği açısından bence önemli bir dönüm noktası. Lakin tarihi dizilerden öğrenmeye meyletmiş bir toplumun, tarihi bir bilim olarak ne kadar önemseyip, sahipleneceği meçhul olduğundan, bir yandan da onun bu emeklerinin karşılığının zayi olmasından kendisinden daha fazla endişe ediyor bile olabilirim. İran ile Turan, Bey ile Büyücü kitaplarının ardından size tanıttığım bu kitap bir üçlemenin tamamlaması gibi. Aynı zamanda konuya çok daha farklı noktalardan yaklaştığı kesin. Kitapların çıkış tarihleri itibariyle, Karatay'ın bilgisinin üzerinde ne kadar daha fazlasını koyabiliyor olduğunu takip edebiliyor olmanız açısından da Türklerin Kökeni bu alanda bir baş yapıt olabilir. Evet bu konuda epey iddialıyım. Ancak bu kitap açısından bu baş yapıtlığa engel olan ufak bir şekil sorunu mevcut ki, o da yayınevinin kitabı basarken cümle aralarına boşluklar koyuyor olması. Kitap basımının sadece renkli ve kaliteli kapak basımıyla bitmediği, kitabın içeriği, dizgisi, yazı büyüklüğü ve yazı karakterinin niteliği dahi okuyucuyu kitaba bağlayan, okumasını kolaylaştıran veya zorlaştıran unsurlardan. Dolayısıyla kitap basarken bu önemsiz gözüken ayrıntıların, bir kitabın, okunmasını, satışını ve kalitesini ortaya koyduğunu katiyen gözden kaçırmamak gerekiyor. Bu anlamda son dönemde çıkan kitaplarında bu hususa dikkat ettiklerini gördüğüm Kripto yayınlarının eski kitapların yeni baskılarında da bu ilkelere riayet etmesi dileklerimi ileterek kitabın ayrıntılarına geçebilirim.Osman Karatay'ın milli kültür noktasında hassasiyetleri olduğu kaçınılmaz. Ancak bunu bir siyasi görüş uhdesinde veya ideolojik temellerle yürütmediği gibi, akademik araştırmalarında bu tavırdan sıyrıldığını görebilmek etkileyici. 

