17 Mart 2016 Perşembe

Kağan, Ata, Peygamber (Üç Oğuz): Göktanrı - Sabir Rüstemhanlı

"Tarih, bedeni gösteren öyle bir aynadır ki, orda bir kişi değil, 
bütün bir millet, geçip gittiği yolları ile birlikte görünür"
Sabir Rüstemhanlı



Türk edebiyatı diye sınıflandırdığım başlığın altında hep Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan isimleri koymakla birlikte, Cengiz Aytmatov'un kitaplarını tanıtırken nasıl olup da, onları Türk edebiyatı başlığında sınıflandırmadım diye düşünmedim değil. Türk denilen kültür dairesinin çok geniş bir coğrafyayı kaplamasıyla birlikte, hangi sebeple olursa olsun farklı Türk Cumhuriyetlerinde eserler sunan kişileri Kırgız Edebiyatı veya Azeri Edebiyatı diye sınıflandırmak yerine hepsini Türk edebiyatı başlığı altında sınıflandırmanın doğru olacağı düşüncesiyle, eski yazılarda bile bazı etiketleri güncellemek yolunu seçtim. Bu anlamda kütüphanemde şans eseri denk gelip, bir merakla aldığım ancak ülkemizde pek bilinmeyen hazine gibi kitaplar mevcut. Size bugün tanıtacağım kitap da, bunlardan biri. Oğuz Kağan Destanını çok farklı ve edebi bir tarzda ele alan eser İleri Yayınları tarafından yayınlanmış. Karton kapaklı 380 sayfa. Oğuz Kağan Destanı Oğuz/Türk toplumunun en önemli destanlarından birisi. Genel olarak ise bu destanın geçtiği zaman dilimi hakkında iki büyük tez var. Bunlardan birisi Mete'nin Hunları zamanı, diğeri ise İskit/Saka/Skuz dönemi. Günümüzde tarihi verilerle doğrulamamız mümkün olmadığı için, benim gayri resmi tezim olan Skuz/Oğuz-Hun boylarının ortak ataları döneminde geçmiş olabileceği. Sabir Rüstemhanlı'nın romanında daha çok İskit/Saka tezlerine ilişkin unsurların ağır bastığını söylesem pek yanılmış olmam diye düşünüyorum. Bu konudaki tezler bir yana Rüstemhanlı'nın üslubu ve hikayeciliğinin çok akıcı ve bağımlılık yapıcı olduğunu üstüne basa basa söyleyebilirim. Oğuz Kağan Destanının hikayeleri üzerinde, geniş bir kurgu yaratan yazar, destanın bazı bölümlerini doğrudan romanına konu etmemekle birlikte, bazı unsurlar sebebiyle destanın da dışına çıktığı yerler olabiliyor. Göktanrıcılık dini diye bir dinin henüz kesin olarak var olduğu ispat edilmemişken, Rüstemhanlı sıfırdan bu dini kurguluyor ve Oğuz Kağan'ı bu dinin peygamberi konumuna getiriyor. Özellikle de, Oğuz Kağan'ın Reşideddin tercümesinin bu eserde pek dikkate alınmadığını görebilirsiniz. Rüstemhanlı'nın dili, bizim bugün kullandığımız Türkçe'ye göre daha eski bir Türkçe'nin tınılarını beraberinde getiriyor. Nasıl ki, Osmanlı Türkçesiyle yazılmış eserlerde bocalama yaşanıyor ise Göktanrı da kullanılan Türkçede de aksi yönde bir bocalama yaşamanız mümkün. Anadolu'nun belirli köylerinde halen kullanılan ancak günümüzde unutulmuş eski Türkçe kelimeleri bu kitapta bol bol okuyor olacaksınız. O yüzden Orta Asya kültürüne ve eski kelimelere aşina olmalısınız. Elbette yayınevi bu konuda okuyucuya yardımcı olmak için, yabancı gelebilecek bazı kelimelerin yanına parantez açarak günümüzde kullanılan hallerini göstermiş. Bu anlamıyla yayınevine daha doğrusu Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktaran Hüseyin Adıgüzel'e teşekkür etmek gerekir.

