21 Mayıs 2017 Pazar

Kültür ve Edebiyatın Dehlizlerinde Bir Gezinti: Korku Kitabı - Emine Gürsoy Naskali (editör)

"Köleniz, hükümdarının ayağını hizmetkârının başı üstüne koyarak 
onu şereflendireceğini ümit etmek cesaretini göstermektedir."
II. Keykavus, Hülagü Han'ın huzurunda



Ayarsız derginin mayıs sayısında bahsettiğim kitaplardan sonuncusu ve sofranın belki de en ağır abisi, Emine Gürsoy Naskali'nin editörlüğünü yaptığı ve korku dediğimiz olgunun etrafında şekillenmiş olan pek çok mühim makalenin yer aldığı kitaptı elbette. Kitap hakkında söyleyeceğim çok fazla şey olduğu için, kısa künye kısmına normalde beklenenden daha hızlıca geçmek istiyorum. Kitap Kitabevi Yayınları tarafından yayınlanmış, 500 sayfalık, karton kapaklı bir eser. Konu itibariyle pek doğal olarak kitap içeriğinde, korkunun edebiyattaki yerine ağırlık verilmiş olduğunu belirterek başlamalıyım. Bununla birlikte öncelikle Türk kültüründe korku ve örtmece kavramlarının kullanılış şekliyle ilgili olan ağır akademik nitelikli makalelerle başlıyor okumanız. Daha sonra edebiyat metinlerinden örneklerle devam ediliyor korku macerası. Bu bölümdeki makaleler ilgi çekici bilgiler edinebileceğiniz ve hatta korku dışında belirli konularda zihninizi netleştirebilecek, okuyucuya yeni yeni bilgiler öğretebilecek nitelikte makaleler. Metin Eren'in Türk Masal Geleneğinde Korku başlıklı makalesinde farklı farklı masal türlerinde, gelecek korkusu, hayvanlardan korkma, ölüm korkusu, ilişkilerden doğan korkular gibi çeşit çeşit korku tipi açısından Türk masal geleneği mercek altına alınıyor. Bu bölümden sonra benim için en ilgi çeken bölümlerden birisi olan Nagehan Eke tarafından kaleme alınmış "Muhibbi Dilinden Kanuni Sultan Süleyman'ın Korkuları" başlıklı makaleye geçiyorsunuz. Açıkçası tüm dünya tarafından bilinen, saygı duyulan ve korkulan bir cihan padişahının, mahlasıyla yazmış olduğu şiirler içerisinden ayıklanmış korkularına tanık olmak, onun kâh aşk uğruna tahtından vazgeçmeyi göze alan, kâh Tanrı korkusuyla kendisini suçlamaktan geri durmayan korkularına şahit olmak inanılmaz bir deneyim. Elbette Muhibbi'nin mısraları Osmanlı Türkçesi ile yazılmış olduğundan Nagehan Eke'nin konuyla ilgili aralarda yapmış olduğu açıklamalarına fazlasıyla ihtiyaç duyuyorsunuz. Bu metnin arkasından aynı çizgiyi takip eden ancak farklı konuları ele alan iki makaleyle devam ediliyor. Bunlardan ilki Savaşkan Cem Bahadır'ın "Klasik Türk Şiirinde Sarhoşların Korkulu Rüyası: Ases" başlıklı makalesi. Bilebileceğiniz üzere, asesler Osmanlı döneminde asayişi sağlamakla yükümlü görevliler. Sarhoşların aseslere dair duydukları korkunun, Divan edebiyatı örneklerinde yer alan bölümleri incelemeye alınarak, farklı bir tip korku ele alınıyor.

