23 Mart 2016 Çarşamba

Sultan'ın Ateş Saçan Ejderhaları: Barut Savaşı - Naomi Novik (Temeraire-III)

"Yabanda doğan ejderha Peygamberi bilmez ve Şeytanın hizmetkârıdır"
Kitaptan



Serinin bu kitabıyla birlikte heyecan epey yükseliyor. Çin'de kendi türünden albino bir semâvi ile karşılaşıp, onun en önemli bağlarını koparmasının ardından Temeraire'in maceralarının bittiğini ve monoton bir eve dönüş yolculuğu hikayesi okuyacağınıza inanıyorsanız, Novik'in hikayeciliğinin sürprizlerle dolu yanını keşfetmek için hiç ara vermeden üçüncü kitapla devam etmeniz en uygunu olacaktır. Kitabı hevesli bir şekilde tanıtmaya başlamadan önce, hemen kısa künyesini geçeyim. Kitap serinin ilk iki kitabı gibi Pegasus Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 357 sayfa. Pegasus Yayınlarına ilişkin söyleyeceğim çok şey var; ama söyleyeceklerimin bir kısmını geçen yazıda dökülüverdiğim için şimdilik daha fazlasını yazmayı düşünmüyorum. Sadece üçüncü kitabı bitirdikten sonra, çaresiz bir tutkuyla, dizlerinizin üzerine çöküp, iki elinizi dua eder gibi açıp "neden, neden diğer kitapları hâlâ basmadılar?" diye haykıra haykıra kendinizden geçiyorsunuz. İlk iki kitapta Temeraire'in kazandığı tecrübeye eşlik ediyor ve nasıl kudretli bir ejderha olmaya başladığını görüyorduk. Elbette aslında kitabın ana hikayesinde İngiliz Hava Kuvvetlerinin, Napolyon'un ejderhalarına karşı direnişi teması olduğunu sandığımız anda aslında İngiliz ve Fransız Hava Kuvvetlerinin, Napolyon'un savaşının bir yan mesele olduğunu anlıyorsunuz. Aslında bütün maceramız, Temeraire ve Laurence'a odaklanmış durumda. İkinci kitapta Çin'de büyük badireler atlatıp yine de ayrılmamayı başaran Laurence ve Temeraire, Yüzbaşı Laurence'a gelen bir emir ile Türk okuyucuya çok ilgi çekici gelebilecek bir maceraya atılıyorlar. Osmanlı İmparatoru III. Selim ile Britanya İmparatorluğu arasında varılan anlaşma uyarınca, İngiliz Hava Kuvvetlerinin malı olduğu belirtilen üç ejderha yumurtasını almak üzere İstanbul'a gitmeleri gerekiyor. İlk kitapta, ateş üfleyen tek ağır siklet ejderha olarak belirtilen Kazilik türü, bu kitapta net bir şekilde Türk ejderhası olarak tanımlanıyor. Yanlış anlaşılmasın, ateş üfleyen başka ejderhalar var; ancak ağır siklet olup da ateş üfleyen tek tür Türk ejderhaları. Ejderhaların bu şekilde bir milliyeti veya tabiiyeti var mı diye soracak olursanız, kitabın tanımlamaları böyle. Örneğin her ülkenin kendi sistemleriyle çapraz çiftleşme sonucu elde ettikleri yumurtalar ve o ülkeye ait türler var. Bunun yanı sıra Temeraire bir Çin ejderhası. Çünkü Semâvi ejderhalar sadece Çin'de bulunuyor. Yumurtalardan ne çıkacağını bilmedikleri ve onları Çin'e getiren gemi Allegiance tamirattan geçtiği için görevin de aciliyetine binaen karadan gitmeye karar veriyorlar ki, Orta Asyadan İstanbul'a yapılacak çok farklı, maceralı ve inanılmaz zorlu bir yolculuğa çıkmış oluyorlar.

Temeraire'in mürettebatından olan ikinci kaptan Granby'nin kalbi temiz olsa gerek ki, bilmeden de olsa bir Kazilik ejderhası için yola çıkıyorlar. Dönemin Osmanlı İmparatorluğunun halen gücünü kaybetmemiş büyük bir imparatorluk olarak resmedilmesi ve Kazilik gibi ateş kırmızısı, sikletinde tek önemli bir ejderhanın Türk ejderhası sayılması, ne yalan söyleyeyim saçma bir gururlanma yaratıyor insanda. Eni konu fantastik bir hikaye olsa bile Napolyon'un gemilerini Nil savaşında batıran Kaziliklerden bahsedilmesi (alternatif tarihte yine ejderhaya biçilmiş bir rol) tehlikeli bir özellik olan gururlarımızı epeyce okşuyor. Elbette Kazilik türü ejderhalar birer savaş ejderhası olsa da, daha çok büyük şehirlerin güvenliği için kullanılıyorlar. Doğrudan saldırılarda kullanıldığına dair bir bilgiyle karşılaşmıyorsunuz. Üçüncü kitapta, ilk bakışta uğursuz bir haydut gibi gözükmesine rağmen Tharkay isimli bir rehberde kahramanlarımıza eşlik ediyor. Kayboluşunun ardından, öyle bir yerde arz-ı endam ediyor ki, bu anlamıyla Novik'in kalemiyle ruh verdiği enteresan karakterlerden birisi haline geliyor. Çöllerde gezerken Durzagh denilen ejderha dilinin varlığını öğrenen Temeraire'in bu dili kullanan dağlardaki yabani ejderhalarla karşılaşması da macerayı katlıyor. Kitaptaki İstanbul'a dair çok yoğun betimlemeler yok. Novik'in kafasında çizilmiş bir İstanbul portresi var, ama detaylandırılmamış durumda. Bunun yanında İstanbul seyahati boyunca vurgulanan Sultan, Harem ve Saray üçlüsü arasında bir de eski düşman Lien ile karşılaşılması okuyucuyu allak bullak edebilir. Temeraire'in mülkiyet konusunda Laurence ile bol bol diyaloğa girdiği ve günümüz için pek sosyalist ifadelerini dışarıda bırakırsak, yazarın harem ve içindekilerle ilgili fikirlerine de Laurence'ın ağzından hakim olabiliyoruz. Bu arada Kazilik türü dışında Akhal-Teke türü adı verilen orta siklet bir ejderha yumurtasından daha bahsediliyor ki, bu konuda meşhur Türkmen atı Ahal Tekenin varlığına rağmen, bu ismin seçilmiş olması biraz ilginç olmuş. Alternatif tarih oluşturmak bir yana, yazarın basit bir araştırmayla bunun ne olduğunu öğrenebilecek ve hatta öğrenmiş olması muhtemel olduğunu hesaba katarsak, sanırım diğer Türk ejderhalarına verilecek daha egzotik bir isim bulamadığı için bu ismi seçmiş olduğu düşünülebilir. Yeri gelmişken serinin ilerleyen kitaplarında Akhal-Teke ejderhaları nasıl tanımlayacak veya bu türü hiç görecek miyiz bilmiyorum ama Ahal Teke atlarının güzelliği ile doğru orantılı bir tanımlama olursa çok yakışır diye de düşünüyorum. 

Ejderhaların yumurtadayken gelişimlerinin ve öğrenmelerinin başladığını diğer kitaplardan az çok biliyorsunuz, ancak bu kitapta bu konu epey işleniyor. Ejderhalar yumurtadayken dil öğreniyor, şartları öğreniyor ve hatta yumurta onlar için sadece karınlarını doyurmaları ve boyut olarak genişlemelerini engelleyen bir kabuk görevi görmekten ileri gitmiyor gibi. Fantastik kurgu aleminin bu destansı yaratıkları, bu seride baş rollerde olduklarından, doğumları, yaşamları, yetenekleri konusunda kurgusal anlamda inanılmaz bir okyanusla karşı karşıyayız. Yazının girişinde karşılaştığınız cümle kitabın içinde geçiyor. Bu cümlenin devamında kitapta genel bir değerlendirme yok; ancak ejderhaların dini farkındalıkları da olabileceğine ilişkin bir öngörü oluşturabilir. Belki de serinin devamında bu tip şeyler işlenecek olabilir. Ejderhalara bir milliyet, tabiiyet, ayrı bir karakter, ruh ve şu an kati olmasa da bir inanç sahibi olma fırsatı tanıyan hayal gücü önünde eğilmemek mümkün değil. Özellikle yazarın bu konudaki hayal gücünü, alternatif gerçeklikle harmanlaması, bu serinin neden çok başarılı olduğunu gözler önüne seriyor. Serinin önceki iki kitabına göre en çok mekan değiştirilen kitap üçüncüsü. Çin, Tataristan, İstanbul, Avusturya ve Prusya'da çeşit çeşit maceranın içinden geçen kahramanlarımız, Prusya'da Napolyon'un ordularının ve Hava Kuvvetlerinin yeni komutanı olan Semâvi Lien'in gücüne de şahitlik ediyorlar. Lien'i Çin'den buraya getirenin ne olduğunu öğrenmek için kitapları okumanız yeterli olacaktır. Zaten bu tanıtım yazıları boyunca epey ipucu verdiğim için, kritik detaylar konusunda elimden geldiğince cimri davranmaya çalışıyorum. Ve inanın bu zamana kadar anlattıklarım, okuyacaklarınızın yanında neredeyse bir hiç. Genelde bu tip serilerde kitaplar ilerledikçe seri sıkıcı bir hal alır. Ancak bana sorarsanız serinin en heyecanlı, en sürükleyici ve en hareketli kitabı Barut Savaşı. Muhakkak ki bunda Kaziliklerin ve Sultan III. Selim'in de payı var. Fantastik kurguyu ve tarihi romanları seven biriyseniz ve Temeraire serisini hâlâ okumaya başlamadıysanız çok büyük bir kaybınız var demektir. Bir an önce bu muazzam seriye başlamanızı şiddetle tavsiye ederim. Zira seri her yeni kitapta, çok daha iyi ve eğlenceli bir hale geliyor.

Kitaplarla ve ejderhalarla kalın. 



22 Mart 2016 Salı

İnsanlık Kavramının Çöktüğü Bir Çağda: İnsan Olmak - Engin Geçtan

"Bencil ve yıkıcı eğilimlerin, hiç olmazsa potansiyel olarak, 
her insanda var olduğu görüşünü savunmak bazı okuyucuları 
rahatsız etmiş olabilir. Ama bazı insanların bu tür eğilimlerin 
yalnızca kendilerinden başka insanlarda olduğunu 
savunmaları da mantıkdışı olmuyor mu?
(Kitaptan)


Kafanızı kaldırıp, bu gezegende hüküm süren, dünyayı, yaşadıkları ülkeleri içinden çıkılmaz kaoslara sürükleyen varlıklara baktığınızda, kendinizi o varlıklardan soyutlamanıza rağmen aslında o varlıklardan biri olduğunuzu kabul edemediğiniz oluyor mu? İnsan denilen ve hayat piramidinin en yıkıcı ögelerinden biri olan topluluğun bir üyesi olmakla sorun yaşadığınız oluyor mu? Benim bu sorulara cevabım hep evet oldu. İnsan kavramına kelime itibariyle ederinden fazla sorumluluk yükleyip, çok defalar pişman olduğum da vakidir. Halbuki bir örneği olduğum insan denilen yayılmacı virüsün bir örneği olarak kendime hiç kusur atfetmiyor oluşum da bu pişmanlığın diğer bir boyutu. Bu açıdan düşünüldüğünde "İnsan Olmak" "İnsanlık Göstermek" gibi kavramlar bana çok yabancı geliyor. Çünkü bütün dünyadaki bu katliam, tecavüz, saldırganlık, umursamazlık, adaletsizlik bir insan olarak kanıma dokunmasına rağmen, aynı zamanda insan olmanın doğasında var. Ne dilemma ama! Size tanıtacağım kitap, bu satırların yazarı, kitabın siz müstakbel okuyucuları ve dahi yazarın kendisini de kapsayan bir şekilde insan olmayı irdeliyor. Kitap Metis Yayınevi tarafından yayınlanmış karton kapaklı 180 sayfa. Engin Geçtan kendisiyle ilk defa bu kitabıyla tanışmış olmama rağmen, önsözünde öğrendiklerim sayesinde bu güzel kitabı çok önce kaleme aldığını öğrendim. Kendisinin belirttiğine göre, 1981'den bu yana da, hiçbir güncelleme ihtiyacı olmamış. Geçtan, bu kitapla insan davranışlarının arkasında yer alabilecek nedenleri, psikolojiyle ilgilensin veya ilgilenmesin, belirli bir algı düzeyini geçebilmiş her okuyucuya anlatabilecek sadelikte bir dil kullanıyor. Kitabın girişindeki uyarıları dikkate almanızı öneririm. Zira insan psikolojisinin altında yatan temel nedenleri bölüm bölüm irdelerken, çok normal bir insan olduğunuzu ve hatta emsallerinizden sıyrıldığınızı düşünüyorsanız, konusunda uzman olan yazar bu duygu dünyanızı ve düşüncelerinizi paramparça edecek şeylerden bahsediyor. Birey ve toplum arasındaki ilişkiyi incelediği bölümde, özellikle çağdaş toplum düzeni içerisinde insanın konumu ve psikolojisi hakkında sunulan tespitler o kadar muazzam ki ömrümde ilk defa bu tip derin ve yoğun bir kitabı, altını bile çizemeden tam konstrasyon ile elimden bırakmaksızın okudum. Özellikle kitabı okuduğum dönemde, kara teslim olmuş Ankara sebebiyle, öğrencilik yıllarıma geri dönerek toplu taşıma araçlarının aslında ne büyük imkanlar taşıdığını idrak ettim. İşe giderken ve işten dönerken geçirdiğim süreyi kitap okuyarak geçirmek bu anlamda muazzam bir keyif verdi bana. Geçtan'ın daha ilk andan itibaren bir tanesi hariç yürekten onayladığım bütün tespitleriyle Ana-Baba ve Çocuk bölümüne geçtim. Açıkçası keşke geçmeseydim dediğim bir bölüm oldu. Bu pişmanlığımın kitapla hiçbir alakası yok, sadece kendi çocuğum ile kurduğum bazı diyaloglarda veya ona karşı göstermekte olduğum bazı davranışlarda ne büyük yanlışlar barındığını idrak ettim. Hatta kendimden bir miktar rahatsız olduğumu da söyleyebilirim.