Asıl amacının belirli bir sorunu çözmek olduğu ve doğru çözümün hayat görüşü ile çelişip çelişmediğinin pek fazla önem taşımadığını üslubundan ve sunduğu bilgilerden rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Görüşünün peşinde ısrarla durmasına sebep olan ciddi deliller var. Örneğin Altay Teorisinin Batı Medeniyetinin dayatması olduğunu sebepleriyle çok net bir şekilde açıklıyor. Günümüz tarihçiliğinde antropolojik olarak baskın bir şekilde mongoloid olduğumuz stereotipinin yanıltıcı olduğunun artık kabul edilmesi gerekiyor. Irkçılık noktasında değil, ancak köken bilgisi açısından, yanlış bir bilgi olarak Türk tarihinin başlangıcı sayılan Gök-Türkler'in mongoloid değil, beyaz ırka mensup olduğu arkeolojik ve antropolojik delillerle kuvvetli bir karine olarak ortaya çıkmış durumda. Bu konuda yaratılan, beyaz ırkın Hint-Avrupa topluluklarına münhasır olduğu yönündeki yanlış algının akademik platformda yıkılması elzem. Hint-Avrupa, Ural-Altay gibi birleşik toplum algılarının yıkılması da ayrıca önemli. Bu algıları bu toplum tiplerine ilişkin yargıların yıkılması yoluyla aşmak mümkün. Örneğin, beyaz ırkın Hint-Avrupa topluluklarının genel ırk niteliği olarak görülmesi karşılığında, Hint-Brahman Kültürü nüvesi üzerine çöreklenmek isteyen Avrupa'nın bu toplulukların beyaz ırkla zerre alakası olmadığı gerçekliğini sürekli cevapsız bırakması ve geçiştirmesi, Hint-Avrupa denilen topluluğun, geçmişe doğru dönüldükçe Hint-İran-Avrupa üçgenine dönüşmesi, Hint mirasıyla yetinmeyen batı medeniyetinin, Pers Medeniyetini de kendi sınırlarına dahil etmeye çalışması  vb pek çok gayri tarihi çabanın doğru adlandırılması gerekiyor. Günümüzün baskın ve güçlü medeniyeti olmasının; Batı Medeniyetine, diğer medeniyet ve kültürleri kendi lehine iktibas etme hakkı tanımayacağının da altının çizilmesi lazım. Bu doğrultuda Osman Karatay'ın kitabı pek çok lüzumlu delili gözlerimizin önüne seriyor. Antropolojik, arkeolojik veriler ve Türkçe ile Altay topluluklarının dillerinden olan Moğolca, Tunguzca arasında vaki kelime benzerliği ve ortaklıklarının, Macarca ve Türkçe arasında üç kat daha fazla olması karşısında, Altay Teorisinin günümüzde Türk topluluklarının kökenini açıklamak noktasında makul bir teori olamayacağı açık şekilde ortadadır. Osman Karatay'da kitabında ciddi şekilde bu konuyu irdeliyor. Ortaya koyduğu bağlantılar, geçiştirilemeyecek ve küçümsenemeyecek kadar önemli ve sağlam temeller üzerine kurulu. Bunun dışında eski çağda dünyanın her yerinin Türklerden teşekkül etmediğini, göçler vs. bağlarla kurulmuş ciddi kültür alışverişlerini açık yüreklilikle vurgulayabiliyor. Söz konusu tarih olunca bir kitapta aradığım en önemli özellik, araştırmacının, akademisyenin, kitabı yazanın doğru bilgiye, hakikate ulaşmak konusundaki kararlılığını hissetmektir. Bu noktada da size bir bilginin dayatılmadığı, ancak özümsemeniz için önünüze bir bilgiler yumağının bırakılarak, hakikate kendi kendinize ulaşmanızı sağlayan kitaplar benim için çok değerlidir. Türklerin Kökeni, yukarıda bahsettiğim sınıfta yer alan kitaplardan. Eski çağ araştırmalarımı hep uygarlık bazında yürütmekte olduğum için, genel anlamda bilgi veren kitaplarda ufak başlıklarla geçiştirilen pek çok uygarlığın aslında, bu köken sorununun çözümünde büyük önem arz ettiğini epeydir fark etmiş durumdayım. Dravidler, Subarlar, Medler gibi kavimlerin isimleri tam da bu sebeple bu sorunların çözümünde büyük önem taşıyor. Subarlar'ın, Sümerliler gibi çağının başat medeniyetlerinden birisi olduğuna ilişkin çok ciddi deliller var. Subarların İdil-Ural havzası ile bağları Sümerlilerden daha fazla. Karatay'a göre Sümerlilerin dilindeki Türkçe kelimeleri Subarcadan geçen kelimeler ile açıklamak mümkün. Ancak Kenger vakasının Osman Karatay'ın kafasında yer etmiş olduğu da bir gerçek. Yazar Sümerlilerin nüvesini oluşturan topluluğun kendilerine Ki-Engir demesinden hareketle bütün bir Sümer toplumu ile kültürümüz arasında bağ kurmak yerine, Sümerlilerin kozmopolit bir toplum olduğu, ancak Mezopotamya'da oluştuğu düşünülen üstün medeniyetin köklerinin Ki-Engirlerin muhtemel göç yeri olan Anav (Türkmenistan) bölgesi olduğu yönündeki teze daha yakın bir bakış açısı sergiliyor. Belki de doğru tarihçi bakış açısının bu olması gerekir. Zira, M.Ö. 2.500 civarlarında bu toplumun yoğun Sami etkisinde kaldığını aklımızda tutmak gerek. Subarlara gelince, konumlandırıldıkları bölümü M.Ö. 3.000'de başka bir üstün kültür olan ve Türk kültürü ile derin bağları olan Hurrilerin ataları veya öncülleri olduğunu da yazardan edinilen bilgiye ekleyerek yorum yapmak gerekir. Subarlar konusu ayrıca bir muamma haline getirildiği için, köklü Hint-Avrupa kavimleri bile kendilerini Subarlar ile eşleştirmez iken, bugün siyasi sebeplerle Hint-Avrupalı olduklarına inanan, inandırılan Kürtlerin de farklı platformlarda, Subarlar'ı atası olarak gösterdiklerini de belirtmek lazım. Elbette burada güncel coğrafyada hakim bulundukları bölgede, tarihin en eski çağlarında kim varsa onu sahipleniyor olmanın getirdiği bir bakış açısı da mevcut. Ancak günümüz tarihi bilgi ve delilleri gösteriyor ki, pek çok halk türenek yerlerinden çok uzakta siyasi ve içtimai hayatını sürdürmekte. Bu konuyla ilgili önceki yazılardan birinde Hurri-Mitanni örneği üzerinden de ayrıntılı bir açıklama yapmış idim. Türklerin Kökeninde, Subarlara ilişkin tezler değil, bu tip tezler oluşturabilmek için gerekli yönelimler buluyorsunuz. Bunun dışında bu kitapta Macarlar ve Türkler arasındaki benzerlik, ortak atalara sahip oldukları yönündeki kuvveti deliller ve Mezopotamya'nın medeni toplumunun, Kuzey Asya'da karşılaştığı toplumla kaynaşarak İdil-Ural havzasında bir medeniyetin türemiş olması, Orta Asya kültürünün incelenmesi sırasında yetersiz arkeoloji verilerine dayanılarak oluşturulmuş ön yargılı ve bilimsellikten uzak tezlerin de altı itinayla çiziliyor.

