31 Mart 2017 Cuma

Boyların Altında Yatan Dünya: Mitten Yazıya veya Gizli Dede Korkut - Kamal Abdulla

"Ol zamanda beglerin alkışı alkış, kargışı kargış idi"
Dede Korkut Hikayeleri



Türk mitolojisi denildiğinde aklımıza gelebilecek ilk isimlerden birisi Dede Korkut. Peki, Türk-Oğuz coğrafyasının geneli tarafından bilinen Korkut Ata, Dede Korkut karakterinin boyladığı hikayeler sadece çocuklara anlatılan birer masaldan mı ibaret? Oğuz toplumunun hikayeleri gibi gözüken metinler, hem Türk davranış biçimlerinin arketiplerine dair fikir sahibi olmamızı sağlamakta, hem de sözlü edebiyattan, yazılı edebiyata geçişin sembolik ve fiili anlamda taşıdığı mânâ ile ufkumuzu gökkuşağı gibi rengarenk boyamaktadır. İnsanlığın kollektif bilinciyle, varoluşundan bu yana sözlü ve yazılı edebiyatıyla, mitleri ile geleceğe, yeni nesillere taşıdıkları pek çok şey var. Dede Korkut Hikayeleri de Türk destan edebiyatının en önemli ve bilinen eserlerinden. Önümüzdeki dönemde Dede Korkut hakkında yayınlanmış pek çok eseri bir yazı içerisinde tanıtmayı planlamakla birlikte, bu yazıyı tamamlamadan önce, bu konuyla ilgili, alt metinlere ve mitolojinin bize getirmiş olduğu mesajı, mit ve yazı arasındaki savaşı daha iyi anlayabilmek adına, Kamal Abdulla'nın bu ilginç eserini sizlere tanıtmamın artık zamanı geldiğini anlamış oldum. Konuyu daha fazla detaylandırmadan önce, size kısa bir künye geçeyim. Kitap Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 359 sayfalık bir eser. Kitap Kamal Abdulla'nın 1999 yılından 2009 yılına kadar süren ve bu süreç içerisinde sürekli tamamlanan ve genişleyen kitabının 2009 yılındaki son halinin baskısı. En azından benim daha önce okuyup bitirmiş olduğum baskısı bu. Yazarın geniş ufkunu birazdan ayrıntısıyla aktarıyor olacağım, ancak öncesinde, kitabı okuyucu için okunur kılan Ali Duymaz'ın da hakkının teslim edilmesi gerekiyor. Elimde orijinal metin olmadığı ve esasında bir çevirmen olmadığım için çevirisinin hakkını birinci elden teslim edemem, ancak kitabı okuyucu için daha da anlamlı kılan dipnotları ve kitaba başlamadan önce, altyapısı olmadan kitaba başlayacak okuyucuya uyarı mahiyetindeki ifadeleri için teşekkürü hak ediyor. Kaldı ki çeviri konusunda, sunuş yazısında geçen açıklamalar dahi, bu kitaba ne kadar çok emek verildiğini gösterir nitelikte. Özellikle Türk okuyucusunun dikkatinden uzak bir Türk coğrafyasında var olan böylesi kitapları çevirmenin, hele o coğrafyaya yabancılaştığımız çağlarda, tahmin edilenden büyük hizmet olduğunu takdir etmeniz açısından konuyu bu kadar uzattığımı belirtip, devam ediyorum.  Dede Korkut hikayeleri Türk-Oğuz yapısının sözlü edebiyattan, yazılı edebiyata yansımış genetik kodu gibi. Bu hikayelerin yazılı olarak kayda alınmış olabileceğine dair emareler olduğu gibi, hikayede geçen motiflerin, ortak atalara ve kültürlere sirayet etmiş olduğunu da gösterecek nitelikte bir çalışmayla karşı karşıya kalıyoruz bu kitapta. Abdulla, Mitten Yazıya başlığının ne anlama geldiğini gösterebilmek adına, önce miti örnekleri ile tanımlıyor, sonra yazıdan ne kastettiğini açıklıyor. Elbette burada açıklıyor dediğim anda, kitabı eline alıp okuyan her okuyucuya anında Dede Korkut'un sırlarını dökeceğini düşünmeyin. Benim önerim, bu tip mitoloji okumalarından önce, özellikle kavramsal noktada akim kalmamak için Carl Jung'un kitaplarından bir kaçını muhakkak okumuş olmanız. Özellikle "Dört Arketip" bu konuda çok mantıklı bir seçim olacaktır. Zira Abdulla'nın psiko-analitik bakış açısında Jung ve onun öğretilerinin etkisi mevcut.