Divan şiiri üzerinden devam ettiğimiz bir diğer makale ise Günay Çelikelden'in "Divan Şiirinin Estetik Söyleminde Korku İzleri İçin Bir Betimleme Denemesi" başlıklı, Pierre Mannoni'nin "Kutsal olan ve olmayan korkular" ayrımı kullanılarak divan şiirinde yer alan korku unsurlarının incelendiği bir makale. Eğer divan şiiri ile ilgileniyorsanız, bilgilendirici makaleler olduğunu söyleyebilirim. Buna karşın, kitap sürükleyiciliği içerisinde ilgi alanınızda olmaması halinde, zor okunan pasajlar içermesi sebebiyle, okumanız bir miktar yavaşlayabilir. Ancak takip eden Macit Balık'ın "Korku Edebiyatı ve 1002. Gece Masalları'nda Tekinsiz Mekanlar" başlıklı makalesi, özellikle Türk korku edebiyatı ve hatta Gotik edebiyat anlamında çok sürükleyici ve faydalanılabilecek bir makale olarak kitaba olan ilginizi tekrar pekiştirebilir. En azından bu satırların yazarı açısından öyle olduğunu söyleyebilirim. 1002. Gece Masallarında yer alan Türk edebiyatının önemli isimlerinin hikayelerinin yer aldığı seçki niteliğindeki kitap üzerinden önce Türk edebiyatında korkunun, Gotik edebiyat ile karşılaştırması, daha sonra da üzerinden inceleme yapılan hikayeler vasıtasıyla Türk korku edebiyatında tekinsiz mekanların nasıl inşa edildiğine ilişkin ayrıntılı ve uzun bir makale ile karşılaşıyoruz. Bu makalenin ardından ise takip edecek şekilde Ebru Özgün'ün "İhsan Oktay Anar'ın Romanlarında İktidarın İnşası ve Muhafazası Aşamasında Korkunun İşlevleri" başlıklı makale geliyor. Birbirlerini tamamlayıcı nitelikte olmaları, bir önceki makalede en son incelenmekte olan hikayenin yine İhsan Oktay Anar'ın kaleminden çıkmış olması sebebiyle bir döngü yaratıyor gibi gözükmesi. Aslında arka arkaya okunduğunda da, Anar'ın yazım ve anlatımı sırasında kullanmakta olduğu korku ögelerine ilişkin geniş kapsamda bilgi sahibi oluyor ve kalemine tekrar hayran kalıyorsunuz. Bu son makale aynı zamanda Edebiyattan Örnekler üst başlığı altındaki son makale. Buradan "Tarihten Örnekler" üst başlıklı diğer bir bölüme geçiyoruz. Bu üst başlıkta tek makale olmasına karşın, tarih okumayı seven birisi olduğumdan olsa gerek, kitap genelinde en etkileyici bulduğum makale oldu. Makalenin başlığı "Çingiz Han'ın Yetiştiği Kültürde Korku Ve Korku Salma Taktikleri". Neslihan Durak'ın kaleminden çıkan makalede, öncelikle Çingiz (Cengiz) Han'ın yetiştiği Moğol kültüründe nelerin korkuya sebebiyet verdiği, bu kapsamda geliştirmiş oldukları davranış ve yaşam şekillerini mercek altına alarak okumaya başlıyorsunuz. Buradan sonrası, Cengiz Han'ın meşhur fetihlerinde, üzerine saldırmakta olduğu topluluklara karşı uygulamış olduğu korkutma taktikleri hakkında verilen malumatlar ile geçiyor. Moğol ordularının kendilerinden güçlü ordulara karşı, Moğol casusları vasıtasıyla kendi orduları hakkında aktardıkları korkutucu hikaye ve efsaneler yoluyla nasıl ilerledikleri, büyük ve güçlü şehirleri nasıl terörize ettiklerini kaynaklar vasıtasıyla biraz da şaşırarak okuyorsunuz. Özellikle Harezmşahlar nezdinde ve Anadolu'da tek bir Moğol askerini gördüklerinde dahi korkudan kaçışan insanların psikolojisine ilişkin derin tahlilleri biraz da üzülerek okuyorsunuz. Zira Moğol istilasının, daha Buhara'ya girmeden durdurulabilecek olması ihtimaline rağmen, salt korkuyla hareket eden yönetici ve askerlerin bütün bir dünyanın kaderini değiştirmiş olduğunu fark ediyorsunuz.