Özellikle bu noktada, Geçtan'ın önsözde belirttiği üzere, kitabı okuyan okuyucunun kendisiyle ilgili olan bazı bölümleri yadsıma eğilimi gösterebileceği konusundaki cümleleri aklıma geldi. Hızlı bir şekilde, bu yadsımayı terk ederek, kendimi kabul etmem gerektiğini anladım. Ha, bunu ne kadar yapabildim, geçen zamana karşı henüz bilmiyorum. Kendimle iç hesaplaşmamı tamamlamadan, üstüme yeni yükler alacağım "İnsanlardan Korkmak" bölümüne geçtim. Engin Geçtan, bizzat işim düşmediği için ne kadar iyi bir psikiyatr olduğunu değerlendiremeyeceğim bir isim; ancak insana ayna tutma konusunda inanılmaz akıcı bir üslubu olduğunun altına rahatlıkla imzamı atabileceğim bir yazar. Yazılanlar, okuyucuyu incitmek maksadı taşımadığı gibi, doğrudan okuyucuya "sen busun" demiyor. Lâkin onun konuyla ilgili tespitleri arasında, ifade tarzından kaynaklanan ve okuyucuya kendine yakışan özellik veya ruh durumunu kabul ettiren ikna edici bir üslubu var. Bununla birlikte, başlıklar halinde incelediğinizde, birbiri ile bağlı gözükmeyen bütün bölümler, aslında her bölümün sonunda makul bir tezle kendisini takip eden bölüme bağlanıveriyor. İnsan denilen varlığın, değersizlik, öfke, kaygı, düşmanlık, yalnızlık, sorumluluktan kaçış gibi eğilimleri üzerinden geçerken, bir yandan kendinizi görmekle kalmıyor, etrafınızdaki insanların eğilimlerinin altında yatması muhtemel temel sebeplere de vakıf oluyorsunuz. Engin Geçtan'ın kitapla ilgili en önemli özelliklerinden birisi "biz dili"ni de kullanıyor olması. Yani kitapta sanki yazar her şeyin farkına varmış da, bizler bu durumdan bîhabermişiz gibi davranmıyor. Kitap genelinde, "bu konudaki sorunumuz", "başkalarına karşı sorumluluklarımız" gibi kalıplarla karşılaşıyorsunuz. Bu haliyle, Geçtan'ın kendini olanlardan soyutlamadığı, ancak pek çok konuda davranışların altında yatanları hem akademik çalışmaları sebebiyle daha iyi bilmesi, hem de bunu edebi bir şekilde yansıtabilme becerisi sayesinde sadece kitaba değil, bir yol gösterici olarak kendisine de hayranlık duyuyorsunuz. Kitap, insan olmak ve insanlık kavramıyla bunca sorunlu olduğum bir dönemde bu kavramlarla takıntılı olmamı haklı hale getiren pek çok veri sundu. Aslında bütün sorunlarımızın temelinde yatan en önemli sebep, anne ve babalarımızla olan ilişkilerimiz. Kaldı ki, toplumla ve bireyle ilk tanışıklığımız ve iletişimimiz onlarla olduğu için bu normal. Ancak bugün kendi olmayı gerçekleştirememiş insanların bu kitaba dayanarak bütün suçu anne ve babalarına yüklemesinin de adil olmadığını düşünüyorum. Davranışlarımızın temellerini inşa etmekle birlikte, kendi yanlışlarımızı düzeltmek yerine, bunun için sürekli birilerini veya bir şeyleri suçlar halde olmak da bana doğru gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın kitabın böyle bir mesajı yok. Aksine birey ve toplumda gördüğümüz bir takım davranış kalıplarının sebepleri irdeleniyor.

Engin Geçtan'ın sürekli olarak üzerinde durduğu kendini gerçekleştirme kavramının yanı sıra, zaman zaman bu "gerçekleştirme"nin yanlış anlaşıldığını da belirtiyor. Kitapta, özellikle günümüz yaşantısı altında değişen davranış kalıpları da inceleme altında. Bunun yanı sıra, bir yalnızlık bölümü var ki, insanın tekrar tekrar okuyası geliyor. Yazarın teknolojinin gelişmesi ile birlikte, insanın "aşırı yüklemesi"ne ilişkin ifadelerinin, kitabın ilk yazılmış ve yayınlanmış olduğu 1983 yılından bu yana geçerliliğini yitirmediğine de dikkat çekmeliyim. Aksine, kitabın yazıldığı dönemden günümüze ilerleyen teknolojinin ve onun yalnızlaştırdığı insanlar olarak bizlerin nasıl bir aşırı yüklemeyle karşı karşıya kaldığımızı da ilave olarak değerlendirmeliyiz. Bizler iyilik ve kötülüğü aynı şekilde içimizde barındıran varlıklarız. Yazar bunu çok isabetli yorumlar ve tespitlerle aktarıyor. İçimizdeki bu farklılığı, farklı eğilimlere yönelmeyi belirleyecek şeyin ise doğumla başlayan yaşantımızda karşılaştığımız, karşılaşacağımız şeyler olduğunu açıkça ifade ediyor. Engin Geçtan'ın popüler psikoloji de diyebileceğimiz bu alanda verdiği eserler, ucuz kişisel gelişim kitaplarından çok çok daha fazlasını zihninize, bilincinizin en alt katmanlarına iğneyle zerk ediyor gibi. Öyle ki, günlük yaşantınızda bazı hareketlerinizi -çoğunlukla fiili tamamladıktan sonra- öğrendikleriniz doğrultusunda değerlendirirken buluyorsunuz kendinizi. Böyle yapmamın sebebi veya bu hareketimin altında yatan temel kalıp bu diyebiliyorsunuz. Bu haliyle ve ifade tarzıyla, ilk olarak Geçtan'ı okumamışsanız bir nebze uzak durabileceğiniz, Jung, Adler, Freud gibi psikanaliz, psikoloji alanında eser vermiş isimlerin kitaplarına daha birikimli bir şekilde göğüs gerebiliyorsunuz. Bir kaç satır önce belirttiğim gibi kitabın en önemli fonksiyonlarından birisi, bazılarımızın kurtuluşu aradığı kişisel gelişim kitapları gibi "mutlu olmak için kendini aya fırlat" temalı emir cümlelerinden kurtarıyor olması. Engin Geçtan sizi en açık ve yıkıcı şekliyle kendinizle yüzleştiriyor. Sadece kendinizle değil, insanlık dediğimiz, insan dediğimiz kavramla ve onun eğilimleriyle ilgili olarak zihnimizi kasıp kavuruyor ki, hakiki kişisel gelişimin bu tip çöküşlerle başladığını yürekten teyit ediyorsunuz. En azından insana sürekli "mucizenin içinde" olduğunu hatırlatmıyor olması, insanın yeri geldiğinde ne kadar bencil, yıkıcı, karıştırıcı bir varlık olabileceğini göstermesi ve kendini bütün bu sıfatlardan münezzeh kılan okuyucuya "kendine gel" deyiş şekli itibariyle övgüyü sonuna kadar hak eden bir kitap.

Sadece ülkemiz adına değil, dünya genelinde zor zamanlardan geçiyoruz. İnsan kavramının önceki çağlara göre, içinin bu kadar boşaldığı bir zaman dilimi olduysa da karşılaştırabilme imkanımız yok. Tabir-i caizse ve gerçekten bir çığrımız varsa, ondan çoktan çıkmış durumdayız. Birbirimize farklı şekillerde, farklı sebeplerden, farklı işkence, tecavüz ve ölümleri layık görebiliyoruz. Ne birey olarak ne de toplum olarak yaşamanın yollarını öğrenemiyoruz. Hayatımızda yer alan veya süregelen her olay için bir fakatımız var. Bazen kalben yanlış olduğunu bildiğimiz şeyleri bile, dilimizin yalanladığına şahit oluyoruz. Dünya insan denen virütik organizmanın içgüdüsel sebeplere değil de, insanın kendini gerçekleştirmesine engel olan kitlesel savaşlarla birbirini yok etmekten yüz yıllığına vazgeçmesi üzerine inanılmaz bir hızla yayılarak gezegenin sonunu hazırlıyor. Engin Geçtan'ın 2013 yılında Hürriyet gazetesine vermiş olduğu röportajda söylediği cümle, aslında durumumuzu net bir şekilde özetliyor. Bizler felaketin hem yaratıcısı, hem de kurbanıyız. Bugün ortaya çıkan bütün savaşlar, doğal felaketler, ölümler, açlıklar burada sayabileceğim her türlü felaket ve kötülüğün yaratıcısı, insanın ta kendisi. Bu demek değil ki, insan sadece kötü eğilimleri olan bir varlık. İnsan eğilimlerini, davranışlarının altında yatan temel sebepleri anlayarak iyi şeyler yapmaya odaklayabilir. İnsan-ı kâmil veya olgun insan olabilir. Engin Geçtan'ın tabiriyle insan kendisini gerçekleştirebilir. Çünkü bütün psikolojik temelleri ve haklılığına rağmen, benim gibi insanlar halen "insan olmanın" bir değeri olduğunu düşünüyor. Bu varlığın bir kibir meşgâlesi değil, bir var oluş sebebi olduğuna inanmak lazım. Hobbes "insan, insanın kurdudur" derken elma kurdunu kastetseymiş daha doğru olurmuş. Zira bizler, hem birbirimizi, hem de bu güzel gezegeni içten içe yiyip bitiriyoruz. O yüzden bir var oluş sebebimiz olduğunu düşünmeli veya kendimizi gerçekleştirmeliyiz. Zira bugün gözlerimizin önünde gerçekleşen her türlü felaketi çözebilecek gücümüz ve daha önceki örneklere sunulmuş çözümlerimiz var. Engin Geçtan ile kitabında sunduğu görüşleri ile görüşlerimin ayrıldığı tek bir nokta var. O da Geçtan'ın insan yapısındaki yapıcı ve yıkıcı dengeden dolayı, insanlığın geleceği adına karamsarlığa kapılmamızın engellendiği yönündeki görüşü.  Ben dengenin yıkım lehine gittikçe artacağı görüşündeyim. Gerçi Geçtan'da bir geri dönüş olmazsa topluca felakete gittiğimizi belirtmiş daha sonra. Benim bu görüşü oluşturmamda biraz da İbn'ül Arabi'nin bende yarattığı etkiler söz konusu. Şahsen, insan namıyla yaratıldığına inandığım varlığın macerasının, "O"nun nezdinde kendini tamamlayarak yok olmasına doğru gittiğine inanıyorum. Kıyamet diye beklediğimiz şey de budur belki.

Buna rağmen, kendimizi gerçekleştirmek, insan-ı kâmil olmak için hiç değilse çabalamak; bizden bir iz kalacaksa günün birinde, daha iyi bir iz bırakmaya çalışsak fena olmaz mı? Ya da Engin Geçtan'ın başka bir kitabında da belirttiği gibi, gözlemek yerine katılmayı tercih ederek kendi hikayemize sahip olsak fena olmaz mı?

Kitaplarla kalın.




21 Mart 2016 Pazartesi

Çin Sokaklarında Bir Semâvi: Yeşim Taht - Naomi Novik (Temeraire-II)

"Bir gün uzun bir rüzgara bineceğim ve bulutların kalın kenarlarını kıracağım
Ve kanatlarımı dümdüz uzatacağım köprü kurmak için geniş, geniş denize"
Lung Li Po - Zor Yol (Kitaptan)


Kitap tanıtmanın zor bir iş olduğunu kabul etmeliyim. Birebir Türkçe karşılığı olmayan ve pek hoşuma gitmese de günümüzün revaçta kelimelerinden olan "spoiler" lara yer vermeden bir kitabı tanıtmak açıkçası mümkün değil. O yüzden hazır bu konuda muzdarip olma ihtimalimin yüksek olduğu bir kitabın tanıtımı öncesine de denk gelmişken, kitap tanıtırken içeriğine ilişkin zaman zaman bilgi verebildiğimi söylemeliyim. Bana sorarsanız, gizemli ve süslü kelimelerle kitabın etrafından dolaşmak yerine, kitabın hoşluğunu, okuyacak olanların keyfini baltalamayacak, kitap içinden detaylarla süslemek bence daha doğru ve verimli bir kitap tanıtım yolu. Özellikle Temeraire serisini hakkıyla tanıttığıma inanabilmem için, karakterlerle ilgili bazı gelişmeleri sizlerle paylaşmam şart. Kitap yine Pegasus Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 448 sayfa. Temeraire'i son bıraktığımızda, ata yurduna yolculuk yapmak durumundaydı. Ayrıntılı sebeplerini okuduğunuzda göreceksiniz elbet. Temeraire'in bir Çin ejderhası olduğunu öğrenmemizin ardından, aslında hikayenin bu kitapta olmasa bile, serinin bir bölümünde muhakkak Çin'e taşınacağını görebiliyorsunuz. Hikayenin başlangıcı ile birlikte, kitaptaki duygusal gerilim sizi hemen içine çekiyor. Bu tip kurgu eserleri okurken sizlerde de olup olmadığını bildiğim bir huyu vardır. Kitapta olaylar istemediğim veya üzüleceğim bir kurguya doğru dönüyorsa, hızlı hızlı olayların düzeleceği sayfalara yetişmeye çalışırım. Aslında romanların kurgusunda yaşanan olumsuzluklar, üzücü ve beklenmedik olaylar, kurgu ve her türlü duyguyu okuyucuya yaşatmak anlamında bir romanın olmazsa olmazlarıdır. Yeşim Taht, bir Semâvi Ejderha olduğunu öğrendiğimiz Temeraire'e el koymak isteyen Çin İmparatorluğu Prensi Yongxing ile Laurence arasında geçen gergin görüşmeyle başlıyor ki, ilk kitabın sonunda yer alan bir bölüm burası. Semâvi Ejderhalar sadece Çin'de bulunan ve yetişen bir tür. Üstelik Çin İmparatorluğu sınırları içerisinde de çok büyük saygı gören bir tür. Novik'in kurgu dünyasında, ejderhalar arasında da bir sınıf sistemi mevcut. Bu sınıf sistemi, hem ejderhaların kendi arasında, hem de insanlar ile ejderhalar arasında olan bir sınıf. Ejderhalar arasında, daha büyük ve savaşta daha çok yararlılık gösteren ağır siklet ejderhalar, diğerlerine oranla daha çok yemek yiyerek saygı görürken, örneğin postacılık yapan ejderhalar bu kadar saygın ve önemli bir konumda olmayabiliyor. Bunun dışında, Avrupada ejderhalar, birer hayvan olarak görülüyor. İnsanların emellerine hizmet etmekle yükümlü, gelişmiş zekaya sahip hayvanlar veya kıymetli bir mal gibi algılanıyorlar. Sırf bu sebeple insanların oldukları bölgelerden uzak yerlerde yaşıyorlar. Oysa bu ikinci kitapla anlıyoruz ki, Çin'de durum çok farklı.

