6 Mayıs 2014 Salı

Doğu'dan Yükselen Güneş: Türk Tamgaları Eşliğinde Hurri ve Urartu Tarihi

"Geyik dediğin tüylü olur, İnsan dediğin atlı olur"
"Altay Atasözü"

Doğu Anadolu zorlu coğrafyası, binlerce yıldır dünya siyasi tarihinin en önemli noktalarından biri olarak, kültür, tabiat ve doğal kaynakları itibariyle bütün dünyanın ilgisinin odaklandığı, Anadolu'nun kapısı, Kafkasya'nın kilidi ve Mezopotamya'ya gölgesini düşüren bir bölge olmuştur. Eski çağ tarihinin başlangıcından bu yana bu bölgeye hakim olmak isteyen uygarlıkların her zaman için, diğer uygarlıklardan biraz daha fazlasına sahip olması gerekmiştir. Çağımızda, modern arkeoloji biliminin ilerlemesi ve insanların geçmiş çağlara duyduğu merakın artması ile birlikte, her geçen gün eski çağ tarihine ilişkin daha fazla bilgi, belge ve buluntuya ulaşılabiliyor. Eski çağ tarihine ilgi duymaya başlamamla birlikte, bizlere eğitim hayatımız boyunca dikte edilen karanlık çağların, aslında çokta karanlık olmadığının; medeniyetimizin temellerini atan uygarlıkların, günümüzde varlığını sürdüren birçok medeniyete oranla, daha gelişmiş, daha etkin ve daha uygar topluluklar olduğunun farkına vardım. Elbette tarihi çağların incelenmesi beraberinde köken tartışmalarını ve nereden geldiğimiz tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Son araştırmalar neticesinde Orta Asya bölgesinde sık rastlanılan ve Türk boylarının kendi boylarını tanımlamak için kullandığı tamgaların (mühür-işaret-damga) ilkel ve çok yakın örneklerinin Batı Anadolu, Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu'daki mağara resimlerinde rastlanıyor olması bu bölgeye M.S. 1000'li yıllardan çok önce yerleşmiş olduğumuzu, sekiz bin senelik bir döngü içerisinde kültür izlerimizin Küçük Asya, Transkafkasya ve Asya'ya yayılmış olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Bu husustaki tartışmalara gelmeden önce size Urartu uygarlığı ile ilgili son kitabımı tanıtıp, sert iklime ve coğrafi koşullara dayanmış olan bu uygarlık üzerinden düşüncelerimi aktaracağım.

Işık Doğudan Yükselir: Urartu, Doğu'da Değişim - Kemalettin Köroğlu, Erkan Konyar

Hititler uygarlığı hakkında araştırmalar yaparken Yapı Kredi Yayınlarının Anadolu uygarlıklarına dair yapmış oldukları çalışmalar neticesinde şu ana kadar üç eserin yayınlanmış olduğunu öğrenmiştim; Hititler, Frigler ve Urartular. Bu yayınların hepsinin ortak özellikleri; kaliteli baskılar olması, renkli ve birinci elden görseller içermesi ve uygarlıklara ait uzmanlarından edinilmiş makaleleri konularına göre sıralayarak yer vermesiydi. İşte Urartu uygarlığını tetkik etmek konusunda başkaca bir kaynağa ihtiyaç duymamamı temin eden eserde yine Yapı Kredi yayınlarının serisinden, 375 sayfalık kalın kuşe kağıda basılmış muazzam bir eser. Hem Türkçe, hem İngilizce olarak sunulan metinler içerdiği için her sayfada bu metinlerin de yan yana sunulduğunu düşündüğümüz takdirde, aradan büyük ve kaliteli görselleri de tahmini olarak ayıklarsanız, okumak için bizlere 150 sayfa civarı metin kalıyor. Kemalettin Köroğlu ve Erkan Konyar tarafından derlenen eserlerde, Urartu meselesinde uzman bilim adamlarının kendi uzmanlık alanlarını içerir makaleler doyumsuz bir bilgi akışı sağlıyor. Urartu tarihi ile başlayan yolculukta, Urartuların, dil, din, sanat, silah ve takılarına uzanan geniş bir yolculuk yapıyorsunuz. Tabii tıpkı Hititler ve Troyalılar bahsinde belirttiğim gibi yatarken veya sere serpe oturmuş bir vaziyette okuyup tetkik edebileceğiniz bir eser değil. Yine bir masa başında ders çalışma edasıyla okumayı gerekli kılan bir ansiklopedi. Görsellere ve iç yapısına ilişkin yazı boyunca kullandığım resimlere bakmanız yeterli olacaktır. Kitabın son bölümünde Urartuların kurmuş olduğu fethedilmesi zor, sarp kayalar üzerinde yer alan kaleler ve bu kalelerde ele geçen buluntular ayrı başlıklar halinde incelenmiş. Bu kalelere ilişkin bilgileri okurken, aynı zamanda Urartulara ilişkin ayrık konularda her yerde edinemeyeceğiniz kıymetli bilgileri de edinebiliyorsunuz.