Bu tek makale ile geçilen bölümün ardından "Halk Kültüründe Korku" üst başlığı altında, Anadolu kültüründe korkuyu, elemanları ile ele alan makalelerle karşılaşıyorsunuz. Necat Çetin'in İzmir Torbalı yöresindeki saha araştırmaları neticesinde korku ve tehdit ile ilgili anlatımları irdelediği makalesinin arkasından, Ertuğrul Sağlamer'in Alkarısı kavramını ele alan iki sayfalık yazısıyla bu bölümleri hızlıca geçebiliyorsunuz. Seçkin Sarpkaya'nın "Türkiye Sahası Efsanelerinde Özel Adlı Kötü Ruhlar" adlı makalesi ile geniş bir coğrafya nezdinde Türk kültürünün Anadolu'ya kadar taşımayı ve hatta İslamiyet içerisine dahi sokmayı başardığı kötü ruhların, hangi bölgelerde, hangi adlarla anıldığını öğreniyorsunuz. Bu makalede kültür derinliğimizin ve aslında farklılık sandığımız şeylerin, aynı kültüre ait farklı unsurlar oluşumuzdan kaynaklandığının bilincine varabiliyorsunuz. Bu makalenin ardından ise Müjgan Üçer'in "Sivas'ta Korku Üzerine Notlar: Kork Korkmazdan" başlıklı makalesi ile dilimize yerleşmiş, korkuyu içeren cümleler, kelimeler üzerinden daha farklı bir korku analiziyle karşılaşıyoruz. Fatma Pekşen'in "İmanım Korku" başlıklı makalesi ile Divriği özelinde başlayan korku turunu, Asya'nın derinlerinden Anadolu'ya geçiş yapan ve burada yerleşen korku unsurları geneline taşıyor ve hayret edeceğiniz benzerlikleri gözünüzün önüne seriyor. Sona doğru yaklaşırken, aslında Ertuğrul Sağlamer'in yazısı ile de birlikte ele alınabilecek Mesut Sönmez ve Nimet Sönmez'in "Doğum Sonrası Korku ve Kayseri Bölgesinde Albasması İnanmaları" başlıklı makalesini okuyorsunuz. Albasması dediğimiz şey daha çok kadınların özelinde gelişen bir korku olduğu için özellikle doğum öncesinde kadınların okumasında fayda olabileceğini düşünüyorum. Bu kısmın son makalesi Azerbaycan Türkçesi ile yazılmış Röya Tagıyeva'nın Azerbaycan Halk kültürü özelinde kullanılan koruyucu sembollere ilişkin makalesi. Aslında okuması ilk başlarda zor gelse de bir iki sayfa sonra hızlıca alışabiliyorsunuz. O kadar ki, Türkçe'nin farklı bir formu ve ayrı bir dil olarak algılanmasına karşın, aslında lehçe farklılıkları olduğunu da tatbik etmek için size iyi bir fırsat veriyor. Bu aşamadan sonra, Korku Sineması ile ilgili Gürhan Topçu'nun donanımlı ve son dönem Türk sinemasına irdeleyici bir gözle bakacağınız makalesi karşınıza çıkıyor. Genel anlamda Türk korku sineması denildiğinde zaten geri duran bir insan olarak, sinemadaki örneklere ilişkin yapılan değerlendirmeler sonucunda bakış açımın daha da uzaklaşmak yönünde olduğunu belirtmeliyim. Kitabın son bölümü, aslında kitabın en fazla hacme sahip olan bölümü. Kitabın aynı zamanda editörü olan Emine Gürsoy Naskali'nin aktardığı korku hikayeleri epey ilgi çekici. İnternetin geçmişini iyi bilenlerin hatırlayacağı "itiraf.com" tadında hikayelerle birlikte, insanların korkularını analiz etmek, bir yandan gözetleme güdülerini tatmin ediyor, diğer bir yandan ise sizi şaşırtıyor. Toplam 749 hikaye var ki, sayfa sayısı kitabın yarısından fazlasına, yani bu noktaya kadar okuduğunuz bütün makalelere tekabül ediyor. Hikayeler ağırlıklı olarak 15-16 yaşındaki insanların hikayeleri olduğu için, bir anlamda kendi gençlik ve çocukluğunuzu da gözden geçirmiş oluyorsunuz.

Korku kitabı, korku kavramına dair inanılmaz bir külliyat niteliği de taşıyor. Aynı zamanda zengin kaynakçası size yeni okuma fırsatları yarattığı için özellikle korku, korku edebiyatı ve korkunun nedenleri hakkında okuma yapmaktan, araştırma yapmaktan hoşlanan insanlar için muazzam bir nimet. Aynı zamanda, okurken bir demir leblebi olmayacak kadar da okura okuma kolaylığı sağladığını belirtebilirim. İlgililerinin muhakkak temin etmesi gereken bir eser. Hatta saklayıp nesilden nesile aktarmalık desem, çok da abartmış olmayacağımı düşünüyorum. Keşke bu baskının şömizli ve ciltli bir sürümü olsa diye insan biraz da hayıflanmıyor değil. Kitabı elde ediyor olmak bile bu aşamada büyük şans. Bu şansı iyi bir şekilde kullanmanızı tavsiye ederim.

Kitaplarla kalın.





