15 Mayıs 2015 Cuma

Gökten Düşmek İstemeyen Elma: Dördüncü Dilek (La Disparition) - Emre Ergin

"Ezel zaman içinde, kalbur saman içinde, tam on milyar insan, 
orjinal bir fikir söyleyebilmek için saçmalar dururmuş"
(Kitaptan)



Bazı zamanlar elinize çok ilginç şekilde bir kitap geçer ve size çok fazla karmaşık duyguyu bir arada yaşatır. Bu duygu karışıklığı bir kitap için iyi bir referans noktası mı bilemiyorum; ancak size bu kitapla tanışma şeklimi ve neden tanıttığımı anlatacağım. Hep dile getirdiğim bir şeydir; bu blogu ve kitap tanıtma fikrini kendi içimde yaşadığım monoton bir duyguyu dışavurmak, monologlarımı kendi içimde yaşamamak için kurmuştum. Hiçbir zaman da şu anki noktaya dahi erişeceğimi düşünmemiştim. Ancak şu an üç haneli rakamlarla ifade edilen takipçiler ve beş haneli rakamlarla gözüme gözüme giren site izleme oranları ile karşılaşmaktayım. O kadar ki, ilk kurulduğu iki ayda günde 4 görüntüleme içeren ve bunlardan birisinin ben olduğu durumdan bu noktaya gelmiş haldeyim. İşte sosyal medyanın getirdiği bu mucizevi ivme sonrasında size tanıttığım kitabın yazarı bana ulaşarak adresimi istedi ve hiç beklemediğim bir anda, kitabından beş adet ellerimdeydi. Bu güzel jestine karşılık kitabını ona değer vereceğini düşündüğüm dört insana hediye edip, bir tanesini de kendime sakladım. Bana yaşattığı duygulara geçmeden evvel bir kısa künye ile size Dördüncü Dilek'i tanıtmaya başlayayım. Dedalus Yayınları tarafından yayınlanmış kitap, karton kapaklı 343 sayfalık bir eser. Özenli ve güzel bir baskısı var. Kitabın arka yüzünde yazanlar aslında bir nevi kitabın eleştirisi gibi. O yüzden okumaya başlamadan önce muhakkak gözünüze değsin. Aslında en sonunda söylemem gereken şeyi en başında söyleyerek başlayayım; genel kültür seviyesi, mürekkep yalamışlığı, hayat algısı, tarih, din, felsefe ve tasavvuf merakı olmayan, "ah ne güzel yetişkinlere masallar" diyerek bu kitabın kapağını açacak olan arkadaşlara tavsiye edilebilir bir kitap değil. Hem bir övgü, hem de eleştiri olarak söyleyebileceğim en önemli şey; yazarın muazzam birikim sahibi olduğu. Bunun övgü kısmını açıklamama gerek olmadığını sanıyorum, ancak eleştiri kısmını açıklamam gerekecektir. Emre Ergin bu birikimini romana yansıtırken, karşısındaki okuyucunun da en az kendisi kadar birikim sahibi olduğunu düşünerek pek çok ifadeyi alıp, ironik mesajlar, mübalağalar, mecazlar, harflerin arkasına saklanmış derin anlamlar altına yerleştirmiş. Aslında bir romanın en tatlı unsurlarından birisi olabilecek bu unsur, bazen cümlelerin uzun ve kesintisiz olmasına sebebiyet vermiş. Ortalamanın biraz üzerinde bir okuyucu olduğuma inanarak, bazı yerlerde anlamakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bu şekilde anlayamadığım noktalarda derin altyapılar içeren noktalara temas edildiğini fark ettiğim andan itibaren, bu sefer düz cümleleri okurken dahi kafam karışmaya başladı. Gerçekten "zor" bir roman ve aslında bu benim açımdan ederi yüksek bir iltifat. Roman sizi bariz bir şekilde daha bilgili ve kültürlü olmaya zorluyor. Hatta daha güzel ifade etmek gerekirse, ben iyi bir okuyucuyum diyen her okuyucuya tam bir meydan okuma aslında. 