Çin'de ejderhalar insanlarla birlikte sokakta gezebiliyor, alışveriş yapabiliyor ve toplumun birer bireyi gibi etkileşimde bulunabiliyorlar ve hatta sokaklar onların gezebilmesi için geniş geniş yapılmış iken, Avrupada ve ejderhalar, kuşlaklarda, şartların çok daha az konforlu olduğu ve kıymetli bir savaş aleti muamelesi gördükleri ejderha ahırlarında yaşıyorlar. Toplumla etkileşimleri ise neredeyse sıfır. Yeşim Taht'ta Temeraire ile Laurence arasındaki bağın sağlamlığını ve bu doğrultuda Çin'e gidilmek üzere yapılan bir deniz seyahatini de okuyorsunuz. Naomi Novik, kurgu dünyasının olağanüstülüğünün yanı sıra, denizcilik terimleri ve 1800'lü yılların gemileri ile onların yapılarına iyi çalışmış. Okurken bütün kelimeler gözünüzde bir görüntü haline geliyor. O kadar ki, deniz seyahati bölümü, benim gibi uzun deniz yolculuğunda deniz tutan bir adamı bile sanki gerçekten okyanusdaymışım gibi hissettirdi. Mide bulantısı ve baş dönmesi de dahil. Bu taraftan baktığınızda da anlatımın gerçekçiliği ve okuyucuyu içine çekmesine on üzerinden on verebilirim. Kitabı okudukça ejderhalar, türleri ve alışkanlıkları konusunda çok daha fazla şey öğreniyorsunuz. Özellikle bundan önceki fantastik kurgu romanlarında pek rastlamadığım şekilde, ejderhaların duyguları ve bunları ifade ediş şekline ilişkin olarak yazar tarafından oluşturulmuş anlatım çok etkileyici. Bu arada en az ilk kitaptaki kadar aksiyonla dolu olması da cabası. Hem seyahatleri sırasında, hem de Çin'de aksiyon ve gerilim düzeyini dinç tutan olaylarla karşılaşıyorsunuz. Ancak Temeraire'in Çin seyahatinin en önemli tarafı, seri ve bu serinin ejderhaları hakkında, özellikle de Temeraire'in türü hakkında pek çok önemli detayı öğreniyor olmanız. Elbette Yeşim Taht'ın kapağında gördüğünüz beyaz ejderhanın kim olduğunu da bu kitapla öğreniyorsunuz. Tien-Lung, tıpkı Temeraire gibi bir Semâvi ejderha. Tek bir farkla, kendisi bir albino ve bundan dolayı halet-i ruhiyesi de diğer Semâvi ejderhalardan farklı. Bağlı olduğu kişi ise Temeraire Çin'de alıkoymak isteyen İmparatorluk prensi Yongxing. İkinci kitapta entrika da bol bol var. Laurence ile Temeraire'in yollarını ayırmak için türlü türlü entrikalara başvuruluyor. Hatta işin içerisine İmparatorluğun kaidelerine aykırı olabilecek usuller bile giriyor ki, Laurence ile Temeraire'in birlikte alaşağı etmek zorunda oldukları bir komplonun içinde kalıyorsunuz. İlk kitapta Temeraire'in Laurence tarafından savaş ganimeti olarak alınıp, koşumlanması öncesinde, Çin ile Fransa arasında yapılmış bir anlaşmanın var olduğunu ve Temeraire'in içinde bulunduğu ejderha yumurtasının da bu anlaşmanın bir parçası olduğunu öğreniyorsunuz. Napolyon Bonaparte'in ejderhası olması gereken Temeraire'in şimdi bir İngiliz subayının elinde telef olacağına dair endişeleri, ikilinin ve elbette Temeraire'in mürettebatının, özellikle de Granby'ın yürekliliği ile aşıyorsunuz.

Temeraire serisindeki karakterler, insan olsun, ejderha olsun çok muazzam şekillendirilmiş. Üzerinde bulunduklar iyi ya da kötü eğilimi fark etmeksizin, hepsi kendilerine biçilen kaderi yaşamakta ve bunun için onurlu sebepler bulmakta mahirler. Bu da Naomi Novik'in kaleminin güzelliklerinden birisi. Hikayeyi o kadar canlı yaşıyorsunuz ki, kitaptan başınızı kaldırıp, sokağa çıktığınızda bir ejderhayla selamlaşmak an meselesiymiş gibi geliyor. Elbette bu ikinci kitapta, Temeraire'in ejderhalara gösterilen saygıdan etkilenerek, kendi yaşantısıyla, Çin'deki muhtemel yaşantısını karşılaştırdığı, bu anlamda Laurence ile girdiği diyaloglardaki beklenti, hayal kırıklığı ve ümit karışımını algılamak çok keyifli. Bunun yanı sıra, Novik'in alternatif tarihi evreninde, bazı tarihi gerçeklikler de değişmiş durumda. Örneğin Çin İmparatorluğunun Han Sülalesinin bir ejderha tarafından kurulduğu yönünde alternatir bir tarih oluşturulmuş. Yazar bu şekilde, ejderhasız gerçek dünyayı ve onun tarihini, ejderhalarla birlikte tamamen farklı bir gerçekçiliğe taşıyor. Yayınevinin politikasından anladığım kadarıyla ise her ne kadar yurt dışında bir çok satan olmasına karşın, kitap Türkiye'de bu başarıyı yakalayabilmiş değil. Zira böyle bir başarı olsaydı Pegasus Yayınlarının böyle bir fırsatı kaçıracağını sanmam. Kitapların çevrilmesi ve yayınlanması arasına bu kadar uzun mesafelerin girmesinin de bugüne kadar sosyal medyadan sorduğum sorulara cevap alamadığım için kendimce en mantıklı izahı bu. Oysa şu anda serinin orijinalinde dokuzuncu kitap basılmak üzereyken, Türkçesinde sadece dördüncü kitaba erişebilmiş olmak, yayınevinin seriyi tamamlayıp, tamamlamayacağı yönünde ister istemez bir şüphe uyandırıyor. Yoksa orijinalleri 2006 yılında üçleme olarak çıkan bir serinin kitaplarını iki senede bir basmak gibi bir politikayı anlayabilmek mümkün değil. Yine de bu matematiğe göre, beşinci kitabın Mart 2016'da yayınlanmış olması gerekiyordu. İki senede bir yayınlama matematiğinin sürekli devam edeceğini düşünürsek, serinin mevcut sekizinci kitabına ancak 2022'de kavuşuyor olacağız. Yayınevinin tercihlerine edilebilecek bir kelimem yok; ama böylesine güzel ve etkileyici bir serinin, okuyucunun dimağında yarım bırakılıyor olması çok üzücü. Pegasus Yayınlarından ilki yayınlanıp devamı gelmeyen bir başka kitap için de aynı hüznü yaşadığım için (üstelik o Türkçeydi), takip ettiğim iki seri dışında hiçbir kitaplarını almamak konusunda yeminliyim. En azından kendi bireysel eylemimde ısrarcıyım. Belki bir gün bu minimalist eylemimle yayınevini başladıkları serileri hızlıca tamamlamaya ikna edebilirim(Pek sanmıyorum). O yüzden bu seriyi olabildiğince çok kişiye tavsiye ediyorum. Ne malum belki bir çok satan olup yayınevinin dikkatini çeker, bir anda kalan dört kitabı kucağımızda buluveririz.

Kitaplarla kalın.  




20 Mart 2016 Pazar

Adaletin Kör Dediği: Daredevil (Cilt I-İkinci Adam) - Brian Michael Bendis/Alex Maleev

"O adam bu şehrin dünya üzerindeki gerçek cehenneme 
dönüşmesini engelleyen tek şey!"
Çizgi romandan



Çizgi roman konusunda tamamen ayrıcalıklı, haberleri takip eden, hangi baskının ne zaman çıkacağı, hangi ciltte hangi kahramanların görülebileceği vb. bir sürü ayrıntıyı bilecek kadar donanımlı bir çizgi roman takipçisi olmadığımı daha en başından itiraf etmeliyim. Çizgi romanlarla ilk tanışmam, Ontario'lu Kaptan Swing ile gerçekleşmiş olup, biraz Teks, biraz Red-Kit'ten sonra, Kültür Bakanlığı'nın benim çocukluğuma gelen dönemde çıkardığı muazzam tarihi çizgi romanlardan sonrasını pek hatırlamıyorum. Kaldı ki bizim dönemimizde, şimdiki gibi çizgi roman bolluğu olmadığı gibi, kuşe kağıda basılmış günümüz pahalı çizgi romanlarını bulabilmek de pek mümkün değildi.  Öyle ki, Süpermen çizgi romanlarını kendi kendime renklendirdiğimi hatırlıyorum. Bununla birlikte, Amazing Spider-Man serisi gibi serileri veya DC'nin pek çok çizgi romanı ile Conan ve Kızıl Sonja çizgi romanlarının İngilizce versiyonlarına sahip olduğum geniş bir online arşivim olduğunu belirteyim. Dolayısıyla basılı Türkçe çizgi roman arşivim olmasa da, çizgi roman evrenlerine de yabancı değilim. İnternet üzerinden indirdiğim Çizgi Romanların yanı sıra, bir de Manga/Anime deneyiminin ardından, çizgi roman dünyasını son iki senedir yeniden keşfediyorum. Bunda son dönem çizgi roman yayıncılarının da büyük emeği var. Özellikle Arkabahçe, JBC Yayıncılık ve Marmara Çizgi gibi yayınevlerinin son dönemde çıkan çizgi romanların Türkçe olarak basılması ve ülkemizde de belirli bir standarda kavuşması için çok ciddi emek harcadığını görebiliyorum. Elimdeki çizgi romanların büyük çoğunluğu bir sene öncesinden yayınlanmış olduğu için, çizgi roman kısmında hakkında anlatabileceğim çok şey olmayan bazı çizgi romanları seri olarak tanıtıp, her yenisi çıktığında, çıkan sayıyı tek başına tanıtıyor olmayı planlıyorum. Ancak bu bir başlangıç olduğu için Daredevil'in ilk cildini tek başına tanıtacağım. Her çizgi roman okuyucusunun muhakkak bir veya birden fazla favori bir süper kahramanı vardır. Bende dört tane var ve sıralamalarını yapacak olursak, en başta Marvel'in kör süper kahramanı Daredevil ve DC'nin hızıyla baş döndüren kahramanı Flash eşit olarak yer almaktalar. Zaman zaman Flash, zaman zaman ise Daredevil birinci sırayı alıyor. Onları takip edenler ise Örümcek Adam ve Deadpool. Tabii bu listeyi yapmakla birlikte, Superman, Batman, Demir Adam gibi başat kahramanları okumaktan keyif aldığımı da ekleyebilirim. Yukarıda belirttiğim gibi favori kahramanım zaman zaman değiştiğinden bu yazıyı yazdığım tarihte ilk sırayı Daredevil aldı. Tek seferde mevcut beş cildi tanıtmak yerine bunu cilt cilt yapmanın doğru olacağını düşünerek, Daredevil'in ilk cildi olan İkinci Adam ile çizgi roman serüvenimiz başlayabilir. Daredevil serisinin bugüne kadar ki ciltleri Arkabahçe Yayıncılık tarafından yayınlanmış. Elimdeki ilk cilt, kuşe kağıda basılmış, kalitesi muazzam bir çizgi roman.

Genel çizgi roman eğiliminden farklı çizgilere sahip olmasına rağmen, Daredevil karakterinin karanlık atmosferini yansıtmakta inanılmaz derecede başarılı bir şaheser. Daredevil'in favorim olmasının en önemli sebeplerinden birisi, Murdock'ın avukat olması. Meslektaşız, dolayısıyla bende günün birinde mutasyona uğrayarak kırmızı bir kostüm giyip arz-ı endam edebilirim hayalleri ile yaşıyorum. Tabii bunun için radyoaktif bir mutasyonla karşı karşıya kalmam gerek ki, Türkiye'de böyle bir mutasyon sonucunda Daredevil olmak yerine, mahallenin eğlencesi olmak kaçınılmaz. Böyle küçük bağlantılar olduğunda, doğrudan karakter ile kendinizi eşleştirebiliyorsunuz. Fakat tek sebebi bu değil, hem ortaya çıkan karakterin özelliklerinin pek çoğunun göndermeler içeriyor olması, hem de karakterin duygusal yapısı ve dolu alt metinlerle desteklenmiş olması Daredevil'i bir adım önde tutmaya yetti. Adalet Tanrıçası Themis'in gözleri nasıl kapanmışsa, Murdock'ın körlüğü de bu anlamda bir tesadüf değil. İlk ciltle birlikte Wilson Fisk, nam-ı diğer Kingpin'in, Silke isimli, Carlito'nun Yolu filmindeki Bronx'lu serseriye çok benzeyen bir adam tarafından alt edilmesiyle, bu suç örgütündeki büyük değişikliğin, Daredevil'e yansımasına tanıklık ediyorsunuz. Çizgilerin karamsarlığının yanı sıra, aslında çok daha büyük bir hikayenin parçası olmaya başladığınızı fark ediyorsunuz. Son dönemde okuduğum en heyecan verici çizgi roman serilerinden birisi açıkçası. Kingpin ile Silke arasında var olan gerilimin yansıması Daredevil'in aleyhine gelişiyor ve peşinde kiralık katillerle Hell's Kitchen'ı korumaya devam etmeye çalışıyor. Marvel evreninde Kingpin'in adını sadece Daredevil'de değil, Örümcek Adam serilerinde de mevcuttu yanlış hatırlamıyorsam. Hatta Osbourne ve Kingpin arasındaki mücadeleyi Örümcek Adam çizgi filmlerinde izlediğimi dün gibi hatırlıyorum. Ancak Kingpin'in Daredevil'in gerçek kimliğini biliyor olduğunu bilmediğimi itiraf etmeliyim. Eh demiştim size ben bu dünyada hem eski, hem yeniyim diye. Tabii bu yeni olma halini, süper kahraman evrenlerinden bîhaber olmam olarak algılamayın. Hangi süper kahraman DC Comics'in, hangisi Marvel Comics'in elinden çıkmış, güçleri ne, kahramanlığa giriş hikayeleri nelerdir, gibi hususları bilirim. Tabii ilk çizgi roman tanıtımında da, DC karakterlerini daha çok sevdiğimi ve hikayelerinin daha çok bana hitap ettiğini belirteyim. Bu hususta Marvel'da benim için üç istisna var. Onlar da yukarıda gördüğünüz gibi Daredevil, Örümcek Adam ve Deadpool. Bu demek değil ki, X-Men, Iron Man, Hulk gibi kahramanlardan hazzetmiyor olayım. Açıkçası bugüne kadar, kati şekilde hoşlanmadığım veya ilgilenmediğim tek süper kahramanın Kaptan Amerika olduğunu söyleyebilirim.