Bir defada okuma hevesinden uzak durulması gerektiğini ayrıca belirteyim. Urartu çivi yazısı, dili ve bu dil üzerindeki yoğun Asur etkisi de ayrıca mercek altına alınmış bir eser. Urartu uygarlığı ile ilgili en önemli makalelerin toplanmış olmasının yanı sıra, uzmanlık alanları ile ilgili derli toplu bir eser olması elbette bu yayınların en büyük artılarından. Makale sahibi bilim adamlarının  Urartu bahsinde bazı meseleleri kendi görüşleri doğrultusunda yorumlaması, onların yorumlarından sonra yeni keşifler yapılmış olması ve bu konulara ilişkin olarak mevcut bilimsel verileri göz önünde bulundurmamaları da mümkün olabiliyor. En nihayetinde ispatlanmamış olan hususlara dair varılan yargıların; doğruluğu, yanlışlığı her zaman ispat edilebilir durumdayken bu konuya ilişkin tez oluşturma aşamasında bir tarafı tamamen göz ardı etmenin akademik bir tutum olmadığı kanaatindeyim. Eser görsel zihninize ve kapsamlı okuma yapmaya çok müsait. Eğer Urartu uygarlığı ile ilgili tek bir kaynak edinmeniz gerekirse, bu kitap size büyük bir kaynak teşkil edecektir. Yalnız bu cümlem içerisindeki bilgilerin tartışmasız doğru olduğu anlamına gelmemektedir. Aşağıda bu konuya ilişkin de bir kaç cümle yazmayı düşünüyorum. Elbette düşüncelerim bu eseri muhakkak edinmeniz gerektiği yönündeki düşüncelerimi değiştirecek hususlar değil, bu sebeple Urartular ilginizi çekiyorsa, kitaplığınız da kesinlikle yer alması gereken bir kaynak.

Türk Akademisyeninin Zor İmtihanı: Tarafsız Gözükmek İçin Taraf Tutmak

Bildiğiniz gibi eski çağ tarihine ilişkin görüşlerimi aktarırken, bu devire ait araştırmalarda tarafsızlık mevzusundan pek çok kez şikayet etmişimdir. Genel tavır batı menşeili tarihçilerin olayları -haklı olarak- kendi hayat görüşleri açısından irdelemeye almasıdır. Bununla birlikte akademik çalışma yürüten bilim adamlarının, kökenleri ne olursa olsun izlemesi gereken minimum bir objektif tutum vardır. Kendi ideolojileri ve inançları doğrultusunda, gerçekte var olanı çarpıtmaya veya bu konuda araştırma yapmaya çalışanları yollarından saptırmaya çalışmak, bunun için de "bilimin tarafsızlığı" ifadesini kılıf olarak kullanmak, günümüzde neredeyse moda halindedir. Buluntu ve yazıtlara, kendisi bilimsel olarak tarafsız yaklaşamayan batılı tarihçilerin, bunu bizim tarihçi ve arkeologlarımızdan beklemesi, bu tavır sebebiyle uluslararası anlamda tarafsızlığı bir baskı ve dayatma aracı olarak kullanması ve hatta bunu akademik anlamda ilerlemenin önünü kesebilecek tehditlere vardırıyor olmaları; medeniyetlerinin varmış olduğu nokta itibari ile araştırma yaptıkları toprakları, ilkel, geri kalmış, bilimsel metottan uzak sayan bir görüşe sahip olmalarının ülkemizde de etkileri olmuştur. Bir çok Türk bilim adamı ve akademisyeni tarih ve köken araştırmalarında eski uygarlıklarla Türk kültürü arasında bağ kurmaya çalışmaktan kaçınmış, bu uygarlıklara ilişkin tezleri değerlendirirken Avrupa ve Amerikan kaynaklı akademik tezleri desteklemeyi tarafsızlığın ön şartı saymışlardır. Urartu-Türk bağlarını görmezden gelen Türk akademisyenlerde bu tutum daha da garibime gitmektedir. Elbette Türk olmak taraflı bir akademik bakış edinmeyi gerektirmez, ancak aynı şekilde batı tezlerini savunmak da tarafsız tarih araştırmacılığı yapıldığına delil teşkil etmez.

