21 Ağustos 2014 Perşembe

İki Yapay Zeka, Siberuzay ve Matrix'ten Geriye Kalanlar: Neuromancer - William Gibson

"Gerçeği nasıl tanımlarsın? Eğer hissedebildiğin şeylerden bahsediyorsan, 
koklayabildiğin, tadabildiğin ve görebildiğin, o zaman gerçek, 
basitçe beynine iletilen elektronik sinyallerdir"
Morpheus/Matrix filminden



1999 yılı pek çok insanı; günümüz teknolojisinin insanları getirdiği noktayı, derin ve rahatsız edici bir felsefeyle süsleyen bir sinema kültü ile tanıştırmıştı. O dönem içerisinde söylediğimde inanmayacağınızı düşündüğüm için defalarca diyerek basit bir şekilde geçiştireceğim sayıda izlediğim Matrix filmi beni o denli etkilemişti ki, ergenliğin son demlerini yaşıyorken kendi ense kökümde bir kablo girişi aramaya başlamış, yaşadığım hayatın tekdüzeliği, mekanikliği ve monotonluğu yüzünden kendimi bir insan tarlasında sabit şekilde yatıyormuş gibi hissedip, makinelerin görmemi istediği imgeleri gördüğüme kendimi inandırmıştım. Filme olan abartılı hayranlığım, halen yaşattığı hayal kırıklığı geçmemiş olan ikinci filme dahi varmadan bir kitap yüzünden bir balon gibi patlayıvermişti ki, devam filmleri ile neredeyse Matrix pişmanlığına dönüşen bu hayal kırıklığı, son filmle yerini ciddi bir hezeyana bırakmıştı. William Gibson'ın 1984 yılında günümüz teknoloji dünyasının sınırsızlığını betimlediği bu muazzam romanın başlattıkları ve Matrix'in nasıl bir film olduğuna dair 2008 yılında çok geniş bir yazı kaleme alarak, Matrix'in buluntu bir film olduğunu yazmış, bu yazıda da ayrıntılı olarak bugün size tanıtacağım kitaptan bahsetmiştim. Ancak o zaman ki amaç kitabı tanıtmaktan ziyade Matrix filmine karşı yaşadığım hayal kırıklığını haykırmak amacı taşıdığından, bu algıdan uzaklaşıp bütün bu örgü ağı içerisinde günümüz internet teknolojisinin Mantrası sayılabilecek bu kitaba ayrı ve geniş bir başlık ayırmam gerektiğini düşündüm. Kitabın tanıtacağım baskısı Altıkırkbeş Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 400 sayfa. Cep boy kitaplardan olduğu için sayfa sayısı gözünüzü korkutmasın. İçeriğe gelecek olursak; Henüz internetin ABD Savunma Bakanlığı bünyesinde askeri haber alma amaçlı olarak kurulmuş Arpanet ile sınırlandığı dönemde; Siberuzay, veri hırsızlığı, sanal gerçeklik, yapay zeka gibi kavramları sanki geleceğin bizzat içinden gelmiş gibi 1984 yılında romanlaştıran Gibson, hiç şüphesiz bugün Bilim-Kurgu ve Cyberpunk denilince akla gelmesi gereken ilk isimlerdendir. Kitapta, Matrix (çok şaşırtıcı) ismi verilen bir bilgisayar ağı mevcuttur. Romanın baş karakteri Case, kazık attığı patronu tarafından sinir sistemi harap edilmiş olan, bu olayın öncesinde ise siberuzayda en iyi veri hırsızı olarak nam salmış, tanınmış bir sanal hırsızdır. Yeni bir iş için, yeni bir işverenle anlaşır ve bunun karşılığında Gibson'ın yarattığı distopik evrenin kurallarını sarsmadan, sinir sistemindeki hasardan kurtulur. Bu kısımlar romanda çok teknik detaylarla anlatılır ve bugün Ghost In The Shell başta olmak üzere, Matrix ve türevi birçok bilim-kurgu yapıtına ilham olacak olan sinir sistemleri vasıtasıyla sanal ağa bağlanma, sinirsel kimlik yansımaları gibi ilk okuyuşta hazmedilmesi biraz zor olan karmaşık bir evrenle okuyucu karşı karşıya kalır. Yeni işvereninin bir anlamda taşeronu olan Armitage, kendisine veri hırsızlığı yaptığı zamanlarda koruma sağlayan Molly, öncesinde bir veri hırsızı olan ve pek çok kez beyin ölümü yaşayıp geri dönmeyi başarmış, en sonunda kendi sinirsel kişiliğini, kişisel bir matrix ağına bir rom kaydı olarak kaydetmeyi başarıp ölen ve Case'a yapay zeka Wintermute'a karşı yürüttüğü mücadelesinde yardımcı olan Dixie Flatline, Anahtarcı Finn, Maelcum, Hideo gibi pek çok inanılmaz karakterlerle tanışacağınız bir kitaptır aynı zamanda.