Yazarın burada arkeoloji ile ilgili sunmuş olduğu görüşlere de katıldığımı belirtmeliyim. Arkeolojiyi tek başına tarihi bir olguyu ispatlamakta delil olarak görmek ve bu doğrultuda ilerlemek, sürekli hareket halinde olan insanoğlu için pek zayıf sonuçlar doğurabiliyor. Bu konuda pek çok farklı kitap yazısında da belirttiğim gibi, arkeoloji esas değil, destekleyici nitelikte bir delil teşkil edebilir. Ancak Orta Asya gibi çok geniş ve kazı verilerinin neredeyse %80'i hakkında hiçbir fikir sahibi olunmayan alanlarda, kısıtlı alanlarda bulunmuş verilere dayanarak hüküm kurmanın tehlikeli olduğu görüşünün çok isabetli olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki, sanılanın aksine yazar burada Türk tezlerini destekleyen arkeolojik verilerden dem vurmakta. Bu anlamda da, hakikati bulma konusunda hem nalına, hem mıhına vuran bu anlayışın, objektif Türk tarihçiliğinin şiarı olması gerektiğine inanıyorum. Kitap genelinde ayrıca çok farklı konularda bilgi edinebiliyorsunuz. Mongoloid tip tezini yıkmak için, pek çok farklı kaynakta sarışın, beyaz tenli ve renkli gözlü tanımlanan Türk topluluklarına ilişkin ifadelerin, İskandinav Mitolojisi eşliğinde takip edilen yolların, son dönemde sadece yazarın kitaplarında değil, pek çok kitapta karşıma çıkmaya başlamış olan ve muhtemel en derin köklere inebildiğimiz atalarımız olmaya aday olabilecek Aslar'ın izini sürebiliyorsunuz. Bu arada İskandinav ve Aslar'ı bir arada kullanırken, meşhur Asgard'ın mitolojik bir şehir değil, As topluluklarının başkenti olduğuna ilişkin ilginç tez de sizi farklı yönlerde araştırma yapmaya itebilir. Zira bu bulguları destekleyebilecek, ancak henüz yetersiz olan Macar-Fin-Ugor-Subar-Sumer-Türk bağlamı, dışarıdan görüldüğü gibi bir fantezi değil, akademik bir hedef olarak üzerine gidilmesi gereken bir bağlam olabilir. Tarihçiliğimizdeki en büyük hatalı düşünme örneklerinden birisi, Türklerin kökeni denildiğinde, Türk isminin kullanıldığı en eski dönemin Gök-Türkler olmasından hareketle tarihimizi buradan başlatmaktır. Oysa tarihin en eski çağlarından beri, dönem dönem bazı uygarlıkların isimleri, fethettikleri ve aslında aynı kökenden olmadıkları toplulukların tamamının aynı isimle anılması bir gerçekliktir. M.S. 600'den önce Türk ismine rastlanılan kısıtlı kaynaklar mevcut, ancak diyelim ki tam tersi olsun ve bu isim M.S. 600 olsun, peki bugün Türklerin öncülleri oldukları konusunda çok fazla tartışma kalmayan Hunları hangi sınıfa koyabiliriz? Hunların ataları olan Hiung-Nu'ların M.Ö. 800'de Saka topluluklarını Doğu Avrupa'ya doğru itmekte olduğu göç dalgasından hareketle, genel teoriler doğrultusunda en az M.Ö. 1.000'de bir Türk varlığı olduğunu söyleyemez miyiz? Aslında söyleyebiliyoruz. Fakat modern tarihçiliğin en önemli sorunlarından biri yüzünden sürekli inkar ediliyor söylenenler. Batılı tarihçiler, Türk-Hun bağları bu kadar kuvvetle belirmeden önce, Hunlar ile Sakaların aynı topluluk çekirdeğinden olduğu, kültür, sanat, mitoloji, din vs. gibi konularda bu iki uygarlığın muazzam şekilde benzeştiğini vurgularken, Hun-Türk bağlarını kabul etmek zorunda kalmalarını takiben, bu sefer Türk-Saka nazariyelerini reddetmeye başlamışlardır. Aslında buradaki kriteri algılamak çok kolaydır. Sakalar İraniyse, kökleri M.Ö. 2.000'e kadar gidebilir. O zaman kendileri altın işçiliği ve savaşçılıkta usta ama barbar olmayan, dünya tarihine yön veren bir kavimdir. Ancak Sakalar Türk ise M.Ö. 800'de bir parmak şıklatmasıyla birden ortaya çıkmışlardır. At üstünde yaşarlar, barbarlardır, kan dökerler, vahşidirler. Bu verdiğim örneğin temeli tarihi siyasi verilerle tahlil etmekten kaynaklanır. Bu yüzdendir ki, 1000 yıl geniş bir coğrafyaya sadece barbarlıkla tahakküm edildiğine inandıkları bir uygarlıktan, çağının çok ilerisinde altın işlemeleri, halılar, giysiler çıkmasını yorumlayamamaktadırlar. Osman Karatay'ın bu konudaki en önemli ve baki tespiti, göçebeliğin yerleşik hayatın geçirdiği bir devinim olduğunu belirtmesidir. Yıllardır, bizlere göçebelikle barbarlık ve vahşiliği eşit algılatan zihniyetin kabul edemeyeceği bir şeyde olsa, Karatay bunu Türk topluluklarına dayandırarak belirtmiyor. Yerleşik hayat izlerine göçebelikten daha önce rastlanılıyor oluşunu ve bu minvalde yaptığı açıklamaları gayet tatmin edici bulabilirsiniz. Açıkçası bu konuyla ilgili bölümde yaptığı açıklamalar, konuyu hiç bu açıdan düşünmemiş olduğumu fark ettirdi bana.

