9 Mayıs 2015 Cumartesi

Geçmişe Sorulan Soru: Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken - Cemal Kafadar

"Karac'oğlan der ki bakın olana
Ömrümün yarısı gitti talana
Sual eylen bizden evvel gelene
Kim var imiş biz burada yoğ iken"


Tarihe saplantılı olduğum kabul ediyorum. Bu saplantımın olası nedenlerini düşünürken pek çok şey aklımdan geçti. Geçmişe, sizden önce yaşamış olan insanların hangi şartlarda, hangi araçlarla, nasıl bir yaşam sürdürdüklerini merak ediyor olmanın tuhaf bir tarafını görmüyorum. Küçük yaşlardan beri -çok basmakalıp bir ifade. Net olarak 9 yaşımdan beri diyelim- tarihe, eski çağlarda yaşamış Türk devletlerine ve bu devletlerde insanların sürdürdüğü yaşama karşı inanılmaz bir ilgim olmuştur. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, daha önce de bir yazımda bahsettiğim gibi, babamın bana hediye etmiş olduğu o dönemin Kültür Bakanlığı yayınları tarafından yayınlanmış, tarihi kurgu çizgi romanlardır. Herkesin Süpermen, Batman veya Örümcek Adam tanıdığı yaşlarda ben Bumin Kağan, Bilge Tonyukuk, Bilge Kağan, Alparslan, Evliya Çelebi çizgi romanları okuyordum. Elbette Kaptan Swing ve Teks çizgi romanlarımda vardı, ancak Kültür Bakanlığı'nın o zamanki kaliteli baskılarını halen unutabilmiş değilim. Hatta belirttiğim çizgi romanların yeniden basılmış hallerindeki özensizliği görünce (yayıncının adını zikretmeyeceğim) eski baskılarımı özler hale gelmiştim. İşte o güzide çizgi romanlar sayesinde büyük bir ilgi ve tutkuyla tarih okumaya başladım. İnsanların eski çağlardan bu yana, hangi yaşam koşulları altında, ne yedikleri, ne içtikleri, ne yaşadıkları, ne konuştukları, ne düşündükleri, neye inandıkları, ne için mücadele verdikleri hep ilgimi çekti. Ancak bu zamana değin hep devletler ve siyasi tarihe yönelmiş olan ilgim, bilgi sahibi oldukça daha özel ve dar alanlara yönelmeye başladı. Cemal Kafadar'ın kitabı işte bu noktada tam bir hazine gibi karşıma çıkıverdi. Metis Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 191 sayfalık bu kitap ile daha derin bir tarihi inceleme düzlemine inmiş oldum. Kafadar, tarihin daha çok toplumsal boyutuyla ilgilenen, yanı başlarında dünya ters düz olurken günlük yaşamını sürdüren dört şahıs üzerinden inanılmaz bir deneyim sunuyor okuyucusuna. 

Dört farklı kişiye ait farklı nitelikte belge ve buluntular üzerinden ilerleyerek dönem tarihini inceleyen bir eser bu kitap. Karacaoğlan'ın kitaba adını veren şiirinden başlığını alması ve kitaba bu şiir ile başlaması güzel bir enstantane. İnsanın sesli olarak çok fazla sormasa da, özellikle tarih bilinci olan insanların kendi düşünce aleminde pek sık tekrar ettiği bir soru olsa gerek "Kim var imiş, biz burada yoğ iken". Farklı dönemlerde yaşayan bir yeniçeri, bir derviş, bir tüccar ve şeyhine mektuplar yazan bir hatunun hayatları çerçevesinde farklı bir mecra ve maceraya uzanıyorsunuz. Son dönemde okuduğum en iyi giriş yazılarından biri ile başlıyoruz kitaba. Daha sonra, babadan kalma bir arazi için Divan-ı Hümayuna başvuran bir Yeniçeri'nin işbu belgesi üzerinden Yeniçerilerin çok önceden ticaretle iştigal ettiği, buradan yola çıkarak, Yeniçeri nizamının bozulması üzerine beylik tanımlar üzerinden sürdürülen yargıların alaşağı edildiği; toplumu, dönemi ve Osmanlı nizamını anlamaya çalışan bir yazıyla devam ediyor yolculuk. Kafadar'ın tarihi algılama ve anlatma tarzı ve de tespiteri ilgi çekici ve genel tarihi anlayışın ve yorumlamanın yanında epey farklılık içeriyor. Yeniçeri'mizin akıbetinin ne olduğuna dair geniş bir merakla birlikte, Sohbetnâme'nin sahibi Seyyid Hasan adlı dervişin güncesi üzerinde Osmanlı Edebiyat tarihi ve günce tutmak hasletinin Osmanlı toplumunda çok eski tarihlerde var oluşu üzerine belirli sosyolojik tespitler ve yine ufkun ötesinde saptamaların, isabetli tartışmaların ve açıklamaların ortasında buluyoruz kendimizi. Kitap içerisindeki yazıların akademik içeriği sıradan okuyucu için okumayı bir miktar ağırlaştırabilir. Hakeza bir "günce" okuyacağınız merakı ile ikinci bölüme geçip, sadece Kafadar'ın tespitleri ile ilerleyen bir makale ile karşılaşınca hayal kırıklığına da uğrayabilirsiniz. Zira burada günceden parçalar yerine Osmanlı'da günce tutma geleneği, bilinen örnekler ve bu örnekler üzerinden karşılaştırmalı bir tahlilden fazlasını bulamayacaksınız.  