Tarih ve arkeoloji alanında benim "Türk kompleksi" olarak adlandırdığım bir tavrın, kendini modern ve batılı bilimlere adadığına inanan akademisyenlerimizde var olduğunu görmek oldukça üzücü. Bu bakış açısı doğrultusunda, araştırılan eski çağ uygarlığının Türk uygarlığı ile bir bağı olabileceğini dile getirmeyi ilkellik, aykırılık, kafatasçılık saymak; buna karşın bu konuda çoğunluğun dile getirdiği tezin doğru olduğunu bilimsel olarak ispat etmeyip, ideolojik olarak iman etmek her halükarda yanlış bir tutumdur. Bu tutum sosyal hayatın her aşamasına yayılmakta iken kanaatimce ilk olarak düzeltilmeye başlaması gereken nokta, akademik tartışma sahalarıdır. Türk tarih tezlerini savunmak, ispatlamaya çalışmak, yalnız kalmayı, yaftalanmayı, yuhalanmayı beraberinde getiren bir olgu haline gelmiş durumda. O kadar ki, bilim adamlarımız, siyasetçilerimiz, tarihçilerimiz, öğretmen ve öğrencilerimiz dahi kendisini inanmasa bile varlığı kendisine her türlü vasıta ile sürekli hissettirilen başka bir başat kültüre şirin görünmek adına "gerçekleri" reddetmeye ve onları savunanları "deli" olarak damgalamaya hazır durumdalar. Alman bir bilim adamının sadece bilimsel maksatla Hititleri araştırdığına veya Anadolu'da arkeolojik kazılar yaptığına inanıyorsanız, sizlerde buna hazır durumdasınız demektir. Zira en tarafsız addedilen akademisyenler bile Hitit-Alman, Troya-Alman kültür bağlarına ilişkin kitaplar ve makaleler kaleme almaktalar. Bu sebeple Türk bir bilim adamının kendi mensubu olduğu milletin tarihine ilişkin çalışma yapmasının tarafsızlık ilkesini zedeleyeceğine inanmadığım gibi, asıl taraf tutmanın, tarafsız olmak adına yapıldığına inandığımı da belirtmek isterim. Dolayısıyla özellikle eski çağ Türk tarihi alanında daha cesur, daha dinamik, daha sabırlı olunması ve bu konudaki gerçekleri dinleyiciye veya alınacak tepkilere göre değiştirmeden aynı kararlılıkla savunmayı bir tarihçi veya arkeolog olmayarak, ancak duyarlı bir vatandaş olarak kendime görev edinmiş durumdayım.