Ancak bu kitabı eşsiz kılan iki unsurdan birisi kitaba adını veren yapay zeka Neuromancer ve onun kendi ifadesi ile kardeşi olarak adlandırdığı diğer bir yapay zeka olan ve Case'in bütün bir roman boyu cebelleş olduğu inanılmaz bir dahi olan Wintermute'dur. Kurguda vücut bulduğu haliyle Wintermute Yapay Zeka, YZ (AI yani Artifical Intelligence) iken Neuromancer Duygusal Zeka, DZ (EI yani Emotional Intelligence) olarak kendisini gösterir. Neuromancer'la koca bir kitap boyunca sadece on beş-yirmi sayfalık bir karşılaşma yaşanmasına rağmen, kitabın en güzel bölümlerindendir. Yapısal açıdan bilgisayar programı temelli bir Yapay Zeka olmasına rağmen, duygusal tepkiler verebiliyor olması sebebiyle kurguyu çok girift bir hale sokar. Armitage vasıtasıyla aldığı yeni iş uğruna neredeyse bütün dünyayı gezen ve İstanbul'a dahi gelen Case'in Wintermute ile diyalogları ve etkileşimleri okuyucuyu romanın içine çeken en önemli unsurlardır. Onların sanal savaşı belirli noktalarda çok teknik terimlerle yoğrulup okuyucuyu yorsa da, özellikle günümüz teknolojisine aşina olan ve bu romandan etkilenerek oluşmuş pek çok eseri bilen okuyucu için akıcı bir anlatım yaratacaktır. Yeri gelmişken, İstanbul'u, eski azametini taşımakla beraber, romanda kurgulanan çağın geri kalmış, yaşlanmış, modern dünyanın varoşlarından biri gibi anlatır Gibson. Bununla birlikte, Kapalı Çarşı, Topkapı Sarayı, Beyoğlu gibi tanıdık mekanların yanı sıra, Case'in İstanbul'dan ayrıldığı sahne, bana göre romanın en vurucu sahnelerinden biridir. Size başlangıçta bahsettiğim üzere, Matrix filminin pek çok ögesi bu kitaptan kotarılmıştır. Zion şehri kitapta birebir yer almakta olduğu gibi, karakterin baktığı noktada kodların gözlerinin önünden akıp gitmesi, aynanın sıvılaşması, Wintermute'un mimar, Neuromancer'ın kahinle eşleşmesi, Case-Molly-Armitage üçlüsünün imgesel anlamda neredeyse birebir Neo-Trinity-Morpheus'ta hayat bulması, Anahtarcı Finn ile serinin ikinci filmindeki Keymaker'ın aynı vasıflara sahip olması gibi size burada bir paragraftan uzun yazabileceğim ve eşleştirebileceğim araklamalar mevcuttur. Gerçi Matrix'te sadece Gibson değil, Orwell ve Huxley romanlarının da yoğun etkisi görülmektedir. Ancak Neuromancer ana kurgu açısından uyuşmamakla birlikte, kafanızda rahatlıkla Matrix karakterlerinin imgeleri ile canlandırarak okumanıza fırsat verecek benzerlikler arz eder. Kitapla ilgili en önemli sorun ise Türkçe çevirileridir. Orijinalinde dahi bazı metinlerin karmaşıklığı okuyanın zihnini yorarken, Türkçe çevirilerinde bazı hususlar pek göze batmadan, anlamaya çalışarak okunmalı. Kitabı ilk okuduğum ve bence en iyi baskısı, bugün kapanmış olan Sarmal Yayınları tarafından yayınlanmış olan baskısıydı. Altın Kitaplar'ın aynı kitabı Matrix Avcısı adıyla çıkartmış olduğunu ve çevirisinin pek çok eleştiriye mazhar olduğunu ek bilgi olarak vermeliyim. Bu minvalde ilk okuduğum baskı ile Altıkırkbeş Yayıncılığın çevirisi karşılaştırıldığında, Sarmal Yayınlarının çevirisi; kalite, noktalama işaretlerinin kullanılışı, Türkçe'nin düzgün aktarımı gibi pek çok kriter açısından daha üstün. Üstelik kitabın sonunda okuyucuya sunulan bir Siberuzay sözlüğü bulunması sebebiyle, idrak edemediğiniz kelimelere ilişkin bir başvuru kaynağı olması sebebiyle epey kıymetli.