Kitaptan daha binlerce kelimeyle bahsedebilirim. Ancak okuyan gözlerinizi de hırpalamak istemiyorum. İnanın, takriben bir ay sonra yazabildiğim kadar fazlasıyla bütün eski çağ tarihine ilişkin izlenimlerimi paylaşmaya çalışacağım. Osman Karatay daha önce de defalarca belirttiğim gibi, farklı düşünme, olaylara kimsenin bakmadığı pencerelerden bakma, hakikati bulma arzusunu hissettirme ve bilim adamı olduğunu ispat noktasında, muadillerinin çok üzerinde bir akademisyen. Dilerim eserlerinin ve bilgisinin kıymetini bilebiliriz. Zira çıkmakta olan kitaplarının izlediği yol doğrultusunda, önümüzdeki yıllarda, Türk tarihinin hakikatini ispat konusunda çok etkili olacağına inanıyorum. Tarihle ilgilenen herkesi, kendisinin kitaplarını okumaya davet ediyorum.

Tarih maratonunda tek bir kitap kaldı demiştim, ancak çok vasıflı bir kitabı bu bölümde anlatmayı atladığımı fark ettim. Hedefim 23 Aralık 2014'e kadar kalan son iki kitabı okuyup sizlere tanıtmak ve Ayın 23'ünde eski çağ tarihi ile ilgili yazılarımı sizlere sunabilmek. Dilerim hedefime ulaşabilirim. O zamana kadar tarihle ve kitaplarla kalın.        






İnovatif Anarşizm ve Kuş Kafesi Kokusu: Mütevazı Bir İntikam - Bahadır Cüneyt Yalçın

"Her ıslığı hücum borusu sayıp saldırdılar, Sur üflenince defansa geçecekler"
Aleksi Pavloviç


Yaz tatilinde kitap okumak, kitap aşığı olsun olmasın, pek çok okuyucu için bir ritüeldir. İster deniz kenarına gidilsin, ister köye, isterse sadece ayakları uzatıp dinleneceğiniz bir tatil olsun fark etmez. Bir kitap muhakkak yanınızda bulunur. Ancak pek çok tatil kitabı, kısa bir zaman dilimini eğlenceli geçirmek için seçilen genelde gerilim, polisiye, duygusal romanların, çerezlik tabir edilen kitapların akıbetine uğrar ve sadece içinde bulunduğunuz zamanı geçirmenize yarar. Size tanıtacağım kitap ise bu bahsettiğim tatil kitaplarından biriymiş gibi durmasına rağmen, sizi ters köşeye yatırabilecek bir kitap. April Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 285 sayfalık bu kitabı elinize ilk aldığınızda size boş vaktinizi geçirtmeyi vaat etmesinin yanında çok farklı ve unutulmayacak bir tarzı ve hikayeyi de beraberinde sizlere sunuyor. Oturduğu evin karşısında bir hapishane olan esas oğlanımız Ali Küflü son dönemde romanlarda karşılaştığım, en esprili, en farklı, en garip karakterlerden. Kitap okurken, dışarıya komik bir kitap okuduğu izlenimini vermek isteyen insanların yapay kahkahaları dışında, kahkaha atılabileceğine pek inanmayan birisi olmama rağmen, kitabın bazı bölümlerinde, özellikle bazı diyaloglarda kahkaha attım. Duvarlarını kitap sayfaları ile kaplayan, durduğu yerde kuş kafesi kokusu alan bir karakter Ali Küflü, bir dergide ilginç spor yazıları yazıyor ki kitabın içerisinde bu yazılarından bir demet mevcut ve çok eğlenceliler. Kurgunun ilerleme şekli ve okuyucuyu romanın bölümlerine karışık bir halde hazırlayan düzenlemesi bence pek takdire şayan olmuş. İlk başlarda, bunun romanla ne alakası olabilir dediğiniz günlük bölümlerinin, ilerleyen kısımlara yansıması ayrıca hoş bir etki yaratıyor. Ali Küflü dışında bir de Ali Paşa karakteri var ki, nevi şahsına münhasır dedikleri türden. Bir anlamda romanın esas oğlanından sürekli rol çalıyor. Kendisi Ali Küflü'nün semtinde yer alan hapishaneden kaçıp, esas oğlanımızın karşısına dikilen ve hikayenin ve intikamın sahibi. Mütevazı olduğu iddia edilen bir intikam planı için bir dünya karmaşa yaratacak prodüksiyonu göze alan bir kahraman. Çok derinlerde kalmış hassasiyetleri, çok farklı şekillerde ortaya çıkaran bir anlatımla sizi her sayfasında daha da içine çeken bir roman. Romanın bütününü pek etkilememekle birlikte belki üzerine kondurulabilecek tek söz klişe bir sonla bitmiş olması.