Hikayesi ve çizgileri her ne kadar bir Marvel karakteri de olsa, Daredevil'i sanki DC evreninde bir karaktermiş gibi algılamama sebep oluyor. Belki de, melankolik ve karanlık çizgilerle hikayeler DC evrenine daha çok yakıştığı içindir. Bu çizgi roman serisinde bazı sayfaları konuşma balonu olmadan geçiyorsunuz ve inanın çizgiler bütün olayı ve hatta karakterlerin duygu dünyalarını konuşma balonlarına ihtiyaç olmadan muazzam bir şekilde anlatıyor. Daredevil'in diğer pek çok süper kahramana göre çok daha nitelikli olmasına karşın, Hell's Kitchen'a sıkışmış olmasından da pek hoşlanmıyorum; ancak kendi başıma oturup düşündüğümde de hikayesini nasıl olup da genişletebilirler diye düşündüğümde de bir cevap veremiyorum. Bu arada kitap tanıtımındaki pek çok İngilizce isim konusunda şahsi problemlerim olsa da, Daredevil'a Korkusuz, bir yer ismi olan Hell's Kitchen'a da Cehennem Mutfağı demek bana garip geldiğinden, çizgi romanlardaki karakter ve yer isimlerini Türkçeleştirmeden tanıtacağım. Kanaatimce, bu tip düzenlemeler çok çok öncesinden, ülkemize ilk girdikleri andan itibaren yapılmalıydı. Ne yazık ki, günümüzde bu kullanımı düzeltmek zor, hem de manasız. Birde kullanımın getirdiği gariplikle var elbet. Mesela Spider Man demek yerine Örümcek Adam demek kolay geliyor; ama Batman yerine Yarasa Adam dediğim veya yazdığım zaman sanki kahramanın ismini lekelemiş gibi geliyor. Bu konuyu karıştırsak buradan inanılmaz malzeme çıkacağı için vazgeçiyorum. Sadece ilk defaya mahsus olarak yayınlandıkları isimleri kullanacağımı aktarmış olmak istedim. Yoksa birden kendimi, kültürel emperyalizm sohbetlerinin kucağında bulabilirim. Bu ikilemi atlatmak için Daredevil derken, kendisine zamanında verilen ismin Korkusuz olduğunu aklınızda tutun yeter. Kasvetli, adaleti hem teoride hem de pratikte temin etmeye çalışan etkileyici bir süper kahraman macerası okumak istiyorsanız, özellikle bu kadar nevi şahsına münhasır, orijinal çizimlere sahip emsallerinden ayrılan bir çizgi roman olduğundan, kaçırmayın derim.

Kitaplarla ve çizgi romanlarla kalın.





19 Mart 2016 Cumartesi

Derli Toplu Tarih: Hun Türkleri - Hüseyin Tekinoğlu

"Yenilenlerin tarihini, yenenler yazmıştır"
Bertolt Brecht



Yukarıdaki başlığa aldanmayın. Aslında birazcık kinaye yapıyordum. Size tanıtacağım eser her anlamıyla, derleme ve toplama bir Hun tarihi. Tarihi konularda, araştırmacılar ile akademisyenler arasında belirli farklılıklar mevcut. Akademisyen tarihi bir konuda bir şeyler yazarken, yazdıklarına ve daha önceden topladığı bilgilere dayanarak, mantıklı, tutarlı ve bilimsel görüşler sunabilirken, araştırmacılar bu konuda çok daha serbest olabiliyor veya asla böyle bir topun altına girmeyi tercih etmiyorlar. Açıkçası tarih maratonum boyunca, pek çok akademisyene taş çıkartan araştırmacıların eserlerini okudum. Kurulması mümkün olmayan bağlantıları kuranları, akademik çalışmanın zaman zaman yaratabileceği hantallık duvarlarını aşanları okumak çok keyifli. Bunun yanı sıra herhangi bir süzgeçten geçirmeden veya titiz bir çalışma yapmaksızın edinilen her bilgiyi toparlayarak sunan araştırmacıların kitapları ile de karşılaştım. Kara Kütüphanede diğer kitapların tanıtımında bir seçim yapabilmekle birlikte, tarih maratonunda ne yazık ki böyle bir seçim yapmıyorum. Zira bir uygarlık hakkında bulabileceğim bütün kaynakları toplayıp, onları hatmetmek ve aralarında hangilerinin daha verimli olup, hangilerinin okuyucuyu yorabileceğini tespit etmek, bende ismi konulmamış bir misyon haline geldi. Bugün size tanıtacağım kitap, Kamer Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 380 sayfa. Ancak ilk sayfasından anladığım ve hatta anlayamadığım kadarıyla kitabın adı ve yazarı konusunda bir sıkıntı var. Zira künyesinde Hunlar-Ferit Erden Boray yazmasına karşın, dış kapakta Hun Türkleri-Hüseyin Tekinoğlu yazıyor. Açıkçası ne önemi var denilip geçilebilir, ancak tuhaf bir şekilde sanki kitap hakkındaki en önemli şey buymuş gibi takılıp kaldım. Zira Ferit Erden Boray ismini, daha önce sadece tezleri sunup, dayanaklarını sunmadığı bir kitabından hatırlıyorum. Her neyse muhakkak bir açıklaması vardır diyerek, kitabı tanıtalım. Yukarıda da değindiğim gibi araştırmacılığın çeşitli yönleri var. Ancak bunlar arasında en hoş olmayanı, başka kaynaklarda geçen ibarelerin farklı farklı noktalardan toplanarak bir araya getirilmesi ile oluşturulmuş araştırmalar olması. Açıkçası iddiaya girmek veya ben daha iyisini yaparım demek için söylemiyorum; ama bu zamana kadar elden geçmiş kaynaklardan, metinleri, pasajları bütün bütün alarak ben de bir kitap bastırabilirim. Kitap toplamda 380 sayfa olmasına rağmen, bunun neredeyse yarısına yakını, başka kaynaklarda geçen paragrafların tamamen alıntılanmasından oluşuyor. Yani kitabın neredeyse yarısı bilfiil başka yazarlar tarafından yazılmış durumda.

Zaten bu yazıların dışında kalan kısımlarda da, derleyenin Hun tarihine ilişkin eklediği yeni bir şey yok. Üstelik, farklı kaynaklardan ifadeleri bütün bütün almanın yaratabileceği önemli bir-iki sorun da var. Bunlardan ilki bazı yerlerde alıntı yapıldığının tam anlaşılmıyor olması. Örneğin, bölüm başından itibaren birbiriyle sıkı sıkıya bağlı olan ifadeler var. Tırnak içerisine alınmamış olduğundan, bölümü okurken sonuna kadar, derleyici Hüseyin Tekinoğlu'nun ifadeleriymiş gibi okuyorsunuz, ancak o da ne? Bölümün sonunda parantez içerisinde Arslan Tekin ve kitabını görüyorsunuz. Bazı kısımlarda ise Gumilev şunu söylüyor denilerek tırnak içerisine alınmış uzunca bir bölüm okuyorsunuz. Bu şekilde farklı alıntılama teknikleri yüzünden, kitabın hangi bölümü alıntı, hangisi yorum, karıştırmak kaçınılmaz oluyor. İkinci sorun ise kitapta alıntılanan kısımların zaman zaman birbirleriyle ve hatta derleyicinin yorumlarıyla ciddi şekilde çelişmesi. Örneğin, muhtemelen ana amacı Hun kültürünün üstünlüğü ve Hunların Türk olduğuna ilişkin akademik delilleri sunmak olan derleyici, alıntı yaptığı bir makalede, Hunların okuma yazma bilmez, savaşmak dışında hiçbir şeyde iyi olmayan, saldırgan bir ulus olduğu anlamına gelen ifadeleri paylaşıyor. Daha sonra ise Hun Otağı ile Çin sarayı arasındaki yazışmalardan bahsediliyor ve Hun hükümdarlarının mektuplarından bahsediliyor. Bugüne kadar okuduğum pek çok eserde, yerli yabancı fark etmeksizin bütün akademisyenler Çin kaynaklarında Hunlar için kullanılan isimlerin hepsinin kasti bir tahkir amacı taşıdığını, hakaretin şekli değiştikçe, Çin Kaynaklarındaki Hun isminin değiştiğini belirtmekteler. Bunun akabinde, kendi yenilgilerini neredeyse son bir hamleyle Hun vasalı olabilecek noktadayken dahi üzerinde durmadan geçen kaynakların, söz konusu durum Hunlar için gerçekleştiğinde tam tersinden bahsediyor olması neredeyse tüm Hun araştırmacı ve akademisyenleri tarafından ele alınmış. Hatta kitabın derleyicisinin dahi bu konuda pek az kaynakta geçen ifadeleri sunmuşluğu var. Buna karşın bugün bir dilleri ve yazıları olduğu ve bu sebeple vahşi barbarlar olarak sayılmalarının mümkün olmadığı Gumilev gibi bir akademisyen tarafından dahi yüksek sesle dile getirilirken, Gumilev'in Hunlar kitabında yer alan bu alıntıyı kullanmayıp, Hunları okuma yazma bilmez barbarlar olarak tanımlayan şovenist bir görüşü kitabına taşıması ile kitabın derlenmesi arasındaki amaç konusunda kafam çok karışmış durumda. Burada tarih maratonu kapsamında okuduğum kitaplar kapsamında, Türk soylu toplumlar adına, tarihi ve arkeolojik gerçekler hep tam tersini göstermesine karşın kasıtlı olarak bir vahşiyet imajı çizilmesinden bahsediyorum. İskitlerin en kıymetli altın işlerini ortaya çıkardığı çağda, öldürdüğü düşmanının kafatasından kadeh yapmasını vahşilik alameti gösterenler, Vikinglerin İskitlerden bin yıl sonra çok daha fazlasını yaptığını bu denli altı çizerek vurgulamazlar.


Daha da enteresanı, İskit ve Hunları savaşçı barbarlar olarak tanımlayan Helen, Roma ve Çin kaynaklarına itimat edenlerin, o dönemde adam öldürmeyi sistemli işkencelerle yapan bu süper devletlerden hiç bahsetmek istemezler. Bugün Avrupa ülkelerinde orta çağda kullanılan işkence aletlerinden müze yapmakta beis görmezken, hiçbir Türk soylu toplulukta böyle bir müzeye veya bu tip aletlere ilişkin kalıntı dahi bulunamaması bile kafalarımızda belirli noktaları aydınlatmalıdır. Başka bir yazımda da bahsettiğim gibi, savaşan insanların üniforma giymesi veya tek tip şıklığa sahip olması, o askerlerin de adam öldürdükleri gerçeğini değiştirmemektedir. Buna karşın, her toplumun savaşçılığının yanında bulunan diğer kültür özellikleri de değerlendirilmeye muhtaçtır ve kültürel özellikler ile yaşam şekilleri değerlendirilirken yaşanılan coğrafya, sahip olunan imkanlar ve bunlar doğrultusunda geliştirilen davranışlar incelenmelidir. Bütün bunları niye yazdım? Çünkü bir topluluk hakkında, aksine daha fazla delil varken, olmayan bir hususu genişletip bütün bir kültür özelliğine çevirmek yanlıştır. Bu sebeple özellikle tarihi konularda eser derlenirken, yazılırken veya bu konuda akademik bir çalışma yapılırken ifadelerin tutarlı olmasına dikkat edilmelidir. Hun Türkleri kitabında, sadece Asya Hunlarına ilişkin bilgiler yok. Metod olarak biraz karışık olsa da, Hun arkeolojisi, Çin Kaynakları, Mete zamanı Hun İmparatorluğu ve daha sonra imparatorluğun bölünüp dağılması gibi konular ayrı başlıklar altında derlenmiş. Kitapta aynı zamanda Avrupa Hunları ve Akhunlar'dan da bahsediliyor. Kitabın olumlu bir yönü, kolay ve hızlı okunur nitelikte olması. Burada sözcük diziminin de bir rolü var. Derleme bir eser olduğu için de Hunlar hakkında genel bir bilgi edinmek adına faydalı okunabilir bir eser. Eğer alternatif bir kaynak bulamamış iseniz Hun tarihi hakkında yeterli bilgiyi edinebilirsiniz, ancak farklı kaynaklar olduğu müddetçe, muhakkak okunup işlenmesi gereken bir eser diyemiyorum. Zira, alıntı yaptığı kaynakların çoğu piyasada satışta ve dahi bu kaynakların içerisinde çok daha ayrıntılı dipnotlar veya bilgilendirmeler ile size tanıttığım kitabın size verebileceğinden daha fazlasını elde edeceğinizi düşünüyorum.

Tarih maratonunda, uzun bir yavaşlamanın ardından hızlı şekilde İslamiyet sonrası Türk tarihinin ilk bölümünü bitirmek üzereyim. Bu bahiste incelenecek uygarlıkların sayısı ve Göktürkler ile Hazarlar hariç, diğer uygarlıklara ilişkin çok fazla kaynağım olmaması sebebiyle, Tarih maratonuna başlayışımın üçüncü yıldönümü olacak 23 Aralık 2016 tarihine geldiğimde, İslamiyet sonrası Türk tarihine geçiş yapabileceğim öngörüsündeyim. En azından maratonun bundan sonraki bölümünde daha hızlı olmak konusunda kararlı olduğumu belirtebilirim. Bu yolculukta beni yalnız bırakmayıp, incelemelerime gözünüzün nurunu akıttığınız için sizlere teşekkür ederim. Zira bu kadar güzel geri dönüşleri olmasaydı, belki de maratonu çoktan yarıda kesmiş olacaktım.

Tarihle ve kitaplarla kalın.