Kitabın basım kalitesi günümüzde çıkmakta olan kitaplara nazaran biraz daha düşük kalitede. Lâkin tipografik açıdan başarılı bir eser, okurken zorlanmıyorsunuz. Yazarın üslubu ile birlikte, basımdaki yazım tipi, kitaba yerleşimi de bir kitabın okunması için önemli. Bu anlamda kağıt ve kapak kalitesi emsallerine göre biraz düşük olsa da, iç tasarım ve kurgunun güzelliği bu eksikliği kapatıyor. Türk toplulukları için Oğuz Kağan Destanının ciddi bir önemi var. Bu önem doğrultusunda Rüstemhanlı'nın kurgusu çok sürükleyici. Yukarıda da bahsettiğim gibi Rüstemhanlı, Oğuz Kağan'ı bir İskit/Saka hükümdarı olarak gerçeğe dökmüş. Her ne kadar İskit/Saka bahsi geçmese de, Oğuz'un Hazar Denizi kuzeyinden Güney Rusya steplerine inişi, Asurlular ile mücadelesi, Mısır'a kadar inmesi, hem İskit/Saka tarihiyle birebir örtüşüyor, hem de Oğuz Kağan Destanında belirtilen yer isimlerinden yapılabilecek çıkarımlarla örtüşüyor. Hikayenin Oğuz Kağan Destanından ayrılıp üzerine Alper Tunga Destanıyla birleşmesi ile çok farklı bir kurgu yaratmış. Genel tarihi gerçeklik içerisinde nereye ait olduğu tam olarak tespit edilememiş iki büyük Türk hükümdarının, işbu romandaki gibi akrabalık bağıyla bağıtlanması farklı bir yorum. Kurguya göre Alper Tunga, Oğuz Kağan'ın torunu ki, bu anlayış doğrultusunda benim İskit/Skuz tezlerimde, Bartatua ile Alper Tunga'nın aynı şahıslar olabileceği yolundaki görüşlerime uyum sağlıyor. Rüstemhanlı kitabın önsözünde Oğuz'un bir peygamber olabileceği ve bu sebeple çok daha önce yaşamış olması gerektiği, ancak bunun araştırılmasının tarihçilerin görevi olduğu yönündeki sözünün akabinde, edebiyatın ise zaman gibi sınırlara tabi olmadığını zikretmesi, kitabın misyonunu bir miktar daha anlaşılır kılmakta. Roman boyunca Oğuz'un ailesine, kavminin törelerine ve dinine karşı çıkarak tek tanrılı bir dinin peygamberi gibi davranmaya başlamasının yanı sıra, yada taşı gibi Türk mitolojisinin ilgi çekici ögeleri de yer buluyor. Ancak burada devamlılık sorunları var. Örneğin, Yada taşı romanın ilk çeyreğinde büyük bir önem arz ederken ve Oğuz'un iktidarı neredeyse bu taşa bağlanmış iken, romanın kalan kısmında ne Yada taşından, ne de bunun etkilerinden hiç bahis olunmuyor. Öylesine arz-ı endam etmiş ve sadece hikayeyi şişirmek için eklenmiş bir meta gibi duruyor. Ana destanın belirli hikayeleri de, romanın içerisinde benzeri bir durum yaratıyor. Yine de Türk tarihi ve mitolojisine meraklı bir okurun, heyecanını bölmeksizin okumaya devam etmesi kaçınılmaz. Romanın içerisinde kurgu esnasında o kadar farklı ve ilginç bağlantılar kuruluyor ki şaşırabiliyorsunuz. Örneğin Asurlu bir hanım kızımızın Gün Han ile sohbeti sırasında, Sümerler'in kendilerine Turger yani Türk eri dediği yolundaki ifadelerden yola çıkılarak bağlar kuruluyor. Şimdi bana diyebilirsiniz ki, "eee nedir yani sen bu tip bağlantıları tarih maratonu boyunca epey kullandın". Açıkçası evet. Romanın tarihi bir müktesebat yaratma misyonu olduğunu bir kenara bırakırsak, Sümer-Kenger uygarlığı hakkında benim çok kullandığım bağlantılar oldu. Okuduklarım da beni mutlu ediyor açıkçası. Azerbaycan'da da bu bağlantıların kuruluyor olması, bu konuların araştırılıyor olması çok mutluluk verici. Turger tezine bir şey diyemeyeceğim zira Asur tarihi çalışmadığım için kati bir yorumum olamaz. Velâkin, Sümer okumalarında bu ibareye hiç rastlamadım.