Yukarıda zikrettiğim bahisler sonucunda, beylik eleştirilerime geçmeden şunu da söylemeliyim. Öyle bir kitap okudum ki; önce tebessüm ettim, sonra sıkıldım, bir ara yoruldum, bir ara içimden bırakmak geldi; ama sonra bağlandım, sayfaların nasıl geçtiğini anlamadım, böyle sevmek falan gibi dar kalıplı cümlelerle ifade edemeyeceğim bir duygu takıntısıyla kitaba bağlandım. Zaten kitabı beğendiğim için bu denli eleştiriyi kendime hak görüyor olmamın yarattığı küstahlıktan yazıyorum bunları. Aktarılış kısmındaki yoruculuk, uzun cümleler arasında boğuşma noktasını geçersek, bu kadar profesyonel bir kurguya en son İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'nda rastladığımı söylersem hiçbir şekilde abartı olmaz. Zaman yolculuğu çok sıradan bir konsept olmasına karşın, Ali'nin bunu nasıl gerçekleştirdiğinin veya gerçekleştirmediğinin gizeminin korunuyor olması, hikayeler arası boşlukları doldurması için okuyucuya düşünce aralıkları oluşturması gerçekten muazzam. Ayrıca bu romanda örneğine daha önce rastlamadığım bir "çift sütunlu aşk masalı" var ki, edebi teknik, ıvır zıvır kaideleri geçtim, hikayelerin paralelliği dahi inanılmaz. Aslında romanın genel yapısı müsaade etse, bütün romanı çift sütunlu yapsa, muhteşem deneyimi bütün kitap boyu yaşayabilirdiniz. Ancak kurgunun gittiği yer itibariyle, iki sütunun yetmeyeceği bir algı dağınıklığına yol açabileceği için, belki de tadımlık sunulması daha hoş olmuş. Kitap okurlarının kendilerine has kıstasları vardır. Örneğin benim en önemli kıstaslarımdan birisi 40 sayfa kıstasıdır. Bir kitap kırk sayfa geçmesine rağmen beni içindeki hikayede bir köşeye saklayamazsa, o kitabı bırakırım, okumam. Biraz daha süre tanımış olduklarım vardır; ama asla bitirmemişimdir o kitapları. Bugüne kadar bu durumun hatırladığım kadarıyla hiç istisnası olmamıştı. Biraz önce dedim ya, sıkıldım yoruldum diye sayfasını tam hatırlamıyorum, ancak mekanik yarasalar mevzuundan hemen sonraydı, oradan sonra geçen zamanı hatırlamadım, bir bakmışım 180. sayfaya kadar gelmişim. Peki beni bu kurala istisna yapmaya iten neydi? Emre Bey'in bana kitabı hediye etmesi diye düşünüyorsanız, en azından şu ana kadar yazdıklarımla, böyle şeyleri dert etmediğimi fark etmişsinizdir. Kitabın başlangıcında beni bitirmelisin, sabretmelisin diyen bir itici güç buna sebep oldu. Çok lütufkar bir davet gibi değil, bir gereklilik gibi kendini gösterdi. Yazar, ilk kırk sayfada tam da tanıtımında belirttiği gibi kafamı o kadar karıştırmıştı ki, bu karışıklığı çözmek bir görev haline gelmişti. Bir de kitabının içinde yaşayan yazar tekniği çok hoşuma gitmekle birlikte, ne yalan söyleyeyim izleniyormuşum gibi hissettirdi. Kitabın başından itibaren, yazar planlı bir şekilde sizi bu kitabı yazmaktaki kendi sevabı ya da günahına çaktırmadan ortak ediyor. Sizi Ali'nin kaderini birlikte çizdiğinize inandırıyor. Karakterler bakmıyorken hikayenin ileride işimize yarayacak ipuçlarını paylaşıyor. İşte tam da bu yüzden, kendi yazdıklarımızı okuyor gibi hissediyoruz. Bu teklifsizlik ve içtenlik, yazarın ben mükemmel bir şey yapıyorum iddiasında olmamasının aksine, "ben kendi kendime bir şeyler yapıyorum, ortak olsana" iddiasında olduğunu hissettirmesi çok çekici geliyor. 