 


17 Mart 2016 Perşembe

Kağan, Ata, Peygamber (Üç Oğuz): Göktanrı - Sabir Rüstemhanlı

"Tarih, bedeni gösteren öyle bir aynadır ki, orda bir kişi değil, 
bütün bir millet, geçip gittiği yolları ile birlikte görünür"
Sabir Rüstemhanlı



Türk edebiyatı diye sınıflandırdığım başlığın altında hep Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan isimleri koymakla birlikte, Cengiz Aytmatov'un kitaplarını tanıtırken nasıl olup da, onları Türk edebiyatı başlığında sınıflandırmadım diye düşünmedim değil. Türk denilen kültür dairesinin çok geniş bir coğrafyayı kaplamasıyla birlikte, hangi sebeple olursa olsun farklı Türk Cumhuriyetlerinde eserler sunan kişileri Kırgız Edebiyatı veya Azeri Edebiyatı diye sınıflandırmak yerine hepsini Türk edebiyatı başlığı altında sınıflandırmanın doğru olacağı düşüncesiyle, eski yazılarda bile bazı etiketleri güncellemek yolunu seçtim. Bu anlamda kütüphanemde şans eseri denk gelip, bir merakla aldığım ancak ülkemizde pek bilinmeyen hazine gibi kitaplar mevcut. Size bugün tanıtacağım kitap da, bunlardan biri. Oğuz Kağan Destanını çok farklı ve edebi bir tarzda ele alan eser İleri Yayınları tarafından yayınlanmış. Karton kapaklı 380 sayfa. Oğuz Kağan Destanı Oğuz/Türk toplumunun en önemli destanlarından birisi. Genel olarak ise bu destanın geçtiği zaman dilimi hakkında iki büyük tez var. Bunlardan birisi Mete'nin Hunları zamanı, diğeri ise İskit/Saka/Skuz dönemi. Günümüzde tarihi verilerle doğrulamamız mümkün olmadığı için, benim gayri resmi tezim olan Skuz/Oğuz-Hun boylarının ortak ataları döneminde geçmiş olabileceği. Sabir Rüstemhanlı'nın romanında daha çok İskit/Saka tezlerine ilişkin unsurların ağır bastığını söylesem pek yanılmış olmam diye düşünüyorum. Bu konudaki tezler bir yana Rüstemhanlı'nın üslubu ve hikayeciliğinin çok akıcı ve bağımlılık yapıcı olduğunu üstüne basa basa söyleyebilirim. Oğuz Kağan Destanının hikayeleri üzerinde, geniş bir kurgu yaratan yazar, destanın bazı bölümlerini doğrudan romanına konu etmemekle birlikte, bazı unsurlar sebebiyle destanın da dışına çıktığı yerler olabiliyor. Göktanrıcılık dini diye bir dinin henüz kesin olarak var olduğu ispat edilmemişken, Rüstemhanlı sıfırdan bu dini kurguluyor ve Oğuz Kağan'ı bu dinin peygamberi konumuna getiriyor. Özellikle de, Oğuz Kağan'ın Reşideddin tercümesinin bu eserde pek dikkate alınmadığını görebilirsiniz. Rüstemhanlı'nın dili, bizim bugün kullandığımız Türkçe'ye göre daha eski bir Türkçe'nin tınılarını beraberinde getiriyor. Nasıl ki, Osmanlı Türkçesiyle yazılmış eserlerde bocalama yaşanıyor ise Göktanrı da kullanılan Türkçede de aksi yönde bir bocalama yaşamanız mümkün. Anadolu'nun belirli köylerinde halen kullanılan ancak günümüzde unutulmuş eski Türkçe kelimeleri bu kitapta bol bol okuyor olacaksınız. O yüzden Orta Asya kültürüne ve eski kelimelere aşina olmalısınız. Elbette yayınevi bu konuda okuyucuya yardımcı olmak için, yabancı gelebilecek bazı kelimelerin yanına parantez açarak günümüzde kullanılan hallerini göstermiş. Bu anlamıyla yayınevine daha doğrusu Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktaran Hüseyin Adıgüzel'e teşekkür etmek gerekir.

Kitabın basım kalitesi günümüzde çıkmakta olan kitaplara nazaran biraz daha düşük kalitede. Lâkin tipografik açıdan başarılı bir eser, okurken zorlanmıyorsunuz. Yazarın üslubu ile birlikte, basımdaki yazım tipi, kitaba yerleşimi de bir kitabın okunması için önemli. Bu anlamda kağıt ve kapak kalitesi emsallerine göre biraz düşük olsa da, iç tasarım ve kurgunun güzelliği bu eksikliği kapatıyor. Türk toplulukları için Oğuz Kağan Destanının ciddi bir önemi var. Bu önem doğrultusunda Rüstemhanlı'nın kurgusu çok sürükleyici. Yukarıda da bahsettiğim gibi Rüstemhanlı, Oğuz Kağan'ı bir İskit/Saka hükümdarı olarak gerçeğe dökmüş. Her ne kadar İskit/Saka bahsi geçmese de, Oğuz'un Hazar Denizi kuzeyinden Güney Rusya steplerine inişi, Asurlular ile mücadelesi, Mısır'a kadar inmesi, hem İskit/Saka tarihiyle birebir örtüşüyor, hem de Oğuz Kağan Destanında belirtilen yer isimlerinden yapılabilecek çıkarımlarla örtüşüyor. Hikayenin Oğuz Kağan Destanından ayrılıp üzerine Alper Tunga Destanıyla birleşmesi ile çok farklı bir kurgu yaratmış. Genel tarihi gerçeklik içerisinde nereye ait olduğu tam olarak tespit edilememiş iki büyük Türk hükümdarının, işbu romandaki gibi akrabalık bağıyla bağıtlanması farklı bir yorum. Kurguya göre Alper Tunga, Oğuz Kağan'ın torunu ki, bu anlayış doğrultusunda benim İskit/Skuz tezlerimde, Bartatua ile Alper Tunga'nın aynı şahıslar olabileceği yolundaki görüşlerime uyum sağlıyor. Rüstemhanlı kitabın önsözünde Oğuz'un bir peygamber olabileceği ve bu sebeple çok daha önce yaşamış olması gerektiği, ancak bunun araştırılmasının tarihçilerin görevi olduğu yönündeki sözünün akabinde, edebiyatın ise zaman gibi sınırlara tabi olmadığını zikretmesi, kitabın misyonunu bir miktar daha anlaşılır kılmakta. Roman boyunca Oğuz'un ailesine, kavminin törelerine ve dinine karşı çıkarak tek tanrılı bir dinin peygamberi gibi davranmaya başlamasının yanı sıra, yada taşı gibi Türk mitolojisinin ilgi çekici ögeleri de yer buluyor. Ancak burada devamlılık sorunları var. Örneğin, Yada taşı romanın ilk çeyreğinde büyük bir önem arz ederken ve Oğuz'un iktidarı neredeyse bu taşa bağlanmış iken, romanın kalan kısmında ne Yada taşından, ne de bunun etkilerinden hiç bahis olunmuyor. Öylesine arz-ı endam etmiş ve sadece hikayeyi şişirmek için eklenmiş bir meta gibi duruyor. Ana destanın belirli hikayeleri de, romanın içerisinde benzeri bir durum yaratıyor. Yine de Türk tarihi ve mitolojisine meraklı bir okurun, heyecanını bölmeksizin okumaya devam etmesi kaçınılmaz. Romanın içerisinde kurgu esnasında o kadar farklı ve ilginç bağlantılar kuruluyor ki şaşırabiliyorsunuz. Örneğin Asurlu bir hanım kızımızın Gün Han ile sohbeti sırasında, Sümerler'in kendilerine Turger yani Türk eri dediği yolundaki ifadelerden yola çıkılarak bağlar kuruluyor. Şimdi bana diyebilirsiniz ki, "eee nedir yani sen bu tip bağlantıları tarih maratonu boyunca epey kullandın". Açıkçası evet. Romanın tarihi bir müktesebat yaratma misyonu olduğunu bir kenara bırakırsak, Sümer-Kenger uygarlığı hakkında benim çok kullandığım bağlantılar oldu. Okuduklarım da beni mutlu ediyor açıkçası. Azerbaycan'da da bu bağlantıların kuruluyor olması, bu konuların araştırılıyor olması çok mutluluk verici. Turger tezine bir şey diyemeyeceğim zira Asur tarihi çalışmadığım için kati bir yorumum olamaz. Velâkin, Sümer okumalarında bu ibareye hiç rastlamadım.

Göktanrı romanında, Oğuz Kağan'ın hakiki tarihi bir şahsiyet olduğu yolundaki tezlerden M.Ö. 700'e tarihlenen dönem ele alınmış. Yazar açıkça bunu vurguluyor ve Azerbaycan'da kurulan "İşguz Devleti"nden bahsediyor. Siteyi takip ediyorsanız bu "İşguzların" İskit/Skuzlar olduğu yönündeki Zaur Hasanov'un çalışmalarını hatırlayacaksınızdır. Eski Helen telaffuzlarında "Skuthai" yazılanın "Guzay/Skuzay" diye telaffuz edildiği yönünde dilbilim destekli çalışmaları vardı. Hatta Asurluların "İşguzay/Aşguzay" olarak bahsettiği kavmin, sonradan "Skuthai" kelimesinin günümüz İngilizce okunuşuna çevrilip "İskit" diye adlandırılan kavim olduğu da tarihi bir gerçeklik. İşte romanımızın tarihi gerçekliğinde de M.Ö. 700 civarında, Çin'den Mısır'a kadar uzanan bir imparatorluk kuran Oğuz'dan bahsedilmekte. İskit/Skuz tarihi Oğuz Kağan'ın destanıyla büyük oranda uyuşuyor. Yalnız tarihi vesikaların bize gösterdiği kadarıyla o çağlarda Çin'i fethedip, Mısır'a uzanan bir topluluk yerine, Hiung-Nu'ların batıya göçe zorladığı İskit/Skuz toplumu var. Bu noktada belki de Oğuz zamanında Hiung-Nu/Skuz birlikteliği olup da, daha sonra bu bölünmenin kesinleştiği yönünde bir tez geliştirilebilir. Romanın akıcı anlatımı, zaman zaman heyecan dozajını arttırması ve Oğuz Kağan Destanı paralelinde, mitten yazıya geçerken ufak tefek hatalar veya bilinçli eklemeler hariç çok tutarlı olması benim gözümde bu eseri çok başarılı kılıyor. Özellikle tarih seven ve eski çağ tarihine ilişkin bilgi sahibi olan bir okuyucuysanız, okuduğunuz pek çok cümlede, yazarın hangi bağlantıları kurduğunu fark edip, kendinizi tebessüm ederken bulacaksınız. Altyapısı, hem destan, hem de tarih açısından iyi ayarlanmış, milli duygular eşliğinde yazılmış. Yazarın önsözünü okuduğunuzda, o her ne kadar isim vermese de, Kazım Mirşan'ın eserinden (Erken Türklerin Skandinavya Yazıtları) çok etkilendiğini anlayabiliyorsunuz. Ancak Mirşan'ın eseri, yazarın sadece milli duygularını kamçılıyor, roman içerisinde birdenbire İskandinav yazıtları veya benzeri bir hususla karşılaşmıyorsunuz. Üslup, karakterlerin oluşumu ve daha pek çok hususta ön plana çıkan bir eser olarak ve özellikle diğer Türk Cumhuriyetlerinde bu konunun nasıl ele alındığını anlamak adına, temin edip okumanızı öneririm. Her ne kadar kafanızdaki bazı yargılarla bağdaşmama riski taşısa da, Oğuz'u hakikatli bir önder, bir ata, bir kağan olarak anlatma noktasında Rüstemhanlı'nın kalemi çok başarılı. Sadece Göktanrıcılık dininin elçisi Oğuz modelinde, peygamberlik makamı ile çelişen ruh halleri ve karakter özellikleri sebebiyle bazı sekmeler yaşayabiliyorsunuz. Zira Oğuz dini tebliğ ediyor; ancak bu dinin esaslarına, ibadetlerine, ritüellerine ve ruhuna ilişkin tebliğ görevi yaparken kendisini görebilmek pek mümkün olmuyor. Bu anlamda kurgu çok daha sağlıklı olabilirdi diye düşünüyorum. Son dönemlerde keyifli bir tarihi roman okumadıysanız, Oğuz'u merak ediyor ve İşguz tezlerinin ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız, hem keyif verici, hem de öğretici bir roman olarak "Göktanrı"yı muhakkak okumalısınız.

Kitaplarla kalın.

  

15 Mart 2016 Salı

Ölmek mi İyi Olmak mı?: Tehanu - Ursula K. Le Guin

"Eğer bir insanın kuvveti diğerinin zayıflığıysa, korku içinde yaşar"
Ged



Tam da Yerdeniz Efsanesi bitti derken, yazarın içinde de bazı hususlar yarım kalmış olmalı ki, Tehanu ile tekrar Ged'i görmeye başladık. Le Guin'in açıklamalarını bir yana bırakarak düşünecek olursak, belki de yazarın bir türlü karakterlerinin akıbetinden memnun kalmıyor olmasının etkisiyle yazmış olabileceği bir kitap, belki de edebi anlamda daha kudretten yoksun ama gerçekçi bir son yazmak istedi. Açıkçası doğru cevap nedir bilemiyorum ama Tehanu, seride yer alan diğer kitaplara nazaran, kendinden önce yayınlanmış kitaplara daha fazla bağlı bir kitap. Serinin diğer kitapları başlı başına ayrı birer kitap olabilecek nitelikte iken, Tehanu'da okuduğunuz pek çok hususu anlamlandırabilmek için önceki kitapları okumuş olmanız şart. Bunun yanı sıra, ilk üç kitabın yazılışları arasında geçen zaman daha kısayken, Tehanu Yerdeniz üçlemesine tam on sekiz sene sonra dahil olmasını da hesaba katmalısınız. Bu sebeple aradan geçen zamanda pek çok farklı eser kaleme alan Le Guin'in ilk üç kitaptaki üslubu ile bu sonuncusu arasındaki farklılığı daha okumaya başlar başlamaz hissediyorsunuz. Bütün Yerdeniz Serisi kitapları gibi, Tehanu da Metis Yayınevi tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 215 sayfalık bir kitap. Yukarıda yaptığım ayrıntılı girizgahtan da az çok tahmin edeceğiniz üzere, serinin tamamlandığını düşünülürken, Le Guin'in Yerdeniz serisinin bitişinden tatmin olmamasından mütevellit yazılmış bir yeni son. Daha doğrusu yazarın bizzat kendi ifadesinden yapılacak çıkarımlarla, Ged'e biçtiği sondan memnun olmaması ve seriyi bitirmek için Tenar'ın dokunuşuna duyduğu ihtiyaçtan dolayı, onu yazmaya iten bir şeyler olmuş. Bana derinlerde daha başka bir sebep varmış gibi geliyor; ama yukarıda da dediğim gibi doğru cevap nedir bilemiyorum. Başbüyücü Ged'in Atuan Mezarlarından kurtardığı Arha/Tenar ile tekrar buluşmasını konu alan, tek başına amacı bu olmasa da ön plana çıkan haliyle, bu ikili arasında ikinci kitaptaki olası cinsel gerilimi, bu dördüncü kitapla daha da anlamlandırmak isteyen bir kitap olmuş. Açıkçası ilk üç kitapta insanı kendisine hapseden sürükleyici üslup ve anlatım bu kitapta mevcut değil. Özellikle Yerdeniz evreninin fantastik yapısı, son kitapta varlığını devam ettirmekle birlikte, kitabın belirli bir bölümüne kadar, önemsiz arka öge olarak zuhur ediyor. Atuan Mezarlarında olduğu gibi, bu kitapta da Tenar ön plana çıkıyor. Le Guin'in değişimler ve onların kabullenilmesi noktasındaki felsefi çıkışları, karakterlerine verdiği güzel replikler her ne kadar fantezi kurgu çizgisinin biraz dışında seyretse de, insanı kitaba yeniden bağlıyor.