Göktanrı romanında, Oğuz Kağan'ın hakiki tarihi bir şahsiyet olduğu yolundaki tezlerden M.Ö. 700'e tarihlenen dönem ele alınmış. Yazar açıkça bunu vurguluyor ve Azerbaycan'da kurulan "İşguz Devleti"nden bahsediyor. Siteyi takip ediyorsanız bu "İşguzların" İskit/Skuzlar olduğu yönündeki Zaur Hasanov'un çalışmalarını hatırlayacaksınızdır. Eski Helen telaffuzlarında "Skuthai" yazılanın "Guzay/Skuzay" diye telaffuz edildiği yönünde dilbilim destekli çalışmaları vardı. Hatta Asurluların "İşguzay/Aşguzay" olarak bahsettiği kavmin, sonradan "Skuthai" kelimesinin günümüz İngilizce okunuşuna çevrilip "İskit" diye adlandırılan kavim olduğu da tarihi bir gerçeklik. İşte romanımızın tarihi gerçekliğinde de M.Ö. 700 civarında, Çin'den Mısır'a kadar uzanan bir imparatorluk kuran Oğuz'dan bahsedilmekte. İskit/Skuz tarihi Oğuz Kağan'ın destanıyla büyük oranda uyuşuyor. Yalnız tarihi vesikaların bize gösterdiği kadarıyla o çağlarda Çin'i fethedip, Mısır'a uzanan bir topluluk yerine, Hiung-Nu'ların batıya göçe zorladığı İskit/Skuz toplumu var. Bu noktada belki de Oğuz zamanında Hiung-Nu/Skuz birlikteliği olup da, daha sonra bu bölünmenin kesinleştiği yönünde bir tez geliştirilebilir. Romanın akıcı anlatımı, zaman zaman heyecan dozajını arttırması ve Oğuz Kağan Destanı paralelinde, mitten yazıya geçerken ufak tefek hatalar veya bilinçli eklemeler hariç çok tutarlı olması benim gözümde bu eseri çok başarılı kılıyor. Özellikle tarih seven ve eski çağ tarihine ilişkin bilgi sahibi olan bir okuyucuysanız, okuduğunuz pek çok cümlede, yazarın hangi bağlantıları kurduğunu fark edip, kendinizi tebessüm ederken bulacaksınız. Altyapısı, hem destan, hem de tarih açısından iyi ayarlanmış, milli duygular eşliğinde yazılmış. Yazarın önsözünü okuduğunuzda, o her ne kadar isim vermese de, Kazım Mirşan'ın eserinden (Erken Türklerin Skandinavya Yazıtları) çok etkilendiğini anlayabiliyorsunuz. Ancak Mirşan'ın eseri, yazarın sadece milli duygularını kamçılıyor, roman içerisinde birdenbire İskandinav yazıtları veya benzeri bir hususla karşılaşmıyorsunuz. Üslup, karakterlerin oluşumu ve daha pek çok hususta ön plana çıkan bir eser olarak ve özellikle diğer Türk Cumhuriyetlerinde bu konunun nasıl ele alındığını anlamak adına, temin edip okumanızı öneririm. Her ne kadar kafanızdaki bazı yargılarla bağdaşmama riski taşısa da, Oğuz'u hakikatli bir önder, bir ata, bir kağan olarak anlatma noktasında Rüstemhanlı'nın kalemi çok başarılı. Sadece Göktanrıcılık dininin elçisi Oğuz modelinde, peygamberlik makamı ile çelişen ruh halleri ve karakter özellikleri sebebiyle bazı sekmeler yaşayabiliyorsunuz. Zira Oğuz dini tebliğ ediyor; ancak bu dinin esaslarına, ibadetlerine, ritüellerine ve ruhuna ilişkin tebliğ görevi yaparken kendisini görebilmek pek mümkün olmuyor. Bu anlamda kurgu çok daha sağlıklı olabilirdi diye düşünüyorum. Son dönemlerde keyifli bir tarihi roman okumadıysanız, Oğuz'u merak ediyor ve İşguz tezlerinin ne olduğunu öğrenmek istiyorsanız, hem keyif verici, hem de öğretici bir roman olarak "Göktanrı"yı muhakkak okumalısınız.

Kitaplarla kalın.

  

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...