Devletleri Parmağında Oynatan Beylik: Hurriler

Bu kadar yakınmadan sonra, Urartu uygarlığının bel kemiğini oluşturan Hurrilere de kısaca değinmem gerekmekte. Hititler ile ilgili kitapları tanıtırken Hitit uygarlığının özellikle güçlü olduğu son dönemde yoğun Hurri etkisi altına girdiğini, inanç ve siyaset olarak Hurri inanç ve politikalarının imparatorluğun son döneminde muteber olduğunu anlatmıştım. Hurriler Anadolu'nun en eski uygarlıklarından resmi olarak M.Ö. 3.000 tarihlerinde henüz Sümer kent devletleri tam olarak Akkad boyunduruğu altına girmeden önce bu kültür ile yüksek derecede etkileşim kurmuş bir uygarlık olarak anılırken, güncel kazılar sonucunda M.Ö. 6.000'den bu yana Neolitik ve Kalkolitik devirlerde rastlanılan izlerin de Hurrilere ait olduğu tespit edilmiş durumda. Ardılı olacak olan Urartular nasıl Asur İmparatorluğu'na kök söktürmüşler ise onlar da Akad Krallığı'na, Babil İmparatorluğu'na ve Mitanni Krallığının egemenliği altında iken Hitit İmparatorluğu'na öyle kök söktürmüşler. Sümer-Türk dilleri arasındaki bağlantıya göre Hurri-Türk dilleri arasındaki bağlantı daha kuvvetli. Hurrice, bitişken, eklemeli bir dil. Üstelik tıpkı Türkçe'de olduğu gibi ekleri kelimenin sonuna alıyor. Sümerce de daha önce bahsettiğim gibi eklerin bazılarını kelimenin önüne alıyordu. Urartu uygarlığının atası olduğunu gösteren tek emare dil değil elbette. Hurrilerin mitolojileri ve inançları da Urartu geleneğinde yoğun olarak devam etmiş. Hurriler yine torunları Urartular gibi bölgenin en iyi at yetiştiricileri olarak kabul ediliyor. Savaş arabasına koşulacak en iyi atlar M.Ö. 3.000 - M.Ö. 1.500 yılları arasında hep Hurri atları olarak görülmüş. Kaldı ki sonradan gelen dönemde Urartular bu payeyi devralarak tıpkı ataları gibi dönemin en iyi atlarının yetiştiricileri sayılmışlar. Tıpkı Urartuca gibi Hurricenin de Kafkas dil ailesi içerisinde yer aldığına ilişkin tezler yer almasına karşın, kelime benzerliği, dil yapısının benzersiz uyumu, kültürel yaşam (beylikler halinde örgütlenme, ölü gömme adetleri, at yetiştiriciliği, ok kullanımı) benzerlikleri dolayısıyla Hurrilerin eski çağ Türk tarihi içerisinde değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Türk tamgalarının M.Ö. 6.000 ve öncesine tarihlenmesi, o devirlerde de bölgede egemen kültürün Hurriler olduğu ve yukarıda saydığım diğer unsurlar birleştirildiğinde açık ve net olarak bir Proto-Türk kavmi olduklarının söylenebileceğini düşünüyorum.

Hurriler hakkında araştırma yaparken bazı internet sitelerinde Güneydoğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve Kuzey Suriye ile Van gölü çevresine yayılmış bu uygarlığı bir dönem siyasi birliği altında toplayan Mitanni Krallığı'nın bir Kürt devleti olduğuna ilişkin tek kaynağa dayanan yorumlar okudum. Öncelikle Ekrem Akurgal başta olmak üzere Anadolu tarihi üzerine çalışan pek çok Türk ve Yabancı bilim adamının açık şekilde kabul ettiği üzere Mitanni Krallığı tıpkı Hitit İmparatorluğu gibi bir yapıya sahip. Yani yerel halk olan Hurriler Hint-Avrupa kökenli bir kavim olmamasına rağmen, Mitanni Krallığını kuran egemen aristokrat kesim Hint-Avrupa kökenli bir topluluk. Tıpkı Hatti-Hitit unsurunda aktarmaya çalıştığım gibi. Bu doğrultudan hareketle son 30 yıldır, yabancı bilim adamlarının kendilerine yoktan yarattıkları bir takım kaynaklar ve tarihler ile kendilerini Hint-Avrupa kökenli bir millet kabul eden Kürt tarihçilerinin bu konuda daha objektif davranması gerektiğini düşünüyorum. Kürtçe olarak bilinen dilin son 50 yılda, aralarında Kiril, Arap ve Latin alfabesi olmak üzere 5 kez alfabe değiştirdiği, Golan aşiretinde konuşulan dil ile Kurmanç lehçesinin birbirinden farklılık arz ettiği, Zazaların dahi kendilerini Kürt saymadığı gerçekleri ile birlikte değerlendirildiğinde bu olasılık bir miktar ihtimal dışı gözükmektedir. Kürtler siyasi sebeplerle kabul etmek istemeseler de, rahmetli Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın "Türk Kimdir?" yazısında net olarak belirttiği; "Talabani aşiretinin bir kolunun Türkçe konuşması, Kürtçe'de kullanılan 532 kelimenin Anadolu Türkçesinin lehçelerinde yer alıyor olması, Kuzey Irak'ta mukim Türkmen aşiretlerinden bazılarının Kürtçe konuşuyor olması" ile beraber, dil ve gramer yapısı açısından incelendiğinde Ural-Altay dil ailesi içerisinde yer alan unsurlarının daha çok oluşu gerçeği gün yüzüne çıkmaktadır. Bu doğrultuda bu gerçekliğin kabul edilmeyişi metodik tarih açısından bana epey mantıksız geliyor. En azından bu noktada karşıt tezi temel alarak, Mitanni'ye sahip çıkan Kürtlerin bu aidiyeti kabul etmelerinin, Hurriler ile bir bağlarının olmadığını peşin olarak kabul ettikleri anlamına geldiğini ve bunun akademik gerçeklik olduğunu vurgulamak isterim. Sonuç olarak, aynı yazı içerisinde hem Mitannilerin, hem de Hurrilerin aynı kökene ait olduğunu savunmak akademik bir gaftan öteye gidememektedir.