Le Guin'in Tenar ve Tehanu üzerinden kadın psikolojisi, iç dünyası ve tercihleri üzerine yaptığı çıkarımlar bir erkek olarak zaman zaman beni zorlasa da, üç kadının arasına doğan, üç kadınla büyüyen(anne ve ablalar) ve üç kadınla (eş ve kızlar) yaşamaya devam eden bir erkek olarak nispeten verilen mesajları alabildiğimi düşünüyorum. Kadın, doğası gereği pek çok konuda erkekten daha zorlu seçimler ve kabullenmeleri yaşayan bir varlık. Her ne kadar Ged gibi bir karakterin hırpalanması ve aşağılanması hoşuma gitmese de, Le Guin kendi görüşlerine ihanet etmeyerek, döngüyü Tenar'ın yani kadının lehine çeviriyor. Onun anlatımındaki güzellik ise aslında bu noktada kendisini gösteriyor. Le Guin en yüce pozisyondan, normale inen erkekten aldığı yüceliği kadına devretmiyor. Yine en yüce pozisyondan, normale inmiş kadının, normali kabullenmekteki başarısını ve bunu kabullenmekte zorlanan erkeğin bocalamasını anlatıyor. Bu güçlü derin anlatım bağlamında, haliyle normal kadının, normal erkeğe nispetle yüce oluşuna gizli atıflarda bulunuyor. Tenar, Hanım Goha olarak dahi yüce olabiliyor, burada Ged'in öğrenmesi gereken de bütün güçlerinden arınmış, saygınlığını yitirmiş olsa dahi, çiftçi veya evin erkeği Ged olarak yüce olabileceği ve bu yüceliği keşfetmek için Hanım Goha'ya ihtiyacı olduğu. Sıradanlığın yüceliği. Le Guin'in dişil üslubunun, aradan geçen yıllarda çok daha kuvvetlenmiş olduğu kati şekilde ortada. Buna rağmen, Tenar ile Ged'e bir mutlu aile tablosu yaratmaya çalıştığını romanın ortalarına doğru hissediyorsunuz. Aslında bu kitapla ilgili gerçekte var olmayacağına bitirdiğinizde kâni olacağınız bir hayal kırıklığı yaşama durumu var. Şöyle ki, kitap başlı başına çok derin. Le Guin'in on sekiz yıllık dil ve yaşanmışlık birikimi bu kitaba doğrudan sirayet etmiş. Dolayısıyla, ilk kitaplardaki belki de yalın fantastik edebiyatın yerini, fantastik kurguyu elinin tersiyle yana ittirip, çatır çatır zihninizin derinliklerine, cinsiyet kavramlarına dair algılarınızı taşıyan beyin hücrelerinize ağır bir çıkartma yapılıyor. Ataerkil bir toplumun bireyi olarak, kadının ve kadınlığın çaktırmadan yüceltildiğini anlıyor ve buna içerliyorsunuz ve lâkin, Le Guin'in ifadelerinde mantıklı tezlerle çürütülebilecek bir nokta yok. Yani özellikle erkek okur için asıl can sıkıcılık, Le Guin'in haklı olmasında yatıyor. Özellikle Tenar noktasında anlamlandırdığı, Tehanu noktasında ise kıvılcımlarını gösterdiği kadın gerçeğinin altında kalabilirsiniz. Elbette usta yazarın hakkı teslim edilmesi gereken nokta, kadın dilini her iki cinsiyet tarafından da anlaşılabilir bir şekilde sunuyor olması.

Kitapta geçen her olguda öncekilere nazaran daha yoğun anlamlar, mesajlar ve ders çıkarılacak noktalar var. Bir fantastik kurgu eserinin, kadın ya da erkek olsun, insan benliğine bu denli yol göstermek niyetinde olduğuna henüz şahit olmadım. Tabii bu derin yapıda, Le Guin'in Jung esintileri ve varoluş felsefesine dayanan (özellikle seriye hakim olan ad meselesi) yanında sürüp gitmekte olan bir de fantezi mevcuttu. Karizmatik ejderha Kalessin'le yine karşılaşıyoruz bu kitapta; heybetli fakat bir önceki kitapta olduğu kadar heybetli değil. Kitabın çok az bir bölümünde rol kapabilmiş gibi. Bir diğer husus ise Le Guin'in meramını anlatmasının hemen akabinde, kitabı çok çabuk bir sona götürmesi olmuş. Evet dil tamam, anlatılmak istenenler de tamam. Hadi tuzu biberi olabilecek fantastik kurgu dozu biraz az olmuş diyelim ama yine de lezzetli yerine çok lezzetli bir yemek çıkarabilmek adına, biraz daha geniş bir son yazılabilirdi diye düşünüyorum. Daha doğrusu, Le Guin'in her kitabında yaşadığım "ee, peki sonra?" duygusunu, en ağır şekliyle bu kitapta yaşadığımdan da kaynaklanıyor olabilir. Zira kitap pat diye bitiveriyor ve içinden yüzlerce soru peyda oluyor. Mutlu bir sona benziyor ama bundan bile emin olamıyorsunuz. Karakterler ne halde merak eder hale geliyorsunuz. Özellikle Tenar ve Ged'i son kez görme fırsatınız olduğu için istiyorsunuz ki biraz daha zaman geçirelim. Tehanu ile daha sonra da karşılaşma imkanınız oluyor ama Ged; seriye mühür vuran, Yerdeniz adalarının kurtarıcısı, Başbüyücü ve şimdinin muhtemel çiftçisi (bak hala bilmiyorum ne oldu sonunda acaba) ve Tenar, Mezarların Tek Rahibesi, Ged'in Kurtarıcısı, Hanım Goha, Tehanu'ya kendini gösteren ve muhtemel evinin hem hanımı, hem reisi (bak bu da belli değil mesela) hakkında daha kesin bir son kaleme alınsaydı fena olmazdı diye düşünüyorum. Yine de bu kitaba rağmen değil, bu kitapla birlikte Yerdeniz serisinin en muhteşem fantastik kurgu eserlerinden olduğuna dair düşüncem değişmiş değil. Aslında önceki kitapta Ged'in cümlelerine de yansıdığı gibi olay kabul veya inkâr noktasında kilitleniyor. İnsanın kaderden anlaması gerekenin bu olduğu konusunda Le Guin ile hemfikiriz. Dolayısıyla Tehanu'da ve Yerdeniz kitaplarının tamamında size anlatılanları kabul etmek veya inkâr etmek sizin elinizde. Zira bu yaşamda size sunulan karşısında kendi kaderinizi yazmak gibi üçüncü bir seçenek olmadığını, sadece Le Guin'in fantastik anlatımı doğrultusunda değil, bugüne değin okuduğum tasavvuf ve felsefe içerikli pek çok eser ve bu eserler üzerinden günler,gecelerce süren sohbetlerin bileşkesi olarak kendimi inandırmış ve bilmiş durumdayım. Bu anlamıyla okuduğumda da, bir kurgu kitaptan beni bu denli derin düşüncelere tekrar döndürebilmiş olmasını hiç beklemezdim. Zira "Ölmek" ile "Olmak" arasındaki tartışmayı çok önce yapmıştım. Birinin kabul, birinin inkâr olduğunu bilmeden.

Kabul etmeyi seçenlerden olmanızı dilerim.

Kitaplarla kalın.

12 Mart 2016 Cumartesi

Atilla'nın Peşinde: Avrupa Hunları ve Atilla'nın Sarayında Bir Romalı - Ali Ahmetbeyoğlu

"Hayatındaki her şeyi son işinmiş gibi yap"
Marcus Aurelius, Roma İmparatoru



Size bugün tanıtacağım kitaplar ve daha önce okuduğum yazıları sayesinde, Avrupa Hunları ve Doğu Avrupa Türk Tarihi denildiğinde benim aklıma ilk gelen isimlerden birisi Ali Ahmetbeyoğlu olmaya başladı. Hun tarihinin en büyük problemlerinden birisi ve hatta Türk tarihinin belirli bir döneme kadar en büyük problemlerinden birisi, bu tarihlere ilişkin bilginin hep yabancı ve ekseriyetle düşman ülkelerin kaynaklarına dayanıyor olmasıdır. 1000 sene boyunca Çin sınırını yağmalayan, ona rahat vermeyen, bölgede zaman zaman tek hakim yapı olan bir kavim hakkında, düşmanlarının onları mutlulukla yâd etmeyeceği kesin olduğu gibi; Avrupa'da zamanının süper devletleri olan Doğu ve Batı Roma İmparatorluğunu domine eden, siyasi, iktisadi ve askeri anlamda çöküş süreçlerine girmelerini hızlandıran bir kavim hakkında da bu kaynakların olumlu şeyler yazmasını beklemek epey hayalcilik olsa gerek. Bu noktada Türk soylu uygarlıkların en büyük hatalarından birisi, kendi tarihlerini yazmamış veya yazmış olsalar dahi layığınca koruyamamış olmalarıdır. Hunlarla ilgili okumalarım boyunca, bulundukları bölgelerde kesintisiz hakimiyet kuran bu uygarlıkların güçten düştükleri anda, düşmanları tarafından soykırıma, katliama tabi tutulmaları ve onlardan geriye hiçbir eser kalmaması için bütün gücün kullanılmış olmasına dair pek çok ifadeye rastladım. Batılı akademisyenler, bir yandan bu yıkımı diğer kaynaklara dayanarak doğrularken, öbür yandan bir uygarlığın nasıl olup da birdenbire böyle yok olduklarını anlayamadıklarını söyleyerek ilginç bir çelişkiye de imza atıyorlar. Söz konusu Avrupa Hunları olduğunda da, en önemli kaynaklar Hun hükümranlığı altında ezilmiş Bizans ve Romalı tarihçiler oluyor. Bunların en önemlilerinden biri Hunların Avrupaya girişine ilişkin çoğu bilgiyi edindiğimiz Marcellinus ve belki de en objektiflerinden birisi olan meşhur Priskos. Onun ardılları olan Jordanes gibi tarihçiler ise hem olayların geçtiği çağda yaşamadıkları, halklarının Hun hakimiyeti altında kaldıkları dönemin sonraki nesillere aktardıkları nefretin verdiği dürtüyle Avrupa Hunlarını, cehennemden gelen, eciş bücüş, barbar, vahşi, kana susamış bir topluluk olarak tanıtmaktan geri durmamış. Avrupa Hunları hakkındaki bilgiler kaynak açısından çoğunlukla Batı ve Doğu Roma kaynaklarına dayandığı için bu aşamada Asya Hunları-Çin Kaynakları arasında yaşanan durumların benzerleri yaşanıyor. Bu konuları da kitapları tanıtırken daha ayrıntılı irdeleyeceğim.

Avrupa Hunları - Ali Ahmetbeyoğlu

Belirli uygarlıklar ve dönem tarihlerinde, bazı tarihçi akademisyenlerimizin isimleri; hem anlatımları, hem de incelemelerindeki detaylandırmadan kaynaklanan titizlik dolayısıyla o uygarlık ile anılır hale gelebiliyor. Ali Ahmetbeyoğlu bu konuda Avrupa Hunları ile anılmayı hak eden bir akademisyen. Hem ayrı ayrı kitaplarını, hem de Doğu Avrupa Türk tarihi adına yazmış olduğu makaleleri okumuş biri olarak, Avrupa Hunları konusunda ciddi bir emek ve zaman sarf ettiğini görebiliyorum. Ali Ahmetbeyoğlu'nun ilk tanıtacağım kitabı Yeditepe Yayınevi tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 236 sayfa. Avrupa Hunları ile ilgili müstakil bir tarihi araştırma eseri. Ahmetbeyoğlu'nun tarihi inceleme metodu, İlhami Durmuş'un metoduna benziyor. Avrupa Hunları hakkındaki önemli kaynaklardan biri olan bu kitapta da, tıpkı İlhami Durmuş'un İskitler ve Sarmatlar kitaplarındaki inceleme metodu izlenmiş durumda. Muhakkak bu metodun tarihçi akademisyenler arasında bir adı vardır. Fakat bu konuda bir bilgim olmadığı için, daha önce şu kitapta gördüğüm metod diyerek geçiştirmek durumunda kalıyorum. Bu doğrultuda, Ali Ahmetbeyoğlu'da Avrupa Hunları için önce kaynakları tanıtıyor. Asya Hunları ile benzer bir kaderi izliyor olsa da, Avrupa Hunları kaynak açısından onlara göre bir miktar daha zengin. Bunun yanı sıra, kaynakların yorumlanması açısından avantajlı olan bir diğer husus, Avrupa gibi eski bir kıtanın, önemli bir dönemini derinden etkilemiş oldukları için Avrupa Hunları üzerine çalışma yapan akademisyen, araştırmacı sayısının fazla olması da bir avantaj. İslamiyet sonrası tarihten başını kaldırdığında, sadece Orta Asya'ya odaklanabilen tarih anlayışımız, Doğu Avrupa'da binlerce yıl süren Türk hakimiyetini görmezden geldiği için ne yazık ki, ülkemizde özellikle Doğu Avrupa'yı kasıp kavuran Türk soylu uygarlıklar hakkında çok az çalışma yapılıyor. Bu sebeple de, özellikle Ali Ahmetbeyoğlu'nun çalışması ayrı bir önem ve özellik arzetmekte. Kaynaklara ilişkin bilgi sahibi olduktan sonra, Batı Hunlarının menşei ile başlayıp, Avrupa Hunlarının tarihine adım adım giriyoruz. Burada farklı kaynaklardan daha önce Avrupa Hunlarından bahseden eserlerde karşılaşmadığım ilginç bilgiler edindiğimi söyleyebilirim. Özellikle Attila öncesi Batı/Avrupa Hunlarının tarihine ilişkin en kapsamlı bilgiyi muadili eserlerde bulamadım. Balamir, Uldız ve Rua devirleri hakkındaki tafsilatlı aktarımın ardından, Avrupa Hunları denildiği anda doğrudan akla gelen Attila devrine geçiliyor.

Attila devrinde, seferleri, kişiliği, kaynakların onun hakkında söylediği en olumsuz şeylerden, hakkını teslim edenlerine dek pek çok satırı deviriyorsunuz. Dünya tarihini Attila kadar etkileyen pek az lider mevcut olduğundan, sadece Attila hakkında yazılmış kitaplarda bu kitapta bulunandan daha fazlasına erişebilirsiniz. Bu aslında olumsuz bir eleştiriden ziyade, olumlu bir eleştiri. Zira Avrupa Hunları tarihi denildiğinde sadece Attila dönemine sıkışan veya Avrupa Hunlarından bahseden kaynaklarda, Attila öncesi ve sonrası döneme ayrılan sayfaların neredeyse 3-4 katı sayfa süresince Attila devrini anlatan eserlere göre, çok daha adil, objektif ve sistemli bir dağılım var kitapta. Bu anlamıyla bütünlük arz eden bir Avrupa Hunları kitabı olduğu için ayrıca takdir edilesi olduğunu düşünüyorum. Bir noktanın da altını çizmeliyim, Hunlardan şu veya bu şekilde bahseden pek çok kitapta, Avrupa Hunları da yer alıyor ve bu kitapları tek tek okuduğumu düşünürseniz, farklı bir tarza ve anlatıma sahip olan bu gibi kitaplar hariç, sürekli Attila ve Mo'tun hakkında aynı şeyleri okumaktan dolayı da böyle bir tepki geliştirmiş olabilirim. Yine de, gerçekten dünya tarihini derinden etkiliyor olsa da, özellikle onu vahşi bir barbar gibi gösteren Roma-Bizans kaynaklarını tekrar tekrar okumak yerine, birazcık daha döneminin yüzeysel geçilmesinin daha iyi olduğun düşünüyorum. Zira Attila'nın bütün Avrupa'yı hükümdarlığı süresince domine ettiği konusunda bu kaynaklardaki nefretin dozu yeterince belirleyici. Tabii döneme damgasını vurması sebebiyle, dönem kaynaklarının daha çok onun döneminden bahsediyor olmasının gayet mantıklı olduğunu da kabul etmeden geçemeyeceğim. Ali Ahmetbeyoğlu'nun, bu konudaki barutunu, aşağıda tanıtacağım ikinci kitaba saklayarak da gayet olumlu bir iş yaptığına inanıyorum. Attila sonrası tarihte, Avrupa Hunlarının çöküşüne neden olacak hamleleri görmek ile birlikte, Attila'nın oğullarının koca hakanlığı ne hale getirdiğini de görüyoruz. Elbette buradan, günümüzde kabul etmek istemeseler de Hun soylu Bulgarlara geçiyoruz. Avrupa Hunları enteresan bir şekilde, Attila'nın ölümünün ardından henüz yirmi sene geçmemişken sırra kadem basıyor! Aslında bu daha çok metafiziksel bir konu, zira tarihi verileri, toplumların oluşumlarını tesadüflere bağlayabilecek insanları akademik tarih kesmez. Ahmetbeyoğlu'nun verdiği bilgiler sayesinde Bulgar Hakanlığının kuruluşunu ve Attila'nın oğlu İrnek ile bağlantısını görebiliyorsunuz.