Çeviri de yapısal anlamda eksiklik olup olmadığı konusunda ahkam kesecek kadar bilgi sahibi değilim. Ancak, cümle ortasına nokta işareti koyarak veya yanlış yerlerde virgül kullanılarak okuyucuya bazı bölümleri dar ettikleri açıkça ortada. Bununla birlikte piyasada satışta bulunabilen tek baskısı, 2012 yılında kitabı yayınlayan size tanıttığım baskısı. Elbette ufak bir çaba göstererek çeviriye ve noktalamalara takılmadan okumak istediğinizde yeterli olduğunu da belirtmeliyim. Yine de titiz okuyucular ve türün hayranları açısından hayal kırıklığı yaratabilecek bir çeviri. Neuromancer, hem Cyberpunk denilen türün, hem de bilim-kurgunun en önemli klasiklerinden. Üstelik yazarı Gibson'a; Hugo, Nebula ve Philip K. Dick gibi büyük bilim kurgu ödüllerini kazandırmış. Aynı zamanda yazarı tarafından Sprawl adı verilen bir üçlemenin ilk kitabı. Diğer iki kitapta Türkçe'ye Sıfırın Altı ve Mona Lisa isimleri ile farklı yayın evleri tarafından yayınlanmış. Bilim-kurgu sevip de bugüne kadar Neuromancer ile tanışmadıysanız, ciddi anlamda eksikliği hissedilebilir bir eser. Siberuzay fikrinin ilk ortaya atıldığı eser olması sebebiyle de sadece bilim-kurgu veya edebiyat açısından değil, tarihi açıdan da önem arz ediyor. Bugünkü sanal dünyanın daha fiziksel bir hali olarak vücut bulmuş olması açısından, aksiyon ve heyecan unsuru da tam dozunda. Ayrıca Gibson'ın yarattığı yeni karamsar ve sanal dünyanın meydana getirdiği distopya da yazarın adının Huxley ve Orwell gibi ustalarla anılmasına sebep oluyor. Kitabı okumadan önce sizlere acizane tavsiyem, Siberuzay ve içerdiği kavramlara aşina olabilmek adına ufak bir araştırma yapmanız olacaktır. Hatta günümüz teknolojisinin nimetlerinden yararlanarak hızlı ve kolay bir şekilde aradığınız bilgiye ulaşacağınızdan da eminim. Zaten ortalama bir teknoloji altyapısına sahipseniz ve bilim kurguya ilgi duyuyorsanız, kaçınılmaz bir şekilde ilginizi ve dikkatinizi cezbedeceğine inandığım karanlık, sağlam temellere oturtulmuş bir roman.

Aynı zamanda teknolojinin dünyayı getirdiği noktaya dair taşıdığı eleştirisi sebebiyle, gittikçe mekanikleşen ve bizlere sunduğu bütün nimetlere karşın, bizden aldıklarının daha fazla olduğunu mevcut yaşamlarımız sırasında hissedemediğimiz bu dünyanın geleceğine ciddi bir tepeden bakış. Gerçekliğin beynimize iletilen elektronik sinyallerden daha fazlası olduğunu umut edebilmenin, özgür iradenin ve hissetmenin bizler için bir anlam ifade edebilmesinin mümkün olduğu bir çağa gözlerimizi açabilmiş olmak ümidiyle.

Kitaplarla kalın.





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...