Bahadır Cüneyt Yalçın, zeka kokan diyaloglar yaratmada ve okuyucuyu kitap okumak zevkinin doruğuna çıkaran "merak" unsurunu ölçülü bir şekilde kullanmayı çok iyi başarmış bir yazar. Olayların başlangıç noktası ile sonu arasında ki bağlantı ilk etapta kurulamayacak düzeyde geliştirilmiş. Örneğin, yukarıda bir esas oğlan tanımı yapılmış; ama romanın baş karakterinin kim olduğu hususu, roman boyunca zaman zaman değişiyor. Romanda olayları aktaran kişiler zaman zaman değişiyor. Başlangıçta bu duruma alışamayıp, olayları kimin aktardığını karıştırabilmeniz olası, ancak sistematiği anlamanızın ardından, bu sorunu da rahatlıkla atlatabiliyorsunuz. Yazarın cümlelerle oynayışı muazzam. Sizi kitabın sayfasına odaklanmışken darmadağın edebilecek, güldürebilecek, içinize kapanmanıza sebep olabilecek girift bir oyunun, oyun kurucusu olduğunu hissettiriyor. Kendisiyle ilk olarak kitabıyla tanıştığım için Afili Filintalar'dan ve orada yazdıklarından daha sonra haberim oldu. Orada yazdıklarını okuduktan sonra, kendisine, yazma şekline ve kurgusunun ustalığının kaynağına aşinalığım, saygım kat be kat arttı. Bu yazıların akabinde bu romanın altyapısının ne kadar sağlam oluştuğunu fark edebiliyorsunuz. O yüzden önce Afili Filintalar'ın sitesine girip, Bahadır Cüneyt Yalçın'ın yazılarını okumanızı ve daha sonra bu romanı okumanızı özellikle tavsiye ederim. Onun yazdıklarını bir çerez olmaktan çok uzaklara götüren birikimi, kitabı okurken zaten karşınıza çıkacak. Fakat söz konusu okumak olduğunda daha da derinlerde boğulmanın bir sakıncası olmadığını düşünüyorum. Edebiyatımızın bu yeni nesil yazım tarzında gösterdiği gelişimi, bir miktar bohemliği, esprili anlatımı ve okuyucuyu boğmadan kurgunun geçtiği yerlere götürmeyi başaran nadide romanlardan birisi Mütevazı Bir İntikam. Ülkemizde sosyal medyanın ve son bir kaç yılda ortaya çıkan hareketlerin yoğunlaştırdığı bu yeni nesil kendini ifade biçimi, zeka fışkıran diyalog ve monologların bir kitap içerisinde ete kemiğe bürünmüş hali adeta. Eğlenceli zaman geçirmenin yanında, eskide kalmış hassasiyetleri, toplumumuzun son dönemlerde ayyuka çıkmış bazı hastalıklı huyları üzerinden eleştiren derinlik sahibi bir kitap okumak isteyen herkesi, kendilerini Bahadır Cüneyt Yalçın'ın kelimelerine terk etmeye davet ediyorum. Böylece sizler de ansızın, kitap sayfaları ile örülmüş bir duvara bakarken, burnunuza gelen kuş kafesi kokusuyla irkilebilirsiniz.

Kitaplarla kalın. 



15 Kasım 2014 Cumartesi

İdil - Ural Teorisi Üzerinden Köken İncelemeleri: Türk Halklarının Kökeni - Kazi T. Laypanov, İsmail M. Miziyev

"Esasen Avrupanın kendisine ait hiçbir şeyi yoktur; neyi varsa aslen Asya'dan almıştır; 
uyguladığı kültler ve Hristiyanlığın üstünü örttüğü şeyler de Asya kökenlidir" 
M. Vivien de Saint-Martin 
(L'Asie Mineure cilt 1, sf 2.-1852)




Siteyi takip edenlerin bildiği üzere 23 Aralık 2013 tarihinden bu yana bir maratonun içerisinde kitaptan kitaba koşturmaktayım. Maratonun konularını belirlerken ve okuduğum kitapların çeşitlilikleri doğrultusunda pek çok geliştirme ile maratonu şu an olduğu noktaya getirebildim. Eski çağ Türk tarihi başlığı vererek kapsama aldığım pek çok uygarlık hakkında ve genel inceleme kitaplarının sonucunda yavaş yavaş kafamda tamamlayabildiğim belirli noktalar mevcut. Dolayısıyla maratonda sıradaki kitabı tanıtmadan evvel, bu küçük bilgi yekünümü sizinle paylaşmamın faydalı olacağını düşünüyorum. Türk tarihinde köken tartışmaları denildiği zaman, pek çok farklı teori ile birlikte son yıllarda ortaya çıkan ve epey taraftar toplayan Urmu Teorisini de sayarsak ana hatları ile ortada olan üç farklı teori ön plana çıkar. Bu teorilerin dil ailelerin çıkışı üzerinden kurgulandığı bilgisi ile birlikte önce Altay Dil Teorisi ve kapsamında Türklerin türeneğinin Altay dağlarının etekleri olduğu teorisi, Altay dağlarının bu çapta geniş bir topluluğun türeneği olmak için gerekli coğrafi özelliklere sahip olmadığı, ayrıca dil bağlantıları açısından incelendiğinde Altay topluluklarından daha çok, Fin-Ugor toplulukları ve dillerine yakınlık sergileyen Eski Türkçe ve Eski Türkler'in türeneğinin İdil-Ural yani günümüz Kazakistan'ın kuzeyi olabileceği yönündeki teori ve son dönemde özellikle Firudin Ağasıoğlu'nun ciddi şekilde savunduğu ve son dönemde Mezopotamya uygarlıklarının tarihine daha geniş kapsamda vakıf olunması üzerine gittikçe kuvvetlenen bir teori olarak Urmu Teorisi mevcut. Altay teorisi daha çok Batı menşeili tarihçi ve araştırmacıların savunduğu bir teori, zira Türk topluluklarının hala kesin olarak tespit edilememiş olası Hint-Avrupa türeneklerinden uzak tutulabileceği ve ayrıca Mongoloid halklarla bir tutmak için savunmayı tercih ettikleri, günümüz delilleri doğrultusunda akademik çevrelerde sadece siyasi savunma aletleri sağlam kalabilmiş bir teori. Kitap pek uzak kaldığımız coğrafyalardaki diğer Türk araştırmacıların ve tarihçiler ile yabancı tarihçi ve araştırmacıların kitaplarının çevirisi konusunda çok büyük emek harcayan Selenge Yayınları tarafından yayınlanmış. Karton kapaklı 191 sayfa. Ancak sayfa sayısı konusunda hemen bir dipnot düşmeliyim ki, kitapta neredeyse 40 sayfaya yakın bir kaynakça mevcut. Dolayısıyla aslında karşı karşıya olduğunuz eser 153 sayfa. Kitaba başlamadan önce aynı zamanda Selenge Yayınlarının sahibi olan Dr. Ahsen Batur'un giriş yazısı ile karşılaşıyoruz. Aslında kitabın tanıtım yazısı ve giriş yazısı doğrultusunda düşündüğünüz zaman, batı tezlerine saldıran bir üslupla kaleme alınmış bir çalışma okuyacakmış hissine kapılıyorsunuz. Hatta Ahsen Batur'un giriş yazısı insanı amiyane tabiriyle gaza getiriyor -ki, benzeri bir durumu yine aynı yayınevinden çıkmış olan İskitler kitabında da yaşamıştım- ancak kitap akademik bir dille yazılmış ve giriş yazısında okuduğunuz gibi sert, batılı efendilere haddini bildiren bir üsluba sahip değil. Sadece bilimsel gerçekliği saptamak adına önemli noktaları vurgulayan, sorgulayıcı ve bilim adamı üslubuna sahip bir kitap.