Kitap bu noktadan itibaren daha da güzelleşiyor. Daha önce bir sahaftan edindiğim beş Hun araştırmacısının makaleleri hariç, çoğu kitapta yer almayan Avrupa destan ve efsanelerinde Attila figürü üzerine, Ahmetbeyoğlu'nun da güzel bir bölümü mevcut kitabında. Avrupa Hunları ile ilgili arkeolojik malzemenin incelenmesine ilişkin bilgilerle yola devam ettikten sonra, sadece Avrupa Hunları için değil, pek çok uygarlık, devlet veya imparatorluk tarihi yazılırken atlanılan, teşkilat ve sosyal hayata ilişkin bilgileri içeren son bölüme ulaşıyorsunuz. Ahmetbeyoğlu burada bilgileri derleyerek okuyucu/araştırmacı tarafa doğru şekilde süzülmüş bilgi sunuyor. Kaynakların köşesinde kalan, ilk okuduğunuzda zihninizde bir ipucu çakmasına fırsat olmayan; ancak birisi sizin dikkatinizi bu yöne çekmek istediğinde fark edebildiğiniz detayları bu bölümde yakalayabilirsiniz. Benim kitabı çok sevme nedenlerimden birisi de bu oldu çünkü. Hunlarda Kağan, Hatun, Meclis gibi kavramlar hakkında bilgi verdikten sonra, yine pek çok kitapta aradığım ama bulamadığım, bir uygarlığın sosyal hayatına ilişkin veriler içeren nadide kitaplardan. Kendi adıma konuşacak olursam, tarihe olan tutkumun en önemli sebebi, kitaplar üzerinde okuyup beni hayallere sürükleyen bilgiler eşliğinde, o dönemleri hayal edebilme serbestliği. Hatta bu sebepten, zaman zaman yanıltıcı ve saçma olsalar bile, eski çağlara ilişkin illüstrasyonlara bayıldığımı itiraf edebilirim. Bu hem hayal gücümün kısır kalmış bölgelerini canlandıran, hem de tutkumu diri tutan bir unsur. İşte bu anlamda, resimlerle olmasa bile, dönem yaşantısını gözümün önünde canlandırmama yardımı olabilecek, Hunların o dönem ki giysileri, sosyal hayatları, evleri, yedikleri ve içtiklerine ilişkin bilgi sahibi olmak, bu uygarlığı kafamda daha rahat canlandırabilmeme yardımcı oluyor. Hatta rüyamda gördüğümü iddia etsem, umarım pek komik bulmazsınız. Kitapla ilgili tek ufak eleştirim, tıpkı Türk-Hun Tarihi kitabında olduğu gibi iki veya üç defa da olsa, uzun dipnotlar barındırması. Eğer ilgi alanınız sadece Avrupa Hunları ise bu kavim hakkında pek çok şeyi fazlasıyla bulacağınız, anlaşılır, okunması zorlamayan muazzam bir eser olarak bu kitabı size tavsiye ederim.

Atilla'nın Sarayında Bir Romalı (Grek Seyyahı Priskos'a Göre Avrupa Hunları) - Ali Ahmetbeyoğlu 

Yazının girişinde de bahsettiğim üzere Avrupa Hunları hakkında olabilecek en objektif ve verimli bilgileri sunan tarihçi, seyyah, diplomat Priskos. Ne yazık ki 8 ciltlik Bizans tarihine ilişkin eseri geçen yıllar içerisinde tarumar edildiğinden, Priskos tarihinden elde avuçta kalanlara da, onun yazdıklarını referans alan sonraki dönem tarihçileri olmuş. Atilla'ya diplomatik görevle giden bir heyetin içerisinde yer alan Priskos, bu esnada gördüğü ve öğrendiği şeyleri kaydetmiş ve günümüze kadar gelebilen en tarafsız ve aydınlatıcı bilgileri sunmuş. Size tanıtacağım kitap yine Yeditepe Yayınevi tarafından yayınlanmış olan karton kapaklı 123 sayfalık bir diğer Ali Ahmetbeyoğlu çalışması. Yeditepe Yayınevi'nin baskı kalitesinin ve kitabın iç düzenlemesinin okuyucuya okuma konforu kazandırdığına ilişkin görüşümü belirterek başlayalım. Avrupa Hunlarının özellikle sosyal hayatları ve yaşantılarına ilişkin nitelikli bilgiler sunan eserin anlattığı dönemler ve olaylar üzerinden çıkarımda bulunularak 433-472 tarihleri arasını kapsadığı düşünülmekte. Kitap, Priskos'un hayatına ilişkin bilgiler içeren bir bölümle başlıyor. Doğrudan bir bağlantısı olmayacağını düşünseniz de, Priskos tarihinin nasıl ortaya çıktığını anlayabilmek adına güzel bir başlangıç yapmış oluyoruz. Priskos tarihini Müller tarafından çevrilen ve fragmentlere bölünen haliyle ele alan Ahmetbeyoğlu, daha önce eserin çevirisini yapan Hüseyin Namık Orkun'un çevirisi kapsamına almadığı, Priskos'un bir Grek ile sohbetini de kitaba eklemiş. Aslında önsözde de belirttiği gibi, burada geçen konuşma o devirde yaşayan insanın bakış açısını yansıtması açısından, bizim tarihimize düşülmesi gereken önemli bir not. Zira bu Grek şahıs, Roma ile Hunların bir mukayesesini yaparak, esir düştükten sonra azat olmasına rağmen, Hunları Romalılara tercih etme sebeplerini anlatıyor. Dolayısıyla kitapta yer alan bu konuşmada iki uygarlığın, kavimin ve onların insanlarının çok detaylı olmasa da bir karşılaştırmasını bulabiliyorsunuz. Tabii Priskos'un Roma'yı savunduğu kendi tiradını kaydetmesinin yanı sıra, adamın bir cevap verip vermemesi ya da bu sohbetin ilerleyen bir dönemde devam edip etmediğini bilemiyorsunuz. Aslında Hunlar ve hatta Türkler ile ilgili çok uzun süredir dile getirilen veya kötü addedilen karakter yapıları, savaşçı olmalarıdır. Bana sorarsanız Hun ya da Türk aynı kültür dairesinin meyveleri olduğundan ayırt etmeksizin, bizim eski toplumumuza yakıştırılan savaşçılık, barbarlık ve vahşilik damgaları çok taraflı ve beyhudedir.

O çağda, savaşmadan birşey elde edebilen kültürler, sadece ada yerlileri olsa gerek ki, yaşam mücadelesi verilen doğayla savaşarak karakter kazanan kültürlerin savaşçılığını, barbarlık ve vahşilik alameti görmek bence hakkaniyetli değil. Giydikleri güzel zırhlar ve sistemli şekilde adam öldürmeleri, Romalıları daha medeni yapmıyor. Sadece daha şık katiller haline getiriyor. Oysa Türk soylu topluluklar için, savaş; hayvancılık ve avlanma bağlamında bir oyun hatta bir sanattır. Şahsi fikrim, Türk soylu topluluklara yakıştırılan savaşçı barbar imajının en önemli sebebi, bu toplulukların çok iyi savaşçı olmaları ve mağlupların bunu sindiremiyor olması ile alakalıdır. Bir an için anlattığım tarih döneminden çıkıp, bütün tarihe göz gezdirirseniz, askeri uygulamalar ve taktiklerde dünya tarihine geçen değişikliklerin hep Türk soylu topluluklara mal edildiğini görebilirsiniz. Her neyse kitabımıza geri dönecek olursak, Priskos'un tarihinde Attila'nın ahşap sarayı çok ayrıntılı tarif ediliyor. Hatta bu saraydaki ahşap işçiliği övülerek, birleşim yerlerinin gözükmediği ve bu durumun muazzam bir görüntü yarattığı gibi bilgiler ediniyorsunuz. Ali Ahmetbeyoğlu, Priskos'un eserinin mevcut kalan kısımlarını çevirmekle kalmayıp, aynı kitap içerisinde Ammianus Marcellinus ve Jordanes'in eserlerine ilişkin iki makale daha eklemiş. Marcellinus'a göre Türkler ve Jordanes'e göre Avrupa Hunları başlıklı makalelerde, Priskos'un tarihine ek bir destek olmakla kalmamış, eseri daha kapsamlı bir hale sokmuş. Kitabın sonuç bölümünde Ahmetbeyoğlu, Priskos'un eserinin Türk tarihinin tetkiki açısından arz ettiği öneme ilişkin görüşlerini aktarıyor. Priskos tarihinin Avrupa Hunları ve Attila'nın gelecek nesillere aktarılması konusunda yüklendiği misyon ve önemi çok büyük. Bu sebeple her şeyden önemlisi Ali Ahmetbeyoğlu'na bu kadar önemli bir eseri tekrar çevirip, tarihseverlerin dikkatine sunduğu için kendi adıma büyük bir teşekkür sunuyorum. Ülkemizde Avrupa Hunları ve Attila hakkındaki araştırmalardan bahsedildiğinde akla ilk gelen hatta belki de tek isim Ali Ahmetbeyoğlu. Bu zamana kadar keşfetmediyseniz muhakkak okumalısınız. Bu kitapların yanı sıra, kollektif bir yayın olan Doğu Avrupa Türk Tarihi adlı eserde de Avrupa Hunları faslında imzasını bulabilirsiniz.

Tarih maratonunun ikinci büyük adımının ilk safhası olan Hunlar da sona doğru yaklaştığımı görebiliyorsunuz. Aslında Bahaeedin Ögel'in iki ciltlik Büyük Hun İmparatorluğu kitabı haricinde Hunlar bahsinde okuyacağım bütün kitapları bitirdim. Lâkin, Hunlarla ilgili son yazıda tanıtacağım kitap konusunda, Gumilev ve Ögel'in kitapları arasında kalmış durumdayım. Yoksa Gumilev'in Hunlar kitabı da biteli epey oluyor. Hedefim bu ay sonuna geldiğimizde, Hunlar bahsini tamamen kapatmış olmak ve önümüzdeki ay Göktürkler'e başlayabilmek. Umarım bu hedefi tuttururum.

Tarihle ve kitaplarla kalın.





9 Mart 2016 Çarşamba

Napolyon'a Karşı: Majestelerinin Ejderhası - Naomi Novik (Temeraire-I)

"Ona bir geminin, Fransızlardan ele geçirilen ilk Temeraire'in ve 
şu anda görevde olan doksan sekiz toplu, üç güverteli en iyi savaş 
gemilerimizden birinin adını verdim."
Yüzbaşı Laurence - Kitaptan



Aslında bu kitabı tanıtmadan önce bu konu hakkında küçük bir çalışma sayılabilecek, Fantastik Kurgu romanlarında Ejderha figürü üzerine bir deneme yazmayı planlıyordum. Vazgeçmiş değilim, yine yazacağım ve fakat normal akışımı şimdilik bozmak niyetinde değilim. Ejderha, destanlar, efsaneler, masallar ve fantastik kurgu edebiyatının en revaçta olan yaratıklarından biri olmasına karşın, anlatılış tarzları, hikayelerde aldıkları roller hep bir farklılık arz etmiştir. Örneğin, en bilinen fantastik kurgu eserlerinden birisi olan Yüzüklerin Efendisi'nde hiçbir ejderhaya denk gelmemenize rağmen, Hobbit'in meşhur Smaug'u Orta Dünya evreninin ejderhaları iyi bildiğini göstermektedir. Yerdeniz ve Ejderha Mızrağı serilerinde hikayenin yan karakterleri olan ejderhalar olduğu gibi, Eragon serisi gibi doğrudan bir ejderhanın etrafında dönmekte olan kurgularda esas karakter olanları da var. Genel özellikleri aynı kalmakla birlikte, Ejderhalar her seride veya kitapta farklı roller altında arz-ı endam ediyor. Benim size bugün tanıtmaya başlayacağım seri ise fantastik kurgu alemi ile gerçek alemi birleştiren ve bunu yaparken hayal dünyanızda gerçek olabilme ihtimalini düşleten bir seri. Temeraire serisinin ilk kitabı olan Majestelerinin Ejderhası Pegasus Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 399 sayfalık bir şaheser. Napolyon Savaşlarının geçtiği yıllarda oluşturulmuş alternatif bir dünyada başlıyor hikayemiz. Elbette kitabın kapağı, ismi vs. hususlar fantastik bir eser okuyacağınızı açık etse de, 1800 yılının başlarında bir deniz savaşının ortasında kendinizi bulduğunuzda, yazarın hikayeyi nasıl fantastik bir yöne çevirebileceğini düşünmeden edemiyorsunuz. Nitekim bir ejderha yumurtasıyla karşılaşılmasıyla birlikte fantastik kurgu okurunun kalbini hareketlendiren anlar başlıyor. Naomi Novik fantastik bir hikaye nasıl en kusursuz şekilde normalleştirilebilirse onu yapmış. Kurguya ejderhalar girdiği andan itibaren kitap birden fantastik bir hüviyete barınmıyor mesela. Herşey gayet normal, hatta sanki günümüzde dahi ejderhalarla kol kola yaşıyormuşuz gibi bir üslubu olduğundan, hikayeyi hayal gücünüzün en derin katmanlarına gömüp, içinde yaşadığınızı hissedebiliyorsunuz. Ejderhalar, romanın geçtiği alternatif tarihte yaşadıkları ülkelere göre toplumun birer parçası halindeler. Ancak yabani ejderhaları saymazsanız, yumurtadan çıkar çıkmaz bir pilot ile bağlanan ejderhalar, Avrupa'da savaşmak üzere kullanılıyor ve henüz uçağın icat edilmemiş olduğu bir dönemde, ülkelerin hava kuvvetleri ejderhalardan müteşekkil hale geliyor.