4 Mayıs 2017 Perşembe

Garbın Ufkundaki Şark Balyozu: Demir Dövme Hikayeleri - Murat Başekim

"Korkunun kaynağı gelecekte yatar. 
Kim gelecekten kurtulmuşsa, 
korkacak bir şeyi yoktur"
Milan Kundera



Evet fark etmiş olacağınız üzere, bu ay arka arkaya korku eserleri tanıtıyor durumdayım. Ayarsız derginin Mayıs sayısı için korku teması üzerinden bir şeyler çiziktirdiğim yazımda, yazıya rehberlik eden üç kitaptan birisi de benim kitaplarını büyük bir iştahla okuduğum Murat Başekim'e ait. Bu yazıya başlamadan önce Murat Başekim kitapları ile nasıl tanıştığımı tekrar hatırladım birden. Kendimi tarih kitapları okumaya adamış olduğum bir dönemde, İskitlerle ilgili kaynak kitap ararken, yazarın İskit romanı ile karşılaşmış, daha sonra acaba başka ne tip kitaplar yazmıştır diye ararken İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış olan "DG" isimli kitabı ve İskit'i hemen sipariş etmiştim. Belki hacminden dolayı, belki de İskit'i okumaya henüz yeterli alt yapım olmadığından, ilk olarak ince bir kitap olan ve Deli Gücük hikayelerini barındıran kitabını okuyunca da üslubuna hayran kalmıştım. İskit'i okuduktan sonrası ise daha üçüncü kitabında yazara bir külliyat oluşturmaya yeltenmiştim. Bu satırları kendisinin de okumakta olduğunu tahmin ettiğimden, acaba buradan başka bir yerde, onun külliyatını tutan birisi olup olmadığını merak ettiğimi de sormuş olayım. Son dönem edebiyatımızda şahsi listemde açık ara ilk üçte yer alan yazarlardan birisi Murat Başekim. Bugüne kadar okuduğum dört kitabında da kapağı hep memnuniyetle kapattım. Demir Dövme Öykülerini ise normalde Karanlık Çağ isimli romanından çok önce temin etmiş olmama karşın, ancak elime alabildiğim bir kitap oldu. Hayat görüşü itibariyle insanın okuduğu şeylerin zamanını, hissikablelvuku ile seçtiği düşüncesindeyim. Demir Dövme Öyküleri de tam böyle bir hissiyatın arkasından, Ayarsız dergisinde kaleme alacağım yazı için biçilmiş bir kaftan olarak kitaplığımdan göz kırptı bana. Size tanıtacağım kitap İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 200 sayfalık bir eser. Demir Yavuz karakteri, tanıtımını bu blog içerisinde de bulabileceğiniz yazarın "Hayal Et Hikayeleri" adlı kitabında ilk defa arz-ı endam eden post modern cadı avcısı karakterinin ismi. O kitapta parça parça bazı hikayelerde boy göstermekte iken, bu defa bütün bir kitap ve tüm hikayeler karakterin ayaklarının altına serilmiş. İyi ki de öyle olmuş. Hayal Et Hikayeleri, yapı itibariyle ben dahil korku-fantastik türünü sevenleri tatmin etmesine karşın, Başekim'in kaleminin romanlar ve devamlılık içeren hikayelerde çok daha başarılı olduğunun ispatlarından birisi gibi. Burada yanlış anlaşılmak istemem elbette. Yazarın şark gotiği diye tanımlamış olduğu türün, Hayal Et Hikayelerinde çok muazzam ürünleri olduğu inkar edilemez. Bununla birlikte bir karakter üzerinde ardı sıra gelen ve kronolojik bir yapı izleyen hikayelerinde yazar normalde olduğundan daha çok, inanılmaz derecede sürükleyici.

