30 Mayıs 2017 Salı

Mülteci Düşüncelerin Mizahı: Eski Karım Uzaya Gidiyor - Bahadır Cüneyt Yalçın

"Çadırımın üstü gümüş vitray. Züğürdüm, bir hırka bir kaykay
Çadırımın üstü krom karamel. Öpmeden giderim, sen düşüme gel"
Romandan



Bildiğiniz üzere, korku edebiyatı ile ilgili bir kaç kitabı inceleyerek dergiye bir yazı hazırlamış ve bu kitaplardan birisini tanıtırken, çağdaş Türk edebiyatında açık ara ilk üç listem olduğundan bahsetmiştim. Bahadır Cüneyt Yalçın da bu listemde yer alan ikinci yazardır. Kendisiyle tanışma onuruna erişmem ile tetkik edebildiğim kadarıyla başarısının altında yatan en önemli nedenlerden birisi de kalemine yansıtmayı başardığına inandığım samimiyetinin sahiciliği. Memleketimizin, acılı arabesk ve hatta zaman zaman grotesk bir üslupla sarmalanmış anormal havasını biraz olsun dağıtmak için kalemini ve zekasını konuşturmaktan geri durmadığı birbirinden farklı üç romanı var ki, diğer ikisini yine bu blog içerisinde tanıttım. Yalçın'ın son romanı "Eski Karım Uzaya Gidiyor" yine April Yayıncılık tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 264 sayfalık bir roman. Okurken bir yandan hafızanızı, öbür yandan zekanızı kamçılayan esprili bir üslupla yazılmış olan kitap, yazarın üslubunun perçinlendiği roman olmuş. Yazarlar hangi konuda veya türde yazıyor olurlarsa olsunlar, okuyucularının o yazarda bulup sahiplendikleri asıl şeyin üslupları olduğunu düşünüyorum. Yalçın'ın bu konuda geliştirdiği, insana bir yandan beyin fırtınası yaptırırken, diğer yandan onun düşünmesine fırsat vermeden hızla okumaya devam etmesine sebep olan üslubu size tanıtmakta olduğum romanıyla tavan yapmış durumda. Okurken zaman zaman ana makineniz yani beyninizin bir tarafının ısındığını hissettiğiniz olmuş mudur? İşte ben bu kitabı okurken durum tam da böyle oldu. Hikayenin anlatılış ve aktarılış şekli diğer iki romandaki usullere tabi durumda. Yani birbirinden farklı karakterlerin gözünden romanın sonuna kadar uzanan ilk etaplarda karmaşa izlenimi veren planlı bir kaos yaratılıyor yine. Bir önceki romanından farklı olarak, bu romanında ana karakter epey eğlenceli. Zaten karmakarışık espriler yapan görece başarısız bir komedyen olan Şener başlı başına mizah malzemesi. Romanın konusunu kısaca özetlemem gerekirse, Tirineş isimli kurmaca bir gezegenden dünyamıza iltica etmiş uzaylılardan biri ile aynı evi paylaşan başarısız komedyen Şener'in boşanma, artıya geçme çabaları içerisinde geçen hayatından bir kesit diyebiliriz. Daha fazlası olarak anlatılacak her şey "macera" kelimesi ile açıklanabilir. Yalçın'ın üslubu ve yazım tekniği değişmemekle birlikte, bu kitabında kurgu ve kitaplarını meydana getiren unsurların ağırlık dereceleri biraz yer değiştirmiş.

En çok dikkatimi çeken şey, yazarın diğer romanlarında olağan bir kurgunun içerisine yerleştirdiği, harflerin toplamında oluşan kelimelerden daha derin anlamlar taşıyan tasarlanmış cümlelerinin bu romanda tasarlanmış paragraflara dönüşmüş olması. Belirttiğim cümle öbekleri bu romanda daha fazla ağırlık kazanmış. Elbette bu insanların okuma zevkine göre ya hoşa giden ya da nefret edilen bir hale bürünebiliyor. Çünkü henüz başta belirttiğim gibi, üzerinde düşünülmesi, hazmedilmesi ve hatta zihninizin içerisinde geviş getirir misali, yaya yaya tadına bakılması gereken cümleleri tam anlamıyla idrak edemeden, yazarın üslubunun da süratiyle bir sonraki sayfaya geçmiş buluyorsunuz kendinizi. Diğer romanlarında olduğu gibi bu romanda da merak unsurunu inanılmaz baskın kılan şey bu. Bir an önce kurgunun sonuna ulaşma ihtiyacı hissediyor insan. Bu yüzden, kitabı bitirdikten sonra yüzümde yayılan gülümsemenin henüz tadını çıkartamadan kendi kendime "bu romanı baştan bir kez daha okumalıyım" deme ihtiyacı hissettim. Bunu demekteki motivasyonum, her şeyin inanılmaz bir hızda gerçekleşmiş olması akabinde, romanda bir atfı, bir espriyi veya hikayenin kurgusuna ilişkin herhangi başka bir şeyi göz ardı etmiş olup, olmayacağım endişesiydi. Yoksa kitap genel itibariyle bir okur olarak benim beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Mesaj kaygısı olmadan toplumsal yaşantımızın sorunlarına değinebilmesi ve bunu üç romandır başarıyla yürütüyor olması takdir edilesi bir özellik. Aslında bir şeyler anlatmak, bir şeyleri vurgulamak, dikkati bir yerlere çekmek gibi bir gayesi olduğuna dair hiçbir izlenim olmamasına karşın, okura metinden çıkarım yapma şansı tanıyan bir kalemi var yazarın. Salt bu sebeple Tirineşlilerin durumunu okurken gözünüzün önüne ülkemizde son zamanda yaşamaya çalışan Suriyeli, Iraklı, Afgan mülteciler gelebiliyor. Üç kitabında da rastladığım kurgusal ilerleyişler sebebiyle yazarın bu konuda bir mesaj iletme kaygısı olmadığı hususunda neredeyse eminim. Eğer böyle bir iletim kaygısı varsa da, bir okuyucu olarak bana hiç hissettirmedi. Bu hususu önüne gelen her metinden ders çıkarmaya meyilli bir okuyucu olduğum için aktarıyor da olabilirim tabii. Kitapla ilgili bizim kuşaktan pek çok kişinin hoşuna gidebilecek bir jestten de ayrıca bahsetmem lazım. Şener'in hayalinde yarattığı figürler olarak vücut bulsalar da, rahmetli Nejat Uygur'un ve Atilla Arcan'ın bu romanda yeniden bir karakter bulmuş olmaları, tiyatro ve televizyon programlarını izleyerek büyümüş bir çocuk olarak beni epey mutlu etti.