Bunun yanı sıra, mit olarak adlandırılan kavramın sözlü edebiyatın katı geleneklerle sımsıkı bağlı olduğunu, yazının ise bu geleneklere saldırı halinde olmaktan hoşlanan yenilik olduğunu anlamak gerek. Yazmaya muktedir kalem sahibinin gerekirse bütün geçmişi değiştirecek kudrete sahip olduğuna inanıyorum. Sözün sahibine veya bizzat söze göstermeye cüret edebileceği bu gücü göz önünde bulunduracak kadar, mitoloji ve edebiyata da hakim olmak gerektiğini zihninize not edin istiyorum. Kamal Abdulla, okuyucuyu mit ve yazı arasındaki farka hazırlamadan önce okuyucunun fikir dünyasında kolaylıklar sağlayacak sağlıklı bir altyapı oluşturuyor. Asıl karşılaştırmalara geçmeden önce, Mit ve Yazı arasındaki bağlantıyı anlamlandırabileceğimiz kaos-kozmos, geçmiş-hal, tecrübesizlik-tecrübe karşıtlıklarına dair fikir sahibi olmanızı temin ediyor. Bu bölümde destan metni içerisinde kendisine yer bulan varyant olarak adlandırdığı farklı mitleri, yine destan içerisindeki örnekler ile tanımlayarak ilmek ilmek bir düşünce yapısı örüyor. Oğuz hikayelerini(boylarını) barındıran Dede Korkut Hikayeleri yani destanın bile temeli itibariyle sembolize ettiği bir bütünlük olduğunu, destanın sadece çocuklara okunan masal mahiyetinde bir güzellemeden ziyade, Türk-Oğuz düşünce yapısının gizli anlamlar barındıran sembolik bir anahtarı niteliğinde bulunduğunu kavratacak fikri altyapıyı size kazandırma konusunda bütün gayretini sergilemiş yazar. Bazen aşırı anlamlılıktan beyninizin loblarının ısındığını, zaman zaman yanıyormuş gibi olduğunu hissedebiliyorsunuz. Altyapı oluşana kadar, kitaptaki kavramlarla, anlatılanlarla yoğun ve derinlikle bir miktar boğuşuyorsunuz. Hatta şu satırların yazarı olarak itiraf etmeliyim ki, bazı konuları ikinci kez okuduktan sonra netleştirmekle birlikte, bazı kısımlarda aktarılanları ise yeni yeni idrak edebiliyorum. Her geçen gün Mit denen şeyin aslında başka neleri kapsadığını, yazı denen şeyin başka nelerle özdeşleşebileceğini fark ediyorum. Yüzyıllardır bir destan metni olarak ele alınmış Dede Korkut Hikayelerinin, aslında bütün insanlığa ait bir geçmişin kodlarını taşıyor olması fikri sizce de korkutucu olduğu kadar, olağanüstü bir durum değil mi? İnsanlığın sırlarına ait kadim sözcüklerin, farklı bir varyantı olup olmayacağına kafa yoruşumuz kendi içimizde kalsın da, devam edeyim bu güzel kitaptan bahsetmeye. En son fikri altyapıyı örmüş olduğundan bahsediyordum. Bundan sonrasında mit ve yazı kavramlarını ayrıntılarıyla irdeliyor. Özellikle "Mitin Gücü, Yazının Güçsüzlüğü" ve "Mitin Güçsüzlüğü ya da Yazının Gücü" başlığı altında okuyacaklarınız, size yukarıda bahsettiğim mit ve yazıyı bambaşka kavramlarla özdeşleştirme konusunda ki düşünsel özgürlüğü ortaya çıkarıyor. En azından ben de bu şekilde gerçekleştiğini söylüyorum. Siz de daha farklı bir yol izleyebilir.