Deli Gücük hikayeleri de, tıpkı tanıttığım kitaptaki gibi sürükleyiciydi. Demir Dövme Öykülerinde hikayelerin ardı sıra izlediği sıralamada, hikayeler arası boşluklara tutarlı geçiş süreçleri koysanız, birinci sınıf bir fantastik korku romanı olması da muhtemel. Kaldı ki hikaye türünde olmasına rağmen, alt kümeleri kapsayan büyük hikaye aslında Demir Yavuz'un hikayesi. Bu hikayeler arasındaki süreklilik ise okuyucuya sayfaları iştahla çevirtiyor. Esas karakter, aynı zamanda üzerinden sosyolojik tespitlerde bulunulabilecek bir karakter. Toplumsal yapımızın içerisinde bulunan pek çok karakterin tahlil edilesi uyumsuzluklarını ve tavır bozukluklarını üzerinde taşımakla birlikte aynı zamanda bizzat toplumun ta kendisi gibi. Yani hadım. İçinde belki de bir metafor olarak kullanılan cinsel dürtülerinin yeniden uyanmasını dileyen yanı ve hiçbir zaman bu dileğini gerçekleştiremeyecek fiziksel ahrazı tıpkı günümüz Türkiye'sinde kendisini arada kalmış hisseden insanların haline benziyor. Başekim'in hikayelerindeki fantastik korku karakterlerinin çeşitleri de bu öykülerde gittikçe genişlemiş. Öyle ki Göbeklitepe'nin bereketinden, Bodrum'un insan açlığına, Sırbistan'da mağdur ile saldırganın hep yanlış algılandığı coğrafyalara kadar uzuyor hikayeler. İstatistiği bozan iki hikaye dışında, bu fantastik korkutucu karakterler, aynı zamanda bölüm sonu canavarı gibi ortaya çıkıyor. Başekim, bu öykülerde ana karaktere eşlik edebilecek çok eğlenceli yan karakterler yaratmayı da başarmış. Demir'in sevmekle sövmek arasında kaldığınız dayısı buna çok iyi bir örnek. Korku dozu iyi ayarlanmakla birlikte Demir'in bazı sahnelerdeki hayıflanışları, karşısında yükselen korkutucu karakterlere karşı takındığı iplemez ruh hali, zaman zaman okuyucuya da geçebiliyor. Elbette bu noktalarda sizler de Demir ile özdeşleşip burnunuzun ucuna kadar gelmeyi başarmış heyulayı iplemezseniz, yazarın sürprizlerine hazırlıksız yakalanabilirsiniz. Demir eksildikçe güçlenen bir kahraman. Her macerasında bir şeyler kaybediyor, ama her kaybında daha büyük bir zafer kazanıyor. Başekim, Demir'in öykülerinde birinci şahıs ağzından hikayeleri anlatmayı tercih ettiği için, etrafında olanları mecburen onun bakış açısından izliyorsunuz. Bazı zamanlar sanki kitabın kapağında Demir'in karşısında oturan ölüm değil de, sizmişsiniz ve tavla oynarken size kendi hikayelerini anlatıyormuş gibi hissetmeniz bu sebeple normal. Bu anlamda da kapak seçimi de çok etkileyici olmuş. Demir aynı zamanda kendisinden çok şeyler öğrenilebilecek ve dersler çıkartılabilecek bir karakter haline gelmiş. Öykülerin hem dinamosu, hem de felsefi durgunluğu karakterin kimliğinde toplanmış durumda. İlk ortaya çıktığında da bir derinliği vardı, ancak bu kitapta Demir çok daha fazla olgunlaşmış.

Öyküler kaleme alınırken, özellikle birinci şahıs perspektifinden sunulan anlatıma ve Demir gibi hafif laubali bir kahramana rağmen öykünün geçtiği yerlere, tarihi geçmişlerine, mitolojik hikayelerine yapılan dönüşler kitabın altyapısına özenildiğini gösteriyor. Kaldı ki, bu Murat Başekim kitaplarında bu zamana kadar hiç es geçilmediğini gördüğüm bir özenli çalışmanın yansıması. Hem romanlarında, hem de hikayelerinde tarihi ve mitolojik altyapı aslına çok yakın bir şekilde düzenlendiği gibi, kurgulanan kısımları da hikayeyi olağanın üzerinde renklendirdiği için ayrı bir tat veriyor. Bu kadar şeyden bahsetmişken, korku unsurunun hikayelerdeki dozajından bahsetmediğimi fark ettim. Hikayeler, barındırdıkları fantastik korkutucu yaratıkların yarattığı aurayı yansıtması sebebiyle ürkütücü. Yukarıda da bahsettiğim şekilde Demir'in envai çeşit yaratığa yaklaşım tarzı bir miktar laubaliliği ve iplemezliği de içerdiğinden, ondaki lüzumsuz cesaret okuyucuya da geçiyor. Buna rağmen özellikle "av" bölümlerine geldiğinizde aniden kara bulutlar arkasına giren güneşle birlikte kararan hava misali, ortam inanılmaz puslu bir hâl alıyor. Zaten okuyucu olarak, ortam değişikliğini hissettiğiniz anda tüyleriniz diken diken oluyor ve "işte başlıyor" diyorsunuz. Özellikle Göbeklitepe kazı alanında ve Sırbistan'da geçen hikayede bu ürperti yerini derin bir korkuya doğru hiç sezdirmeden usul usul bırakıyor. Bir korku hikayesinin sizi etkilediğini en iyi nasıl anlarsınız diye bir soru sorsam ne cevap verirdiniz? Benim için bu sorunun cevabı, okuduğumda çok da etkilenmedim dediğim sahnelerin, yaratıkların gece rüyamda zuhur etmesidir. İşte Başekim'in kalemi, özellikle uygun ve sessiz bir ortamda kitabı okuduysanız gece rüyalarınızda canlanabiliyor. İşin garibi gerçek hayatınızda Demir Yavuz kadar cadı avı tecrübeniz ve meziyetiniz olmadığı takdirde boş yere karşınızdaki yaratığın kafasına vurabilmek için bir balyoz arıyor oluyorsunuz. Bu arada fırsatınız olursa önce Hayal Et Hikayeleri adlı kitabı okumanızı tavsiye ederim. Zira Demir Yavuz karakterinin ilk görünüşü ve bu kitaptaki hikayelerde yaşadıkları, sık sık bir geçmişe dönüş bölümü olmaksızın vurgulanıyor. Bu sebeple Demir'in geçmişinden bîhaberseniz, nelerden bahsettiğini tam olarak idrak edemeyebilirsiniz.