Yukarıda belki de dağınık bir şekilde anlattığım üzere, yazarın kurguda ağırlık verdiği bir nevi "kelime cambazlıkları" diğer eserleriyle kıyaslandığında kurguyu az bir miktar zayıflatmış. Elbette bu romanda da şaşırtıcı olaylar ağı, beklenmedik geçişler okuyucuyu yine sarıyor. Kurgudaki bu ufacık eksiklik kendisini romanın sonunda göstermiş biraz. Romanın yan karakterlerinden birisi olan Micus adlı bir yapay zeka var ki, romanın sonucuna bir şekilde eklemlenmesi, sonucunu etkilemesi yönünde, okuma sırasında ben de beklenti oluşturan bir yan karakterdi. Onunla ilgili olan pasajları, romanın bütününden ayırmaya sebep olan bağlantısızlık da okur olarak beni ufak da olsa bir hayal kırıklığına uğrattı. Nihayetinde Yalçın'ın romanını başka bir şekilde idrak etmem gerektiği kanaatine vardım. Ki kendisiyle yüz yüze karşılaştığımızda aslında benim zihnimde oluşan bu tespiti kendisi de yüzüme karşı söyledi. Bu kitap bir "Hep Lunapark" veya "Mütevazı Bir İntikam" değil. Aynı olmak zorunda olmadıkları gibi okurun, beklentilerini, kurgusal benzerliğe dayanarak değil de yazarın üslubuna göre belirlemeleri gerektiği gerçeğini hatırlatıyor bu kitap. Dolayısıyla Bahadır Cüneyt Yalçın tarafından yazılmış bir romanın hangi kurgusal unsurlara dayanıyor olursa olsun beni güldürmeyi başarabilmesi ve hatta zaman zaman bunu sesli olarak yaptırabilmesi benim için önemli. Bir kitap okurken yüksek sesle kahkaha atabilmek, çok sık karşılaşılmayan ve genelde normal olmayan bir durum benim için. En esprili kitapları okurken bile yüzüne yayılan tebessümden ötesi olmayan bir adamın, kitap okurken kahkaha atması elbette onun için en önemli değerlendirme kıstası olacaktır. Sonuç olarak Eski Karım Uzaya Gidiyor, eğlenceli, okuruna kahkaha attırabilen, kafasında hızlıca geçen düşüncelerin arasında çözülmekten uzaklaşıyor gibi gözükürken, çözümün ta kendisi olan tasarlanmış kelimelerin bir araya geldiği güzel bir roman. Bu arada romanın etrafında gezinirken söylemeyi unuttuğum bir şey olduğunu fark ettim. Bahadır Cüneyt Yalçın'ın üslubunu seviyor olmamın en önemli sebeplerinden birisi de, onun mutlu sonları arzulayan okuyucular için en kalifiye sığınak olması. Yalçın, okuyucusuna, bu coğrafyada sürekli acıklı, hüzünlü, insanı geren, paramparça eden şeylerle hastalıklı bir mutluluğa sığınmak yerine, alıkonuldukları samimi mutluluklarla dolu bir kurgu vaat eden az sayıda yazardan birisi. İşte tam da bu yüzden, yazmaya ve bizleri mutlu etmeye devam etmesi gerekiyor. Çünkü bu ülkenin insanları mutlu olmayı bir türlü öğrenemedikleri için başkalarını mutsuz etmekte beis görmüyor. Çünkü bu ülkenin insanları, ağız dolusu kahkaha atmayı bilmediği için hep ince ince gözyaşı döküyor.

Sosyal medyada hep tekrar ettiği bir cümleyle bitirmek istiyorum yazımı.

"Sonra da efendim "neden mizah edebiyatı"?"







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...