Kitabın, yukarıda bahsettiğim bölümleri tam anlamıyla anlatılmak istenen konuya bir yandan sizi çekmekte iken, diğer yandan hazırlayıcı metinler olması dolayısıyla okuması daha zor olan kısmıydı. Bu kısımdan sonra gizli anlamları ifşaya başlarken, Beyrek'in destan genelinde temsil ettiği değerler uğrundaki kaderine tanıklık ediyorsunuz ve kitabın bu kısımdan sonrası inanılmaz hızlı akmaya başlıyor. Öyle ki, bazı yerleri okuduktan sonra, okumadığımı, atladığımı düşünüp, tekrar başa dönerek aynı yeri okuduğum hatıramda kalmış. Evet metin çok hızlı akıyor çünkü Türk insanının çok sevdiği bir usule yaslanıyor roman: "karşılaştırma". Elbette burada okuyacağınız karşılaştırmalar, bir magazin programının şık-rüküş menşeili sığ kıyılarda geçenlerinden değil. Ancak belirli bir entelektüel seviyeyi aşmış okurun dahi karşılaştırmaya karşı koyamayacağını düşünüyorum. Sebebi genetik olabilir bilmiyorum. Kamal Abdulla yukarıda bahsettiğim gibi ana varyanta ulaşmak için bazı boylarla(hikayelerle) Yunan mitolojisindeki benzerleri arasında bir karşılaştırma yapıyor. Bütün bu karşılaştırmalardan ortak ata sonucuna varmak en kolay olanı.  Bu basit sonuca aldırış etmezsek, yazarın yaptığına tam olarak "karşılaştırma" da diyemeyiz. Daha açık anlatmak gerekirse, yazar burada hangi sürümün daha erken çağda belirdiği, hangisinin hangisinden doğduğu, kaynaklandığı gibi sorulara cevap vermeye çalışmıyor. Sadece bu iki farklı mitoloji malzemesini karşılaştırıp, benzerlik ve farklarını ortaya koyuyor. Nihai değerlendirmesini kitabın sonuna bırakıyor. Ana varyantlara doğru ilerlerken öyle benzerliklerle karşılaşıyorsunuz ki, şaşırmamak elde değil. Kendi adıma, karşılaştırılan metinleri, yani hem Dede Korkut'u, hem de Yunan mitlerinin kahramanlarının hikayelerini size tanıttığım kitabı okuduğum zamana kadar çok düz ve sığ okuduğum algısına kapıldığımı belirtmeliyim. Çünkü Abdulla'nın bulduğu benzerlikler hayret verici olduğu gibi, arada yapmış olduğu tespitler de, sizi bundan sonrası için yeni okuma alışkanlıkları kazanmaya itiyor. Bu arada yazının başından beri belirtmemişim; bu kitabı ilk okuyuşumun üzerinden üç, ikinci okuyuşumun üzerinden bir sene geçmiş. Buna rağmen kitapla ilgili şu anda okuduğunuz yazıyı yazarken, tek oturuşta ve solukta yazabiliyor olmam sizi şaşırtmasın. Çünkü okuduklarımı özümsemek için epey üzerinde düşündüğümden, halen canlı canlı yazıp aktarabiliyorum görüşlerimi. Gizli Dede Korkut üstüne tekrar basa basa belirteceğim üzere sadece Dede Korkut Hikayelerine değil, bütün mitolojik edebiyata bakış açınızı köklü olarak değiştiriyor. Kaldı ki, metnin semantik (anlambilimsel) boşlukları başlıklı son bölümde yazarın ulaşmamızı istediği sonuçlar, sadece kabullenilecek yazılı metalar olarak değil, ucu açık bir düşünce alemine bilet olarak kabul edilebilir.

Geçmişten geleceğe doğru ilerleyen ortak hafızanın, ortak anlatının kat ettiği yolu idrak noktasında, fikri anlamda doğuştan topal olan insana, sunulmuş bir koltuk değneği gibi alınıp kabul edilmeli ve okunmalı diye düşünüyorum. İlkel, antik, eski çağ diye adlandırdığımız günden bu zamana kadar gelmeyi başaran metinler, sadelikleri oranında derin, süslülüğü oranında sığ olabilirken, anlamları üst üste koyup sırtlarında taşıyabiliyorlar. Aslında bu hususun sebeplerinden birisine de yazar Mit ile Yazıyı kıyaslarken ucundan da olsa dokunuyor. Yazı her aşamada, destanın her adımında miti devre dışı bırakmaya ve gücü ele almaya çalışıyor. Düşünün ki, bu Dede Korkut Hikayelerinin yazılı edebiyata geçmiş olduğu bir zaman diliminden yüzyıllar sonra ne hale gelmiş olsun. Bugün miti yok olmuş, biçare bırakan, güçlü ve tüketici "yazının" hakimiyetiyle karşı karşıya olduğumuzu da aynı anda görmemizi temin etmek için yine kitabı okumuş olmanız önerilir. Bütün bu sırlar, gizlilik, metnin altında yatan genişlik, derinliği gözünüzü korkutmasın. Derinlik sarhoşluğu sadece derin denizlerde değil, derin kitaplarda da vardır. Vurgun yememeye dikkat ederken, diğer yandan da tadını çıkarmak için mücadele edilmesi gereken kitaplardan birini size tanıtmaya çalıştım. Kitap okura, bir destanı birden fazla katmanda, birden fazla boyutta nasıl algılayabileceğini anlatmayı hedefliyor. Ancak ifadelerinin ağırlığı ve anlam derinliği bu boyutları ve katmanları hakkıyla idrak edebilmek için, standart okuyucudan fazlası olmanızı gerektiriyor. Uzak Yunan, yakın Oğuz, sırlarla yüklü bir metin. Sadece mitten yazıya, uzaktan yakına veya yakından uzağa geçiş yapan, bir takım milli kodları taşıyan, mitolojik bir matruşka gibi. Öyle ki, kitabın sonuna gelip kendinizi halen, üzerinde düşünürken bulabiliyorsunuz. Dediğim gibi Abdulla'nın bu muazzam incelemesi, size sonrasında okuyacağınız kitapları farklı bir şekilde ele alma konusunda bir disiplin kazandırıyor. Bu disiplini kazanabilmek adına dahi okunması gerekir. Yoksa Tanrıdan, insana bir yolculuk yapmak yerine, hepi topu mitten yazıya doğru yol almakla yetinebilirsiniz.