En başta da söylediğim gibi, Murat Başekim, özellikle fantastik korku türünde ne kitap çıkarırsa çıkarsın okuyacağım bir yazar olarak listemde yer alıyor. Bir edebiyat eleştirmeni değilim, ancak Başekim'in kıymeti sonradan bilinen yazarlar arasında olmasını da gönlüm hiç istemiyor. O yüzden belki de biraz partizanca bir şekilde sürekli kendisinin üslubuna olan hayranlığımdan bahsediyor olmam canınızı sıkıyor olabilir. Ancak bana güvenin. Bir okur olarak, hiçbir yönlendirme olmaksızın keşfettiğim üç yazar da bence işlerinin ehli ve edebiyatımızın geleceği konumundalar. Diyebilirsiniz ki, "tamam birisi Murat Başekim. Peki diğer iki yazar kim?" Onu da bu sayfaları takip ederek öğrenebilirsiniz. Zira bir aksaklık olmazsa ikisinin de kitaplarını bu ay içerisinde bu sayfalarda tanıtıyor olacağım.

Korkutan ve korkulan kitaplarla kalın. 


2 Mayıs 2017 Salı

Kabadayılar, Gulyabaniler ve Galatalı Bir Dilber: Yedikuleli Mansur - Mehmet Berk Yaltırık

"İnsanlar korkulacak şeylerden korkmazlarsa,
daha korkunç şeylerle karşılaşırlar"
Lao Tzu