Dördüncü Dilek, bir okuyucu olarak her zaman rastlayabileceğiniz romanlardan değil. Yazarın yarattığı karakterle mücadelesini birebir yaşadığınız, kendi karakterini canlandıran bir havası var. Ana fikir olarak bana Lütfen Beni Öldürme (Stranger Than Fiction) filmindeki fikre uyum sağlamakla birlikte, burada geçen ortak adıyla Ali'nin durumu, mayasında bizim nesilce pek özenilmeyen Doğu'nun tüm harmanını taşıyor. Ancak buradaki Doğu ülkenin doğusuyla değil, dünyanın algıladığı ayrımıyla ifade edilmeli. Bunun yanı sıra, zamanlar ya da haller arasında yolculuk yapıp yapmadığına sizin karar vereceğiniz esas oğlanımızın; günü geçmişte, geçmişi gelecekte şekillendirip, ifade ettikleri cümleler, duyumsamak için tekrar tekrar okunmalı. Size kitabın hikayesini anlatmayı gerçekten istiyorum, ancak son dilek dilendiği anda öyle bir tuhaf hüzün kapladı ki içimi, istiyorum ki ben anlatmayayım, siz kendiniz okuyun. Ayrıca bu kadar girift bir hikayeyi nasıl kelimeye dökeceğimi bilemiyorum ve bunu dökebilecek bir kalemim olmadığı ve klavye ise bu iş için çok sakil kaldığından yapamıyorum. Hayreddin ile bir gemide yüzer iken, dünyanın yaratılışına, Çin'e, Şehrazad ile Şehriyar'ın diyarına, lisede bir tarih dersine hunharca yapılan geçişleri anlatmaya ne dilim, ne elim, ne görgüm yeter. Kitapla ilgili duygu karmaşası yaşadığıma ilişkin cümlemi hatırlarsanız, kitabın sonuna geldiğimde yazarın bütün bunları bilinçli olarak yapıp, yapmadığına dair bir kuşku peyda oldu bende. Acaba okuyucunun kafasının karışacağını, sıkılacağını, yorulacağını ve sonra bağlanacağını biliyor ya da hissediyor muydu? Acaba Ali'nin masalını birlikte mi yazdık? Ya da o yazdı da, bana ben yazmışım gibi hissettirmek miydi amacı? Her bölümü kendine özgü ayrı bir masal olup da, bütün bir kitabın sonunda aslında tek ve büyük bir masalı okuduğunuzu -başında da bilmenize rağmen- hissettiren bir kitap okudunuz mu daha önce? Okuma deneyimi sırasında karşılaşabileceğiniz her tür olumsuzluğu silip atabilecek bir nihayete ereceğinizi söylesem, sabırla ve inatla okumaya devam eder misiniz bilmem; ama ben devam ettim. Devam ettim ve yaşadığım hiçbir ana dahi pişman olmadım. İçimden belki şu kısımları biraz daha hızlı geçse veya kendisinin de kitapta kabul ettiği gibi bu kısımda saçmalamasaydı dediğim muhakkak olmuştur. Ancak yazdığı her harfi, bilinçli bir tercihle romanın içinde tutan ve şu an dahi yazdığım onca kelime ile size orjinal bir kitap tanıtmak için saçmalayıp durduğumu fark etmeme sebep olan bir kitaptan bahsediyorum. Okumaya başlayıp, bırakan pek çok kişi, bu kitapla ilgili yazdığım çoğu şeyi anlamayıp abarttığımı düşünebilir. İddiamda ısrarcıyım, size tanıttığım kitabı okumak her okuyucunun harcı değil. Bunu da "ancak benim gibiler okuyabilir" demek için söylemiyorum. Bu kitap okuyucusuna bir meydan okuma; ancak olabildiği kadar yazıldığı çağa ayna tutacak, erkek iseniz neden sakal-bıyık bırakamadığınızı sorgulatacak, otobüslere farklı gözle bakmanıza sebep olacak ve tarihin aslında bir masaldan hiçbir farkı olmadığını fark etmenize sebebiyet verecek bir kitap. Kitabı hediye ettiğim, iyi bir okur dostumun -benim kastettiğim anlamıyla kullanıp kullanmadığından emin olmamakla birlikte- söylediği şekliyle;

"Bu kitap anamız ağladığında, bizi kurtaracak kitaplardan"!


Kitaplarla kalın.


      
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...