Kitapta Türk Halklarının en eski çağlardan bu yana kökenlerine ilişkin tezleri inceleyerek başlıyoruz. İlk Türklerin ana yurdunun İdil-Ural olduğu teorisi üzerinden başlayan yolculuk, Afanasyevo Kültürü, Andoronovo Kültürü gibi kültürler ve bu kültürlerin Türk halklarının kökeni ile bağlantısını kurabileceğimiz kazıbilim delillerinin değerlendirildiği bölümlerle devam ediyor. Laypanov ve Miziyev'in İdil-Ural coğrafyası ile ilgili derin bir kaynakçası var. Kitapta sürekli referans verilen görüşlerin bolluğu sebebiyle, kaynakçanın neden bu kadar geniş olduğunu sorgulama ihtiyacı hissetmiyorsunuz.  Kurganlar üzerinden Kurgan Kültürü kavramını oluşturup, bu tip mezarlar yapan toplumları geniş ve detaylı bir şekilde inceleyen yazarlar, bu doğrultuda bir köken tahlili yapıyorlar. Kafkasya'nın Türklerin en sık kullandığı göç yollarından biri olmasının yanı sıra, Türk köklerinin en eski örneklerini barındırıyor olduğunu öğreniyorsunuz. Oradan son yıllarda bir Proto-Türk uygarlığı olduğu yönünde kapsamlı araştırmalara olan ve bir kısmını da bu blogda paylaştığım kitaplarda sıkça bahsedilen Sümerlilerden bahsedilerek devam ediliyor. Bu konuda karşılaştığım yeni bilgiler olmamasının yanında, önceki bilgilerimi tekrar etmeme vesile olduğunu söyleyebilirim. Buradan da kitapta en geniş inceleme alanı bulan İskitler meselesine uzanılıyor. İtiraf etmek gerekirse, pek çok Türk soylu araştırmacının farklı vasıtalarla İskit/Saka uygarlığının Türklüğüne ilişkin getirmiş olduğu tezlere bir yenisini eklemiş oldum. Bu konuyla ilgili olarak Eski Çağ Türk Tarihini bitirirken yazacağım yazıya çok geniş bir İskit bölümü ayıracak kadar bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim. İlginç olan ise farklı vasıtalar ve delillerle ulaşılan bir gerçekliğin olduğunu kavramış olmak. Bu aşamada maratona başlamış olmaktan dolayı kendimle gereksiz yere gurur duyduğumu söyleyebilirim. Çünkü bu ilginç şartlanma sonucunda pek çok farklı kaynağın sunduğu veriyi birleştirebilme şansına eriştiğimi fark ettim. İskitlerden, Sarmatlar ve Hunlara uzanan kitapta, Sarmatlara ve Hunlara ilişkin daha önce pek çok yerde karşılaşmamış olabileceğiniz bilgiler olduğunu söylemeliyim.