Hurri Beylerinin Torunları; Uruadri ve Nairi Beyliklerinden, Güçlü Urartu Krallığı'na


Bölgedeki 5.000 senelik Hurri etkinliğinin kaybolmasının ardından, dil bilimcilere göre Hurrice ile Urartuca arasındaki ilişki her ne kadar dede-torun ilişkisi gibi olmasa da yakın ilişkili diller sayıldığından Urartular bu üst medeniyetin temsilcisi sayılmışlardır. Hurrilerle ilgili bir diğer ilginç husus bu uygarlığa ait bulunmuş olan 119.000 küsür tabletin kazıyı yapan arkeologlarla beraber sırra kadem basmış olmasıdır. Belki bu tabletlerin incelenme şansı olsaydı, dil ve köken sorununa ilişkin birçok nokta aydınlanmış olabilecekti. Urartu Krallığı'nı oluşturan beylikler M.Ö. 1300 M.Ö. 850 yılları arasında bir siyasi birlik altında olmamasına rağmen Asurlular ile savaş halinde olup dönemin emperyalist kuvveti olan bu imparatorluğa Doğu Anadolu coğrafyasını epey bir zehir etmişler. Başlarını Uruadri ve Nairi beyliklerinin çektiği, ilk etapta sekiz, daha sonra ise kırk beyliğin bir araya gelmesiyle Urartu Krallığını kurmuşlar. Hakim oldukları coğrafyayı aşağıdaki görselde izleyebileceğiniz bu krallık sadece savaşçı kimliği ve yaşadıkları zorlu coğrafyanın onlara kazandırdığı sertlikle değil, ticareti ve sanatlarının Etrüsk diyarına kadar ulaşmış olması sebebiyle de ayrı bir konumda yer almakta. Geçmişte yapılan kazılarda Lidya, Likya ve Etrüsk topraklarında Urartulu zanaatkarların elinden çıkma bir sürü takı ve süs eşyasına rastlanılmış durumda. Dönemin ticaret sirkülasyonu düşünüldüğünde bu ürünlerin Asur ticaret kolonileri tarafından bu bölgelere kadar ulaştırılmış olduğu tespitine varılmakta. Urartu Krallığı, birçok devletin her dönem yaşamış olduğu başat kültür ve devletin, kültürel egemenliği altına girme durumunu da birebir yaşamış bir krallık. Dönemin süper gücü Asurlular ile sınır komşusu olan krallıkta tabletler Asurca, Urartuca olarak yazılıyor. Hatta birçok Sami ögenin Urartu kültürü ve dili içerisine girmiş olması muhakkak. Dolayısıyla bu kültürü değerlendirirken ortaya çıkan Hurri-Urartu farklılıkları benim kanaatimce bundan kaynaklanmaktadır.