Boyların boylandığı, soyların soylandığı, kahramanlara edilen duaların arzı çınlattığı çağlara ulaşmak ve hem hususi, hem milli Atlantisimize kavuşmak için güzel kitaplar okumayı ihmal etmeyin.






















22 Mart 2017 Çarşamba

Kutsal Metinlerin'in Doruklarından, Ezoterizmin Eteklerine: Peygamber Enok'un Kitabı

"Gözcülere (meleklere) de ki; 'Evet bir zamanlar göklerdeydiniz 
ama tüm sırlar size açıklanmamıştı. 
Sizin öğrendikleriniz sadece kıymetsiz şeylerdi"
Enok Kitabı 16/3



Tek tanrılı dinlerin tespit edilen, bilinen ve inanılan tarihi arkeolojik bulgular baz alındığında en eski dönem olarak M.Ö. 1300'lü yıllara tesadüf etmektedir. Oysa din ve tanrı kavramı, bu tarihten 8.000 sene öncesine kadar rahatlıkla tarihlenebilmektedir. Özellikle de Göbeklitepe kazıları neticesinde, bu bölgenin bir inanç merkezi olduğu konusundaki tespitlerin ardından, özellikle tek tanrılı dinlere ilişkin pek çok konu, araştıran, şüphe eden insanların zihinlerinde soru işaretleri oluşturmaya yetmiştir. Kutsal kitapların, büyük tek tanrılı dinlerin dinamosu konumunda olduğu, o dinin mensuplarının hem inanç temellerini, hem de toplumsal, sosyal ve hukuki yaşayış şekillerini düzenledikleri açık. Ancak kutsal metinlerin tahrif edildiği, insan elinin değdiği pek çok şeyi yok etmekte mahir olduğu gerçeği doğrultusunda, kutsal kitapları da tahrif ettiği bilinmekte. Elbette manevi iklimimiz dolayısıyla Kuran-ı Kerim'i bu tanımlamanın dışında tutma ihtiyacı hissediyoruz. Bununla birlikte bir ilk kutsal metine ilişkin elde avuçta pek fazla bir şey olmadığını da ayrıca belirtmek gerek. Bu konuya neden giriyorum diye merak ediyorsunuz elbette. Özellikle "Ölü Deniz Parşömenleri" olarak da ele alınan "Kumran Metinleri" ortaya çıktığından beri teolojik konular ve tek tanrılı dinlere ilişkin elde bulunan veriler didik didik edilerek dinler tarihini değiştirebilecek pek çok tespit yapılmakta. Esseniler olarak adlandırılan Yahudi topluluğun korumayı başardığı iddia edilen yazmaların deşifre edilmesi neticesinde eski ahit ile büyük oranda benzerlik taşıyan metinlerin varlığından bahsedilmekteydi. Elbette bu metinler yeni bir dinin doğmasına sebep olmadığı gibi mevcut tek tanrılı dinleri güçlendirmek için uydurulmuş metinler de olabilirdi. Evet bu uzun girizgahın da, her şeyin olduğu gibi bir sebebi var. Kur'an-ı Kerim'de veya İslam'ı aktaran diğer vasıtalarda (hadis, kutsi hadis, vb.) geçen kıssalar olarak da adlandırabileceğimiz İslam mitolojisi kapsamında aktarılanlar doğrultusunda, kendilerine kitap gönderilen peygamberler dışında, bir de kendilerine suhuf (sayfa) gönderilen peygamberler vardır. Hz. Adem, Hz. Şit, Hz. İdris ve Hz İbrahim bu sayfa sahibi peygamberlerden olmakla birlikte, bizim bu yazıdaki konumuz tanıtacağım kitap sebebiyle "acaba bu kitap o sayfalar mıdır?"sorusunu sorduran, Hz. İdris'e gönderilen sayfalardır.