Kitap bu noktadan sonra, batı menşeili bilim adamlarının yeterli delil sunmamasına rağmen, Türk olmadıklarını kanıtlanmış saydıkları Alanlarla ilgili bilgi veriyor. Aslında bu kitabın önemi Türk tarihçiliği ve köken bilimciliği açısından önemli bir yola götürüyor okuyucuyu. Yıllardır, Türklerin köklerini inatla ve ısrarla Mongoloid halklarla bir göstermeye çalışan ve Türk'ün kendisine Altay teorisini dayatıp, kabul ettirmeye çalışan bilim anlayışının yıkılması adına önemli bir eser. Köken-bilim yani antropolojinin verileri, günümüzde Türk olarak adlandırılan ulusun Mongoloid veya sarı ırk değil, beyaz ırka mensup olduğu yönünde deliller sunuyor. Aynı coğrafya da uzun mücadeleler ve komşuluklar yaşanmasına karşın, Moğolların sayılarının tarihin hiçbir döneminde, biraz da coğrafyanın getirdiği şartlar dolayısıyla yüksek sayılara ulaşmadığı biliniyor. Hatta Cengiz Han'ın ordusunun büyük çoğunluğunun ona katılmış Türk topluluklarından müteşekkil olduğu da yine tarihçiler tarafından kabul edilen bir olgu. Bu noktada Türk insan prototipi olarak sunulan mongoloid ırka mensup, çekik gözlü, yassı kafalı, kısa boylu (ki aslında bu tanımlamalar her fırsatta ırkçılığa karşı olduğunu belirten batı entelektüel çevresi tarafından, ırkları aşağılamak için sivriltilerek kullanılmakta olan betimlemelerdir) insan tipi ile Antropoloji ve arkeolojinin verileri, özellikle İdil-Ural havzası, Hazar Denizi ve Karadeniz kuzeyinde yapılan araştırmalarla hiç uyuşmamakta. Bu noktada bu kitapta sunulan veriler, çok dikkat edilesi ve not edilesi bilgiler. Medeniyetin çok uzun yıllardan beri bir köşeye itilmekte olan bir topluluğa davranışını öğrenmek için, bu topluluğun tarihi ve kökenine ilişkin gerçekleri, teorileri, tartışmaları ve hasır altı edildikleri ortaya çıkan verileri öğrenmenin gerekliliğini vurgulayan, akademik verilerle, bazı noktalarda genel tezleri alaşağı eden, çürüten; bazı noktalarda ise sadece yeni varsayımlar üreten tespitleri içerisinde barındıran ender bulunur bir kaynak olduğunu söyleyebilirim. Özellikle maratonun başlangıcından bu yana, eski çağ tarihi ile ilgili olarak kafamda büyük soru işaretleri bırakan noktaları doldurduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Bu sebeple tarih ile ve özellikle köken tartışmaları ile ilgilenenlerin muhakkak kütüphanelerinde bulundurmaları gereken bir eser olduğuna inanıyorum.

Tarih maratonunun ilk bölümünde sona doğru yaklaşmaktayım. Size tanıtacağım iki kitap daha kaldı .Maratonda bir sonraki kitabı çok yakın bir arayla sizlere tanıtacağım, zira okumayı çoktan bitirdim. Ondan sonraki son kitabı da tanıtıp, kaynakları bitirdikten sonra, bütün okuduklarımdan neler öğrendiğimi, yoluma nasıl devam edeceğimi ve neredeyse tam bir sene süren maceramın ilk bölümü ile ilgili neler hissettiğimi sizlerle uzun uzun paylaşacağım.  Ondan sonra da "İslamiyet Öncesi Türk Tarihi" diyerek sınıflandırabileceğim, eğitim müfredatımızda tarihimizin başlangıç noktası olarak kabul edilen-ettirilen bölüme başlayarak maratona ve macerama devam edeceğim.

Yeniden buluşana kadar kitaplarla kalın. 



8 Kasım 2014 Cumartesi

Şiirin İçinde Birden Çok, "Bir"den Az: Yedi Güzel Adam - Cahit Zarifoğlu

"bu insanlar dev midir?
yatak görmemiş gövde midir?"