Korku edebiyatı denildiğinde, son dönemde edebiyatımız adına şaha kalkmış bir şekilde gelen çok başarılı yazarlar, hikayeler ve romanlar görmekteyiz. Özellikle belirli yayınevleri, bu doğrultuda bir külliyat gelişmesi için çok ciddi emek sarf ediyorlar. İthaki Yayınları da kendimi bildim bileli bu çizgide gitmekte. Zira kütüphanemin ilk korku eserlerinden birisi olan "Karanlıkta 33 Yazar" yayınevlerinden çıktığı gibi son dönemde "14 Şubat için 14 Korku Hikayesi" adlı kitap ile de bu konudaki takdire şayan tutumlarını devam ettiriyorlar. Ancak hepsinden önemlisi, özellikle twitter da yer alan mesaj zincirleri(flood) üzerinden çok ürkütücü hikayeler anlatan ve bu konuda ciddi bir fenomen haline gelen Mehmet Berk Yaltırık'ın son kitabıyla da tekrar karşımıza çıkmış durumdalar. Evet size tanıtacağım kitap İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış karton kapaklı 296 sayfalık bir eser. İnsanın kendi kültürünü tanıyabilmesi için pek çok fırsat çıkıyor karşısına. Bizler kültür denildiğinde pek dar algılayabiliyoruz konuyu, ama bu kavramın içerisinde bir toplumun nelere güldüğü, nelere üzüldüğü, nelerden korktuğu da giriyor. Mehmet Berk Yaltırık, tanıtmakta olduğum romanıyla size bu fırsatı korku penceresinden bakmanızı sağlayacak bir isim. Geçmişinde inanılmaz derinlikte malzeme olmasına karşın, Türk edebiyatında pek işlenmeyen, zaten sınırlı olan ve korku-fantastik olarak adlandırılan edebiyat türü adına, Başekim'den sonra, yazdığı eserleri takip edeceğim ikinci isim olarak da çoktan kendi hususi listeme girdi ismi. Yedikuleli Mansur sürükleyici bir kitap. Yazarının da pek çok defa üzerini çizerek belirtmiş olduğu "gece okunması" hususundaki telkinlere uyduğunuz takdirde, kitap tam bir uyku katili. Elbette bu pek çok okur için arzulanılan bir durum. Hangimiz gece uykularımızı kaçıracak kadar sürükleyici bir kitap okumak istemediğini iddia edebilir ki? Kitap bu sürükleyicilik ihtiyacını karşılama konusunda kesinlikle birinci sınıf. Bu sürükleyiciliği sağlayan en önemli unsurlardan birisi, kitabın özellikle erkek okuyucularının genetik kodlarına hitap edebilecek kabadayılık, lokal mafya hikayeleri ile gerilimli bir damarı yakalamış olması. Bunun yanı sıra karakterler, yazarın üslubundaki en ufak ayrıntılarla, zihninizde işlenmiş bir görsel olarak arz-ı endam edebiliyorlar. Romanda geçen karakterlerin, mensubiyetleri, giyimleri, hareket tarzları, konuşma şekilleri ve modellemeleri çok başarılı. Hele ki Mansur'un aşık olduğu Galatalı dilberin kokusu, gecenin bir yarısı burnuma kadar geldi. Bu başarılı modellemenin bir neticesi olarak daha romanın başında tanıdığınız bir karaktere anında kapılıp, kurgudan çıktığı son ana üzülürken bulabiliyorsunuz kendinizi.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı İstanbul'unda, Bizans bakiyesi olan, yazarın zorbas olarak tanımladığı bitirimlik, kabadayılık kültürü kurgulanmış. Yazar, kitabın giriş kısmında, önsöz mahiyetinde aslında her şeyin nasıl kurgulandığı, araştırmalarının uzandığı dönemlerle romanın geçtiği dönemlerin arasında uzun bir mesafe bulunduğu, hakikatte izleri tam olarak tespit edilemeyen bir kabadayılık kültürünü kurguladığını açıklıyor. Aslında keşke bu açıklamalarına romanda kullanılan türkülerin de tamamen kurgu ürünü olduğuna dair bir açıklamayı ekleseymiş diye içimden geçiriyorum. Zira romanda ki en yoğun dipnotları aynı cümleyi içeren "müziklerin tarihin o döneminde var olup olmadığının bilinmediği, roman için kurgulandığını belirten" bir ifade kaplıyor ve roman içerisindeki bütün türküler için aynı ifade kullanılmış. Dolayısıyla bir kerede yapılmış bir açıklama ile farklı bir bilgi içeren dipnot olması ihtimali yüzünden aynı satırlar tekrar tekrar okunmak zorunda kalınıyor. Hatta altta geçen ifadenin ne olduğu artık ezberlenmesine rağmen, dipnot işaretinden dolayı "acaba farklı bir şey mi var?" beklentisi ile defalarca o dipnotu okuduğunuz için dikkatiniz dağılabiliyor. Bu bahsettiğim husus, romanda gözüme çarpan tek olumsuzluk. Bunu bir olumsuzluk olarak belirtmemin sebebi de, okuma akışını kesen dipnotların, aynı içerikle olmaları halinde, okuyucunun metine odaklanmasını engelliyor olması hususu. Romanın başat unsuru, o dönemde gerçekten var olup olmadıkları kati delillerle belirlenmemiş olmasına rağmen, yazarın giriş kısmında peşinen bilgi verdiği, aslında var olmayan kurgu kaynaklar. Zaten kurgu olan romanı, gerçek kılma adına ilgi çekici bir yöntem olarak okuyucuya ayrı bir keyif veriyor. Elbette romanın sürükleyiciliği sırasında, bölüm girişlerinde verilen uydurma tarihi vesikaların gerçekliğini sorgulamaz hale gelebiliyorsunuz. Her ne kadar aklınızın bir ucunda bu kaynakların, aslında var olmayan, yazarın muhayyilesinin ürünü kaynaklar olduğunu bilseniz de, kurgunun heyecanı, olayların birden bire ve hızlı şekilde gelişmesi karşısında, sanki gerçekten romanın geçtiği Osmanlı dönemindeki kabadayılık müessesini araştıran kaynaklar varmış gibi fehmedilebiliyor. Romandaki hareket, heyecan, gerilim unsurları tadını aşmayacak kararda. Ancak aynı şeyi korku için söyleyemiyorsunuz. Yazarın sosyal medyadaki açıklamalarından korku dozunun bilerek düşük tutulduğu söyleniyor. Buna rağmen, az bir doz da olsa kitabı gece yatarken okuduğunuzda rüyalarınıza girebilecek ürkütücü bölümler var. İnsan ister istemez, korku dozu yükseldiğinde ortaya nasıl bir kitap çıkacağını merak etmiyor değil. Zira mevcut romanda, az olduğu derinden hissedilmekle birlikte, romanın en uygun yerlerine yedirilmiş "korku" sekansları bile okuyucuyu yeterince ürpertmeye ve rahatsız etmeye yetiyor. Elbette bu duyguyu derinden hissetmek için yine yazarın ve bazı okurlarının tavsiyesine uyarak kitabı, gece yatmadan önce, karanlıkta bir masa lambası veya kitap ışığı altında okuyarak deneyimlemeniz mümkün. Yine de bir miktar daha fazla korku romanı olduğundan daha ileriye itebilirdi diye düşünüyorum.