Bundan 1.000 sene sonra yaşadığımız şehirleri kazacak olan arkeologlar da hiç şüphesiz Ankara'da Hint-Avrupa dili konuşan bir uygarlığın yaşadığına inanabilir. Zira oturduğumuz mekanlardan (cafe), yemek yediğimiz restoranlara(restaurant), alışveriş yaptığımız mağazalardan, kullandığımız teknolojik aletlere kadar neredeyse her şeyin ismi Hint-Avrupa dil ailesine mensup dillerden müteşekkil. Bu sebeple karşılıklı tarih araştırmaları çok daha fazla önem kazanmaktadır. Urartular ile ilgili inceleme yaparken, bu uygarlığa ilişkin sadece Asur kaynaklarını ele alırsanız, Doğu Anadolu'da darbe üstüne darbe almış bir devletçik; geç Hitit prensliklerinin kaynaklarını ele alırsanız, yıkıcı bir imparatorluk görürsünüz. Aradaki çelişkiyi giderebilmenin yolu da üçüncü ve dördüncü kaynakları bulmak ve her kaynağı karşılaştırmalı olarak tetkik etmekten geçmektedir. Urartular Doğu Anadolu'da 300 yıl gibi uzun bir süre hüküm sürmüş ve günümüze kadar ulaşmayı başarmış, sarp ve mühendislik harikası kaleler inşa etmeyi başarmışlardır. Onlara Urartu ismini verenler Asur metinlerinde geçen Uruadri kelimesinden yola çıkarak bu ismi vermişlerdir. Urartuların kendi kaynaklarında başkentleri olan Tuşpa'ya (Van'a) ve ülkelerine verdikleri isim Bianili, kendilerine verdikleri isim ise Bianilili'dir. Eski çağda Bian olan okunuş, Helen döneminde fonetik değişime uğrayarak Van halini almıştır. Sizlerin dikkatini çekti mi bilmem, ancak Orta Asya Türk tarihi konusunda geçmişte epey okuma yaptığımdan olsa gerek "il" sözcüğü nü bulmak ve anlamlı bir şekilde bu kelimede kullanmak mümkün. İl kavramı Türk kültürü için çok önemlidir. Ben buradaki Bianili'yi okuduğum günden beri, Bian İli olarak yani Van İli olarak telaffuz etmekteyim. Dil araştırmaları konusunda bir uzmanlığım yok; ancak bu zamana kadar tetkik ettiğim Filolojik eserlerde dillerin gelişirken sergiledikleri değişime pek yabancı değilim. Bu sebeple bu okunuşlar Urartuların burayı Van ülkesi ilan etmiş olduğuna ve kendilerini de Van ülkeli yani "Bian İlili" ilan etmiş olduklarının göz önünde bulundurulması gerektiğine inanıyorum. Kaldı ki bütün Urartu tarihçileri tarafından yoğun Hurri ve Sümer etkisinde kaldığı belirtilen bu uygarlığın, kullanmakta olduğu -li ekinin Türkçe'de kullanılan bir yapım eki olması ve Sümerlilerde bu ekin bir ön ek kullanıldığının da ayrıca dikkate alınması gerektiğine inanıyorum.

Ur Kentinin Kengerli Efendilerinden, Doğu Anadolu'nun Bianilili Efendilerine

Eski Çağ Türk tarihi konusunda incelemelerime Sümer uygarlığı ile başlamıştım. Eski Türkçe ve Sümerce'nin en önemli kök kelimelerinden biri olan Ur kelimesi ve onun etrafında türetilen Eng-ur, Ur-du, Ur-uk, vs. onlarca kelimenin karşılaştırmasını okuduktan sonra bir an Ur-artu uygarlığını incelerken bu kelimeyi daha dikkatli düşünmem gerektiği kanaatine vardım. Ünal Mutlu'nun Kenger(Sümer) Uygarlığına ilişkin kitabında Ur kelimesinin, yüce, ulu gibi anlamlar taşıdığına dair bazı şeyler hatırlıyorum. Şüphesiz ki, yoğun Sümer ve Hurri etkisinde kalan Bianilili beylerden biri olan Ur-uadri beyliği de ismini bu kelimenin yüceliğinden alıyordur. Ur kenti Sümer şehir devletleri arasında yer alan en önemli şehir devleti olarak 1500 yıldan fazla yaşamıştır. Ur şehri dünyanın en eski yerleşim birimlerinden bir tanesi olmakla birlikte aynı zaman Kengerlilerin yani Sümerlilerin başkentidir. İnsanlık tarihinin en eski şehirlerinden biri olan bu şehrin, sonraki uygarlıkları ve ulusları etkilemiş olması kaçınılmazdır. Bölgede Urmiye gölüne, Uruadri beyliğine, Urdu bölgesine ismini vermiş olması da dikkatlerden kaçmamalıdır. Sümer-Kenger Uygarlığını incelerken, modern medeniyetin temelinin bu uygarlıkla atıldığı ve hatta dünya üzerinde konuşulan ilk-tek dilin Sümerce olabileceğine ilişkin tezler okumuştum. Urartu Krallığı halefi olduğu Hurrilerin ve onların yoğun bir şekilde kültürünün etkisi altında kalmış olduğu Sümerliler-Kengerlilerin izlerini yoğun bir şekilde taşımakta olan bir uygarlık. Son araştırmalar sonucunda dil bilimciler, tıpkı Sümerce hakkında verdikleri hüküm gibi, Hurrice için "Asyanik" dil tanımını kullanmaktadır. Bu ifade sayesinde bu diller Asya kökenli kabul edilmekle birlikte, Ural-Altay dil ailesine sokulmamış, dolayısıyla bu kültürler ile Türk kültür ailesi arasında ciddi ve sağlam bir bağ kurulmamış gibi davranılması sağlanıyor. Oysa Asya kıtası ve beşiği olduğu uygarlıklar incelendiğinde, Asyanik dediğiniz dillerin bizim de konuştuğumuz dili içerisine alan geniş bir tanım oluşturduğunu unutmamak lazım.  Bu bilgi doğrultusunda Urartular ile ilgili tetkiklerim sonucunda kendi kanaatimce net olarak vardığım sonuçları saymam gerekirse;