Kelimelerin insanın gönlüne akmasının pek çok farklı yolu vardır. Nesir çok daha kolay ve anlaşılır şekilde bunu yapmakla birlikte, nazımın belirli ölçü ve kalıplar içerisindeki yapısı, insanı belki daha dolambaçlı; fakat daha etkileyici bir şekilde içine çeker. Nazmın, diğer adıyla şiirlerin ise insanları yakaladıkları noktalar, usulleri, yazılışları, anlamları, derinlik ve anlaşılırlık seviyeleri doğrultusunda insan çok farklı deneyimlere açar kendini. Kimi şair, şiiriyle bir hareket oluşturup, kendisini takip edebilecek pek çok meşhur şaire bir üslup miras bırakırken, kimisi takip ettiği ekolün en seçkin örneklerini sunar. Kimi eskiden miras kalan şiir kalıpları içerisinde efsaneler yaratırken, kimi bu kalıpların içine yenilikler katarak adını ölümsüz kılar. Ancak Cahit Zarifoğlu dendiği zaman, şiir kavramını anlayıp ona bir başkalaşım katan, çok farklı bir iklimin, çok farklı anlatımına sahip bir şairden bahsediliyor demektir. Ayrıca yazdığı şiirlerden müstesna olmak üzere, "Yedi Güzel Adam" farklı bir dünyanın, farklı bir şiir anlayışının, kolay adapte olunamayan, ancak içeriğine vakıf olunduğunda insanı derinden etkileyen bir tarzın en önemli alamet-i farikalarından birisi. Beyan Yayınları tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 133 sayfa. Zarifoğlu her ne kadar belirli kalıplar içerisinde anılmaktan çok daha fazlasını hak eden bir şair ve yazar olmasına karşın, ne yazık ki büyük çoğunlukla İslami kesim tarafından benimsenmiş, şiirleri ve yazıları bu cenahta daha fazla okunmuş ve sahiplenilmiş bir yazardır. Oysa onun dar kalıplar arasında anılmasından rahatsız olan Selim İleri'nin de belirttiği gibi, onun şiire yaptıkları ve okuyucuya sundukları çok ayrı bir bakış açısıyla incelenmelidir. İlk başlarda okumaya çalışırken epey zorlanabileceğiniz bir tarzda, hatta zaman zaman çok kafa karıştırıcı bulabileceğiniz, düzensiz gözüken ancak kendi mantığı içerisinde inanılmaz düzenli bir sistemle karşılaşıyorsunuz. Bu aslında tıpkı Aşık Veysel'i kara düzeni gibi bir şey. Başkaları şiirin metoduna, düzenine, dizilişine karşı bir tavır geliştiren şairleri pek sevemeseler de, ben şiirin düzeniyle, matematiğiyle oynayan şairleri pek bir seviyorum. O yüzden Orhan Veli ne kadar kıymetliyse gözümde, Cahit Zarifoğlu'da o kadar ayrı bir yere sahiptir. Şiirine yapılan en yerinde benzetmelerden birisi olarak gördüğüm, farklı bir iklime girme söylemi, gerçekten vurucu ve etkili bir tespittir. Bugüne kadar pek çok bilinen, sahiplenilen hatta artık "garip"senmeyen şiir yapısı içerisinde dahi adlandırılamayacak bir karmaşaya, karmaşadan kaynaklanan bir düzene sahip Zarifoğlu'nun şiiri. Alışılmadık bir iklimde, alışılmadık dizilimlere sahip kelimelerin, hatta bazen bir kişinin değil, birden fazla kişinin bir araya gelerek oluşturduğu bir şiir havasına sahip olan dizelerinin, insana kendini zaman zaman bir oratoryonun içinde hissettirmesi, tam bu düzene alışmışken birden bire kelimeler ile şairin baş başa kaldığı yeni bir mananın derinliğine sürüklenmesi, sanat açısından Zarifoğlu'nun ne kadar yaratıcı ve ileri görüşlü olduğunu ispatlar nitelikte.

Kaldı ki, Cemal Süreya'nın kendisi için; "şiirin yapı sorununu en iyi kavramış şair" tespiti ile birlikte değerlendirilirse, bugün neden pek çoğumuz tarafından keşfedilememiş olduğu sorusu daha büyük önem kazanır. Son dönemde aynı isimle yayınlanan bir televizyon dizisi mevcut olmasa, şiirin belirli entelektüel şahıslarca ayrıcalıklı bir çevreye hasredildiği günümüzde tanınması oldukça zor olacaktır. Oysa çok farklıdır Cahit Zarifoğlu. Hatta yedi güzel adam arasında en farklı, belki de en güzel adamdır. Şiirine dışarıdan okuduğunda, anlaşılmaz ve kapalı bulur. Yunus Emre gibi hem basit, hem anlaşılır, hem derin, hem de halk tarafından bu kadar net şiir yazamadığı için biraz hayıflanır içten içe. Kendisine en önemli titriymiş gibi yapıştırılan İslamcılık aslında ne kadar yanlış anlaşıldığını gösteren bir ifadedir. Cahit Zarifoğlu söyledikleri, işaret ettikleri ile kendi Müslümanlığını değil, olması gerektiğine inandığı Müslümanlığı taltif eder. Ancak ne şiiri sadece Müslümanlık üzerinedir, ne de İslamcı şairdir. Zira kendi dizelerinde de belirttiği gibi, "orası neresi? burası bir adam" demek yeterlidir belki de. Adam olmaktır belki de doğrusu ve de gayesi. Belki de bir şeyci olmadan önce herkesin gayesi olmalıdır "adam olmak"! Yedi Güzel Adam kitabının içinde epey uzun, destan niteliğindeki tek şiir kitaba adını veren şiir değil elbet, bunun dışında bambaşka üç şiirle daha karşılaşıyorsunuz. Şiirde kendisinden bahsedilenlerin, birden şiirin ortasından çıkıp, söylenenlere cevap verdiği birden karşılıklı konuşmaya dönüşecekmiş gibi beklerken, tekrar kontrolün şairin eline geçtiği çok farklı bir deneyimin şairidir Zarifoğlu. Bu kitapta pek olmamakla birlikte, yalnızlığı en güzel tarif eden ve en içli yaşayan şairlerdendir aynı zamanda. Özellikle fırsatım olursa, Yaşamak kitabını incelerken bu konuda çok daha fazlasını anlatmayı umut ediyorum.

Zarifoğlu, pek çok şiir okuyucusu tarafından kapalı ve anlaşılmaz tarzda yazan bir şair gibi gözükse de, Rasim Özdenören'in de belirttiği gibi kimse onun şiirini yok sayamamıştır. İşte öyle ilginç bir tutunuşu vardır edebiyata. Bazı dizeleri belki defalarca okuyabilirsiniz anlamak için. Bazı dizelerde ise daha harfin başında mahvolursunuz, kaybolursunuz, bulunur ve tekrar kaybolursunuz. Türk edebiyatında şiirin en farklı yüzü Cahit Zarifoğlu. Onun şiirinde birden çok kişi var ve çoğunlukla "Bir"den az.

Şiirle ve kitaplarla kalın.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...