Osmanlı günce geleneği hakkındaki tahlillerin ardından, Ayaşlı Hüseyin Çelebi'nin ticaret yolunu takip ederek Venedik'e yollanıyor, bu vesileyle Venedik devlet arşivlerinde kıt kanaat belirtilen Türk tüccarların izini sürerek, Venedik-Türk ticaretine, buradan Ayaş'tan gelen ve Venedik kayıtlarında çok önemli bir ticari meta olarak kabul edilen sof'un ne olduğuna ilişkin bilgilerle doluyor, Venedik'te canlanmakta olan Osmanlı ticaretinin şifrelerine erişiyoruz. Açıkçası Cemal Kafadar'ı kıymetli kılan unsurun ne olduğunu bu üçüncü bölüme geçtiğimde daha iyi idrak ettim. Zira kendisi ufacık bir kırıntıdan kocaman bir pasta yapıp, bunu eşit dilimler ile zihninize yedirmeyi başarabiliyor. Fikrimce bir bilgi kırıntısından koca ummanlara yolculuk edebilmek için çok derin ve kapsamlı bir entelektüel olmak gerekir. Bu meyanda Cemal Kafadar, saygı duyduğum kişiler listesinde esaslı ve özgün bir yerin sahibi oldu. Bu üç Osmanlı şahsına ilişkin ulaşılan metalardan yola çıkılan tahlillerin ardından, kitabın finaline doğru en ilgi çekici bölüme ulaşıyoruz. Asiye Hatun, Üsküp'te yaşayan ve gördüğü rüyaları yorumlaması için şeyhine yollayan bir Osmanlı kadını. Tahlillerin arasında, yazdıklarından parçalar da sunuluyor bu sefer. Bu değişiklik, aslında kitap genelindeki en ciddi tecrübeyi yaşatıyor okuruna. O dönemin ve Asiye Hatun'un düşünce dünyasının sınırlarını ve hiç görmediği (rüyalarında halvet olup, evlenmelerini saymazsak) bir şeyhin kendisini mektuplar ile irşad etmesini beklemesindeki ince duyguların eşliğinde, Osmanlı toplumunda bir birey olarak kadının yerini ve tıpkı Yeniçeri bahsinde olduğu gibi bu konuda da belli basmakalıp düşünceler üzerinde Osmanlı toplumunu algılayışımız yazar tarafından yüzümüze vuruluyor. Kitap geneli itibariyle Osmanlı tarihine ve toplumsal hayatına ilişkin yeni bilgiler sunmakla birlikte, esas olarak bu konularda pek çok insanın okullarda edindiği bilgileri alaşağı ediyor. Arka kapak yazısının sonunda belirttiği ifadeyle yaklaşırsak gerçekten de Osmanlı tarihine ilişkin ezberimizi bozuyor. 

Daha da önemlisi bu zamana kadar çok sık sormadıysanız eğer, ciddi bir biçimde geçmiş hakkında düşünmenize sebebiyet veriyor. Bugünün imkanları ile yirmi sene önce fiilen yaşadığımız zamanı bile günümüzle karşılaştırarak garip ve yaşanılmaz bulurken, bizi 16. yüzyıl, 17. yüzyıl ve 18. yüzyıl Osmanlı toplumuna götürerek, bireylerin yaşamları üzerinden felsefi ve irdeleyici düşüncelere boğan bir kitapla karşılaştığımızda bizden öncekilerin buralarda, bu topraklarda, başka çağlarda neler yaptığını öğrenmek ve bunu pek fazla eserde bulamayacağımız kıymetli bilgilerle harmanlamak, iyi okuyucuların kendilerini sınaması açısından etkileyici bir deneyim oluyor. Tarih ve araştırma merakının yanı sıra, toplumumuzun en ilginç ve ayyuka çıkmış hasletlerinden olan merak unsuru dahi kitabın kendini okutmasına yeterli bahaneyi sağlıyor. Kitapta irdelenen figürler, mütevazı profiller çizseler de; belki yaşadıkları, belki konumları itibariyle baskın karakteristik özelliklere sahiplermiş gibi hissettiriyor. Nitekim, günümüze kadar kendilerinden bir iz bırakabilmiş olmaları dahi, ölümsüzlük güdüsüyle yanıp tutuşan insanlar için küçük çapta büyük bir başarı olsa gerek. Tarih felsefesine meraklı olanlar için ayrıca çok kıymetli bir kitap. Zira hem belirli konularda yarım kalan akademik çalışmalardan bahsederek, hem de günümüzde eksikliği hissedilen çalışmalar için bir yön çizerek okuyucusunda fark ettirmeden bir bilinç oluşturan eserlerden. Kafadar'ın giriş yazısında belirttiği ve bu belgelerle karşılaştığında yaşadığı şaşkınlığı, okurken paylaşıyorsunuz. Bu kitabı ilgi çekici kılan en önemli ögelerden birisi de bu şaşkın olma hali. Yalıtılmış hayatlarımıza bizden çok uzun seneler önce yaşamış insanların sıradan hayatlarının, sıradan vukuatlarının damga vurması bu şaşkınlığın yegane sebebi olsa gerek. Hayatları üzerinden tahlillere eriştiğiniz insanların değişken ruh durumları ve tarihsel olanın doğallaştırılmaması hususunun gerçekten gerekli veya önemli olup olmadığını kendinize sorabileceğiniz bir dünya ile baş başa kalmak için kendinize bir fırsat yaratın. 

Böylece bir de siz sorun "Kim var imiş sizler burada yoğ iken!" 




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...