Biz her ne kadar İdris olarak adlandırıyor olsak da, Kitab-ı Mukaddes'te, İdris Peygamberi karşılayan isim Hanok'tur. İslam mitolojisinde İdris peygambere sayfalar(30 Sayfa) verilmiş olması hususunun karşısında, Kitab-ı Mukaddes'te sürekli olarak bir "Hanok Kitabı"ndan bahsedilmiştir. İşte size bu ay tanıtmayı düşündüğüm kitap, Hanok kitabı olduğu ve kutsal bir metin olduğu iddia edilen Hermes Kitap tarafından yayınlanmış karton kapaklı 184 sayfalık bu gizemli metin. Tesadüfi olmadığını düşündüğüm şekilde, İdris yani Hanok'un Yunan mitolojisindeki karşılığı olan "Hermes" adının aynı zamanda kitabın yayıncısının da adı olması aslında pek güzel ve tumturaklı olmuş. Hazır değinmişken, İdris figürünün pek çok kültür ve mitolojide karşılığının bulunduğunu da belirtmem lazım. Hermes, Thot, Merkür, Enok, (Hanok), İdris ve hatta bazı araştırmacılara göre Hızır ve Zülkarneyn ve şahsi araştırmalarım neticesinde ortaya atabileceğim bir iddia olarak Enki ve Mergen isimlerinin hepsi aynı özellik ve prototipi ifade ediyor. Enok ile Hanok aynı kişiler bu arada tekrar söylememe gerek olup olmadığı konusunda bir anlığına irkildim. Hassas bir konunun üzerinde geziniyor olmakla birlikte, kitabın bir kutsal kitabın çevirisi olduğu yönündeki iddiasını vurgulamam lazım. Kutsal olduğu iddia edilen metinlere geçmeden önce de, dinlerin kökeniyle ve yayınlanan metinde geçen ifadelerle ilgili olarak Erhan Altunay'ın kaleme aldığı metin gayet iyi bir ön hazırlık yaptırıyor okuyucuya. Dolayısıyla kitaba başlamadan önce bir altyapı kurabiliyorsunuz. Bununla birlikte, bu tip bir kitabı okumaya başlamadan önce, muhakkak dinler tarihi konusunda iki üç tane de olsa kitap karıştırmış olmanızı tavsiye ederim. Zira kutsal olduğu iddia edilen metinlerin ciddi bir çekiciliği var. Kitabın devam eden kısmında öğrendiğimiz üzere, M.S. 2. yüzyılda kaybolmuş olan bu kitap 1773 tarihinde Habeşistan'da bulunuyor ve hem Hristiyanlar, hem de Museviler tarafından ortadan kaldırılmak isteniyor. Kitabı okumuş bir olarak söyleyebilirim ki, bu ifadeler biraz dikkat çekmek için tasarlanmış. Zira standart ve katı bir Müslümana bu kitabı okutmanız neticesinde, bir Hristiyan ve Musevinin kendi dinine küfür saydığı şeylerin, onun için de küfür niteliğinde algılanacağı konusunda şüphe yok. Buna karşın, apokrif bir metin olarak dikkat çekici olduğunun da altını çizmeliyim. Bu arada yeri gelmişken dip notluk bir bilgi olarak işbu kitabın Etiyopya Ortodoks Kilisesi tarafından kutsal kitaplar külliyatı içerisine alınmış olduğunu, dolayısıyla bir takım insanlar için kutsal kitaplar sınıfına girdiğini belirtmekte de fayda var. Kitapta İdris yani (Hanok) Enok'un gördüğü vizyonlar doğrultusunda, Elohim yani Tanrı ve (oğulları)melekleri ile konuşmaları ve ondan tebliğ edilmesi istenen şeyler yer almakta. Metnin bir kutsal kitap olarak değerlendirilmesi söz konusu ise kitapta yer alan bölünme şeklinin, ayet ve sure bölünmesine benzerliğinden bahsedilebilir. Bununla birlikte metni daha farklı bir kutsal metin haline getiren şey, Enok'un meleklere tebliğde bulunması ve hatta düşmüş bazı meleklerin, ondan kendileri adına Yüce Olan'a talepçi(şefaatçi) olmalarının istenmesi. Bu haliyle kitabın bir bölümü Yüce Olan'ın lafzı ise bir bölümü de vizyonlar ve ilhama dayanan Enok'un kendi lafzını içeriyor.