Aslında burada daha geniş bahsedilmeyi hak eden bir unsur daha var ki, o da son dönem Türk edebiyatında yüzünü daha sık göstermeye başlayan, korku ve fantastik edebiyatın iç içe geçmiş olması konusu. Yedikuleli Mansur da aslında türü itibariyle korku-fantastik denilebilecek bir roman. Bunu bu kadar net söyleyebiliyor olmamızın sebebi, fantastik kurgularda boy gösterebilecek, yaratıklar, hayaletler, cadılar, cinler, periler, kurt adamlar ve hatta vampirler gibi ögelerin aynı zamanda karakter yapıları sebebiyle korku türüne ait varlıklar olmasından kaynaklanıyor. Belki yukarıda yazdıklarımla çelişeceğini düşünebilirsiniz, ancak romanda korku unsuru az olmakla birlikte, bahsettiğim korkutucu fantastik figürler, romanı gerçekçi plandan çıkarmayacak gayet muteber bir dozda kullanılmış. Romanın içerisinde normalde evrensel fantastik kurgunun sahasına giren cadılar ve kurt adamlar gibi yaratıkların, menşei nereye ait olursa olsun Osmanlılaşmış versiyonlar olduklarını belirtmekte abartı olmayacaktır. Yazar bu unsurları, kurguda sırıtmayacak ve kendi fantastik kültürümüzün bir parçası olarak algılanacak şekilde ayarlamış ve üstüne üstlük bunu da tarihi bir temele oturtmayı başarmış. Bence bu husus, roman adına en dikkat çeken yönlerden bir tanesi. Roman ilk okunuşta gerçekten bir ilk roman için kaliteli bir iş çıkartıldığını gösteriyor. Üstelik devamı olacağına dair beklenti uyandıran bir finalle ve yazarının Mansur'un hikayelerinin daha korkutucu bir dozda ilerleyeceği yönündeki açıklamalarına dayanarak bunu söyleyebiliyoruz. Buna karşın, kurguda bazı olayların çok hızlı sonuçlanması, okuyucunun bir anlamda bazı ufak oldu bittilerle karşı karşıya kalması gibi sebeplerle peşinen bu eserin bir "magnum opus" olabileceğini söylemek için erken olduğu gibi, böyle bir betimlemenin benzeri eserlere de haksızlık olacağına inanıyorum. Ancak Mehmet Berk Yaltırık'ın korku-fantastik edebiyatı türüne uzun yıllara sari bir damga vurmak üzere olduğunun en önemli işareti olduğu da su götürmez bir gerçek. Türk masalları ve efsanelerinin etkisinde tatmin edici bir korku-fantastik kurgu romanı okumak istiyorsanız, Yedikuleli Mansur kalbur üstü bir roman olarak gecelerinizi ve korkularınızı süslemek için ön plana çıkıyor.

Bu zamana kadar, kitaplarla farklı duygular yaşayıp, korku ve gerilimi kitap vasıtasıyla tatmadıysanız, kesinlikle edinmeniz gereken bir roman olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Kitaplarla kalın. 







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...