Selefi olan uygarlıklarla içerisinde bulunmuş olduğu yoğun ilişki, dil bağlamında hem Hurrice, hem de Sümerce ile birlikte bu bölgede bitişken dilleri temsil eden bir diğer üye olması, ölü gömme adetleri, sarp yerlerde dağlık ve kayalık bölgelerde yaşamayı kolay bulmaları ve bunda bir zorunluluk hissetmeleri, (Sümerlilerin de diğer sebeplerden müstesna, geldikleri topraklara duydukları özlemden dolayı zigguratları-piramitleri inşa ettikleri söyleniyor) çağının en iyi at yetiştiricileri olmaları, ok kullanımı, silah, miğfer, zırf yapıları itibariyle Urartuların Proto-Türk uygarlığı olduğuna delil teşkil eden çok fazla kanıt var. Bu hususların tuzu biberi olacak şekilde, Hakkari, Erzurum bölgesinde M.Ö. 6.000'e tarihlenen Orta Asya'daki Türk boylarının kullandığı tamgaları da eklerseniz daha net bir şekilde fikir yürütebilirsiniz diye düşünüyorum. Urartular hem sanat, hem de savaş tarihi açısından çağının belirleyici unsurlarından birisi olmuştur. Yıkılmalarının ardından aynı bölgeye uzun süreli istikrarın gelmesi mümkün olmamıştır. Doğu Anadolu'nun Anadolu, Balkanlar ve Avrupa'ya açılan kudretli bir kapı olduğu ve bu kapının yıllar yılı büyük önem arz ettiği açıkça ortadadır. Urartuların bu bölgeye inşa ettiği kale ve kanallar Osmanlı İmparatorluğu döneminde restorasyon görmüş ve kullanılmaya devam edilmiştir. Hatta Nairi kanalı günümüzde halen kullanılmaktadır. Bu anlamıyla kendisinden 2500 sene sonrasına etki etmiş bir uygarlık olarak Urartuları layıkıyla anmak ve kültür mirasımıza sahip çıkmak en önemli görevlerimizdendir.

Doğu Anadolu'nun bu sert havasından sizleri tekrar Batı Anadolu'nun verimli topraklarına Helen yerleşmesinden önce o bölgede büyük eserler bırakan ve birçok açıdan gizemini hala korumakta olan Frigya'ya götüreceğim. Frigler ve onların yaşamlarına ilişkin Urartulardan daha az kaynağım var. Buna karşın maratonum devam ediyor. Şu anda ise Tuşpa Kalesinin tepesinden kadim topraklara bakıyorum. Ve bakarken aklıma bir diğer Altay atasözünün dizeleri takılıyor:

"Agaş tazılı cer ötküre
 Kiji tazılı el ötküre"

"Ağacın kökü toprağa,
 Kişinin kökü halka dayanır"
 





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...