Enok, Nuh tufanı öncesinde insanlar ve meleklerden, insan-melek melezi devlerden, sadee bir yerde de olsa nefilim denilen varlıklardan bahsedip, dünyada insanların var olmaya başlaması ile ortaya çıkan olayları aktarıyor. Bu haliyle bakıldığında ve kutsallık vurgusu çıkartıldığında, kurgusu güzel bir fantastik kurgu romanı olarak ele alınabileceği gibi esasında bu metinlerin üzerinde çok ciddi çalışmalar yapılmış ve metafiziksel, dinsel, ilkesel çıkarımlarda bulunulmuştur. Enok'un Nuh ile olan ilişkisini Sümer kurnazlık ve bilgelik tanrısı Enki'nin Ziusudura (Utanapiştim) ile olan ilişkisi gibi okumanın yanı sıra, devler ve düşmüş meleklerle ilgili anlatılanların, onların başına gelen olayların ve bu sırada insana vazedilenlerin sonucu olarak metnin kutsal bir metin olup olmadığına ilişkin şüpheniz hep baki kalıyor. Bununla birlikte yeryüzünde büyük bir çoğunluk için apokrif kutsal metinler arasında sayılmayan Enok Kitabı, sadece insanlara değil, aynı zamanda meleklere de (hassaten insanlarla ilişkiye girdikleri için kovulmuş meleklere) indirilmiş gibi. Zira En Yüce Olan, bazı bölümlerde meleklere -özellikle düşmüş olanlara- sesleniyor ve onları doğru yola çağırıyor. Gizemci düşünüş; tanıtmakta olduğum eserin, toplum nezdinde özellikle küçük düşürüldüğü, zira ezoterik, herkesin anlamasının mümkün olmayacağı, belirli bir inisiyasyondan geçmemiş bireylerin okusa dahi algılayamayacağı apokrif bir metin olduğunu alttan alta vurguluyor. Kaldı ki kitabın tanıtım yazısında da belirttiği gibi Enok Kitabında geçen ifadeler, yaradılış fenomeni ile ilgili olarak pek çok farklı tanımlama ile yorumlanabilecek ucu açık bir üslup içeriyor. Örneğin, Enok'un vizyonlarını, uzaylılar ile temasa geçmesi olarak yorumlayanlar olduğu gibi, Enok'un Hanif dinin temsilcisi olduğu ve aslında Nuh Tufanı ile birlikte silinmiş olan bilgilerin açığa çıktığına iman edenler olduğu da rahatlıkla iddia edilebilir. Kaldı ki, bu kitabı bitirdikten sonra internet üzerinde gezinirken Harranlı Sabilere kadar uzanan pek çok iddiaya şahit oldu gözlerim. Göbeklitepe'yi Enok'un inşa ettiğini iddia edenler bile var ki, Nuh tufanını bilimsel pencereye oturtmaya çalışan akademik çalışmalar ile taban tabana zıt iddialar olduğunu ve kitabın asıl konusunun bu olmadığını söylemiş olayım.

Günümüzde yaygın pek çok ilim ve sanatın dünyaya inen düşmüş melekler tarafından öğretilmiş olduğu savının ise Nuh tufanı ile çökmesi gerekirken, tufandan sonra bu ilim ve sanatların nasıl devam edebilmiş olduğu elbette muamma. Gerçi kitabın bazı bölümleri geneli itibariyle muamma; ancak üslup ne kadar ucu açık olursa olsun, bazı konular da o kadar ucu kapalı şekilde aktarılmış kutsal olduğu iddia edilen metinlerde. Bu yarı kutsal metnin izlediği mantık örgüsünü izleyecek olursanız, tufandan sonra da ve hatta şimdi bile aramızda düşmüş meleklerin var olduğundan bahsedebiliriz ki, kitabın basım tarihi itibariyle Enok Kitabının yaygınlaşmasının, fantastik kurgu edebiyatında vampirlerin yerlerini "gökten düşmüş meleklere" bıraktığı döneme denk getirmiş olmasıyla bu hususun örtüştüğünden de dem vurmak gerekebilir. Bununla birlikte kitap düzenlenirken, kitabın bazı bölümlerinin kutsal kitaplarda yer alan ayetler baz alınarak değerlendirilmesi de bu kitaba bir kutsaliyet atfedilmeye çalışıldığını gösterir nitelikte. Kitab-ı Mukaddes'te bahsedilen Enok (Hanok) Kitabı ve İslam mitolojisinin suhuf mevzu birlikte değerlendirildiğinde insan içinden "neden olmasın? belki de gerçekten Hz. İdris'e ait kutsal bir metindir" diye geçirebildiğini belirtmiştim. Kaldı ki içerikte yer alan ve tevhidi doğrulayan pek çok husus kafanızdaki bu düşünceyi daha da kuvvetlendiriyor. Kısmet olursa, Enok Kitabına bu açıdan yaklaşan bambaşka bir kitabı daha sizlere tanıtmayı düşünüyorum. Okuduktan sonra edineceğiniz bilgi veya duygu her ne olursa olsun, kitabın zihninize aktığı andan sonrasında çok fazla soru işaretiyle dolup taşacağınızı söyleyebilirim. Üstüne bir de bu konularla öteden beri ilgilenen ve ezoterik terminolojiye hakim biriyseniz, beyniniz durduğu yerde pek çok "kanıtlanmamış" varsayım üretip durabiliyor. Bu anlamda, en azından düşünce ufkunuza farklı bir renk getirmesi açısından okunması gereken eserler sınıfında olduğuna inanıyorum. Özellikle, ezoterizm, dinler tarihi, metafizik gibi konularla ilgilenen okuyucu için biçilmiş kaftan.