Ayrıca Ejderha araştırmacılarının raporları doğrultusunda, farklı türlerde ejderhalar var ve hepsinin kendine has kabiliyetleri mevcut. Standart bir fantastik kurgu eserinde yer alan ejderhalardan farklılıklar burada baş gösteriyor. Örneğin her ejderha ateş üflemiyor. Boyutları ve özellikleri farklı tipte ejderhalar var ve her ejderha sahibi ülke, ejderha yumurtalarından kırma türler ürettiği gibi, bu türleri de akademik bir şekilde sınıflandırıyor. Temeraire ile birlikte roman ve serinin diğer bir esas karakteri de, aynı zamanda Temeraire'in pilotu olacak olan Yüzbaşı Laurence. Ejderhaların pilotlarının yanı sıra bir de uçuş ekipleri oluyor. Zira her ejderhada ortak olan tek özellik uçabiliyor olmaları ve bu doğrultuda, Ejderhaların uçuş ekipleri çok önemli oluyor. Büyük ejderhalarda bu ekipler yirmi kişiye kadar çıkabiliyor ki, bunlar uçuş sırasında yerdeki veya havadaki hedeflere ateş edebildikleri için, ejderhaların büyük bir kısmı aslında bir savaş uçağı vazifesi görüyor. Tabii ki en önemli farklılıkları duyguları ve düşünceleri olan canlı varlıklar olmaları. Ejderhaların ve pilotlarının eğitildiği ejderha kuşlakları var. Hikayenin başlangıcından itibaren ilerleyişi sırasında, Temeraire'de bir üstünlük olduğunu anlayabiliyorsunuz fakat bunun ne olacağını ilk kitabın sonuna kadar anlayamıyoruz. Zira eğitim, savaş, karakterleri ve ejderha türlerini tanıma dönemleri ustaca okuyucuyu bu sona odaklanmaktan uzak tutuyor. Temeraire'in yumurtasının ele geçiriliş şekli gibi ufak detaylar kitabın kurgusunu ve serinin devamını derinden etkiliyor. Öyle ki, bu kitabın tanıtım yazısını yayınlarken Türkçe'ye çevrilmiş tüm kitaplarını bitirmiş bir okuyucu olarak; serinin, sanki tek bir kitap olarak yazılıp sonradan bölündüğü hissine kapılıyorsunuz. Bunun yanı sıra ilgi çekici bir şekilde diğer kitaplarda sanki tamamen bağımsız bir kurgunun içine dalmış gibi de hissediyorsunuz. Bu iki farklı okuma hissini aynı kalemden çıkan yazında yaşayabilmek benim açımdan olağanüstü bir deneyim oldu. Serinin fantastik kurgu edebiyatına çok farklı bir soluk kazandırdığı görüşündeyim. Özellikle tanıttığım ilk kitapta, bir ders havası vermeksizin hikayenin geçtiği dönem, ortam ve kurgunun şartlarına (ejderhaların özellikleri, hava kuvvetleri, pilotların seçimi ve eğitimi, dünyanın bu alternatif tarihteki durumu, vb.) gözünüze sokulmadan hakim olabildiğinizi söylemeliyim. Yazarın ejderhalar ile insanlar arasında kurulan bağa ilişkin olarak tasarladığı bu alternatif evrende, bir ejderha pilotu olmayı hayal edecek noktaya geliyorsunuz.

Novik'in ejderhaları, türlerine göre değişiklik arzetmekle birlikte, insan zekasına en yakın zekaya sahip hayvanlar. Fantastik kurgu aleminin, zeki, bilge, sihirli ve büyücü ejderha tanımlamasından çok ayrı kalıplara sahip bu ejderhalar. Bunun yanı sıra, var olmamış alemlerdeki ejderhalar sadece fiziki güç değil, manevi kudrete de sahip iken, Novik'in ejderhalarında sadece bazı türler için bu manevi kudretin var olduğunu belirtmek gerekir. Birde ejderhaların bulundukları topluma göre farklı değerlendirildiğini de belirtmek lazım, ancak bu ayrıntıları ikinci kitabın tanıtımına saklıyorum. Birinci kitabın sonunda o kadar dramatik bir noktada kalıyor ki kitap, hemen nefes almadan ikinciye başlamak istiyor insan. Nitekim serinin elimdeki kitaplarını arka arkaya bir oturuşta okuyacak kadar heyecanlandırdığını söyleyebilirim. Fantastik kurgu kitapları arasında ejderha gibi bir klişeyi, bu kadar bağımsız ve özgür şekilde ele alabilen başka bir kitap okumadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun yanı sıra, bu zamana kadar okuduğum ejderha karakterlerin bulunduğu seriler arasında, Temeraire kadar sevdiğim bir karakter olmadığını da artısı olarak ekleyebilirim. Seri Stephen King'in hakkında yaptığı korkunç derecede eğlenceli tanımını hak etmesinin yanı sıra, inanılmaz sürükleyici ve bir o kadar da dolu. Yazarın dönem tarihini çok iyi çalışmış olduğu veya iyi bildiğini gösteren emareler mevcut. Eh bu kitapta herhangi bir tanesiyle karşılaşmamış olsak da, arada geçen hikayelerden ateş püskürebilen tek ağır siklet ejderhanın da bir Türk ejderhası olan Kazilik türü olduğunu  öğrendiğimizi düşünecek olursak; kitabı sevmemek için en azından benim hiçbir sebebim kalmamış durumda. Fantastik kurgu edebiyatını seviyorsanız ve bu tip hikayelerin, güncel tarihi olaylar içerisinde sanki gerçek bir olaymış gibi zihninizin derinliklerine işlemesine izin vermek ve bunun size yaşatacağı tatmin duygusuyla sarmalanmak için Temeraire serisi çok ideal bir seçim. Majestelerinin Ejderhası da bu yolculuğa atılacak ilk ve en önemli adım.

Gerçek hayatta bir ejderhanın sırtında, rüzgarın deliciliğini hissetmek pek mümkün olmasa da, bunu size hayallerinizde ve belki de rüyalarınızda yaşatacak olan kitaplarla kalın.

6 Mart 2016 Pazar

Macar Sucuklarının Peşinde: Bin Yıllık Hemşehri - Halil Babilli

"Theo asırlar boyunca, onlarca insanın derdine derman bulmuş, 
ölümlü gözlerin görmediği şeylere şahit, ölümlü kulakların 
duymadığı şeylere kulak misafiri olmuştu."
Kitaptan



Bazı kitapları sınıflandırmak veya içerdiği unsurları yazı sonunda gördüğünüz etiketlerle sınırlandırmak bende eksiklik hissi uyandırıyor. Özellikle okuduğunuz kitap size muazzam bir okuma keyfi yaşatıyor ve bu noktada sizi tatmin ediyorsa bu sınıflandırmayı yapmak daha da zor geliyor. Yine de size tanıtacağım kitabın türü konusunda bir şeyler söylemek gerekirse, Kara Kütüphanemin etiket başlıkları altında hem tarihi, hem de fantastik kurgu unsurları içerdiğini belirtmem gerekiyor. Ankara kışları benim gibi melankolik okuyucular için bulunmaz fırsatlar yaratabiliyor. Bugün sizlere April Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 174 sayfalık benzeri az olan bir kurguya sahip bir kitap tanıtacağım. Dediğim gibi Ankara'nın aman vermez puslu ve soğuk ayazının ortasında, acaba daha iyi ne yapabilirim diye düşünürken, tanıtım yazısını okuduğumda ilgimi çekmiş olan Halil Babilli'nin kitabının sayfalarını çevirmeye başladım. Fetih öncesi İstanbul'unda yaşayan Theo'nun ölümsüz bir gelinciğin bedenine hapsolması ve ağırlığı İstanbul'da geçen maceralarını konu ediyor kitap. Babilli'nin daha önceki yazılarını hiç okumamış olmama rağmen, üslubunun akıcılığı ve hikaye anlatıcılığının kaliteli olduğunu kabullenmek gerek. Ölümsüz bir gelinciğin ne gibi maceraları olabilir diye düşünüyorsanız, yazarın hayal gücünün sınırları hakkında bilgi sahibi olmak için sizi kitabı okumaya davet ediyorum. Theo okumaya ve öğrenmeye çok meraklı. Ölümsüzlüğün verdiği zaman sınırsızlığı ile okudukça daha donanımlı, bilgili ve bu bilgileri kullanmakta başarılı bir hale geliyor. Şehrin her halini yaşamasından mütevellit, şehrin tabir-i caizse her deliğini, her çukurunu, gizlisini saklısını avucunun içi gibi biliyor. Bu da haliyle onu sırlı, gizemli işlerin çözümüyle uğraşan, ölümsüz bir gelinciğin bedenine hapsolmasını saymazsak kerameti ilmine tabi bir dedektif haline getiriyor. Tabii diğer bir yandan bakarsanız en büyük kerameti sucuğa olan inanılmaz tutkusu. Hikayeler fetih öncesi Konstantinopolis'inden yirminci yüzyıl İstanbul'una doğru gidiyor. Gönül isterdi ki, bin yıllık hemşehri olmanın göstergesi olarak 2400'lü yıllara değin uzansın bu hikayeler ve yazarın gelecek öngörüleri içerisinde bu bin yılı doldurmuş olalım. Lâkin Theo ile beş yüz yıllık bir sohbetten ileriye, en azından bu kitapta geçemiyoruz.

Kurgusunda fantastik ögeler, golemler, hayaletler, karakoncoloslar, mitolojik hikayelerin bolca bulunduğu kitapta en çok dikkatimi çeken husus yazarın üslubundaki normalleştirme eğilimi. Kitabı okurken yazarın anlatımı o kadar sade ve kapsayıcı bir hale geliyor ki, okuduklarınız sanki normal hayatın bir parçasıymış gibi geliyor. Sanki her gün gazete, kitap, sucuk, hem de özel macar sucuğu karşılığında hayatımızdaki gizemleri çözen, heybeli bir gelincikle karşılaşıyormuşuz gibi hissettiriyor Halil Babilli. Her türlü olağanüstülüğe rağmen, hikayelerin geçtiği fantastik dünya, hali hazırda içinde yaşadığımız dünyanın ta kendisiymiş gibi. Gerçekçilik ile fantezinin bir kurguda bu kadar iç içe olması bence yazarın üslubunun en önemli artılarından. Hikayeler başlangıçları itibariyle sanki farklı karakterlerin maceralarıymış ve birbiriyle bağlantısızmış gibi gözükse de, aslında ana karakter doğrultusunda birbirlerine çok derinden bağlantılı durumda. Yazar kitabın belirli bölümlerinde, bazı kitaplara veya onların anlattığı hikayelere göz kırpıyor. Bu anlamda Babilli'nin hem edebi, hem de tarihi müktesebatının sağlam olduğunu, yazım kuvvetiyle birlikte idrak edebiliyorsunuz. Kitap, bütün bu akıcı üsluba, muazzam maceralara ve sınırsız hayal gücüne rağmen, tek seferde "mükemmel, muazzam, başyapıt" gibi kelimeleri kullanmanıza engel olan bir dürtü yaratıyor. Uzun zaman bu tanımlamayı yapmaktan beni alıkoyanın ne olduğunu düşündüğümü ve fakat tam olarak bulamadığımı itiraf etmeliyim. Çünkü bu öyle bir duygu ki, adlandıramadığınız ama hissedebildiğiniz o tuhaf anlar olur ya, işte tam da onlardan birisi. Derinlemesine düşününce kendi adıma bu hususu doğrudan hikayenin içinde yer alamama olarak adlandırdım. Büyük eserlerde, türü ne olursa olsun kendinizi, hikayenin, hikayenin geçtiği coğrafyanın, şehrin, mahallenin, ortamın içerisinde buluyorsunuz. Sanki romanın doğal bir parçası gibi romanı yaşayabiliyorsunuz. Bin Yıllık Hemşehri'de ise daha çok dışarıdan bir filmi izliyormuş gibisiniz. O tadı veriyor insana. Bunun yanı sıra 15-19. yüzyıl tarihi, özellikle Osmanlı İstanbul'u hakkında bilgi sahibi iseniz, olayların küçük referanslarla arka planda akıp gittiğini fark ediyorsunuz. Vaka-i Hayriye'den büyük İstanbul yangınlarına, salgınlara kadar her şey, hikayenin tali unsurları olarak arka planda görevini yerine getirip, bir köşeye çekiliyor.

Romanın ana karakterinin oluşumuna ilişkin fikrin özgünlüğü ve karakterin hareket serbestisi sağladığı alanların son demlerine kadar kullanılması sebebiyle de, isabetli ve eşine zor rastlanır bir baş karaktere sahip olması bile romanın başarısı açısından büyük bir adım. Hikayenin açılışı, okuyucuyu içine çekişi, birdenbire ne olduğunu anlamadan, insafsız bir kediyle karşı karşıya kalan bir gelincik ile daha en başlarda hikayeyi seyre dalıyorsunuz. Theo'nun kendisini geliştirmesiyle birlikte, siz de bir şeyler kazanıyorsunuz. Özellikle, bir kurgunun içerisinde okuyucuya hem manen, hem de bilgi olarak bir şeyler katabilen bu tip kitapların sayısı giderek azalmakta. Yazılan ve yayınlanan kitapların çoğuna baktığınızda, toplumumuzun tüketim hastalığının kitap okumaya da sirayet etmeye başladığını görebiliyoruz. Buna karşın, tekrar okunma cazibesi yaratacak bir atmosferi olduğu kesin. Dediğim gibi, kitabın bir başyapıt olmasını engelleyen tek şey, Theo ile birlikte hikayede yaşamayı engel kılan durum. Yine de Theo'yu ve yaptıklarını izliyor olmak bilgi ve birikimini paylaşmak çok keyif verici bir deneyim. April Yayıncılıktan son dönemde gerçekten çok kaliteli kitaplar çıkmaya başladığını da belirtmeliyim. Halil Babilli'ye gelince bir sonraki kitabını merakla bekliyorum ve hatta Theo'nun devam maceraları veya arada atladığımız hikayeleri olursa da hiç bozulmam aksine mutlu olabilirim. Ya da Theo'yu teknolojik bir gelecekte izlemeye devam ederek, tarihi ve fantastik kurgu unsurları barındıran romana bir de bilim kurgu titri eklense hiç fena olmaz gibi. Kitap tercihleri insandan insana değişmekle birlikte, pek çok okuyucu paydasına erişimi olan bir roman Bin Yıllık Hemşehri. Güzel ve dolu vakit geçirmek için ise biçilmiş kaftan.

Kitaplarla kalın.




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...