Farklı düzlemlere terk-i diyar eden düşüncelerimizi, sayfaların arasından tutup çekip, geri yerine koyabilmek umuduyla. Kitaplarla kalın.






21 Mart 2017 Salı

Bireyin Tasavvurunun Ötesinde: Yasalar Üzerine - Cicero

"O halde adalet de ne ödül ne de ödeme vadeder, o sadece kendisi için arzulanır,
zira bütün erdemlerin nedeni ve anlamıdır."
Cicero (Kitaptan)



Yasa dendiği zaman, hem mesleğin getirmiş olduğu gereksiz ukalalığım, hem de ilgi alanımda yer aldığı için yasa kavramının oluşumunu izlediğim eski çağ hukuku notlarım gözümün önüne gelir hep. İnsan sosyal hayatını düzenlemek için hep yasalara gerek duymuş mudur? Yoksa bir şeyleri düzenleme ihtiyacı ilk olarak nereden çıkmıştır gibi soruların cevabını bu araştırmalarda aradım. Hatta bu yazılara, sitenin sağ yanında bulunan yazılarla ilgili başlıklardan da ulaşabilirsiniz diyerek devam edeyim. Hukuk ve yasa fikrinin, doğal olarak din ile bir bağlantısı olduğunu kabul ederek başlamalıyız. Zira yazılı hukukun ilk örneklerinden Cicero'ya kadar gelen süreç içerisinde ve hatta Cicero'nun size tanıtacağım kitabında da, dinlerin, yasa denilen şeyle ve dolayısıyla hukukla tamamlayıcı(simbiyotik) bir ilişkisi olduğunu söyleyerek kitabı tanıtmaya başlayayım. Kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanmış, hem ciltli, hem de karton kapaklı olarak basılmış 133 sayfalık bir eser. Kitaplığıma verdiğim değer, eserin saklanması gereken bir eser olduğuna dair çaba gerektirmeyen bir öngörü ve yayınevinin cilt kalitelerini daha önce test etmiş olmam sebepleriyle ciltli baskısını tercih ettim. Yasalar Üzerine, Cicero'nun Devlet Üzerine ve Yükümlülükler Üzerine kitaplarından sonra gelen, yine bu kitaplar gibi diyalog tarzına sahip olarak, Atticus, Quintus ve Marcus'un kendi aralarında hukuk, adalet ve yasalara ilişkin kavramları tartışmaları ve Atticus ile Quintus'un Marcus yani Cicero'dan bu kavramları tanımlayarak kendilerini aydınlatmasını istemeleri gibi bir senaryo üzerine kurulmuş. Daha önce diğer örneklerini tanıtmamış olduğum için, diyalog tarzının, bir tiyatro oyunu okuyormuş gibi hissettirdiğini söyleyerek sizler için daha açıklayıcı olmaya çalışacağım. Bununla birlikte, bir tiyatro oyununda yer aldığı üzere duygu aktarımı yok. Tirat kabul edilebilecek uzun monologlarla da karşılaşabiliyorsunuz. Bununla birlikte Marcus tanımlamaları ve görüşlerini aktarmayı sürdürürken Quintus ve Atticus kâh sorularla yönlendirerek, kâh konuya ilişkin karşı tezleri vurgulayarak Cicero'nun gerçekte anlatmak istediği şeyi söylemesine uygun zemini hazırlamaktalar.   

Aslında bu tarz, genel okuma alışkanlığının ötesinde okuyucuyu zorluyor. Özellikle karakterlerin kendileri aralarındaki konuşmalar o döneme ait okuyucunun bilme ihtimalinin çok düşük olduğu karşılıklı olaylara göndermeler yapıyor olduğundan, tanımlamalar ve görüşlere ilişkin Marcellius'un tiratlarına kadar geçen bölümlerde, bakışlarınız bir metne, bir de dipnotlara kayıp duruyor. Eğer dipnotlarda yer alan eski Yunan ve Roma dönemindeki eserlere aşinalığınız varsa daha hızlı ilerleyebiliyorsunuz. Cicero'nun çağının ve hatta çağımızın ilerisinde bir yasa ve hukuk anlayışı olduğunu gösteren pasajlarla karşılaşabileceğiniz gibi aynı zamanda yasa ile Tanrı arasında kurduğu bağdan mütevellit, meşhur Roma'da dahi hukukun dini bir referans olmaksızın var olamayacağı fikrine kapılabilirsiniz. Esasen kapsamlı bir şekilde yaptığım eski çağ hukuku araştırmalarının neticesinde bu kanaate kapılmamak elde değil. Zira dinler ve özellikle dini metinler esas itibariyle aynı zamanda yasal hükümler içermekteler. Dolayısıyla, Tanrıdan, tanrılardan, dinden ve dinlerden bağımsız bir yasa kavramını düşünebilmek hukuk felsefesi içerisinde Tanrı yerine başka bir kavram ikame edilmediği müddetçe mümkün değil. Yasaların ve dinin bu iç içe geçmişliği karşısında, Cicero'nun tespitlerinin yanlışlığından dem vurabilmek de hakeza mümkün değil. Bununla birlikte, dünyayı dinlerden uzak ve ayrıştırılmış bir bakış açısıyla gören insan için Cicero'nun yasanın temeli olarak gördüğü şey ne olarak yorumlanabilir diye de düşünmüyor değilim. Yukarıda da bahsetmiş olduğum gibi hukuk felsefesi içerisinde yasanın göbekten bağlı olduğu Tanrı kavramı, doğaya evrilebilir. Doğanın hukukundan doğan, hukuk genel ilkeleri ve yasalardan da bahsedilebilir. Ki kitapta da, hatip tarafından zaman zaman doğa kavramı bu olağanüstülüğü karşılamak için kullanılmaktan çekinilmemiş. Buna karşın, adına doğa veya tanrı ne denilirse denilsin, Cicero'nun özünde anlatmaya ve yüceltmeye çalıştığı şey yasa kavramının insan zihninin kapsayacağından daha geniş bir tasavvurun ürünü olduğu.

İnsan zihninin dışında bir tasavvur olduğu vurgusunun yanı sıra, Cicero'nun yasanın doğasının, insan doğasıyla aynı şey olduğunu söylerken, biraz daha ileride İnsanın tanrısal aklı paylaşan bir canlı olduğunu vurgulaması tesadüfi değil. Bu aklı paylaşan canlıların, bir araya gelerek bu tanrısal aklın ürünü olan yasaya riayet etme iradesine erişmeleri vurgulanmak istenen. Bu ortak aklın ortaya çıkaracağı hukuk doğa tarafından onaylanmadıkça da asla erdemli olmayacak. Cicero bu tespitlerinin arkasında da hukukun, özellikle de yasama faaliyetinin çoğunluğun buyruk ve rızası doğrultusunda gerçekleştirilmesinin, yasanın ahlaken en doğru halini almış olduğuna delil teşkil etmeyeceğini de güzel cümlelerle zihinlere kazımış zaten. Elbette Cicero'nun bütün bunları yaparken güncel uygulamalara atıfta bulunması ve örneklendirmelerini Roma hukuki sistemi içerisinden karşılık bulacak şekilde yapması gibi fiili bir mecburiyeti var. Bu sebeple hukuk ve özellikle Roma Hukukuna az biraz aşina olmayan okuyucu için, bazı bölümler sıkıntı verici, dikkat dağıtıcı ve hatta yorucu gelebilir, dipnotlar olmaksızın ilerlemek imkansız hale gelebilir. Ancak hukuk fakültesinde okuyan, hukuk tahsili yapmış veya özel ilgi alanı olarak hukuk ve eski çağ ile ilgilenen okuyucunun muhakkak kütüphanesinde bulunması gereken bir eser. Elbette buradan anlaşılması gereken bu kitabın sadece hukukçulara hitap ediyor olduğu değil. Aksine, toplumun katmanlarının birbiriyle nasıl bir armoni içerisinde yaşayabileceği, bu armoniyi sağlamada hukukun ve yasaların rolünün ne olabileceği, yasaların nasıl düzenlenmesi ve yasa denilen nesnenin nasıl algılanması gerektiği yolunda da, konu dışında pek çok okuyucuya hitap ediyor ve etmeli de. Zira günümüzde, sosyal toplum, hukuk devleti gibi kavramların içi gittikçe boşalıyorsa, bu eksikliğin altında, insanların yasaya, hukuka ve hukukçuya bakış açısında kaybettiği veya kabul etmek istemedikleri gerçeklere ilişkin düşüncelerinin rolünün var olduğu bence kaçınılmaz. Milattan önceki tarihlerde yazılmış bir eserin, günümüz hukuk sistemini anlamaya ve anlamlandırmaya nasıl bir katkısı olabilir ki diye düşünüyorsanız, insanlığın binlerce yıldır aynı sorunların etrafında dönüp durmakta olduğunu anlamak için dahi bu kitabı okumanız yeterli olacaktır diyebilirim. Belki de insanoğlu gelişimini sürekli ertelediği için bir türlü "altın çağa" ulaşamıyoruzdur ne dersiniz?

Kitap okumanın sıradan bir olay olacağı altın çağlarda görüşmek dileğiyle.








Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...